El Invierno – Emiliano Torres (2016)

“Bu iş için yaşlandığını düşünüyorum. Emekli olmayı düşünmelisin. Biraz dinlen. Bunca yıllık emeğin için sana minnettarız ama değişikliğe ihtiyacımız var. Bence herkesin değişikliğe ihtiyacı var. Yeni bir iş bulmalısın”

Yıllardır çalıştığı bir çiftlikteki işini kaybeden yaşlı bir adam ve onun yerini alan genç bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Emiliano Torres ve Marcelo Chaparro’nun yazdığı, yönetmenliğini Torres’in üstlendiği bir Arjantin ve Fransa ortak yapımı. Torres yirmi üç filmdeki yardımcı yönetmenliğinden sonraki ilk yönetmenlik çalışması olan bu filmde küçük bir hikâyeyi yalın bir dille ve Ramiro Civita’nın başarılı görüntü çalışmasının sonucu olan görsel gücü ile çekici bir biçimde anlatıyor. Yavaş ilerleyen hikâyesi ve süssüz dili geniş kitleler için pek çekici olmayacaktır muhtemelen ama insanlara odaklı bir hikâye seyretmek isteyenler için önemli o küçük filmlerden biri bu. Küçük rollerde genellikle amatör oyuncuların yer aldığı filmde yaşlı adamı oynayan Alejandro Sieveking ve onun yerini alan genç adamı canlandıran Cristian Salguero’nun sade, doğal ve gerçekçi oyunlarının ve Cyril Morin’in hikâyenin atmosferini kendisini özellikle öne çıkarmadan zenginleştiren müziği ile başarılı bir ilk film bu.

Yaşlı adam hatırlayamadığı kadar uzun bir süredir çalışıyor bir çiftlikte. Koyunlara çobanlık etme ve yünlerini kırpma mevsiminde gelen işçiler dışında koca bir arazide yıllardır tek başına bir yaşam sürüyor; hikâyenin ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz üzere tek çocuğu olan ve artık evli bir kadın olan kızı ile de hiç görüşmeden. Yeni bir işçi çalışkanlığı ve becerisi ile göz dolduruyor ve çiftliğin patronu tarafından, artık yaşlandığı düşünülen adamın yerine getiriliyor. Bu özetin de gösterdiği gibi iki adamın hikâyesi bu; iki farklı nesile ait, biri “yaşlı” diğeri “genç” iki adam bunlar. Filmin ilk yarısı yaşlıyı, ikinci yarısı ise genç olanı odağına alarak ilerlerken, hikâye finale doğru karşı karşıya getiriyor iki adamı ve sertliğine ve trajikliğine rağmen yönetmenin başarılı çalışması ile hikâyeye uygun bir doğallık içeren bir şekilde sonuçlanıyor bu karşılaşma. Final ise bireyler değişse de hikâyenin aslında değişmediğini gösteren sade bir çarpıcılıkla geliyor ve sizi de düşüncelerinizle baş başa bırakıyor. Belki de filmin temel başarılarından biri bu: Bu derece yalın bir hikâyenin kahramanlarını size bu denli yaklaştırabilmek ve onların hayatlarını sizin için önemli kılabilmek.

Zor bir coğrafyada zor bir işi yaparak hayata tutunmaya çalışan iki adam var karşımızda; yaşlı olan yılların neden olduğu katılıkla yaklaşıyor hayata ve yavaş yavaş azalan fiziksel gücüne rağmen ayakta kalmaya çalışırken, genç adam -en azından işe resmî olarak kabul edilene kadar- gizlemeyi tercih ettiği sırrı ile yeni bir hayat kurmaya çalışıyor kendisi için. Film bize bu bağlamda bir dönüşümü veya bir nesilden diğerine geçişi anlatırken, şu hususun da altını çiziyor: bireylerin içinde yaşadıkları düzen içinde aslında hayatlarının genel belirleyicisi ol(a)madıkları. Uçsuz bucaksız alandaki yüncülüğün artık yeterince kârlı bir iş olmaması ve Çin’den gelen ucuz yünün piyasayı ele geçirmesi nedeni ile iki adamın mücadele alanı olan arazi belki de artık onların bu mücadelesini anlamsız kılacak bir şekilde farklı bir amaç için kullanılacaktır. Bu bağlamda, iki adamın fiziksel olarak çatışmasını ve bu çatışmanın istenmeden gerçekleşen trajik sonunu, bir “sınıf içi çatışma” olarak değerlendirmek ve egemen güçlere karşı çaresiz olan bir sınıfın üyelerinin bireysel kurtuluşları için birbirlerini yok etmesi olarak görmek gerekiyor belki de.

Ramiro Civita’nın görüntüleri Arjantin’in uçsuz bucaksız düzlüklerinden birinde geçen hikâyede gerek bu mekanları gerekse iç mekanları hep başarı ile kullanıyor ve özellikle hemen tüm dış çekimlerde karakterleri sonsuzluğun içinde bir nokta gibi algılatacak şekilde küçüklüklerini vurguluyor düzenli olarak. Bu vurgu bir yandan da karakterlerin mücadelesinin anlamsızlığını gösteriyor bize. İki adamın tüm bir kışı tek başlarına geçirmek zorunda kaldıkları bu uçsuz bucaksız arazinin her noktasını ve mevsimini ustalıkla yansıtan görüntüler filmin kozlarından biri. Filmin bir diğer kozu ise hikâyedeki ufak belirsizlikler: Darmadağın edilen bir ev, ortadan kaybolan köpekler, yaralanan bir at, gece yarısı evin önüne gelip genç adamla konuşan ve yüzleri görünmeyen “karanlık” tipler. Olanların sorumlusunun kim olduğunu net bir şekilde söylemiyor hikâye ve ima etmekle yetiniyor sadece ve bununla da filmin geneli ile uyumlu bir tavır takınmış oluyor: Bir suçu, bir suçluyu veya bir mağduru anlatmaya değil, bunların tümünün bir arada olduğu ya da aslında hiç birinin bu etiketlerden biri ile ilişkilendirilemeyeceği (ya da ilişkilendirilmemesi gerektiği) bir hikâye anlatmaya soyunmuş film ve bunu da başarmış kesinlikle. İki adamın -işi ve mekânı- sahiplenme çabası ve çatışmaları ile uzaktan uzağa western’e de göz kırpan film genç adamın yaşlı olanın yıllara yayılmış hikâyesinin hızlandırılmış kopyasını yaşaması ve sonunda da ona dönüşmesini anlatırken sessizliğin eşlik ettiği geniş plan görüntüleri ile de ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“The Winter” – “Kış”)

Malcolm X – Spike Lee (1992)

“Amerikan düşünü görmüyoruz, Amerikan kâbusunu yaşıyoruz!”

Bir suikast sonucu hayatını kaybeden Müslüman lider ve insan hakları savunucusu Malcolm X’in hayat hikâyesi.

ABD tarihindeki en önemli Afrika kökenli Amerikalılardan biri olan Malcolm X’in hayatını anlatan film, Amerikalı yazar Alex Haley’nin Malcolm X ile yaptığı röportajlardan sonra onun adına yazdığı ve “The Autobiography of Malcolm X” adını taşıyan kitabın sinema uyarlaması ve senaryoda Arnold Perl, jenerikte adı belirtilmese de James Baldwin ve yönetmenliği de üstlenen Spike Lee’nin imzası var. 200 dakikayı aşan süresi ile film, tarihte önemli bir yeri olan bir karakteri karşımıza getirirken öncelikle kahramanının öneminden sonra da rolü ile Oscar’a aday gösterilen (ama ödülü kazanamayan) Denzel Washington’un performansından alıyor gücünü. Amerikan tarihinin tartışmalı bir karakterini ve onun uzun bir süre parçası olduğu Nation of Islam kurumunu lideri Elijah Muhammed ile birlikte odağına alan filmde epik bir hava yaratmaya çalışmış Spike Lee ve uzun süresine rağmen ilgi ile seyredilen bir sonuç koymuş ortaya. Malcolm X’i kimin öldürttüğü yasal statü olarak bakıldığında belirsiz olsa da, film Nation of Islam’ın liderlerini ve onlarla işbirliği yaptığını ima ettiği devleti suçlarken, kimi gerçek görüntülerle bugün hâlâ siyahlara karşı ayrımcılığın sürdüğünü de söylüyor net bir dille. Lee’nin ilk bölümlerde hayli hafif ve neredeyse bir müzikale yakışan bir dil kullanarak biraz tuhaf bir seçim yaptığı film görülmesi gereken bir çalışma.

Malcolm X’in sesine eşlik eden ve polislerin bir siyah adamı vahşi bir şekilde dövdüğü gerçek görüntülerle açılıyor film. Yanan bir ABD bayrağı ile sona eren bu görüntülerde dövülen kişi bir taksi şoförü olan Rodney King ve onun uğradığı polis vahşeti 1992’de Los Angeles’da siyahların ayaklanmasına sebep olmuş ve 63 kişi hayatını kaybetmişti çıkan olaylarda. Malcolm X’in oldukça sert ve tüm beyazları suçlayan konuşmasına eşlik eden bu görüntülerin seçilme nedeni muhtemelen bu sert ifadelerin arkasındaki gerekçeleri seyirciye net bir şekilde iletmek olmalı. Bu görüntülerden İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Boston’a gidiyor film ve dönemin siyah gençleri arasında moda olduğu şekli ile saçını hayli acı veren bir operasyonla beyazlarınki gibi düzelttiren ve bir siyah için en büyük ödül olan beyaz kadının peşinde dolaşan bir genç adamı getiriyor karşımıza. Karıştığı hırsızlık sonucu on yıl yatmak üzere gönderildiği (ve altı yıl sonra şartlı olarak salıverileceği) cezaevindeki günlerine kadar geçen bu bölümde serseri, uyuşturucu kullanan ve irili ufaklı suçlara bulaşan bir genç adam seyrediyoruz. Bu ilk bölümü ilginç ve açıkçası -belki bölümün içeriğine uysa da- yanlış görünen bir sinema dili ile anlatıyor Spike Lee. Evet, hayli dinamik ve hatta eğlenceli sahneler var bu bölümde ama bu sıfatların ikincisi hikâyeye pek uymuyor. Adeta bir müzikal seyrediyoruz bu bölümde. Koca bir ay görüntüsüne doğru at süren Ku Klux Klan üyeleri, adeta bir Gene Kelly gibi parkta neredeyse dans ederek yürüyen ve hatta tam da bir müzikale yakışacak şekilde bankların sırtına basarak atlayan kahramanımız ve çok ama çok uzun tutulmuş bir toplu dans sahnesi gibi pek çok örneği var bu yanlış seçimin. Dans sahnesinde karakterleri hikâyenin içeriğine uygun bir şekilde seyretmiyoruz; Lee bir müzikalde böyle bir dans sahnesi nasıl çekilecekse o şekilde oluşturmuş bu sahneyi ve dansın kendisine odaklanmış; üstelik bununla da yetinmeyerek dansın sonunda yerde kayan karakteri kameraya baktırmış bir de! Sonunda tüm bu ilk bölüm, -herhalde filmi yapanların da hiç arzu etmediği bir biçimde- o kadar da kötü, büyük bir tövbekârlık gerektiren bir hayat değilmiş bu diye düşündürtüyor.

Film, Malcolm X’in bir siyah olarak karşılaştığı ayrımcılığı yukarıda bahsedilen ilk bölümde ikna edici bir etkileyicilik ile anlatırken cezaevinde geçen “aydınlanma” bölümü yeterince çarpıcı değil açıkçası. Üstelik bu bölümde Lee’den beklenmeyecek bir şekilde klişelere başvurması da (vaazı dinleyen ve “aydınlanan” yüzleri tarayan kamera ve bu anlara eşlik eden bir parça mistik müzik gibi) filme zarar vermiş. Daha sonra gelen “cemaat” lideri ile ilk tanışma sahnesi ise sinemasal öneminden çok ülkemizin “cemaat”ini, onun liderini ve koşulsuz olarak biat eden takipçilerini hatırlatması, heyecandan titremeleri ve ağlamaları göstermesi ile bizim için ayrıca önemli olsa gerek. Denzel Washington’un bu sahnedeki performansının bir örneği olduğu güçlü oyunculuğu, karakterinin hayatının her dönemini doğru bir tonda oynamasını ve zor -ve hassas bir karakteri canlandırması nedeni ile de eleştiriye hayli açık- bir rolün altından ustalıkla kalkmasını sağlıyor. Malcolm X’in güçlü belagat yeteneğini ve kitleleri peşinde sürükleme gücünü kesinlikle ikna edici bir biçimde getirmiş perdeye Washington ve filmin de en önemli kozlarından birisi olmuş.

Parçası olduğu Nation of Islam örgütünden koparak tüm beyazları düşman görmekten uzaklaşan ve ırkından bağımsız olarak tüm mazlumların dayanışmasını savunmaya başlayan Malcolm X’in bu dönüşümünün etkileyiciliğini yaratan Lee’nin klasik bir biyografik film bakışını taşıyan sahnelemelerinden çok hikâyenin içeriği oluyor yine. Açıkçası Lee’nin elinin en çok dokunduğu bölüm ilk bölüm ki o da yukarıda belirtildiği gibi doğru bir sinema dili içermiyor. Uzun sürenin bile karşılayamadığı/karşılayamayacağı kadar çok şey anlatmaya çalışmak yerine örneğin cezaevi öncesindeki bu bölümü tamamen çıkarmak yoluna gitmesi (ve böylece bu bölümdeki müzikal havasından da kurtulması) çok daha doğru olurmuş açıkçası.

Hayli sıkı bir soundtrack’i ve trompetçi Terence Blanchard’ın hazırladığı başarılı bir orijinal müziği olan filmin kapanışını oldukça Hollywoodvari bir mesaj havası ile yapmış Lee ne yazık ki. Tek tek ayağa kalkıp “Ben Malcolm X’im” diye bağıran küçük çocukların görüntüsü bir propaganda filmine yakışacak bir kabalık taşıyor. Anlattığı hikâyenin ve kahramanının önemi mi Lee’yi bu yola sevk etmiş bilinmez ama sonuç hiç parlak olmamış. Kapanış jeneriğinde -filmin bütçesi için gerekli paranın bulunmasına sağladıkları katkı- nedeni ile teşekkür edilenlerden biri olan (İngilizce olarak “Thank Allah for” ifadesi ile üstelik) Bill Cosby’in 1965 ile 2008 arasındaki cinsel tacizlerinin günümüzde ortaya çıktığını da düşünürsek bunu da bir “talihsizlik” olarak görmek gerek Lee adına; çünkü Malcolm X’in Nation of Islam’dan ve sonsuz bir sadakatla bağlandığı lideri Elijah Muhammed’den kopma nedeni bu adamın sekreterleri ile “zina”sı ve bunu da kendisinin önemi nedeni ile “tohumlarını her yere serpmesi gerektiği” ile izah etmesi olmuştu.

Rolüne hazırlanırken domuz yemeyi bırakmak gibi Hollywood usulü “fedakârlık”lar gösteren (bu eylemin karakterini daha iyi anlamasını sağlayacağına gerçekten inanmış oyuncu, Hollywood şovuna uygun bir biçimcilikle) Washington’un performansının sürüklediği filmin ilk senaryosunu aslında ünlü yazar James Baldwin, Arnold Perl ile birlikte yazmış ama Baldwin’in ailesinin talebi üzerine adı çıkarılmış jenerikten. Görüntü yönetmeni Ernest Dickerson’ın özellikle cezaevi öncesindeki bölümlerdeki kamera çalışmasının da hayli başarılı olduğu film tarihteki önemli bir karakterin kırk yılını bir film süresi içinde anlatmaya çalışmasınının da bazı sıkıntılarını yaşayan ama gerek bu kusuru gerekse yukarıda sıralanan diğer problemlerine rağmen görülmesi gerekli bir çalışma. Belki de Spike Lee’nin anlattığı karaktere hayranlığının neden olduğu bu problemler filmi görmeye engel olmamalı kesinlikle. Malcolm X’in öldürülmesinin üzerinden geçen 53, filmin üzerinden geçen 26 yıla rağmen siyahların ABD’deki toplumsal statülerinde aslında pek de bir değişiklik olmamasının da (Obama’nın başkan olabilmesinin karşısına tüm güncelliği ve haklılığı ile “Black Lives Matter” hareketini koyarak düşünelim ülkedeki durumu) kanıtı olduğu gibi hâlâ güncel bir film bu.

Louder Than Bombs – Joachim Trier (2015)

“Bazı günler görünmez oluyorum ve o zaman ne istersem yapabilirim. Bu yeteneğimi kaybetmemeye dikkat etmeliyim”

Ünlü bir savaş fotoğrafçısı olan kadının ölümünden sonra kocasının ve iki oğlunun duygularıyla ve anılarıyla yüzleşmelerinin hikâyesi.

Norveçli sinemacı Joachim Trier’in yönettiği, senaryosunu bugüne kadarki tüm filmlerinde olduğu gibi Eskil Vogt ile birlikte yazdığı ve Norveç, Fransa, Danimarka ve ABD ortak yapımı olarak çekilen bir film. Hikâyesi ABD’de geçen filmin oyuncu kadrosunun büyük kısmı da bu ülkeden ama teknik kadronun önemli bir kısmında İskandinav sinemacılar yer alıyor. Avrupalı sanatçıların ABD’de geçen bir hikâye anlatma tercihleri üzerinde durmaya değer bir tartışma konusu ama bu film Amerikan bağımsız sinemasından izler taşısa da Avrupa sinemasına daha yakın duran ve Trier’in özellikle ilk filmi olan “Reprise”ın dokunaklı atmosferine paralel bir havası olan mizanseni ile kesinlikle bir “Amerikan filmi” değil. Hikâyesinin özetinin de göstereceği gibi yeni şeyler söylemiyor ve sinemanın “sevilen bir insanın kaybının ardından kalanların duyguları ve birbirleri ile yüzleşmeleri” örneklerinden bir diğeri gibi duruyor ama filmi farklı kılan, Trier’in “karanlık bir zarafet” ifadesi ile tanımlayabileceğimiz yönetmenliği ve onun yarattığı bu havaya çok uyumlu oyunculuklar sunan kadrosu çok farklı bir yere taşıyor bu eseri. Görüntü (Jakob Ihre) ve kurgu (Olivier Bugge Coutté)nun da desteklediği kırılganlığı ile önemli ve görülmesi gerekli bir çalışma bu.

Açılış sahnesi; sessiz havası, kamera kullanımı ve oyunculukları ile seyredeceğimiz filmi çok güzel bir şekilde özetliyor bize. Yeni doğan bebeğinin parmağından tuttuğu bir baba, hafif tedirgin bir mutluluk, bir parça düşsel havası olan bir görüntü çalışması ve el kamerası kullanımı ile bu sahne seyredeceğimizin içeriği ve biçimi hakkında epey fikir veriyor bize ve bu vaadini de tutuyor film.Tüm bu öğeler hikâye boyunca tekrarlanırken kaybetmenin hüznü, uzlaşmanın imkân(sızlığ)ı, duygularla yüzleş(eme)mek ve sırlarla yaşayabilmek gibi temalar birbiri ardına karşımıza çıkıyorlar. Sonradan aslında intihar olduğunu öğrendiğimiz bir trafik kazasında hayatını kaybeden bir kadın ve geride kalan üç erkeğin hikâyesi bu. Bir başka ifade ile söylersek, annenin bıraktığı boşlukla baş etmeye çalışan bir baba ve iki genç oğlunun hikâyesi. Baba ve büyük oğlu hayatlarını düzene sokabilmiş görünürken, babasını ve ağabeyini endişelendirecek şekilde içine kapanan küçük oğlan sessizce yaşıyor hayatını ve iletişime pek olanak vermiyor.

Karakterlerine çok yaklaşan ama yine de mesafesini koruyabilen senaryo, erkeklerin en küçüğünün -henüz- yitirilmemiş masumiyetinin karşısına diğer ikisinin küçük/büyük yalanlarını koyuyor ve bu teması ile de ilgi topluyor. “Bir kız arkadaşım olsaydı, ona asla yalan söylemezdim” diyen oğlan, babasının ve ağabeyinin yalanlarına (ve annesinin bilmediği sırlarına) bilinçli/bilinçsiz göndermede bulunurken gerçek ve sağlıklı bir yüzleşmenin ancak dürüstlükle sağlanabileceğini söylüyor sanki. Gördüğü düşler, kronolojik olarak akmayan ve geriye dönüşlerin farklı bir zaman dilimine geçildiği vurgulanmadan kullanıldığı hikâye boyunca birkaç kez karşımıza gelirken, çocuğun masumiyetini de sergileme fırsatı sunuyor filme. Yazdığı hayli özel bir yazıyı sınıfındaki kıza vermeyi düşünen çocuğa abisinin aksi yönde öğüt vermesi de yine büyüdükçe uzaklaşılan açıklık ve dürüstlüğün sembolü olarak görülebilir bu bağlamda. Annesinin yatakta kendisine sarıldığını veya hoşlandığı kızı ormanda yerde yatarken müzik dinlerken gördüğü bu düşler çocuğun özlemlerini ve arzularını dile getirme fırsatı olurken, yönetmen Trier’in bir tercihinin doğruluğunun da kanıtına dönüşüyor. Trier biçimsel oyunlara başvurmadan hafif düşsel bir hava yaratmayı seçmiş ve kahramanımızın gördüğü düşlerle gerçek sahneler arasında bu bakımdan hiçbir fark yok. Kameranın kullanımımdan görüntü çalışmasına ve oyunculuklara bu sahneler birbiri ile eş özellikler taşıyorlar ki bu durum da filmin hem görsel temposunu korumasını sağlıyor hem de gerçekçiliğine katkı sunuyor. Okunan bir günlükteki satırlara eşlik eden görüntülerde bu düşsel hava bir adım ileri taşınıyor ama çok başarılı çekilen bu sahnelerde bu açıdan herhangi bir uyumsuzluk hissetmiyorsunuz filmin geneli ile. Aynı sahneyi önce babanın sonra küçük oğlanın gözünden göstermek gibi tercihleri de olmuş Trier’in ama bu bile bir biçimsel oyun gibi görünmüyor; aksine filme -bu sahne özelinde- küçük bir mizah katan ve hikâyenin doğal akışı içinde tanık olmamız gereken bir unsur gibi görünüyor.

Babayı oynayan Gabriel Bryne karakterini doğal kılan sade oyunu ile dikkat çekerken, filmin oyunculuk performansları açısından asıl yıldızları oğullarını canlandıran Devin Druid ve Jesse Eisenberg ile anneyi oynayan Isabelle Huppert oluyor. Usta oyuncu Huppert’i zaman zaman yakın yüz çekimleri ile getiriyor karşımıza Trier ve onun o anlamlı yüzü içerdiği duygular ile dramatik bir rolün nasıl ekonomik ama güçlü biçimde oynanabileceğinin çarpıcı bir örneği oluyor. Eisenberg ve Druid’in oyunculukları için söylenebilecek tek bir şey var, mükemmel oldukları. İlki rolüne kırılgan bir sıcaklık katarken, ikincisi bu kırılganlığı hüzünlü yalnızlığı ile birleştiriyor ve sonuçta her iki oyuncu da sadece performansları ile bile filmi görmeye değer kılıyorlar.

Üç ana karakterine de (ve aslında anne karakterine de) yeterli zamanı ayıran ve her birinin anılarını kendi geri dönüşleri ile sergileyen film çok fazla yan tema barındırıyor gibi görünüyor ama senaryo bunları hep olması gerektiği düzeyde tutuyor ve -kimi eleştirilerin aksine- hikâyenin karmaşıklaşmasına fırsat vermiyor. Ola Fløttum imzalı müziğin de desteklediği havası ile film girişte de belirttiğimiz gibi yeni çok şey söylemiyor belki ama söylediklerini etkileyici bir estetikle getiriyor önümüze. Filme getirilebilecek iki eleştiriden birincisi savaş fotoğrafları ve bu fotoğrafların sıkça kullanılması; orada gördüğümüz dehşet ve acı o denli büyük ki karakterlerimizin hikâyesini zaman zaman önemsiz kılma tehlikesini doğuruyor bu fotoğraflar. Bir ikincisi ise -bu, filmi beğenme düzeyiniz yükseldikçe artan bir eleştiri olacaktır- adını koyamadığınız bir yarıda kalmışlık hissettiriyor size hikâye. Evet, yeteri kadar derine inmiyor film sanki. Karakterlere ne kadar çok ısındıysanız o kadar dozu artacaktır bu eleştirinin açıkçası.

Joachim Trier ve Eskil Vogt’un senaryosu hikâyeyi bugün ve geçmiş arasında ustalıkla kurgularken, ortalama bir ticarî filmin çözüm önerme/gösterme hatasına düşmemesi ile de takdiri hak ediyor. Evet, kesinlikle görülmesi gereken bir film bu ve mezarlık sahnesinde Alfred Hitchcock’un “Vertigo – Ölüm Korkusu” adlı başyapıtına göndermesini de özellikle sinefillerin atlamaması gereken bir çalışma.

(“Sessiz Çığlık”)

Köşeyi Dönen Adam – Atıf Yılmaz (1978)

“Biz de hep fakir kalacak değiliz ya, elbet köşeyi döneceğiz”

Amerika’daki amcası sayesinde ve oynadığı talih oyunları ile köşeyi dönme hayalleri kuran yoksul bir odacının hikâyesi.

Müjdat Gezen’in “Eşeğin Karnındaki Elmas” adlı kitabından Umur Bugay ve Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan ve Yılmaz’ın yönettiği bir film. Özellikle televiyonlarda siyasî göndermeleri epey kırpılarak sıkça sansürlenen film, 1970’lerin Türkiyesi’ni beyazperdeye taşırken bir yandan tipik bir Kemal Sunal filmi olmaya diğer yandan ise derin şeylerin peşine düşen ve bir derdi olan, toplumsal ve hatta politik alanlara değinen bir hikâye olmaya soyunan bir çalışma. Bu çabaların ilki genellikle vasat ve zaman zaman da eğlenceli bir sonuç üretirken, ikincisi bugün kimi sahnelerinin özellikle sosyal medyada sıkça kullanılmasının da gösterdiği gibi daha çok öne çıkıyor. Sunal adına yürekli bir çalışma bu, özellikle de günümüz komedi oyuncularının kabalaştıkça daha da beğenilen performansları düşünüldüğünde ise sadece saygıyı değil, aynı zamanda takdiri de hak eden bir hikâye.

Evinin duvarlarında Demirel, Ecevit ve dönemin genel kurmay başkanı Kenan Evren’in posterleri asılı olan yoksul bir odacı Adem. Herkesin saf olarak gördüğü ve sık sık kullanmaya çalıştığı, mahallesinden bir kıza karşılıksız bir aşkı olan ve “köşeyi dönmeye” çalışan bu yoksul adam -Kemal Sunal tarafından canlandırılmasının da kolayca tahmin edilmesine neden olacağı gibi- iyi niyetli ve iyi yürekli birisi aynı zamanda. Gazetelerden kestiği kuponlarla araba ve ev kazanmaya çalışan, mahallelinin pek inanmadığı “Amerika’da yaşayan zengin bir amca”dan söz eden bu adamın karşısına filmin biri hariç diğer tüm karakterlerini ve onlarla birlikte toplumsal düzeni ve toplumsal ahlâkı koyan hikâye bu açıdan hayli sert mesajlara sahip aslında. Zengin olmak ya da başkalarının zenginliğinden yararlanmak arzusu herkesin yozlaşmasına ve ahlâk duygusunu yitirmesine neden olurken, başta Hacı karakteri olmak üzere herkese hayli güçlü yumruklar savuruyor film. Öyle ki örneğin Hacı karakterininin ikiyüzlü dindarlığını günümüz Türkiyesi’nde böylesine açıklıkla sergilemek ve sert bir eleştirinin muhatabı kılmak pek mümkün olmasa gerek.

Eşeğin karnındaki elmasın çıkmasını beklerken tutulan b.k nöbeti filmde sinemamızda pek görülmeyen türden bir Bunuelvari taşlamayı getiriyor karşımıza. Pek çok karakteri aynı ortamda bir araya getieen bu sahnede tam bir “dekadans” manzarası sergiliyor bize film. Toplumsal konumları farklı olan bu karakterlerin birlikte çizdikleri çürümüşlük resmi sadece sertliği değil eğlencesi ile de dikkat çekerken, film bize bireysel değil toplumsal bir yozlaşmanın içindeyiz diyor açık bir şekilde. Bu korkunç resmin karşısına Adem’i ve onun bilinçleme sürecini ve bir de onunla aynı şirkette çalışan çaycı karakterini koyuyor film. Çaycı hikâye boyunca birkaç kez “işçi olarak yazılmak”tan bahsederek hizmet sektöründen üretim sektörüne, yalnız başına kaldığı bir çalışma ortamından dayanışabileceği sınıfdaşları ile birlikte olabileceği bir ortama geçmeyi hedefliyor ve film de bunu bir “çözüm” olarak ima ediyor bize. Sunal’ın karakterinin de sonunda geldiği nokta burası olacaktır ve onun “çözüm ne?” diye sorduğu sahnede kendisini birden, 1 Mayıs marşları söyleyen işçilerin korteji içinde bulması ve finalde de “İşçi sınıfı partisine özgürlük” sloganları atanların arasına karışması bu noktanın altını çizecektir. Bu politik ve toplumsal bilinçlenmeyi hikâyenin kurgusu açısından ele alındığında iyi anlatmış Atıf Yılmaz ve bir inandırıcılık sıkıntısı çekmeden filminin “mesajlar”ını verebilmiş bize.

İçerik açısından genel olarak başardığının sinemasal öğeler açısından karşılığını ise yeterince güçlü üretemiyor film ve bir takım teknik problemlerden kaçınamamış. Örneğin Adem’in aşık olduğu ve Hacı’nın kızı olan Şükran karakterinin ilk sahnesinde evinin balkonunda başı açık olarak karşımıza çıkması ancak bir kurgu veya devamlılık hatası ile açıklanabilir. Evet, Şükran karakteri iç çamaşırı ile pencere önünde durmaktan çarşafa girmeye kadar birbirine zıt şekillere giriyor ama bunların tümü hikâyenin kurgusu içinde doğru ve mizahın da bir parçası. Ne var ki bu ilk sahnede anlamsız ve herhalde gözden kaçmış bir durum bu. Macit Koper’in “solcu bıyık”lı çaycı Halil karakterinin sakız çiğnemesi istendiğinde söylediği “Oğlanlar gibi ciklet çiğner miyim ben?” sözü ise dönemin “delikanlı sol” anlayışına uygun belki ama bugün hayli yanlış duruyor sözü söyleyenin politik konumu düşünüldüğünde. Adem’in çalıştığı şirketteki ilk yönetim kurulu toplantısı sahnesi de gelecek tüm komediyi seyirciye gereksiz bir şekilde önceden duyurması ile filmin kendi kendisine darbe vurduğu bir bölüm. Bu sahne hem içerik hem mizansen olarak çok daha komik, inandırıcı ve güçlü olabilirmiş ve olmalıymış kesinlikle. Adem’e kalan mirası söylemek için Amerikan konsolosunun bizzat mahalleye gelmesi ve eşeğin kapalı bir sandık içinde Amerika’dan Türkiye’ye havasızlıktan ölmeden gelmeyi başarması ise Yeşilçam’ın tipik “ben yaptım, oldu” yaklaşımının örnekleri olarak filme hiç yakışmıyor. Adem’in hikâyesini yazan gazetecinin filmdeki ilk sahnesinde kamyonetle seyahat etme tuhaflığının ise senaryo açısından tek bir cevabı var: Birazdan eşeği taşımak için o kamyonete ihtiyacı var hikâyenin çünkü!

Sokaklarda duvarların devrimci sloganlarla dolu olduğu ve sadece Sunal’ın değil sinemamızın da en politik filmlerinden biri olan çalışma dönemin ruhuna uygun olarak -ve uzatılmış bir kadın kadına kavga sahnesinde kabaca gösterildiği gibi- erotizme de göz kırpıyor ama neyse ki durması gerektiği yerde duruyor çoğunlukla. Yeşilçam’a özgü kusurlarına rağmen ilgiyi hak eden bu çalışma, sinemamızın özellikle bugünlerde ihtiyaç duyduğu ve yine özellikle bugün kaçındığı politik hikâyeleri veya en azından politik göndermeleri özleyenler için de çekici olabilecek bir hikâye anlatıyor. Bireysel değil, toplumsal bir mücadelenin kurtuluşu getireceğini savunan; dincileri ve burjuvayı eleştiren ve Amerika’dan gelen “miras”ın kurtuluşun yolu olmadığını göstererek kapitalizmi de dışlayan film görülmeyi hak ediyor kuşkusuz ama dikkat edilmesi gereken, filmi kaba bir intikam komedisine dönüştüren kesilmiş halini değil sansürsüz versiyonunu izlediğinizden emin olmak.