Paterson – Jim Jarmusch (2016)

“Bazen boş bir sayfa en geniş olasılıkları sunar”

Şiir yazan bir otobüs şoförünün günlük hayatının ve bu hayatın içindeki şiirin hikâyesi.

Jim Jarmusch’un yazdığı ve yönettiği ve ABD, Fransa ve Almanya ortak yapımı olarak çekilen bir film. Sinemanın kendine has hikâyeler anlatan başarılı yönetmeni Jarmuch bu kez şiir, şiirsellik ve bunların hayatın en küçük detaylarında bile -bakmayı seçen ve görebilenlerin fark edebileceği bir şekilde- yer aldığını anlatıyor bize. Jarmusch’un favorilerinden biri olan, çağdaş Amerikan şiirinin önemli isimlerinden Ron Padgett’ın -bazıları film için özel olarak yazılan- şiirleri üzerinden ilerleyen film, başroldeki Adam Driver’ın sade ama yine de -senaryonun da yardımı ile- zaman zaman hayli farklı görünen oyunculuğundan aldığı destekle kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. “Olaysız” bir hikâye var karşımızda ama bu bilinçli tercih Jarmusch’un tam da anlatmak istediğine hizmet etmesi ile doğru bir karar olarak görünüyor. Gerçekçi ama hayalci, ciddi ama komik olmayı aynı anda başarabilen film sinemanın hem dil hem hikâye olarak hâlâ yenilikler üretebildiğini kanıtlaması ile de önemli bir çalışma.

Bir pazartesi günü başlayıp ertesi pazartesi günü biten bir hikâye anlatıyor bize Jarmusch bu filminde. New Jersey’deki Paterson adlı şehirde belediyede otobüs şoförü olarak çalışan ve tüm gün ve saatleri aynı rutin içinde geçen Paterson adlı bir adamı getiriyor karşımıza film. Her sabah aynı saatte kendiliğinden uyanan ve işinin dışındaki hemen tüm boş zamanını bir defterde tuttuğu şiirleri yazmakla geçiren bir adam bu. Otobüsün içinde mesainin başlamasını beklerken, sabah kahvaltısını yaparken, öğle yemeğinde sandöviçini yerken, evindeki boş saatlerinde vs. defterine hep bir takım şiirler karalıyor Paterson. Otobüs kullanırken yolcuların kulak misafiri olduğu sohbetlerinden de besleniyor hayal gücü ve sanatı, ve cep telefonu ve bilgisayar kullanmayan, tüm şiirlerini başka bir kopyası olmayan defterinde tutan adamın hayatı sinemanın anlattığı önemli ilham verici hikâyelerden biri oluyor hayli alçak gönüllü içeriği ile. İlham verici çünkü o basit hayatı bize hayli çekici kılacak bir biçimde anlatıyor film, kahramanını gerçekten sevmenizi sağlıyor ve seyircisini de kendi sıradan hayatının arkasındaki şiiri görmeye teşvik ediyor.

Şoförümüzün şiirlerleri gerçekte Ron Padgett tarafından yazılmış; adamın karşılaştığı on yaşlarında bir küçük kızın yazdığı şiirin sahibi ise Jarmusch’un kendisi. Hayli modern havalı şiirler bunlar ve günlük hayatın içinden çekilip alınmış sözlerden ve gözlemlerden oluşturulmuşlar çoğunlukla. Örneğin filmde ilk duyduğumuz şiir kahramanımızın evindeki bir kibrit kutusunun çağrışımları ile hatta daha doğrusu doğrudan kibrit kutusunun kendisi için yazılmış. Bu şiirin de kanıtı olduğu gibi, filmin şiirselliği alıştığımız türden bir şiirsellik değil; günlük hayatın içinde “gizli” olan kadar bir şiir var karşımızda. Doğal bir şiir havası var bu “lirik” kelimesi ile de ifade edebileceğimiz filmde. Bu havayı yaratırken kimi tekrarlardan da yararlanıyor Jarmusch. Öğle tatilinde karşısına geçip şiir defterini açtığı ve hikâye boyunca gördüğümüz belki de tek güzel yer olan şelale, küçük kızın yazdığı şiirin adı olarak (“Water Falls”) karşımıza çıktığı gibi adamın karısının evlerinin duvarına astığı küçük şelale resminin de adı (“Water Falls”) oluyor. Birbirleri ile iletişimi olmayan karakterlerin aynı olay için aynı tepkileri vermesini de bu bağlamda görebiliriz. Örneğin kullandığı otobüs bozulduğunda yolculardan yaşlı bir kadın, kahramanımızın her akşam düzenli olarak gidip birasını içtiği barın sahibi ve karısı aynı cümle ile gösteriyorlar tepkilerini: “Otobüs alev topuna dönebilirdi!” Karısının düşünde ikiz çocuk sahibi olduklarını görmesinden sonra adamın karşısına sürekli ikizlerin çıkmasını da aynı kapsamda, “tekrar”ların bir örneği olarak değerlendirmek gerekiyor.

Şiire olduğu kadar Paterson şehrine de adanmış bir film bu. Hikâye boyunca, Paterson ile yolu buluşmuş veya burada doğmuş ve/veya yaşamış ünlülerin isimlerini duyuyoruz sürekli olarak: Boksör Rubin Carter, Paterson için epik bir şiir yazmış olan şair William Carlos Williams (onun kitabı kahramanımızın başucu eserlerinden biri olarak sık sık karşımıza çıkıyor), 1970 yılında Patersonlu Genç Kızlar Kulübü tarafından yaşayan en seksi erkek seçilen müzisyen Iggy Pop (filmde anlatılan bu hikâye gerçekten yaşanmış), komedi ikilisi Abbot&Costello’dan Lou Costello (şehirde bir heykeli de var) ve bir süre Paterson’da yaşamış ve ülkesine dönerek Kral 1. Umberto’yu öldüren İtalyan anarşist Gaetano Bresci gibi isimler şehrin ünlüleri olarak hikâyede yerlerini almışlar.

Kahramanımız filmdeki tek ilginç karakter değil. Adamın siyah ve beyaz renkleri kullanarak perdeden kıyafete halıdan kurabiyeye farklı alanlarda tasarım yapan karısı (İranlı başarılı oyuncu Golshifteh Farahani var bu rolde) senaryoyu çekici kılan unsurlardan bir diğeri. Tüm film süresi boyunca kocasından başka kimse ile temas kurduğuna şahit olmadığımız ve yaptığı kurabiyeleri satmak için dışarı çıktığı bir Pazar günü dışında tüm zamanını evin içinde geçiren bu karakterin nitelikleri ve kocası ile ilişkileri neredeyse gerçek dışı bir görüntüye sahip. Öyle mükemmel bir evlilikleri var ki kadının gerçek olmadığını, belki de sadece şairimizin bir hayali olduğunu düşünebilirsiniz. Belki de öyledir, kim bilir. Karısının denediği yeni turtayı beğenmese de bunu söylemeyen, ona her zaman sevgi ve ilgi ile yaklaşan, kurabiye yaparak para kazanmaktan country şarkıcısı olmaya sürekli farklı hayaller kuran ve sürekli olarak evdeki bir şeyleri yeniden “tasarlayan” kadına gösterdiği hoşgörü ile ideal bir ilişki resmini çiziyor bize Jarmusch. Gerçek ya da hayalî, bu kadın karakterinin şairimizin hayatını zenginleştirdiği kesin.

Filmde küçük mizah anları da yaratmış Jarmusch. Bardaki çift (“Romeo ve Juliet”) örneğin, kendisini terk eden kadına tutku ile bağlı olan adamın ancak dramatik bir şovdan sonra hayatına devam edebilmesi ile zirvesine ulaşan bir keyif katıyor filme. Barmenin bu adama şovunu kastederek “Sen oyuncu olmalısın” dediğinde, adamın “Zaten oyuncuyum” cevabını verdiği ve Paterson’un ilk kez yüzünde geniş bir gülümseme ile göründüğü sahne veya “kendimi öldüreceğim” sahnesi hayli eğlenceli. Kahramanımızın evindeki köpeği de bir “trajedi”ye neden olsa da, hem adamla ilişkisi (özellikle posta kutusunun direği ile yaptıkları) hem de varlığı ile bu mizaha katkıda bulunuyor. Tıpkı bu mizah gibi hikâyeyi zenginleştiren bir başka unsur da müzikler: Carter Logan, Sqürl grubu ve Jarmusch’un kendisinin imzasını taşıyan müzikler küçük bir gizem duygusunu yaratır ve sürekli kılarken hep “sanki bir şeyler olacakmış” havası sağlıyor filme. Bu tekinsiz havayı zaman zaman senaryo da besliyor ve özelikle kahramanı sevmişseniz tanığı olduğunuz “güzelliğin” bozulma ihtimalinden korkmanızı sağlıyor. Evet, bir trajedi geliyor başına ama bu da tıpkı şiirin kendisi gibi hayatın normal bir parçası kadar iz bırakacaktır şairimiz üzerinde.

Filmin atlanmaması gereken iki de zayıf yanı var. İlki iki saat boyunca seyrettiğimiz “olaysızlığın” bir süre sonra hikâyeyi tekrara düşürmeye başlaması ama neyse ki Jarmusch bu problemi büyütmeden filmi bitiriyor ve daha da önemlisi finale doğru hikâyeye katılan Japon şair gibi çekici unsurlarla bu problemin üstesinden geliyor çoğunlukla. İkinci ve asıl problem ise hikâyenin gerçek hayatta Paterson’daki bir belediye şoförünün yaşayamayacağı -başta ekonomik nedenlerle olmak üzere- bir hayatı yaşayan karakter üzerine kurulu olması. Gerçek hayatta eski görkemli günlerinden uzak olan bu şehirde gangster tiplilerin bile dostça sohbet etmesi ve karakterlerin duygusal problemlerinden başka bir sıkıntıları olmaması filmi tüm gerçek görünümüne rağmen zedeliyor bir parça.

Bu zarif, gerçekçi ve lirik, sanat filmi sadece Paterson’u değil, küçük kızdan Japon adama ve bir çamaşırhanede yazmakta olduğu bir şarkının sözlerini toparlamaya çalışan rapçiye kadar başka şairleri de getiriyor önümüze ve günlük hayatın içindeki şiiri ve daha genel olarak sanatı hatırlatıyor. Bardaki kahramanlığı övüldüğünde, o kısacık andaki performansının çarpıcılığını tüm filme yayan Adam Driver’ın takdiri hak ettiği bu filmi görmekte ciddi yarar var!

Save the Tiger – John G. Avildsen (1973)

“Evet. Cole Porter şarkılarındaki kızı istiyorum. Cotton Club’da Lena Horn’u görmek istiyorum. Billie Holiday’i zarif ve yumuşak bir şekilde şarkı söylerken dinlemek istiyorum, parfüm kokusunu yok etmeyen o yağmurda yürümek istiyorum. Bir şeye aşık olmak istiyorum. Herhangi bir şeye. Sadece bir fikre. Bir köpeğe, bir kediye. Herhangi bir şeye”

Orta yaş krizine giren ve sahibi olduğu şirket bir finansal kriz içinde olan bir adamın hayal kırıklıkları ile mücadele etmeye çalışmasının ve gençliğindeki basit hayatını özlemesinin hikâyesi.

Steve Shagan’ın orijinal senaryosundan John G. Avildsen’ın çektiği bir ABD yapımı. Shagan Hollywood’da senaryosu ile ilgilenecek bir yapımcı ararken bir yandan da bir romana da dönüştürmüş eserini. Gençliğinin basit günlerini özleyen ve modern toplumun ve düzenin zorlukları ile baş edemeyen bir adamın mücadelesini anlatan filmdeki rolü ile Jack Lemmon Oscar ödülünü kazanmıştı ve açıkçası oyuncunun standart ücretini düşürerek, gişede başarılı olma potansiyeli çok da yüksek görünmeyen bu filmde neden oynadığını anlamak hiç de zor değil. Oyuncuya geniş bir performans alanı sağlayan senaryonun kendisine sunduğu olanağı çok iyi değerlendiriyor Lemmon ve dört dörtlük bir oyunculuk gösterisi sunuyor bize. Yönetmen Avildsen onun şovuna her türlü fırsatı sağlayan, düz ama yumuşak mizanseni ile filme -yönetmen olarak kendisini hissettirmeyen- bir katkı sağlarken film en büyük çekiciliğini karakterinden alıyor. Başarılı senaryo yardımcı karakterler açısından zengin bir resim çizerken bu rollerdeki oyuncuların başarısı da filme önemli bir katkı sağlıyor. Hikâyenin kahramanının “bunalım”ını içinde yaşadığı düzenle (adını da koyalım, kapitalizmle) pek ilişkilendirmemesi, özlemini duyduğu “masumiyet”in yitip gitmesinde bu düzenin payını pek gündeme getirmemesi ve “modern dünyanın materyalizmi”ni dile getirmek ile yetinmesi ise -bir Hollywood normali olsa da- eksikliği filmin.

Hollywood için düşük bir bütçe ile (yaklaşık 1 milyon dolar) çekilen film gişede beklendiği gibi pek başarı gösterememiş. Lemmon’ın kazandığı Oscar’ın yanısıra, ortağını canlandıran Jack Gilford’un da yardımcı oyuncu dalında bu ödüle aday olduğu film bir başka adaylığını da orijinal senaryo dalında almasına rağmen, seyirciye sinema perdesinde genç ve güzel insanların yerine orta yaşlı bir adamın bunalımını seyretmek pek çekici gelmemiş anlaşılan. Oysa hikâyesi hayli dolu ve her ne kadar senaryo daha çok bir birey üzerinden ilerlese de aslında daha büyük bir şeyler anlatan bir film bu. Üstelik bu hikâyeyi zenginleştiren, daha da güçlendiren Jack Lemmon gibi bir kozu var. Kendisini “iyi bir vatandaş” olarak tanımlayan ve giyim sektöründe kendi koleksiyonlarını tasarlayarak üreten ve bunları büyük mağazalara satan bir firmının da iki ortağından biri kahramanımız. Şirketin finansal durumu nedeni ile hesaplarla oynamışlar bir parça ve ne bankalardan kredi alabiliyorlar ne de denetime girmelerine neden olacağından iflaslarını isteyebiliyorlar. Bu sırada kahramanımızın sigortadan para alabilmek için başvurmayı düşündüğü yöntem filmi bir “ahlâkî sorgulama” hikâyesi de yapıyor bir bakıma.

Kabaca bir buçuk gün içinde geçiyor hikâye ve dolu dolu geçen bu sürede kahramanımızın üst üste gelen problemleri halletmeye çalışmasını, bir yandan da bu problemlerin tetiklediği orta yaş krizinin altında ezilmesini izliyoruz. Lemmon’ın filmde defalarca ünlü beyzbol oyuncularından ideal bir takım oluşturma hayalini kurması çocukluğun ve gençliğin yitirilen masumiyetini tekrar yakalama arzusunun bir sembolü olarak kullanılıyor. Adamın hayli dokunaklı bir sahnede beyzbol oynayan çocukların arasına karışmaya çalışması ama net bir dille “haddinin bildirilmesi” ve sonuçta uzun uzun onları uzaktan seyretmekle yetinmek zorunda kalması da yine aynı duygunun bir göstergesi olurken, bu sahnede kahramanımız ile çocukları (ve oyun alanlarını) ayıran çit de bir aşılamazlığı somut olarak işaret ediyor ve etkiliyor seyirciyi.

Adını kahramanının bir sahnede bağış yaptığı “Save The Tiger – Kaplanı Kurtar” adlı ve kaplanların yaşam alanlarını korumak için çalışan bir yardım fonundan alan filmde (1995 yılında gerçekten de bu isimle bir fon kurulmuş) adamın karşısına çıkan “özgür ruhlu otostopçu genç kız” bir kaçamak fırsatı yaratıyor belki ama asıl olarak ona kendi nesli ile kızınki arasındaki uçurumu hatırlatıyor ve bu nedenle yalnızlığını ve bunalımını daha derinleştiriyor sadece. Son zamanlarda sık sık gördüğü kâbuslardan ter içinde uyanması nedeni ile karısını da endişelendiren (kısa rolünde harika bir oyunculuk sergiliyor Patricia Smith bu rolde) adamın etrafındaki her şey “dökülüyor” bir bakıma. Örneğin açılış sahnesinde televizyonda ciddi bir haber sunan adamın hemen arkasından bir köpek mamasının reklâmını yapması, finansal sıkıntılarını bilen mafyanın yüksek faizle borç vermek için ona yanaşması (ve hatta borç alması için onu zorlaması), şirketindeki yaşlı kesimci ile genç tasarımcının sürekli çatışmaları ve sıradan bir iş haline gelen kundakçılık gibi olgular aslında filmin işaret ettiğinden de daha büyük bir şeyi gösteriyor bize. Ne var ki senaryo bu “politik” sulara pek girmemeyi tercih ediyor ve tüm bu skıntıların temelinde sadece “değişen dünya” veya “eski ile yeninin çatışması” gibi nedenlerin değil aslında toplumsal ve ekonomik düzenin de yattığını doğrudan söylemiyor bize.

Bol konuşmalı olan ve bu bağlamda bir oyundan uyarlanmış havası taşıyan film belki özel bir sinema diline sahip değil ve yönetmen Avildsen düz bir anlatımı tercih ediyor (sonuçta sinemanın yaratıcı ustalarından biri değil zaten bu yönetmen) ama filmin dinamikliğine engel olmuyor bu durum. İçinde fırtınalar koparken günlük hayatın problemleri ile baş etmeye çalışan adamı oynayan Lemmon başta defile öncesindeki konuşma sahnesi ve fahişenin yanında kalp krizi geçiren satın almacı adam ile ilgilendiği sahne olmak üzere göründüğü her anda (ki filmin hemen tüm karelerinde var) hikâyeyi omuzlanıp yürüyor ve kendisine hayran bırakıyor performansı ile ve onun bu performansı da filme ayrı bir değer katıyor. Lemmon’ın varlığı ile kendisini hissettiren acı bir mizahı da var filmin. Örneğin porno filmler gösteren bir sinema salonunda buluşulan kundakçı ile seyredilen “Denmark Speaks” adlı film 1970’li yıllarda hayli moda olan İskandinav usulü “seks belgeselleri”ni hatırlatırken, karakterlerin “seks konuşmaları” ile tam bir zıtlık içinde olan “suç konuşmaları” yapmaları ve bu arada pek tekin görünmeyen ama işinin ehli tam bir profesyonel olan suçlunun sürekli “perdeye bakın” diye uyarması hayli eğlendirici.

Marvin Hamlisch’in kahramanımızın karakterine ve hayatına hayli uygun düşen, caz havalı müziğinin de dikkat çektiği film sinemanın en hüzünlü görüntülerinden biri ile sona ererken, hikâye “peki çözüm ne?” sorusunu sormamayı ve cevabının peşine düşmemeyi tercih ediyor. Bu bağlamda değerlendirince, filmin yılgın ve karamsar olduğunu ve kahramanı ile birlikte bize de bir teslimiyeti işaret ettiğini söylemek gerekiyor. Karısının adama Fransa’da yıllar önce yaşadığını düşündüğü olağanüstü tatili aslında sadece altı yıl önce yaptıklarını söylemesindeki kadar hüzünlü bir hikâye bu ve Lemmon’ın olağanüstü performansı ile bu hüzün hayli koyu bir şekilde sarıyor bizi. Böyle olunca da Lemmon ile birlikte okyanusun kenarında ufka bakmaktan başka bir şey kalmıyor yapabileceğimiz. Görüntü yönetmeni James Crabe’in çelişkileri yakalayan özenli çalışmasını da övelim son olarak ve filmi görülmesi gerekenler arasına yerleştirelim gönül rahatlığı ile.

(“Kaplanı Kurtar”)

Krotkaya – Sergey Loznitsa (2017)

“Kocama bir koli gönderdim ama geri geldi. Ne olduğunu anlamak için buraya geldim ama geri dönmemi söylediler”

Cezaevindeki kocasına gönderdiği paketin geri gelmesi üzerine ne olduğunu anlamak ve kocasını görmek için onu ziyarete giden ama türlü engellerle karşılaşan bir kadının hikâyesi.

Rus yazar Dostoyevski’nin aynı adlı kısa hikâyesinden esinlenen (bir uyarlama olmaktan çok, o hikâyenin temasından esinlenen) bir Fransa, Ukrayna, Almanya, Rusya, Hollanda, Litvanya ve Letonya ortak yapımı. Ukraynalı sinemacı ve özellikle belgeselleri ile tanınan Sergei Loznitsa’nın yazdığı ve yönettiği film Cannes’da yarışmış, ilginç bir çalışma. Kocasının akıbetini öğrenmeye kararlı ama bu çabası sırasında karşısına çıkan tuhaflıklarla baş etmeye çalışan kadının bu “karanlık” hikâyesi baş karakteri gibi seyircisini de huzursuz etmeyi başarıyor ve adeta bir Kafka atmosferi taşıyan havası ile bize yozlaşmış, çökmüş ve bireyi ezen bir sistemi anlatıyor. Diğer karakterleri gibi kadının da bir isminin olmadığı film bu tercihi ile aslında bireysel değil, toplumsal bir hikâye anlattığını söylüyor bize ve tuhaf etkileyiciliği ile ilgiyi hak ediyor.

Kocası -kadının işlediğine inanmadığı- bir cinayet nedeni ile cezaevinde olan ve filme adını veren Uysal Ruh” postanede kocasına gönderdiği paketin geri geldiğini öğreniyor ama bunun nedeni konusunda bir bilgi alamıyor kendisine hayli soğuk bir havada yaklaşan memurdan. Bu sahneden başlayarak kadın otoriteyi temsil eden tüm karakterlerin manevi ve maddi saldırılarına maruz kalıyor sürekli olarak. Sergei Loznitsa’nın karanlık ve koyu renklerle anlatmayı tercih ettiği hikâye kadının her türlü şekilde sömürülmesi, azarlanması, ilgisiz bırakılması ile sürüp giderken onun gibi biz de kocasının nerede olduğu, başına bir şey gelip gelmediği konusunda bir bilgi alamıyoruz. Adeta Kafka’nın “Der Prozess – Dava” adlı romanında ne kendisinin ne de okuyucunun bildiği bir nedenle tutuklanan adamın (Josef K.) akıbetini yaşayan bir kadın var karşımızda ve onun üzerinden modern Rusya’nın doğasına bakış atan bir film.

Loznitsa baş karakterini çok az konuştururken ve onun konuşmalarını çoğunlukla da başkalarını söylediklerine cevaplar olarak kısıtlarken, hikâyedeki diğer tüm karakterleri bolca konuşturuyor. Kadının hikâyesinin doğrudan bir parçası olan veya en azından onunla aynı ortamda bulunan tüm karakterler kadına “hikâyelerini” anlatıyorlar sürekli olarak. Otobüsteki yolcuların içerideki kalabalıktan şikâyetle başlayan konuşmaları, trende kadınla aynı vagonda bulunan yolcuların uzun uzun gösterilen sohbetleri (bu sohbetler esnasında kadın çoğunlukla hiç görünmez ve konuşmaların parçası olmazken yolcular vatan, füzeler, naziler ve Stalin gibi konularda dolaşan sohbetlerini yapıyorlar), cezaevine ziyaret için gelenlerin içeri girme çabaları sırasında ettikleri sohbetler, istasyonda, takside, insan hakları derneği gibi bir örgütte ve kadının yolculuğu boyunca kendisini bulduğu diğer tüm mekanlardaki karakterlerin konuşmaları vs. hep bir çıkışsızlığı, ezilmişliği ve yorgunluğu anlatıyor bize. Tüm film boyunca yüzü hep bir mutsuzluk, bir soru işareti ve umutsuz bir çaba ile kaplı görünen ve bu zor rolün altından başarı ile kalkan Vasilina Makovtseva’nın canlandırdığı kadını adeta çizdiği bir toplumsal resmi bize anlatabilmek için bir araç olarak kullanıyor.

Loznitsa, kolisini bir yerden bir yere taşıyarak dolaşmak zorunda kalan kadının hikâyesini anlatırken, belgeselciliğinin izlerini de yansıtmış filmine. Yönetmenin hikâyesine hiç müdahale etmediğini (olumlu anlamda söylüyorum bunu) hissediyorsunuz ve bu tercih filmin karanlık havasını daha da ağırlaştıran bir gerçekçilik sağlıyor filme. Öyle ki sondaki düş/fantezi bölümü bile gerçekçi bir havaya bürünüyor ve ürkütüyor finali ile. Filmin sahneleri özellikle uzattığı kimi bölümler de bu ürkünçlüğü destekliyor ve büyütüyor. Örneğin cezaevindeki mahkumlara yakınlarının getirdiği yiyeceklerin ve eşyaların güvenlik gerekçesi ile birer birer araştırılması (bu araştırma sırasında bu hediyelere adeta tecavüz edilmesi sondaki sahneye de bir gönderme olarak görülebilir belki) uzun uzun gösterilirken, bu araştırmayı yapan görevlinin soğuk ve acımasız mekanikliği korkunç bir etki bırakıyor seyreden üzerinde.

Hikâye günümüzde geçse de tanık olduğumuz her sahne Sovyet dönemine gönderme olarak oluşturulmuş gibi görünüyor ve film bize -sanki- aslında hiçbir şey değişmedi diyor (değişen başka şeylerden, örneğin sosyal devletin tamamen yok olup oligarşilerin hâkim olduğu bir kapitalizmin Rusya’ya egemen olmasından bahsedilmiyor elbette). Sondaki adeta bir Sovyet politbüro toplantısını çağrıştıran sahnede yapılan konuşmalar ve askerlerin Sovyetler Birliği havasını taşıyan görüntülerinin yanısıra, bir adres tarifi sırasında kullanılan “Hegel Caddesi’nden aşağıya yürü, sonra Marx Caddesi’nden sağa dön” gibi ifadelerin de desteklediği bu durum Loznitsa’nın “bugünkü” Rusya’yı ahlâki ve politik olarak “dünkü” kadar yozlaşmış gördüğünün ve bizim de bu şekilde görmemizi istediğinin bir kanıtı. Ukraynalı bir sinemacı olarak, Rusya’ya ağır bir eleştiri içeren bu filmi çekerken yönetmenin ne kadar tarafsız olabildiğini düşünmek gerekiyor kuşkusuz; sonuçta kendi ülkesi de demokrasi açısından hiç de parlak bir sınav vermiyor. Ayrıca hikâyenin eleştirisini “bugünkü” Rusya ile sınırlı tutmayıp, seyircide -bilinçli olarak- uzun bir süre Sovyetler zamanında geçen bir olayı izlediği düşüncesini yaratarak “dünkü” Rusya’yı da sert eleştirisinin kapsamına almasına da dikkat etmek gerekiyor. Bir başka ifade ile söylersek, sadece bir devleti değil bir politik sistemi de eleştiriyor yönetmen.

Sondaki düş/fantezi bölümünün filmin geneli ile pek uyuşmadığını ve bu bölümde sağlanan sert etkileyiciliğe rağmen gerekliliğinin sorgulanması gereken filmde Loznitsa ve görüntü yönetmeni Oleg Mutu’nun özellikle “yatay” bir tabloyu andıran görüntüleri ve bu sahnelerde kalabalığı oluşturan çok sayıda karakteri ustalıkla çerçeve içine yerleştirmeleri filme çok çekici bir görsel estetik kazandırmış kesinlikle. Bu ilginç çalışma görülmesi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir film.

(“A Gentle Creature” – “Uysal Bir Ruh”)

Aquarius – Kleber Mendonça Filho (2016)

“İnsanların eğitimsizlikten bahsederken ve bunu hep yoksullarla ilişkilendirerek yaparken söyledikleri çok etkileyici. Fakat terbiyesizlik yoksullara değil zenginlere ait; iyi eğitim almış senin gibilere, elitlere, elit olduklarını düşünenlere, ayrıcalıklı olduklarını düşünenlere, kuyruklarda beklemeyenlere; senin gibi “business” okumuşlara ama en temel insanî terbiyeden yoksun olanlara, karaktersizlere, anlıyor musun? Hayır, elbette bir karakterin var ama senin karakterin para, sahip olduğun tek şey şu pişmiş kelle gibi sırıtışın; tek sahip olduğun bu senin”

Yıllardır oturduğu eve göz dikip, mahallesindeki diğer evler gibi yıkıp yerine lüks ve büyük apartmanlar inşa etmek isteyen bir şirkete karşı savaşan emekli bir müzik eleştirmeninin hikâyesi.

İlk uzun metrajlı filmi olan, 2012 yapımı “O Som ao Redor – Komşu Sesler” ile pek çok ödül kazanan Brezilyalı sinemacı Kleber Mendonça Filho bu ikinci filminde yine senaryoya kendisi imza atmış ve yine kapitalist (daha açık bir ifade ile neo-liberal) şehirleşme politikalarının bireyleri nasıl mülksüzleştirmek üzerine kurulu olduğunu anlatan bir hikâyeyi getirmiş karşımıza. Başroldeki usta oyuncu Sonia Braga’nın dört dörtlük performansı ile can verdiği karakter, tüm komşularının inşaat şirketi ile anlaşması nedeni ile tek başına kaldığı ve tüm hayatının anıları ile sarılı olduğu apartmanında en yakınlarından bile yeterince destek almadan sürdürüyor savaşını bu etkileyici filmde. Üç bölümde anlatılan hikâye baş karakterinin 1980 yılındaki hali ile başlıyor ve finalde şirket ile aralarındaki savaşın sonucunu göstererek sona eriyor. Duyarlı hikâyesi, etkileyici oyunculukları, sosyal, ekonomik ve politik bir meseleyi hikâyesinin tam göbeğine oturtması ve kahramanını seyirci için ilginç ve çekici kılabilmesi ile önemli bir film bu. Zaman zaman yeterince vurucu değilmiş gibi görünen ve sinema dili olarak alışıldık olandan pek sapmayan film yine de görülmesi gerekli bir çalışma kesinlikle.

Brezilya’daki politik mücadelenin bir parçası olmuş bir film var karşımızda. Geçen hafta soununda açık faşizan özellikleri olan bir adamın başkan seçildiği Brezilya’da İşçi Partisi ile -elbette arkasında ABD’nin sıkı desteği olan- sermayenin ve onun temsilcisi olan sağ politikacıların arasındaki mücadelenin taraflarının açıkça ilkinin yanında yer tutmuş filmin yaratıcıları ve Cannes festivalinde, İşçi Partisi’nin eski lideri ve şimdi bir yolsuzluk suçlaması ile ceza alıp hapse atılan ve seçimlere girmesi engellenen Lula’ya destek için bir protesto eylemi düzenlemişlerdi. Bu açık politik tutum, filmin o sırada iktidarda olan neo-liberal sağ iktidarın hışmına uğramasına yol açmış ve ilgili devlet kutumu filmi beklentilerin aksine Brezilya’nın Oscar adayı olarak göstermemişti. Yine aynı bağlamda film önce +18 koşulu ile gösterim izni alabilmiş, tepkiler üzerine bu koşul daha sonra +16 olarak değiştirilmişti.

İlk filminde olduğu gibi burada da yönetmen büyük şehirlerdeki inşaat furyasını (bizdeki “kentsel dönüşüm” ile birlikte düşünün) ülkesinin sosyal meselelerini anlatmak için kullanıyor. Bunu yaparken de güçlü bir kadın karakter olan Clara üzerinden ilerliyor. Üç ayrı bölümde anlatmış hikâyesini yönetmen: “Clara’nın Saçı” adını taşıyan bölüm 1980 yılında başlıyor ve zor bir hastalığı yeni atlatmış olan kadının bir yakınının 70. yaş günündeki görüntülerini getiriyor karşımıza. Bu partiden hemen sonra günümüze geçilen bu bölümde tıpkı takip eden iki bölümde olduğu gibi müzik önemli bir yer tutuyor. Brezilyalı müzisyenlerden Queen’e farklı sanatçılar şarkıları ile hikâyeye eşlik ediyorlar film boyunca. Bu bölümde kadının yıllardır yaşadığı Aquarius adlı apartmanı yıkıp yerine yenisini (“eskisine saygı” nedeni ile Yeni Aquarius adını taşıyor bu proje) inşa etmek isteyen inşaat şirketinin ABD’de “business” okumuş temsilcisi Diego ile de karşılaşıyoruz. Filmin en ilginç karakterlerinden biri olan bu adamı yönetmen adeta kapitalizm ve neo-liberalizmin “güler yüzlü şeytan” diyebileceğimiz sembolü olarak kullanıyor. Hikâyenin tüm politik mesajlarının ve tepkilerinin bu karakter üzerinden yaratıldığını hissediyorsunuz ama burada rahatsız edecek bir kaba sembolizme veya bir mesaj filmine özgü kabalığa başvurmadan yapıyor bunu film.

“Clara’nın Aşkı” adlı ikinci bölümde kadının şirkete karşı mücadelesi ve çocukları ile olan ilişkileri öne çıkarken yine müzik hikâye ile hayli uyumlu bir şekilde ve bir müzik eleştirmeni olan kadının ince zevklerine uygun seçilmiş eserlerle kendisini gösteriyor sık sık. 17 yıldır dul olan kadının evinde yalnız başına dansının da bir sembolü olduğu güçlü kadın imajının altının daha iyi dolduğu bir bölüm bu ve kadının inatla evini satmaması karşısında yaşadıkları üzerinden hikâyenin sosyal ve politik boyutu da büyüyor. Çocuklarından eski komşularına herkes onun karşısında yerini alıyor ve evi şirketin “kârlı” teklifini de düşünerek satmasını istiyorlar. Kadının kızına hitaben söylediği “Hoşuna gittiğinde nostaljik diyorsun, hoşuna gitmediğinde ise eski” gibi sözleri ve kapitalizmin güler yüzlü vahşiliğinin ne boyutlara varabileceğini açık örnekleri ile gösteren sahneler yer alıyor bu bölümde.

Üçüncü bölüm olan “Clara’nın Kanseri” kendi kanserini yenmiş olan kadının şirketi kanser etme çabasını ve hikâyenin sonunu anlatıyor. Seyirciyi mutlu edecek ama gerçekçiliği tartışmalı (ve belki de bir “fantezi” olarak görülebilecek) olan final filmin sinemasal güç anlamda daha ileri gidebileceği noktalara her zaman erişememesinin de bir örneği olarak görülebilir. Buna rağmen “sosyal gerçekçi” türe rahatlıkla sokulabilecek olan film etkileyici olmayı başarıyor. Kimi sahnelerindeki incelikler, politik bir meselenin kaba propagandalara başvurmadan ve sinema sanatına zarar vermeden nasıl anlatılabileceğinin örnekleri olmayı başarıyor. Örneğin açılıştaki doğum günü partisinde kadının partideki yiyeceklerden bir parçayı kapıcıya götürüp onu da “yukarı”ya devam etmesi veya ilk bölümde sahilde yere uzanarak “gülme terapisi” yapan orta ve üst sınıf mensuplarının arasına yoksul kesimden geldikleri belli olan üç gencin karışması gibi sahneler Brezilya toplumundaki sınıflar ve baş karakterin inançları hakkında bizi bilgilendiren önemli bölümler olarak dikkat çekiyor.

“O Som ao Redor – Komşu Sesler” kadar deneysel (en azından yarı-deneysel) bir dili olmayan ve mizanseni ile ana akım sinemaya daha yakın duran film, okyanusa uzanan bir kanalizasyon borusunun çizdiği bir sınırın, yoksullar ile zenginlerin yaşam alanları arasındaki sınırın varlığını hatırlatıp, neoliberalizmin süslü kalkınma laflarının gerçek anlamlarını ortaya koyarken, Sonia Braga’nın performansı ile sinemaya çarpıcı güçlü kadın karakterlerden birini de armağan ediyor.