Hjartasteinn – Guðmundur Arnar Guðmundsson (2016)

“Bu kadar garip olmayı bırak, o zaman her şey düzelecek”

İzlanda’daki bir balıkçı köyündeki iki erkek çocuğunun büyümelerinin ve cinsel yönelimlerinin etkilediği arkadaşlıklarının hikâyesi.

Yönetmenlik kariyerine çeşitli ödüller kazanan dört kısa filmle başlayan İzlandalı sinemacı Guðmundur Arnar Guðmundsson, İzlanda ve Danimarka ortak yapımı olarak çekilen bu ilk uzun metrajlı filminin hem senaristliğini hem yönetmenliğini üstlenmiş. İki genç oyuncusunun filmin yalın, net ve gerçekçi atmosferine olağanüstü bir katkı sağladığı film alçak gönüllü hikâyesini bir parça uzatmış görünse de aldığı pek çok ödülü hak eden bir çalışma. İzlanda’nın soğuk, yeşil ve boş alanlarını ustaca kullanan film cinselliğin ve cinsel kimliğin keşfi üzerine dokunaklı bir çalışma olduğu kadar, geçmek zorunda kaldığı sınavlar üzerinden dostluk kavramına da sıkı bir bakış atması ile de önemli bir eser.

(Eşcinsel) kimliğin keşfi sinemanın pek çok kez ele aldığı ve hikâyesini anlatırken de en yakın (ve aynı cinsten) arkadaşa duyulan hislerin neden olduğu gerilimi de sıklıkla öne çıkardığı bir tema ve bu film sadece bu bağlamda ele alınınca çok yeni bir şey söylemiyor gibi görünüyor. Filmi içerik anlamında farklılaştıran, aynı anda iki farklı büyüme hikâyesini anlatırken bu hikâyelerin kahramanları arasındaki dostluğun karşılaştığı güçlüğü de odak noktasına yerleştirmesi. Kahramanlarımızın ilki olan ve Baldur Einarsson’un canlandırdığı Þór kendisinden büyük iki ablası ve annesi ile birlikte yaşayan ve uyanan cinselliğinin dürtüleri ile “arayışlar” içinde olan bir genç. En yakın arkadaşı ise ondan biraz büyük olan ve Þór’a karşı hissettikleri nedeni ile bocalayan Kristján; annesi ve alkol sorunu olan sert babası ile yaşayan bu karakteri Blær Hinriksson oynamış. Bu çocuklardan ilkinin babası daha genç bir kadın için karısını ve evi terk etmiş, dolayısı ile üç kadın (bir anne ve iki abla) ile yaşıyor Þór. Hikâyenin iki kahramanının da babaları ile problemli bir ilişkileri olmasının da etkisi ile birlikte bu iki genç sürekli birlikte takılıyorlar ve aralarında sağlam bir dostluk var. Onların bu yakınlıkları ve sürekli birlikte olmaları herkesin eşcinsellikle ilgili alaycı sözlerine (“çifte kumrular”) hedef olmalarına neden olsa da bundan bir rahatsızlıkları yok görünüyor iki arkadaşın. Ne var ki Þór’un heteroseksüel kimliği nedeni ile pek de rahatsız olmadığı bu sataşmalar Kristján için duygusal yapısı nedeni ile hayli yaralayıcı. Guðmundsson bu iki kahramanının cinsel kimliklerini keşfetme ve bastırma/ortaya koyma hikâyesini dokunaklı ve -karakterlerin genç yaşlarını da düşünürsek- hassas bir dil ile anlatıyor ve hak ettikleri özeni gösteriyor onlara.

Tüm o hüzünlü ve dokunaklı hikâyenin sert bir yanı da var. Sadece özellikle hayvanlarla ilgili görüntüler değil bu sertliği getiren; çocukların tuttukları balıklara yaptıkları eziyet, bir köpeğin ısırarak katlettiği koyunlar, tabanca ile başından vurulan bir koyun veya yakılmış bir hayvanın leşi gibi görüntüler hikâye boyunca karşımıza gelen müthiş doğa görüntülerine vahşi bir boyut katıyor ama en az onlar kadar duygusal bir boyutu da var sertliğin. İki çocuğun çetrefil bir boyut alan ilişkileri, Kristján’ın eylemi, serseri gençlerin çocuklara ve özellikle Þór’a eziyetleri, Kristján’ın babasının oğlunu ve arkadaşını hem fiziksel hem de duygusal olarak hırpalaması ve eşcinsel evlilikleri 2010’da yasal kılan İzlanda’da hikâyenin geçtiği balıkçı köyü gibi yerlerde bu cinsel yönelimin şiddetle olmasa bile alayla karşılanması doğanın sert güzelliği önünde sergileniyor hikâye boyunca. Filmde adından söz edilen ama kendisi hiç gösterilmeyen evli bir erkeğin eşcinselliği nedeni ile köyden ayrılıp başkente gideceğinin konuşulması ve aynısının hikâyenin kahramanlarından biri için de söz konusu olması, cinsel kimlikler açısından hayli özgür olan bu ülkede bile toplumun çoğunluğundan farklı olmanın neden olduğu zorlukları gösteriyor bize ve hikâyeye etkileyici bir duygusal şiddet katıyor.

Guðmundsson’un iki karakterine de tarafsızlığını bozmayan bir sevgi ve anlayış ile yaklaşmış göründüğü filmde boş ve geniş araziler, tüm saflığını korumuş görünen doğa, deniz ve kır gibi görsel ögeleri ustaca kullanmış görüntü yönetmeni Sturla Brandth Grøvlen ve bir yaz boyunca süren ve yağan ilk karla birlikte biten hikâyeye takdir edilecek bir çekicilik katmış. Öpüşmelerin veya cinsellik odaklı imaların karakterlerin yaşları nedeni ile belki bir parça rahatsız edebileceği, çocukların ve gençlerin birbirleri ile takılmak ve cinselliği keşfetmek dışında yapacak bir şeylerinin yok gibi göründüğü filmde kamera tüm karakterlerin aylaklığını ve standart hayatlarını her zaman doğru bir mesafeden izliyor ve Grøvlen’un kamerası seyirciyi ne fazla içeride ne fazla dışarıda tutarak hikâyenin hem bir belgesel havası taşımasını hem de kurgunun çekiciliğine sahip olmasını sağlıyor.

Hüzünlü olsa da karamsar olmayan, “çirkinliği nedeni ile” cezalandırılmak yerine denize geri bırakılıp tekrar hayata kavuşturulan iskorpitin sembolü olduğu bir dayanışmanın övüldüğü filmde kahramanlardan birinin ilk cinsel birlikteliğinin mutluluğunu yaşarken, diğerinin öfke ve mutsuzluk dolu bir şekilde ağlaması veya yine aynı iki kahramanın aralarındaki bir şakalaşmanın biri için diğerini “yoklamaya” dönüşmesi gibi anları ile etkileyici bir film bu ve yönetmen Guðmundsson bu ve benzeri anları doğal bir sertliğe sahip, gerçekçi ama duygularını korumuş bir biçimde ve nezaketini hiç yitirmeden anlatıyor bize. Hikâyesi bir parça kısaltılmalıymış gibi görünen, bazı karakterlerin ve eylemlerinin yeterince işlenmemiş olması (örneğin tuhaf şiirler yazan abla karakteri) dikkat çeken filmin hikâyesini benzeri bir balıkçı köyünde geçen kendi çocukluğu sırasında intihar eden bir arkadaşından esinlenerek yazan Guðmundsson’un bu ilk filmi görülmesi gereken bir çalışma kesinlikle. Her şey bir yana, sadece Kristján’ın babasının çocukları uçurumun kenarında martı yumurtası toplamaya götürdüğü sahnenin “itirafa dönüşen gerilimi” için bile görmeye değer bu filmi.

(“Heartstone” – “Gençlik Başımda Duman”)

Live by Night – Ben Affleck (2016)

“Anlamıştım ki kuralları çiğnemek yeterli değildi; kendi kurallarını koyacak kadar güçlü olmak gerekiyordu”

İçki yasağının devam ettiği 1920’lerin ABD’sinde bir gangsterin güç ve intikam hikâyesi.

Ben Affleck’in senaryosunu yazdığı, yönettiği ve başrolünde oynadığı bir ABD yapımı. Amerikalı yazar ve senarist Dennis Lehane’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, Affleck’in üstlendiği üç rolde de ciddi biçimde aksadığı ve hedefinin her anlamda epey gerisine düşen bir çalışma. Romanları daha önce “Mystic River – Gizemli Nehir” ve “Shutter Island – Zindan Adası” gibi gibi hem gişede başarılı olmuş hem de genellikle beğenilmiş filmlere kaynaklık eden Lehane’ın 2013 yılında Edgar Allan Poe ödülünü alan romanından yapılan bu uyarlama ise pek de parlak bir sonuç vermemiş. Filmin yaklaşık üç saatlik süresinin ticarî nedenlerle kısaltılarak 130 dakikaya indirilmiş olmasının da etkisi ile film, hikâyesini yüzeysel bir biçimde anlatırken, hedeflediği epik havanın çok uzağında kalıyor. Affleck’in başrolde pek de parlak bir oyun vermediği filmin en, belki de tek kayda değer yanı bir dönem filmi olarak kostüm ve setlerinde gösterdiği başarı. Eğer bu yeterli değil diyorsanız, görmenin vakit kaybı olarak değerlendirilebileceği bir film bu.

ABD ve Kanada’da aynı anda 2.822 salonda gösterime giren film üçüncü haftasında sadece 163 salonda gösteriliyormuş. Bu hızlı düşüşün temel nedeni filmin “epik bir aksiyon” havasına sahipmiş gibi hareket edip, bunun gereklerinin hemen hiçbirini yerine getirememiş olması. Affleck’in senaryosu çok şey anlatıyor (daha doğrusu anlatmaya soyunuyor) ama hiçbirini yeterince derinleştiremiyor; böyle olunca da epik olmanın temel koşullarından biri olan güçlü ve trajik/vurucu bir hikâye kalmıyor ortada. Epik bir hikâye epik bir kahraman gerektirir; ama ne senaryo ve zayıf diyaloglar ne de Affleck’in hayli donuk oyunculuğu böyle bir karakterin ortaya çıkmasına olanak tanıyor. Geriye sadece set tasarımları kalıyor ki filmin de sınıfı geçtiği tek nokta burası.

Sinemada dış ses kullanımı, karakterlerden birinin hikâyeyi anlatması vs. zaman zaman başvurulan ve doğru kullanıldığında hayli etkili de olabilen bir yöntem. Örneğin Billy Wilder’ın “Sunset Boulevard – Sunset Bulvarı”nda William Holden’ın canlandırdığı ve filmin başında cesedini bir havuzda gördüğümüz karakter anlatır olan biteni bize; hikâyeyi bir ölünün ağzından dinleriz! Terrence Malick’in “The Thin Red Line – İnce Kırmızı Hat”ında dış ses kullanımı filme hüzünlü ve lirik bir hava katar. Burada ise Affleck’in karakterinin anlattıkları hayli gereksiz görünüyor ve hikâyenin yüzeyselliğini de örtmüyor. Ne olan bitenler ne de karakterler hakkında elzem bir şeyler söylüyor bize anlatıcı ve böyle olunca da sadece dikkat dağıtıyor nerede ise.

1917’de Fransa’nın yanında Almanlara karşı savaşan, insanların boşu boşuna ölmesine tanık olan, “asker olarak ayrıldığı evine haydut olarak dönen” ve “bir daha kimsenin emri altına girmemeye” yemin eden İrlanda kökenli genç adam savaştan sonra geldiği ve İrlanda mafyası ile İtalya mafyasının ele geçirmek için savaştığı Boston’da bunlardan ilkinin parçası olur. Sonuç ise, -istese de istemese de- planladığının aksine ve tıpkı savaştayken olduğu gibi kendisini anlamsız ölümlerin içinde bulması ve işini yaparken de mafya patronundan emir almasıdır. Affleck’in senaryosunun bu baş karakterin resmini çizerken -bu gelişmenin de gösterdiği gibi- kafası karışmış biraz. Karakterini doğrudan ve tamamı ile ne iyi ne de kötü göstermemesi anlaşılabilir (ve doğru da bu) ama seyircinin bu epik gösterilmeye çalışılmış kahraman için ne hissedeceğine Affleck de karar verememiş anlaşılan. Eline kan bulaşan gansgter için romantikliği ve vicdanlı olması(!) üzerinden düzülen güzellleme veya finaldeki hayli zorlama ve kötü çekilmiş veda ve fedakârlık sahnesinin de örnekleri olduğu gibi ne yapacağını bilememiş bu karakterle Affleck.

Ku Klux Klan’dan İtalya ve İrlanda mafyalarına içki yasağından kumara ve fanatik vaizlere pek çok şey anlatan, “güzel kartpostal görüntülerini unutmayalım” diyerek filme eklenmiş kızıl – pembe gün batımı görüntülerine sahip, polisin ve yargının yozlaşması da dahil olmak üzere defalarca gördüğümüz unsurları hiçbir yenilik katmadan sergileyen, imkânsız bir tesadüfün (eski sevgilinin fotoğrafı!) karşımıza arsızca koyulabildiği ve açıkçası kahramanının akıbetini hiç merak ettirmeyen bu filmin finali bir “huzur” görüntüsü ile bitiyor ama o huzurun seyirci açısından tek kaynağı filmin bitmiş olması olabilir. “Geceleri yaşayanlar (ya da yaşananlar)” ile ilgili bir suç filmi görmek istiyorsanız, bunun gibi zayıf çalışmaları değil de Raoul Walsh’ın 1940 tarihli “They Drive by Night”, Nicholas Ray’in 1948 yapımı “They Live by Night” veya Arthur B. Woods’un 1938 tarihli “They Drive by Night” gibi klasiklerin peşine düşün. Filmin bir konuda hakkını yemeyelim ama: Zayıf örneklerinden biri olsa da, bu film ABD’nin temelinin suçlarla atıldığını hatırlatan filmlerden biri en azından.

(“Gecenin Kanunu”)

Gangster Squad – Ruben Fleischer (2013)

“Parada gözü olmayan polisler kuduz köpek gibidir; tedavi edilemezler, uyutulmaları gerekir”

1949’da Los Angeles’ı ele geçirmeye çalışan bir gansgstere karşı oluşturulan ve yasal ve yasa dışı yöntemlerle onu durdurmak için çalışan bir polis takımının hikâyesi.

Paul Lierberman’ın Los Angeles Times’da yayınlanan bir dizi makalesinden oluşturduğu “Tales From the Gangster Squad” adlı kitabından Will Beall’ın sinemaya uyarladığı ve Ruben Fleischer’ın yönettiği bir ABD yapımı. Açılışta da belirtildiği gibi gerçek olaylardan esinlenen film, bu gerçek olayları bir Hollywood filminden bekleneceği şekilde hayli değiştiren (ve çarpıtan), sert görüntülere ve aksiyona dayalı, şiddetin “çekici”liğinden epeyce yararlanan ve hikâyesinin içeriği ve bu hikâyeyi anlatma şekli ile hayli olumsuz bir eleştiriyi de hak eden bir çalışma. Gösterişli olduğuna hayli narsist bir şekilde inanıp bu gösterişinin takdir edilmesini seyirciden de talep eden film, sadece türün meraklıları için cazip olabilir.

Hikâyeye hiçbir şey katmayan bir tercihi olmuş senaryonun: Altı sert polisten oluşan “gansgter takımı”nın liderinin ağzından anlatıyor hikâyesini film. Bu anlatıcının ne kendisi hikâyenin akışı için gerekli ne de senaryonun inanmış göründüğünün aksine “güçlü sözler” duyuyoruz ondan. Neden hikâyeye girip bir şeyler anlatıyor bize ve neden özellikle o anlarda bu girişi yapıyor, anlamak mümkün değil. Ne var ki bu kendini nedense hayli beğenmiş görünen filmin bu kusurunun tipik bir örneği bu durum sadece. Çok sert bir sahne ile başlayan ve benzeri sahnelere de sıklıkla yer veren filmin ne çoğunlukla anlamsız şekilde başvurduğu mizahı güçlü ne de tüm o çatışma sahnelerinde dikkat çekici bir yenilik sunabiliyor bize. Bunların hiçbirini dert etmiş de görünmüyor üstelik; kendinden o denli emin ki hiçbir gerçekçilik hassasiyeti de taşımadan gürültülü bir şekilde anlatıyor hikâyesini ve adeta “ne kadar eğlenceliyim, değil mi?” diye bağırıyor bize sürekli olarak.

Başta altı polisin onlarca gansgter ile çatıştığı sahneler ve suç örgütünün liderinin mekanlarına yaptıkları baskınlar olmak üzere, Will Beall’ın senaryosu bize devamlı olarak gerçekçi olmayı unutmamızı söylüyor. Polislerden birinin çete resinin sevgilisi ile yatmaktan ve bunu kalıcı bir aşk ilişkisine dönüştürmekten çekinmemesi ve reisin evine bir dinleme cihazı yerleştirmek için gizlice girdiklerinde bu kadını zamana karşı yarıştıkları o tehlikeli ortamda bir de tutup öpmesi gibi pek çok mantık dışı sahnesi var filmin. Bu öpücük sahnesi ile Bruce Willis tarzı kahramanlara bir selam mı gönderilmiş bilmiyorum ama o özendiği filmlerdeki mizaha sahip olmayan bu sahne güldürüyor ama amaçladığı komikliğe sahip olamamasının doğurduğu gariplik nedeni ile oluşuyor bu komedi.

Kayıt dışı çalışan, amaçları tutuklamak ve öldürmek değil, gangsterlerin şehri terk etmelerine neden olacak bir şekilde gelir kaynaklarını ve işletmelerini yok etmek olan altı polisin hikâye boyunca başvurduğu şiddeti haklı çıkarmak için gansgterlerin sadizme varan acımasızlıklarını ısrarla ve dozunu da sürekli yükselterek gösteriyor film. Fuhuş, uyuşturucu, kumar ve yasa dışı bahis işlerinde faaliyet gösteren çetenin, şehrin ileri gelenleri (emniyet ve yargı mensupları) ile yakın ilişkilerini de göstererek, film bize “her türlü muameleyi hak ediyorlar” diyor düzenli olarak. Gerçek bir gansgster olan Mickey Kohen ve onun da dahil olduğu pek çok gansgteri şehirden kovmak için oluşturulan “gangster takımı” gerçekten varlar Amerikan tarihinde ama film buradan yola çıkıp kafasına göre oluşturduğu bir hikâye anlatıyor bize. Bu takımın elemanları işlerini yaparken bugün pek hoş görülmeyecek pek çok yönteme başvurmuşlar gerçekten de ama bugün bile polis örgütlerinin bu tür yöntemleri -yumuşatarak da olsa- kullanmaya devam ettiğini kim inkâr edebilir? Gerçekte bir vergi kaçakçılığı suçu ile hapse atılan Kohen’i filmde cinayet suçlaması ile içeri tıkılmış gibi göstermesi başta olmak üzere daha pek çok gerçeği çarpıtan film, finalinde anlatıcının ağzından duyduğumuz “isimsiz kahraman polisler” sözleri ile asıl derdinin ne olduğunu da açıkça söylemekten çekinmiyor.

Fazla makyajlı görünen ve rolünü pek de içine sindirmişe benzemeyen Sean Penn’in de aralarında olduğu zengin bir kadrosu var filmin ama oyuncuların hiçbirinden özel bir performans göremiyoruz. Yönetmen Ruben Fleischer’ın da böyle bir derdi yok zaten; onun derdi matkapla delinen beyinden ızgarada pişen ete geçiş yapmak gibi “incelikler” ya da eğlenceli bir caz müziği eşliğinde kurşunlarla buluşan bedenleri göstermek asıl olarak. Zaman zaman kaba bir çizgi roman estetiğine de bürünen filmde polislerden birinin kullandıkları yöntemlerden rahatsız olarak ve gansgsterleri kastederek “onlarla aramızda ne fark var?” demesi veya yine aynı polisin benzer bir başka şikâyeti üzerinden film “liberal” bir sorgulamaya da giriyor gibi görünüyor ama bu sahnelerin asıl amacı, bu polisin akıbeti ve çocuğunun öfke dolu gözyaşları üzerinden üreteceği povokasyonun etkisini arttırmak sadece.

Bir Yeşilçam filminde görsek dalga geçeceğimiz bir oteli basma sahnesi, arabanın arkasından asılmak gibi akrobatik hareketler, son atışını yapmadan öl(e)meyen polis veya hayli zorlama bir yumruk yumruğa dövüşlü final bölümü gibi tuhaf ve zayıf yönleri de olan film, kendisinde olduğunu düşündüğü görkeme aşık olmakla o kadar meşgul ki bir adamın daha yeni doğum yapmış, kucağında bebeği ve bir elinde de bavulu olan çok sevdiği karısını bineceği kadar trene kadar götürmeyip uzun bir tünelin başında ondan ayrılmasının saçmalığını fark edemiyor. Fark edemiyor çünkü bu sahnede asıl amaç tünelin geometrisi sayesinde çarpıcı bir kare yakalamak. En kayda değer yanı kapanış jeneriğindeki çizimler olan film, -kendisine aşık bir- aksiyonun meraklıları için sadece.

(“Suç Çetesi”)

Câini – Bogdan Mirica (2016)

“Burada karşıdan karşıya geçmek istersem, geçerim; şehirde bunu yapamazsın, beklemek zorundasın”

Kendisine miras kalan bir araziyi satmak üzere şehirden köyüne gelen adamın, büyükbabası ile ilgili gerçekleri ve satışı gerçekleştirmesinin düşündüğü kadar kolay olmadığını keşfetmesinin hikâyesi.

Rumen yönetmen Bogdan Mirica senaryosunu da yazdığı ve ilk kez yönetmen olarak görev aldığı bu filmini Romanya, Bulgaristan, Fransa ve Katar ortak yapımı olarak çekmiş. Cannes’da “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen ve sinema yazarlarının ödülü olan FIPRESCI’yi kazanan film, şehirde alışık olduğu kanun ve düzenden çok uzak bir dünya ile karşı karşıya kalan bir adamın yaşadıklarını anlatıyor bize. Western’e yakın bir havası olan çalışma, içeriğinin karanlık havası ile sert bir görünüme sahip ve “vahşi insanlar”ın egemen olduğu yerlere gelen uygar insanlar”ın içlerindeki korkuları haklı çıkaracak bir hikâyesi var. Düzenin temsilci olan polis şefinin çaresizliği ve yöntemleri ve satışı söz konusu olan topraklarda olan biten gizemli işlerin komünizm döneminde de yaşandığının vurgulanması, filmin Romanya sinemasının ülkenin “demokrasi”ye geçtikten sonra yaşadıklarına cevap olarak ürettiği son dönem örnekleri arasına koyulmasını da sağlayabilir. Daha fazla birşeyler olmasını bekleyecekleri bir parça hayal kırıklığına uğratabilecek ama aslında Mirica’nın da tam da bunu kırmak için basit tutmuş göründüğü ve sergilediği resmin tüm süslerini özellikle atmayı tercih ettiği ilginç bir film bu.

Sessiz görüntüler ile açılıyor film; otların üzerinde kayan kamera bir bataklığa götürüyor bizi ve bu bataklıkta fokurdayan bir noktada su üzerine ne olduğu anlaşılmayan küçük bir cisim çıkıyor. Buradan, ıssız bir yerde ve bir durakta(?) tek başına oturan bir adamın görüntüsüne geçiyoruz. Ardından aynı adamı yaşlı bir adam ile birlikte boş bir evi gezerken gösteriyor kamera ve onlara eşlik eden hayli pis görünümlü ve adı “polis” olan bir köpeğin huysuz havlamalarına tanık oluyoruz. Tüm bu giriş bölümleri bize ıssız ve izole bir ortamda geçen ve tekinsiz bir atmosferi olan bir hikâye izleyeceğimizi söylüyor temel olarak. Adamın kaldığı evin etrafında geceleri ortaya çıkan ve sadece seslerini duyduğumuz ve farlarını gördüğümüz arabalar ve bir köylünün polis şefine getirdiği ve ait olduğu bedenden koparılmış bir insan ayağı da bu tedirgin edici havayı güçlendiriyor. Yönetmen Bogdan Mirica bir başka filmde altı çizilecek ve hatta görkemli bir görselliğe konu olabilecek bu ögeleri genellikle yalın bir anlatımla ve mesafesini koruyarak gösteriyor. Bu bağlamda, filmi klasik bir western’den çok western’in havasını ödünç almış ve onu bağımsız sinemanın havası ile birleştirmiş bir modern eser olarak görmek mümkün. Şerifin kendisine getirilen ayağı özenle temizlediği sahneyi tek planda çeken ve uzun uzun gösteren Mirica’nın bu sert sahnedeki mesafeli tutumu onun işte bu farklı yaklaşımının bir örneği olarak görülebilir.

Sık sık sessiz anlara başvuran ve kamerasını hikâyesinin sertliğine zıt bir şekilde yumuşak kaydırma hareketleri ile kullanan Mirica’nın, ana karakter olarak tek bir kişiye (şehirden gelen genç adam) odaklanmış gibi görünse de aslında polis şefi ile ikinci bir ana karakter yaratmış olması da hikâyeyi zenginleştirmiş. Olup bitene göz yummak zorunda kalan ve kısıtlı imkânları ile, kendisini “Tanrı’dan korkarım ama o da benden korkar” diye tanımlayan kötü bir adamla mücadele eden bu yaşlı adamın hikâyesi de en az genç adamınki kadar önemli filmde. Hikâyenin ilk ve tek kadın karakterinin ancak ikinci yarıda karşımıza çıkması ve yaşananların pasif bir ögesi olarak kalması, filmi bu iki adamın ve çete liderinin ön plana çıktığı bir “erkek hikâyesi” olarak biçimlendiriyor.

Gerilimini gösterdiğinden daha çok, ima ettikleri ile yaratan ve sık sık da “rahatsız etmeyi başaran” filmde üç baş oyuncu (şehirli genç adamı oynayan Dragos Bucur, polis şefi rolündeki Gheorghe Visu ve acımasız çete liderini canlandıran Vlad Ivanov) rollerinin hakkını verirken, yönetmenin özellikle dizginlenmiş görünen anlatım tercihlerine uygun, yalın ama güçlü performanslar sergiliyorlar. “Tekinsiz taşra” filmlerine belki bir yenilik getirmeyen ve bazı anlarında da bir parça daha güçlü olmalıymış dedirten film, sadeliğin içinde yakaladığı tedirginlikle önemli bir çalışma kesinlikle. Mafyanın (ya da yasadışı güçlerin) komünizm döneminde de sonrasında da hükmünü sürebilmesini göstererek, rejim değişikliğinin “umut edilen” dünyayı getirmediğini dile getiren Rumen sinemasının benzer örnekleri arasına giren bu filmi görmekte yarar var.

(“Dogs” – “Köpekler”)