King Kong – Peter Jackson (2005)

“Bayanlar ve baylar, işte karşınızda… KONG! Dünyanın sekizinci harikası!”

Film çekmek için gizemli bir adaya giden bir film ekibinin dev bir gorille karşılaşınca yaşananların hikâyesi.

1933 tarihinde çekilen ve bugün korku türünün klasikleri arasında yerini alan, Merian C. Cooper ve Ernest B. Schoedsack’ın birlikte yönettikleri aynı isimli filmin yeniden yapımı. 1976 yılında John Guillermin tarafından çekilmiş bir yeniden yapımı daha olan orijinal film Edgar Wallace ve Merian C. Cooper’ın hikâyesinden yola çıkılarak çekilmişti. ABD, Yeni Zelanda ve Almanya ortak yapımı olan 2005 tarihli bu film ise yine aynı hikâyeden yola çıkan ve Fran Walsh, Philippa Boyens ve Peter Jackson’ın imzasını taşıyan senaryodan Jackson’ın çektiği bir çalışma. İkisi ses çalışmasından, biri de görsel efektlerden olmak üzere 3 Oscar ödülü kazanan film 2005 yılında o zamana kadarki en yüksek bütçeli film olmasının hakkını veren hayli “büyük” bir çalışma. Filmlerinin kazandırdığı yüksek gelir nedeni ile oldukça büyük bir bütçe çalışma imkânı bulmuş Jackson ve bunu da her sahnede göstermiş açıkçası. 187 dakikayı bulan uzunluğu ile, dinozor sahnelerinde olduğu gibi hiç çekinmeden uzatılmış, “büyütülmüş” anları ile ve tüm set ve kostüm çalışmaları ile film hiç aralıksız olarak ne kadar “büyük” olduğunu vurguluyor. Adeta dev bir mekanizma hiç durmadan işliyor ve seyirciyi gerilimden korkuya, mizahtan romantizme atıp duruyor ona hiç nefes alma imkânı vermeden. Amacı eğlendirmek olan ve bunu da kesinlikle başaran film “kendini beğenmiş” ve seyirciden de aynı tavrı bekleyen hali ile rahatsız edici oluyor zaman zaman ama bu tür filmler tam da bu özellikleri nedeni ile ilgi odağı olurlar sonuçta. Eğlenmek ve -belki hemen olmasa da- unutmak için görülmesi gerekli bir çalışma.

1933 tarihli King Kong filmi 100, 1976 tarihli olanı 134 dakika iken bu film tam 187 dakika uzunluğunda. Dakikalarca süren dinozor sahneleri düşünülünce filmin bu kadar uzun olması anlaşılabiliyor ama buna gerçekten gerek olup olmadığı tartışmaya açık. Temposunu -gemide geçen ilk sahneler hariç- zaten hiç düşürmeyen film bir de süresini uzun tutunca yorabiliyor seyirciyi doğal olarak. Elbette bu problem, türün çok da meraklısı olmayanlar için geçerli; meraklılarının ise aksine her saniyesinden keyif alacağı kesin tüm bu uzun sahnelerin. Sinema endüstrileştikçe bir filmin arkasındaki insan sayısı da büyüyor ve film üretimi adeta bir fabrikada olduğu gibi otomatize edilmeye doğru bir eğilim gösteriyor. Filmlerin kapanış jeneriklerinin gittikçe uzaması ve özellikle King Kong örneğinde olduğu gibi dakikalarca sürmesinin arkasında sadece artık filme bir şekilde emeği geçen herkesin adına yer veriliyor olması yatmıyor kuşkusuz; bundan daha önemli olarak, gerçekten de gittikçe artan sayıda insan bunun gibi büyük bütçeli filmlerde bir şekilde bir rol üstleniyor ve devasa bir mekanizmanın aksamadan ilerlemesini sağlıyor. Bu durum sadece sinemaya özgü değil kuşkusuz; örneğin müzikte de benzer bir değişim var: 1950’li yıllarda Billboard dergisinin listesinde 1 numaraya çıkan bir şarkıyı ortalama 1.74 kişi yazarken, bu sayı 1970’lerde 1.79, 1980’lerde 1.87, 1990’larda 2.76 ve 2000’li yıllarda 3.59’a yükselmiş. Kısacası sanat (elbette özellikle popüler olanları) gittikçe yükselen sayıda bir “yaratıcı” tarafından üretiliyor ve bu da doğal olarak beraberinde bir samimiyet kaybını ve formüllere bağlı olarak ilerleyen bir otomatikleşmeyi getiriyor. Bu filmin de devasa bir çarkın işlemesi ile üretildiği açık kesinlikle.

Açılış ve kapanıştaki New York sahnelerinden adada geçen tüm bölümlere kadar film ciddi bir prodüksiyon emeği ile üretildiğini söylüyor bize ve hatta bunu sahneleri arsızca uzatarak, karakterleri ve tüm o tasarım harikası yaratıkları çoğaltarak yapıyor; bir başka ifade ile söylersek kendisine hayran olunması için her şeyi yapıyor. Jackson’ın yönetmenliğine diyecek yok ve “eskiye göz kırpan”, çizgi romanın görsel estetiğini taşıyan ve o romanlardaki diyalogları ve hikâye akış biçimini benimseyen çalışması ile epey bir katkı sağlamış filme kesinlikle. Filmi seyrederken adeta bir çizgi romanın canlanmış haline tanık oluyor gibi hissediyorsunuz ki oyuncuların da keyifle eşlik ettiği bu tercih filmin içinizdeki çocuğa hitap etmesini de sağlıyor böylece.

Sadece gizemli ve “vahşi” bir dünyada başlayan ve “modern” dünyada devam eden bir macera değil, aynı zamanda sıkı bir aşk filmi de bu elbette King Kong’un hikâyesine aşina olanların çok iyi bileceği gibi. Peter Jackson da bu imkânsız aşkı görsel olarak epey ciddi bir romantizm havası yaratarak ve hüzün duygusunu hiç ihmal etmeden anlatıyor bize çekici bir şekilde. Yerlilerin özellikle eski filmlerde/romanlarda/çizgi romanlarda olduğu gibi vahşi birer ucube olarak çizilmeleri ise orijinal hikâyeye uygunluk açısından belki doğru ama günümüz için fazlası ile bir sömürgeci Batı anlayışının izlerini taşıyor ve her ne kadar beyaz adamların çoğunu da (özellikle de film yönetmenini) kimi kötü özellikleri ile sergilese de sonuçta film sık sık bir “Beyaz Adam Vahşi Yerliye Karşı” havasına bürünüyor.

Bunun gibi görsel efektlerle dolu bir filmde aslında oyunculuğun ne kadar zor olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize bu çalışma; özellikle Kong’un tutkusunun nesnesi olan sarışın oyuncu rolündeki Naomi Watts’ın hayli ciddi bir yükün altından başarı ile kalktığını söylemek gerek. Jack Black, Adrien Brody ve gemi çalışanlarından birinin yanısıra Kong’u da oynayan Andy Serkis’in de adını anmak gerekiyor, oyunculukları ile filmin görsel tercihlerine (çizgi roman estetiği) ciddi bir başarı ile uyum gösterdikleri için. Ne kadar gösterişli ve başarılı olursa olsunlar kimi sahnelerin fazlası ile uzadığı filmin “Kong’un bir dinozoru ağzını yırtarak öldürmesi” sahnesinde olduğu gibi gereksiz sertlik anlarını -neyse ki sayısı fazla değil bu anların- barındırdığını da söylemek gerekiyor. King Kong’un bir sirk hayvanı gibi sergilendiği tiyatro sahnesindeki şovda hem ona yapılan bu alçaltıcı muameleyi hem de yerlilerin bu şovda kullanım şeklini eleştiren filmin kendisinin, adada geçen tüm sahnelerde yerlileri bu şekilde kullanmış olması ise elbette ciddi bir ikiyüzlülük olarak duruyor karşımızda. Gemideki karakterlerden biri olan bir genç denizcinin Conrad’ın “Heart of Drakness”ını okuması ve hatta oradan bir cümlenin diyaloglara yansıması ise sizi yanıltmasın; Jackson öyle derin konuların peşinde değil kesinlikle. Amacı kaba, eğlenceli ve büyük bir film çekmek olmuş sadece ve bunu da tam anlamı ile başarmış.

The Immigrant – James Gray (2013)

“O kadar çok sınavdan geçtim ki! Hayatta kalmak için bu kadar çok çaba göstermem günah mı? Bunca kötü şey yaptıktan sonra hayatta kalmayı istemek günah mı?”

1921’de kız kardeşi ile birlikte ABD’ye gelen göçmen bir Polonyalı kadının hayatta kalma çabasının hikâyesi.

James Gray ve Rick Menello’nun orijinal senaryosundan Gray’in çektiği bir ABD yapımı. Karşılaştığı tüm güçlüklere karşı, kendisi ve hasta kız kardeşi için yeni bir hayat kurma mücadelesi veren genç bir kadının hikâyesini anlatan yapım öncelikle oyuncularının performansı ve usta görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin çalışması ile dikkat çekiyor. Senaryosunun, olmaya çalıştığının aksine, kahramanının hikâyesini epik bir dil ile anlatmak için yeterli görünmediği filmin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmler arasına seçilmesi de bir parça şaşırtıcı aslında çünkü film ne popüler sinemanın sağlam örnekleri arasında yer alabilecek bir güçte ne de sinema dili açısından bir yenilik, tazelik içeriyor. Buna karşılık -özellikle oyuncularının katkısı ile- ilgi ile izlenebilen, ticarî sinemanın rahat seyredilen anlatım biçimine sahip ve aksamayan mizanseni ile ilgi gösterilebilecek bir çalışma bu.

James Gray bu beşinci uzun metrajlı filmini o zamana kadar çektiği en iyi film olarak tanımlamış bir röportajda ama belki onun kariyeri için kabul edilebilecek bu “en iyi” tanımı, genel olarak sinema dünyası açısından bakıldığında daha çok “vasatın bir parça üstünde” tanımı ile değiştirilmeli gibi duruyor. Üç başrol oyuncusundan (Marion Cotillard, Joaquin Phoenix ve Jeremy Renner) özellikle Cotillard’ın, karakterini gerçek kılan, akıbeti için merak duygusu uyandıran ve onun ruhuna girmişe benzeyen performansı filmi temel olarak ilgiye değer kılan ve buna ek olarak bir de başarılı görüntü çalışmasından ciddi bir destek alıyor film. Ne var ki hikâye, kadının başına gelenler, inatçı mücadelesi, göçmen olmanın zorluğu, kadın olmanın zorluğu, iki erkeğin birden tutkusunun nesnesi olmak vs. gibi temalarla karşımıza gelirken, senaryo daha çok iyi bir fikirin yeterince geliştirilememiş hali gibi duruyor. Bunlar filmin ilgiyi hak etmesini engellemiyor neyse ki ama bir epik macera beklentisini yaratıp sonradan daha alçak gönüllü bir havada ilerleyen hikâye bir parça hayal kırıklığı da yaratıyor açıkçası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “İkinci Polonya Cumhuriyeti”nin Sovyetlerle giriştiği savaşta anne ve babaları öldürülen iki genç kadının gemi ile ABD’ye gelmesi ile başlıyor hikâye ve kardeşlerden biri hastalığı nedeni ile altı aylığına karantinaya alınırken diğeri de sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalıyor. Bu ilk sahneden başlayarak, Cotillard’ın canlandırdığı genç kadın bir yandan ABD’de kalabilmenin yollarını ararken, diğer yandan kardeşinin tedavisi için gerekli olan parayı kazanmaya çalışıyor. İki erkek çıkıyor karşısına: Biri bir revüde “kadınları” ile gösteriler düzenleyen bir adam (Phoenix), diğeri ise sihirbazlık gösterileri yapan bir başkası (Renner). Her ikisi de kadına aşık oluyor hikâye ilerledikçe ve filme ilginçlik katan asıl aşk, içerdiği saplantılı tutku ve kötülük ettiği birine aşık olmanın tuhaflığını barındırması nedeni ile bu adamlarının ilkininki oluyor. Açıkçası senaryonun genellikle tanıdık görünen tüm öğelerinin içinde en orijinal görünen unsuru bu ve filme de cazibe katıyor kesinlikle. Senaryonun nerede ise oyuncularının performansının abartılı görünmesine neden olan güçsüzlüğü (diyaloglar ve hikâyenin gelişimi, öne çıkan oyunculukları boşa düşürüyor zaman zaman çünkü) içinde bu öğeyi James Gray’in yönetmenlik çalışması pek iyi değerlendiremiyor ne var ki. Bir final sahnesi çok daha etkileyici olabilir veya cinayet sahnesi sıradan bir melodramdakinden çok daha farklı bir şekilde çekilebilirmiş örneğin. Phoenix’in ve Renner’ın zaman zaman senaryoya rağmen karakterlerini ayakta tutabildiklerini söylemek gerekiyor ek olarak.

Filmi çekici kılan bir görsel atmosferi var üzerinde durulması gereken. Özellikle Ellis adasındaki sahnelerde Darius Khondji’nin kamerası kurmayı başardığı hüzünlü ve karanlık atmosfer ile ciddi bir katkı sağlıyor filme ve hikâyenin kimi eksikliklerini de kapatıyor. “Amerika Düşü”nün negatif bir resmini çizmesi ve bir kadının cesaret ve azim gerektiren hikâyesini anlatması ile önemli olan film sadece Cotillard’ın performansı için bile görülmeye değebilir aslında. Lehçe konuşabilmek için ciddi bir hazırlık yapan ve daha da önemlisi İngilizceyi bir Polonyalı gibi konuşmayı başaran oyuncunun performansı, özellikle kararsızlık ve işlenen “günah”ların vicdan azabının duyulduğu anlarda doruğa çıkıyor. Keşke senaryo -örneğin iki erkeğin ona neden bu denli tutku ile bağlandığını anlatamaması gibi- problemlere sahip olmasaymış; ama buna rağmen görülebilir bir çalışma bu.

(“Bir Zamanlar New York”)

Ich Seh Ich Seh – Severin Fiala / Veronika Franz (2014)

“Bizi birbirimizden ayırmak istiyor”

İkiz kardeşlerin geçirdiği bir operasyon nedeni ile yüzü bandajla kapalı olan kadının kendi anneleri olmadığına inanmaları sonucu gelişen olayların hikâyesi.

Severin Fiala ve Veronika Franz’ın birlikte yazıp yönettikleri bu Avusturya yapımı her iki sanatçının da ilk uzun metrajlı filmi. Yapımcılığını Franz’ın eşi olan ünlü Avusturyalı sinemacı Ulrich Seidl’ın üstlendiği film Avusturya’nın Yabancı Dilde En İyi film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuş ve aldığı ödüllerle birlikte 2015’in ilgi gören korku/gerilim filmleri arasında yer almıştı. Sürprizli finali, ikizlerin sevimliliğinden beklenmeyecek sertliği ile seyircisini şaşırtması ve gizemini hikâyesi boyunca hep koruyabilmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve seyircinin son ana kadar neyin doğru olduğu, dolayısı ile kimin (ikizlerin mi, yoksa annenin mi?) tarafında durması gerektiği konusunda kafasını karıştırarak ilgisini sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Tekrar hissi veren kimi sahneleri ve sertliğin gerekliliği konusundaki soru işaretine rağmen görülmesinde yarar olan bir film karşımızdaki.

Anne rolündeki Susanne Wuest’in karakterinin “iyi”liği konusundaki merak duygusunun ve gizemin hep ayakta kalmasını sağlayan başarılı oyununa bu film için 240 ikiz çift çocuk arasından seçilen Lukas ve Elias Schwarz kardeşlerin performansı da eşlik ediyor. Sertliği -kesinlikle gereksiz bir şekilde- vugulanan sahneler başta olmak üzere kardeşlerin oyunculukları filmin olumlu yönlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Sondaki sürprizden sonra dönüp filmi bir kez daha izleyerek, oyunculukları tekrar gözlemek duygusunu uyandırıyor bu performanslar ki bu da filmin bu alanda başarılı olduğunun kanıtlarından biri olsa gerek. Göl kenarında ve bir ormanın içindeki zengin bir evde ve temel olarak üç karakter (anne ve ikiz oğulları) arasında geçiyor hikâye. Çocukların kadına kendi anneleri olmadığını söylemesine karşılık, geçirdiği operasyonun da etkisi ile zaten sorunlu bir ruh hali olan kadının bu iddiaya verdiği tepkiler arasında seyirciyi uzun bir süre ikilemde bırakan hikâyede yönetmenlerin genel olarak gerçeğin ne olduğu konusunu belirsiz bırakmayı başardığı söylenebilir ama “kurukafalı, iskeletli” sahne bu bağlamda bakınca gereksiz ve pek de dürüst görünmüyor. Oysa kadının kendisine çok benzeyen ve aynı kıyafetleri giydiği bir başka kadınla olan fotoğrafı gibi öğeler ya da evin duvarlarındaki posterlerde insanların flu olması hikâyeye çok daha akıllıca hizmet ediyor belirsizlik açısından bakıldığında. Yine de Franz ve Viala ikilisinin mizansenleri ve hikâyeleri sınıfı geçmiş görünüyor bu ilk çalışmalarında.

Hikâyede kilisedeki rahip karakteri ve kızılhaç gönüllüleri üzerinden aile dışındaki bireylere ve kurumlara da bir gönderme var. Rahip evden kaçan çocukları anneye geri getirirerek, gönüllüler ise peşlerinde oldukları bağışı alınca evdeki tuhaf durumu pek sorgulamaya gerek duymayarak kurulu düzenin koruyucusu rollerini yerine getiriyorlar diye düşünmek mümkün. Bu iki sahne filmin “umutsuz” havasını da destekliyor bir bakıma. Psikiyatrideki “tanıdıklarının yerine onlara benzeyen sahtekârların geçtiğinin düşünülmesi”ne yol açan “capgras sendromu” burada söz konusu olan ama hikâyenin buradan yola çıkıp kimlik kaybı üzerine düşünceler ürettiğini söyleyebiliriz. Bu alanda ne kadar derine gidiyor, daha doğrusu gitmek istiyor bir parça şüpheli ama film gerçek ile gerçek dışı olanı iyi kaynaştırıyor, ıssızlığın ortasında geçen hikâyede evi ve diğer mekanları (kilise, ıssız kasaba sokakları vs.) çok iyi kullanıyor ve hedeflediği gerilime ulaşıyor hemen her zaman.

Bizde hikâye ile hiç uyuşmayan (ne görünen anlamı ne de gerçek açısından) bir isim ile (kimsenin oyun oynamadığı bir filme “Ölümcül Oyun” gibi bir isim yakıştırmak ne tuhaf bir anlayış!) gösterilen, uluslararası piyasada ise yine hikâyenin sertliğine hiç yakışmayan ve onunla doğru bir zıtlık da oluşturmayan bir isim ile (“Goodnight Mommy – İyi Geceler Anneciğim”) oynatılan filmin orijinal ismi tüm hikâyeyi çok iyi özetliyor aslında: “Görüyorum görüyorum” hem ikizlere hem de görmek/gördüğünü iddia etmek ile görememek arasındaki çatışmaya gönderme içeriyor.

Kapanış jeneriğinde dijital değil, 35 mm olarak çekildiğini “gururla” belirten filmin görüntü çalışmasının başarısı da dikkat çekiyor. Martin Gschlacht’ın kamerası evin zengin, modern ve steril havasını soğuk görüntülerle karşımıza getirirken, evin bodrumunda ve dış çekimlerin bir kısmında daha “sıcak” ve karanlık bir tonu tercih ediyor ve bu ikili anlayış ile de filmin havasına hayli yakışan bir tutum sergiliyor. Çocukların işkenceye varan eylemlerin faili olmasının neden olduğu ve hiç de gerekli olmayan sertlik gibi önemli bir kusuru olan film, özellikle görsel olarak sınıfını geçen ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Goodnight Mommy” – “Ölümcül Oyun”)

Thirteen Days – Roger Donaldson (2000)

“İyi bir adamsın; kardeşin de iyi bir adam. Seni temin ederim ki başka iyi adamlar da var. Umalım ki iyi adamların gücü, harekete geçirilen bu korkunç şeyi alt etmek çin yeterli olsun”

Dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren “Küba Füze Krizi” sırasında ABD yönetiminde yaşananların hikâyesi.

Ernest May ve Philip D. Zelikow’un “The Kennedy Tapes: Inside the White House During the Cuban Missile Crisis” adlı kitabından David Self’in sinemaya uyarladığı ve Roger Donaldson tarafından yönetilen, ABD yapımı bir politik gerilim filmi. Pek çok tarihçinin dünyanın nükleer bir savaşın eşiğine en çok yaklaştığı zaman olarak değerlendirdiği on üç günü anlatan film hikâyesinin gereği olarak hemen hep ABD tarafında neler olduğunu anlatıyor bize ve Sovyetler’in tarafında neler olduğunu ya da oralarda ne düşünülüp ne planlandığını Amerikalı yetkililerinin bilgisi veya tahminleri üzerinden öğrenebiliyoruz sadece. Donaldson çoğunlukla kapalı mekanlarda geçen hikâyesini -üstelik sonunun ne olacağının bilinmesine rağmen- heyecanı hemen hep diri tutmayı başararak anlatıyor. Filmde duyduğumuz diyalogların çoğu John Kennedy’nin toplantılarını sesli olarak kayda alması nedeni ile gerçek (ya da gerçeğe çok yakın) ve bu da filmin ilginçliğini artırıyor şüphesiz. Tempo hemen hiç düşmüyor ve dünyanın kaderinin bazen (belki de aslında her zaman) bir tek kişinin iki dudağı arasında olduğunu sürekli olarak hissettiriyor size film. Başkanın özel asistanı rolündeki ve başroldeki Kevin Costner’ın vasat oyunculuğuna (ve zamanında ABD’de alay konusu olan Boston aksanı taklidine) rağmen oyuncu kadrosu, konuşmaların nerede ise kesintisiz devam ettiği bu filmin dinamik görünmesine ciddi katkı sağlarken, Conrad Buff’ın kurgusu ve Trevor Jones’un müziği dikkat çekiyor. Ne var ki bu bir Hollywood filmi sonuçta: Öyle olunca hikâyeye -herhalde fazla “erkeksi” görünmemesi için- gereksiz aile sahneleri eklemekten “Peki bu kriz neden başladı ki?” gibi çok temel bir sorunun gerçek cevabını vermeye hiç yanaşmamaya kadar pek çok problem de yerlerini almış filmde ve Donaldson’un kimi mizansen tercihleri de ABD sivil yönetimini kutsayarak -“ufak” eleştirileri ihmal etmeden elbette- bu kusurlara olumsuz anlamda bir katkı sağlamış.

Film ABD casus uçaklarının keşif uçuşları sırasında SSCB’nin Küba topraklarına nükleer başlıklı füzeler yerleştirdiğini tespit etmesi ile başlıyor ve iki ülke arasında tüm dünyayı felaketin eşiğine kadar getiren on üç gün boyunca Beyaz saray’da neler yaşandığına tanık oluyoruz. Askerler ile sivil yönetim arasındaki anlaşmazlıklar, “şahin”lerle “güvercin”lerin çekişmesi, bürokratik oyunlar, medya ve yönetim arasındaki ilişkiler vs. hikâye boyunca karşımıza gelirken, Roger Donaldson hikâyenin taşıdığı gerilim potansiyelini çok iyi değerlendiriyor ve ne olacağını (aslında olmayacağını) bilseniz de Beyaz Saray’da aralıksız süren toplantılarda her konuşulanı ilgi ve merak ile takip etmenizi sağlıyor. Doğal olarak hayli güç bir iş seyircide aslında sonunu bildiği bir konuda merak uyandırmak ama bunu hakkı ile başarıyor film. Seyircinin ilgisini ne olacağına değil, nasıl olacağına yönlendirmek güç bir iş ama hemen hiç aksamıyor film bu alanda. Tempo her zaman yerli yerinde ve fikirlerin, politikaların ve ideolojilerin çatışmasından sıkı bir gerilim çıkarmayı başarıyor hikâye. Sayısı fazla olmayan aksiyon sahnelerinde de benzer bir başarısı var filmin; abartılı efektlere başvurmayan sadelikleri ile etkileyici olabiliyor tüm bu sahneler.

Her ne kadar fani insanlar olarak onların da kararsızlıkları, korkuları ve hatta yanlışları olabilir diyorsa da film, hikâyenin Kennedy kardeşlere (Başkan John Kennedy ve dönemin başsavcısı ve ağabeyinin sağ kolu Robert Kennedy) duyulan bir hayranlık ile oluşturulduğu açık. Bunu Donaldson’un kimi kamera tercihleri de destekliyor: Bir sahnede iki kardeşi ve başkanın özel asistanını adeta kötüğün üzerine yürüyen üç kahraman gibi alttan çekimle gösteriyor kamerası ile örneğin. Açıkçası bu, niyetini gereğinden fazla belli eden kamera açısı filme hiç yakışmamış. Kennedy’nin yerinde bir Cumhuriyetçi başkan olsaydı belki de çok daha farklı (ve kötü) bir şekilde sonuçlanabilecek bir krizi yönetmeyi başaran kişilerden söz ediyoruz ama karşı tarafın nerede ise hiç görünmediği bir olayı anlatırken bir sinema eserinin başvurması doğru olmayan bir tercih bu. Hikâyenin, krizin nasıl çözüldüğüne yaklaşımında değil ama asıl olarak krizin nasıl başladığına yaklaşımında ise ciddi bir sorun var. Sadece 1 yıl önce ABD’nin desteklediği silahlı grupların Küba’yı işgal etme girişiminden ve Sovyetler’i Küba’ya davet edenin Castro olduğundan hiç söz etmiyor hikâye ve Küba füze krizinden önce ABD’nin İtalya ve Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerin Sovyet topraklarını tehdit etmesi anılmıyor bile. Krizin çözümünde Amerika’nın verdiği tavizleri (Küba’yı asla işgal etmeme taahhüdü ve Türkiye’deki füzeleri geri çekme sözü) hikâyede sıklıkla anmak, bunların aslında krizin ana nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile getirmekten çok farklı bir davranış; sonuçta Hollywod bu, neyi ne kadar uygun görürse o kadar anlatır her zaman. Başta filmde anlatıldığının ve kamuoyuna yansıtıldığının aksine ABD’nin füzelerden daha önceden haber olduğu iddiası olmak üzere, filmi adı üzerinden giderek “on üç yalan” söylemekle eleştiren bir makale de (http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-lies.htm ve http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-liesP2.htm) filmin hikâyesinin gerçeklere ne kadar yakın olduğu konusunda bir fikir verebilir meraklısına.

Klasik bir sinema dili ile anlatılan filmde Kevin Costner’ın karakterinin, hikâyede adeta ana karakter oymuş ve her şey onun gözünden anlatılıyormuş gibi öne çıkarılmış olması hayli yanlış bir seçim olmuş. Bu nedenle de filme girmiş görünen “güzel Amerikan ailesi” sahneleri hikâyeyi uzatmaktan başka bir işe yaramazken, Costner’ın filmin üç yapımcısından biri olması bu konuda bir ipucu verebilir bize! Oyunculuk performansı açısından, Robert Kennedy’yi oynayan Steven Culp ve John Kennedy rolündeki Bruce Greenwood’ın öne çıktığı ve Costner dışındaki tüm ana oyuncuların rollerinin hakkını verdiği filmin klasik bir Amerikan sineması örneği olarak başkan Kennedy’i idealleştirirken, en azından Sovyetler’i şeytanlaştırmamış olmasını da olumlu noktalar arasına eklemek gerekiyor. Sonuç olarak, iyi çekilmiş ve oynanmış bu film dünya tarihinin kritik bir anını anlatması ile önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Yakın Tehlike”)