The Immigrant – James Gray (2013)

“O kadar çok sınavdan geçtim ki! Hayatta kalmak için bu kadar çok çaba göstermem günah mı? Bunca kötü şey yaptıktan sonra hayatta kalmayı istemek günah mı?”

1921’de kız kardeşi ile birlikte ABD’ye gelen göçmen bir Polonyalı kadının hayatta kalma çabasının hikâyesi.

James Gray ve Rick Menello’nun orijinal senaryosundan Gray’in çektiği bir ABD yapımı. Karşılaştığı tüm güçlüklere karşı, kendisi ve hasta kız kardeşi için yeni bir hayat kurma mücadelesi veren genç bir kadının hikâyesini anlatan yapım öncelikle oyuncularının performansı ve usta görüntü yönetmeni Darius Khondji’nin çalışması ile dikkat çekiyor. Senaryosunun, olmaya çalıştığının aksine, kahramanının hikâyesini epik bir dil ile anlatmak için yeterli görünmediği filmin Cannes’da Altın Palmiye için yarışan filmler arasına seçilmesi de bir parça şaşırtıcı aslında çünkü film ne popüler sinemanın sağlam örnekleri arasında yer alabilecek bir güçte ne de sinema dili açısından bir yenilik, tazelik içeriyor. Buna karşılık -özellikle oyuncularının katkısı ile- ilgi ile izlenebilen, ticarî sinemanın rahat seyredilen anlatım biçimine sahip ve aksamayan mizanseni ile ilgi gösterilebilecek bir çalışma bu.

James Gray bu beşinci uzun metrajlı filmini o zamana kadar çektiği en iyi film olarak tanımlamış bir röportajda ama belki onun kariyeri için kabul edilebilecek bu “en iyi” tanımı, genel olarak sinema dünyası açısından bakıldığında daha çok “vasatın bir parça üstünde” tanımı ile değiştirilmeli gibi duruyor. Üç başrol oyuncusundan (Marion Cotillard, Joaquin Phoenix ve Jeremy Renner) özellikle Cotillard’ın, karakterini gerçek kılan, akıbeti için merak duygusu uyandıran ve onun ruhuna girmişe benzeyen performansı filmi temel olarak ilgiye değer kılan ve buna ek olarak bir de başarılı görüntü çalışmasından ciddi bir destek alıyor film. Ne var ki hikâye, kadının başına gelenler, inatçı mücadelesi, göçmen olmanın zorluğu, kadın olmanın zorluğu, iki erkeğin birden tutkusunun nesnesi olmak vs. gibi temalarla karşımıza gelirken, senaryo daha çok iyi bir fikirin yeterince geliştirilememiş hali gibi duruyor. Bunlar filmin ilgiyi hak etmesini engellemiyor neyse ki ama bir epik macera beklentisini yaratıp sonradan daha alçak gönüllü bir havada ilerleyen hikâye bir parça hayal kırıklığı da yaratıyor açıkçası.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan “İkinci Polonya Cumhuriyeti”nin Sovyetlerle giriştiği savaşta anne ve babaları öldürülen iki genç kadının gemi ile ABD’ye gelmesi ile başlıyor hikâye ve kardeşlerden biri hastalığı nedeni ile altı aylığına karantinaya alınırken diğeri de sınır dışı edilme riski ile karşı karşıya kalıyor. Bu ilk sahneden başlayarak, Cotillard’ın canlandırdığı genç kadın bir yandan ABD’de kalabilmenin yollarını ararken, diğer yandan kardeşinin tedavisi için gerekli olan parayı kazanmaya çalışıyor. İki erkek çıkıyor karşısına: Biri bir revüde “kadınları” ile gösteriler düzenleyen bir adam (Phoenix), diğeri ise sihirbazlık gösterileri yapan bir başkası (Renner). Her ikisi de kadına aşık oluyor hikâye ilerledikçe ve filme ilginçlik katan asıl aşk, içerdiği saplantılı tutku ve kötülük ettiği birine aşık olmanın tuhaflığını barındırması nedeni ile bu adamlarının ilkininki oluyor. Açıkçası senaryonun genellikle tanıdık görünen tüm öğelerinin içinde en orijinal görünen unsuru bu ve filme de cazibe katıyor kesinlikle. Senaryonun nerede ise oyuncularının performansının abartılı görünmesine neden olan güçsüzlüğü (diyaloglar ve hikâyenin gelişimi, öne çıkan oyunculukları boşa düşürüyor zaman zaman çünkü) içinde bu öğeyi James Gray’in yönetmenlik çalışması pek iyi değerlendiremiyor ne var ki. Bir final sahnesi çok daha etkileyici olabilir veya cinayet sahnesi sıradan bir melodramdakinden çok daha farklı bir şekilde çekilebilirmiş örneğin. Phoenix’in ve Renner’ın zaman zaman senaryoya rağmen karakterlerini ayakta tutabildiklerini söylemek gerekiyor ek olarak.

Filmi çekici kılan bir görsel atmosferi var üzerinde durulması gereken. Özellikle Ellis adasındaki sahnelerde Darius Khondji’nin kamerası kurmayı başardığı hüzünlü ve karanlık atmosfer ile ciddi bir katkı sağlıyor filme ve hikâyenin kimi eksikliklerini de kapatıyor. “Amerika Düşü”nün negatif bir resmini çizmesi ve bir kadının cesaret ve azim gerektiren hikâyesini anlatması ile önemli olan film sadece Cotillard’ın performansı için bile görülmeye değebilir aslında. Lehçe konuşabilmek için ciddi bir hazırlık yapan ve daha da önemlisi İngilizceyi bir Polonyalı gibi konuşmayı başaran oyuncunun performansı, özellikle kararsızlık ve işlenen “günah”ların vicdan azabının duyulduğu anlarda doruğa çıkıyor. Keşke senaryo -örneğin iki erkeğin ona neden bu denli tutku ile bağlandığını anlatamaması gibi- problemlere sahip olmasaymış; ama buna rağmen görülebilir bir çalışma bu.

(“Bir Zamanlar New York”)

Ich Seh Ich Seh – Severin Fiala / Veronika Franz (2014)

“Bizi birbirimizden ayırmak istiyor”

İkiz kardeşlerin geçirdiği bir operasyon nedeni ile yüzü bandajla kapalı olan kadının kendi anneleri olmadığına inanmaları sonucu gelişen olayların hikâyesi.

Severin Fiala ve Veronika Franz’ın birlikte yazıp yönettikleri bu Avusturya yapımı her iki sanatçının da ilk uzun metrajlı filmi. Yapımcılığını Franz’ın eşi olan ünlü Avusturyalı sinemacı Ulrich Seidl’ın üstlendiği film Avusturya’nın Yabancı Dilde En İyi film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuş ve aldığı ödüllerle birlikte 2015’in ilgi gören korku/gerilim filmleri arasında yer almıştı. Sürprizli finali, ikizlerin sevimliliğinden beklenmeyecek sertliği ile seyircisini şaşırtması ve gizemini hikâyesi boyunca hep koruyabilmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu ve seyircinin son ana kadar neyin doğru olduğu, dolayısı ile kimin (ikizlerin mi, yoksa annenin mi?) tarafında durması gerektiği konusunda kafasını karıştırarak ilgisini sürekli ayakta tutmayı başarıyor. Tekrar hissi veren kimi sahneleri ve sertliğin gerekliliği konusundaki soru işaretine rağmen görülmesinde yarar olan bir film karşımızdaki.

Anne rolündeki Susanne Wuest’in karakterinin “iyi”liği konusundaki merak duygusunun ve gizemin hep ayakta kalmasını sağlayan başarılı oyununa bu film için 240 ikiz çift çocuk arasından seçilen Lukas ve Elias Schwarz kardeşlerin performansı da eşlik ediyor. Sertliği -kesinlikle gereksiz bir şekilde- vugulanan sahneler başta olmak üzere kardeşlerin oyunculukları filmin olumlu yönlerinden biri olarak dikkat çekiyor. Sondaki sürprizden sonra dönüp filmi bir kez daha izleyerek, oyunculukları tekrar gözlemek duygusunu uyandırıyor bu performanslar ki bu da filmin bu alanda başarılı olduğunun kanıtlarından biri olsa gerek. Göl kenarında ve bir ormanın içindeki zengin bir evde ve temel olarak üç karakter (anne ve ikiz oğulları) arasında geçiyor hikâye. Çocukların kadına kendi anneleri olmadığını söylemesine karşılık, geçirdiği operasyonun da etkisi ile zaten sorunlu bir ruh hali olan kadının bu iddiaya verdiği tepkiler arasında seyirciyi uzun bir süre ikilemde bırakan hikâyede yönetmenlerin genel olarak gerçeğin ne olduğu konusunu belirsiz bırakmayı başardığı söylenebilir ama “kurukafalı, iskeletli” sahne bu bağlamda bakınca gereksiz ve pek de dürüst görünmüyor. Oysa kadının kendisine çok benzeyen ve aynı kıyafetleri giydiği bir başka kadınla olan fotoğrafı gibi öğeler ya da evin duvarlarındaki posterlerde insanların flu olması hikâyeye çok daha akıllıca hizmet ediyor belirsizlik açısından bakıldığında. Yine de Franz ve Viala ikilisinin mizansenleri ve hikâyeleri sınıfı geçmiş görünüyor bu ilk çalışmalarında.

Hikâyede kilisedeki rahip karakteri ve kızılhaç gönüllüleri üzerinden aile dışındaki bireylere ve kurumlara da bir gönderme var. Rahip evden kaçan çocukları anneye geri getirirerek, gönüllüler ise peşlerinde oldukları bağışı alınca evdeki tuhaf durumu pek sorgulamaya gerek duymayarak kurulu düzenin koruyucusu rollerini yerine getiriyorlar diye düşünmek mümkün. Bu iki sahne filmin “umutsuz” havasını da destekliyor bir bakıma. Psikiyatrideki “tanıdıklarının yerine onlara benzeyen sahtekârların geçtiğinin düşünülmesi”ne yol açan “capgras sendromu” burada söz konusu olan ama hikâyenin buradan yola çıkıp kimlik kaybı üzerine düşünceler ürettiğini söyleyebiliriz. Bu alanda ne kadar derine gidiyor, daha doğrusu gitmek istiyor bir parça şüpheli ama film gerçek ile gerçek dışı olanı iyi kaynaştırıyor, ıssızlığın ortasında geçen hikâyede evi ve diğer mekanları (kilise, ıssız kasaba sokakları vs.) çok iyi kullanıyor ve hedeflediği gerilime ulaşıyor hemen her zaman.

Bizde hikâye ile hiç uyuşmayan (ne görünen anlamı ne de gerçek açısından) bir isim ile (kimsenin oyun oynamadığı bir filme “Ölümcül Oyun” gibi bir isim yakıştırmak ne tuhaf bir anlayış!) gösterilen, uluslararası piyasada ise yine hikâyenin sertliğine hiç yakışmayan ve onunla doğru bir zıtlık da oluşturmayan bir isim ile (“Goodnight Mommy – İyi Geceler Anneciğim”) oynatılan filmin orijinal ismi tüm hikâyeyi çok iyi özetliyor aslında: “Görüyorum görüyorum” hem ikizlere hem de görmek/gördüğünü iddia etmek ile görememek arasındaki çatışmaya gönderme içeriyor.

Kapanış jeneriğinde dijital değil, 35 mm olarak çekildiğini “gururla” belirten filmin görüntü çalışmasının başarısı da dikkat çekiyor. Martin Gschlacht’ın kamerası evin zengin, modern ve steril havasını soğuk görüntülerle karşımıza getirirken, evin bodrumunda ve dış çekimlerin bir kısmında daha “sıcak” ve karanlık bir tonu tercih ediyor ve bu ikili anlayış ile de filmin havasına hayli yakışan bir tutum sergiliyor. Çocukların işkenceye varan eylemlerin faili olmasının neden olduğu ve hiç de gerekli olmayan sertlik gibi önemli bir kusuru olan film, özellikle görsel olarak sınıfını geçen ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Goodnight Mommy” – “Ölümcül Oyun”)

Thirteen Days – Roger Donaldson (2000)

“İyi bir adamsın; kardeşin de iyi bir adam. Seni temin ederim ki başka iyi adamlar da var. Umalım ki iyi adamların gücü, harekete geçirilen bu korkunç şeyi alt etmek çin yeterli olsun”

Dünyayı bir nükleer savaşın eşiğine getiren “Küba Füze Krizi” sırasında ABD yönetiminde yaşananların hikâyesi.

Ernest May ve Philip D. Zelikow’un “The Kennedy Tapes: Inside the White House During the Cuban Missile Crisis” adlı kitabından David Self’in sinemaya uyarladığı ve Roger Donaldson tarafından yönetilen, ABD yapımı bir politik gerilim filmi. Pek çok tarihçinin dünyanın nükleer bir savaşın eşiğine en çok yaklaştığı zaman olarak değerlendirdiği on üç günü anlatan film hikâyesinin gereği olarak hemen hep ABD tarafında neler olduğunu anlatıyor bize ve Sovyetler’in tarafında neler olduğunu ya da oralarda ne düşünülüp ne planlandığını Amerikalı yetkililerinin bilgisi veya tahminleri üzerinden öğrenebiliyoruz sadece. Donaldson çoğunlukla kapalı mekanlarda geçen hikâyesini -üstelik sonunun ne olacağının bilinmesine rağmen- heyecanı hemen hep diri tutmayı başararak anlatıyor. Filmde duyduğumuz diyalogların çoğu John Kennedy’nin toplantılarını sesli olarak kayda alması nedeni ile gerçek (ya da gerçeğe çok yakın) ve bu da filmin ilginçliğini artırıyor şüphesiz. Tempo hemen hiç düşmüyor ve dünyanın kaderinin bazen (belki de aslında her zaman) bir tek kişinin iki dudağı arasında olduğunu sürekli olarak hissettiriyor size film. Başkanın özel asistanı rolündeki ve başroldeki Kevin Costner’ın vasat oyunculuğuna (ve zamanında ABD’de alay konusu olan Boston aksanı taklidine) rağmen oyuncu kadrosu, konuşmaların nerede ise kesintisiz devam ettiği bu filmin dinamik görünmesine ciddi katkı sağlarken, Conrad Buff’ın kurgusu ve Trevor Jones’un müziği dikkat çekiyor. Ne var ki bu bir Hollywood filmi sonuçta: Öyle olunca hikâyeye -herhalde fazla “erkeksi” görünmemesi için- gereksiz aile sahneleri eklemekten “Peki bu kriz neden başladı ki?” gibi çok temel bir sorunun gerçek cevabını vermeye hiç yanaşmamaya kadar pek çok problem de yerlerini almış filmde ve Donaldson’un kimi mizansen tercihleri de ABD sivil yönetimini kutsayarak -“ufak” eleştirileri ihmal etmeden elbette- bu kusurlara olumsuz anlamda bir katkı sağlamış.

Film ABD casus uçaklarının keşif uçuşları sırasında SSCB’nin Küba topraklarına nükleer başlıklı füzeler yerleştirdiğini tespit etmesi ile başlıyor ve iki ülke arasında tüm dünyayı felaketin eşiğine kadar getiren on üç gün boyunca Beyaz saray’da neler yaşandığına tanık oluyoruz. Askerler ile sivil yönetim arasındaki anlaşmazlıklar, “şahin”lerle “güvercin”lerin çekişmesi, bürokratik oyunlar, medya ve yönetim arasındaki ilişkiler vs. hikâye boyunca karşımıza gelirken, Roger Donaldson hikâyenin taşıdığı gerilim potansiyelini çok iyi değerlendiriyor ve ne olacağını (aslında olmayacağını) bilseniz de Beyaz Saray’da aralıksız süren toplantılarda her konuşulanı ilgi ve merak ile takip etmenizi sağlıyor. Doğal olarak hayli güç bir iş seyircide aslında sonunu bildiği bir konuda merak uyandırmak ama bunu hakkı ile başarıyor film. Seyircinin ilgisini ne olacağına değil, nasıl olacağına yönlendirmek güç bir iş ama hemen hiç aksamıyor film bu alanda. Tempo her zaman yerli yerinde ve fikirlerin, politikaların ve ideolojilerin çatışmasından sıkı bir gerilim çıkarmayı başarıyor hikâye. Sayısı fazla olmayan aksiyon sahnelerinde de benzer bir başarısı var filmin; abartılı efektlere başvurmayan sadelikleri ile etkileyici olabiliyor tüm bu sahneler.

Her ne kadar fani insanlar olarak onların da kararsızlıkları, korkuları ve hatta yanlışları olabilir diyorsa da film, hikâyenin Kennedy kardeşlere (Başkan John Kennedy ve dönemin başsavcısı ve ağabeyinin sağ kolu Robert Kennedy) duyulan bir hayranlık ile oluşturulduğu açık. Bunu Donaldson’un kimi kamera tercihleri de destekliyor: Bir sahnede iki kardeşi ve başkanın özel asistanını adeta kötüğün üzerine yürüyen üç kahraman gibi alttan çekimle gösteriyor kamerası ile örneğin. Açıkçası bu, niyetini gereğinden fazla belli eden kamera açısı filme hiç yakışmamış. Kennedy’nin yerinde bir Cumhuriyetçi başkan olsaydı belki de çok daha farklı (ve kötü) bir şekilde sonuçlanabilecek bir krizi yönetmeyi başaran kişilerden söz ediyoruz ama karşı tarafın nerede ise hiç görünmediği bir olayı anlatırken bir sinema eserinin başvurması doğru olmayan bir tercih bu. Hikâyenin, krizin nasıl çözüldüğüne yaklaşımında değil ama asıl olarak krizin nasıl başladığına yaklaşımında ise ciddi bir sorun var. Sadece 1 yıl önce ABD’nin desteklediği silahlı grupların Küba’yı işgal etme girişiminden ve Sovyetler’i Küba’ya davet edenin Castro olduğundan hiç söz etmiyor hikâye ve Küba füze krizinden önce ABD’nin İtalya ve Türkiye’ye yerleştirdiği füzelerin Sovyet topraklarını tehdit etmesi anılmıyor bile. Krizin çözümünde Amerika’nın verdiği tavizleri (Küba’yı asla işgal etmeme taahhüdü ve Türkiye’deki füzeleri geri çekme sözü) hikâyede sıklıkla anmak, bunların aslında krizin ana nedenlerinden biri olduğu gerçeğini dile getirmekten çok farklı bir davranış; sonuçta Hollywod bu, neyi ne kadar uygun görürse o kadar anlatır her zaman. Başta filmde anlatıldığının ve kamuoyuna yansıtıldığının aksine ABD’nin füzelerden daha önceden haber olduğu iddiası olmak üzere, filmi adı üzerinden giderek “on üç yalan” söylemekle eleştiren bir makale de (http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-lies.htm ve http://www.latinamericanstudies.org/cold-war/13-liesP2.htm) filmin hikâyesinin gerçeklere ne kadar yakın olduğu konusunda bir fikir verebilir meraklısına.

Klasik bir sinema dili ile anlatılan filmde Kevin Costner’ın karakterinin, hikâyede adeta ana karakter oymuş ve her şey onun gözünden anlatılıyormuş gibi öne çıkarılmış olması hayli yanlış bir seçim olmuş. Bu nedenle de filme girmiş görünen “güzel Amerikan ailesi” sahneleri hikâyeyi uzatmaktan başka bir işe yaramazken, Costner’ın filmin üç yapımcısından biri olması bu konuda bir ipucu verebilir bize! Oyunculuk performansı açısından, Robert Kennedy’yi oynayan Steven Culp ve John Kennedy rolündeki Bruce Greenwood’ın öne çıktığı ve Costner dışındaki tüm ana oyuncuların rollerinin hakkını verdiği filmin klasik bir Amerikan sineması örneği olarak başkan Kennedy’i idealleştirirken, en azından Sovyetler’i şeytanlaştırmamış olmasını da olumlu noktalar arasına eklemek gerekiyor. Sonuç olarak, iyi çekilmiş ve oynanmış bu film dünya tarihinin kritik bir anını anlatması ile önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Yakın Tehlike”)

Hell Is for Heroes – Don Siegel (1962)

“Sen bir ersin; emir vermez, alırsın!”

1944 yılında Kuzey Fransa’daki Siegfried Hattı’nı bir Alman bölüğüne karşı kırk sekiz saat tutmakla görevlendirilen bir Amerikan mangasının hikâyesi.

Robert Pirosh’un orijinal hikâyesinden Pirosh ve Richard Carr’ın yazdığı senaryoyu Don Siegel’ın çektiği bir ABD yapımı. Çekimi boyunca epey problemlerle karşılaşan ve hikâyesinin aniden bitivermesi ile kimi sinema meraklıları için bir kült statüsü kazanan bu siyah beyaz savaş filmi bugün belki en çok başrolündeki Steve McQueen’in varlığı ile ilgi çekmeye aday bir çalışma. Çoğunlukla tek bir mekanda (manganın Almanlara karşı korumaya çalıştığı hatta) geçen film, karakterleri arasındaki çatışmalara ağırlık vermesi ile -ikinci yarısındaki aksiyon sahnelerine rağmen- zaman zaman bir tiyatro oyunu havasında ilerliyor. Ne var ki hikâye yeterince çekici değil, karakterleri yeterince anlayamıyoruz ve aralarındaki çatışmalar da çoğunlukla yüzeysel kalıyor. Çekim sırasındaki problemlerin hayli olumsuz etkilemiş göründüğü film, kusurlarına rağmen, özellikle ilk yarısında savaşa değil savaşanlara ağırlık vermesi, yönetmen Siegel’ın elinden çıkan kimi etkileyici sahneleri ve klasik sinemadan taşıdığı esintiler ile ilgiye değer bir çalışma.

Filmin hikâyesini İkinci Dünya Savaşı’ndaki kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazan Robert Pirosh aslında filmi de yönetmesi düşünülen isimmiş ama Steve McQueen ile anlaşmazlığı sonucu yönetmenlik Don Siegel’a verilmiş. Bu şekilde başlayan problemler, zaten kısıtlı olan bütçenin de üzerine çıkılması sonucu yenileri ile devam etmiş: Finalin aniden bitişini açıklayan ham film stokunun tükenmesi, baş oyunculardan komedyen Bob Newhart’ın ün kazanmasını sağlayan “sahte telefon konuşmaları”nın popülaritesinden yararlanmak için senaryoya yönetmenin itirazına rağmen uzun bir sahnenin eklenmesi ve bu sahnenin filmin dram boyutuna pek de uygun düşmemesi veya aralarında James Coburn’ün de olduğu kimi oyuncuların o sıralarda rol aldıkları başka filmler nedeni ile sette prova yapmaya pek fırsat bulamamaları filme epey sıkıntı yaratmış görünüyor. Karakterinin asosyal özelliğine uygun soğuk bir oyun veren McQueen’in bu soğukluğu zaman zaman donukluğa kadar uzanan bir boyuta taşımasını ise kimileri film ekibi içindeki anlaşmazlıklara bağlamış o günlerde. Dikkatli bir seyircinin fark ettiği gibi Alman askerini oynayan bir oyuncunun filmde birden fazla kez ölmesi gibi komik bir örneği de olan problemleri bir yana bırakırsak, belki de öncelikle filmin diğer savaş filmlerinden farklı bir noktada durduğunu söylemek gerekiyor. Leonard Rosenman’ın müziğinin bir savaş filminden çok bir psikolojik gerilim filmine yakışır tonlarının da desteklediği bir farklılık bu. Aniden başlayan aksiyon (savaş) sahneleri ile seyirciyi hazırlıksız yakalayan (ve bu nedenle de etkili olan) filmin hikâyesi sık sık şunu düşündürüyor seyredene: Bir antimilitarist film için toplanmış bir ekip bu savaş filmini çekmek zorunda bırakılmışlar. Evet, savaşı kutsayan bir yanı yok neyse ki hikâyenin ama tüm o askerlerin karakterlerine odaklanma çabası, karakter çatışmaları veya “emrin sorgulanamazlığı”nın sorgulanması vs. hep farklı bir hikâyeyi bize işaret ediyor ama o işaret ettiği yere gitmiyor film ne yazık ki.

Filmin orijinal adındaki cehennemi görsel olarak pek hissettirmiyor film bize ve kimi savaş görüntülerinin gerçek filmlerden alınmış olması da bunun kolayca fark edilebilir olması nedeni ile pek yardımcı olamıyor bu konuda. Neyse ki son üçte birlik bölümü bir gerilim duygusunu inşa edebiliyor ve yarım kalmışlık havası taşısa da (ve telaş içinde çekilmiş görünse de) finalin trajikliği durumu kurtarıyor çoğunlukla. Bir de Steve McQueen var elbette: Donuk performansına rağmen film için bir çekim kaynağı olabiliyor ve Fess Parker, Bobby Darin, James Coburn, Harry Guardino ve Bon Newhart ile birlikte bu “erkekler filmi”ni ilginç kılıyor. Özetle, hikâyesinin yeterince güçlü olmamasının sıkıntılarını yaşayan ama yine de ilgi gösterilebilecek bir film var karşımızda.

(“Ateş Hattı”)