The Pride and the Passion – Stanley Kramer (1957)

“Topun katedralin içinde yerinin olmadığını söylemeniz yeterli değil. O, bir top değil; o, İspanya’nın direnişinin sembolü! O topu buraya getirmek için kaç kişi hayatını verdi biliyor musunuz? Keşke geriye bakıp, ölümle ve kanla çevrili bir dağ geçidinde olanları görebilseydiniz”

Napolyon’un ordularının İspanya’yı işgal ettiği 1810 yılında, geri çekilen İspanyol ordusunun terk etmek zorunda kaldığı devasa bir topu kendi amaçları için ele geçirmeye çalışan İspanyol direnişçiler ve bir İngiliz subayının hikâyesi.

İngiliz romancı C. S. Forester’ın 1933 tarihli “The Gun” adlı romanından Stanley Kramer’ın çektiği bir ABD yapımı. Senaryosu Edna ve Edward Anhalt (ve jenerikte adı geçmeyen Earl Felton) tarafından yazılan film, prodüksiyon sırasında yaşanan ilginç gelişmelerle dikkati çeken ama kendisi o kadar da ilginç olmayan bir çalışma. Kramer’in yönetmenliği ve prodüksiyonu ile öne çıkan çalışma, hikâyesinin pek de başarılı olmaması nedeni ile vasatın üzerine pek çıkamıyor. Romanın adı silahı vurgularken, sinema uyarlamasının -aslında yine silahı anlattığı halde- üç baş karakter arasındaki gurur çatışması ve tutkuya gereğinden fazla odaklanması filmin problemini de işaret ediyor bir bakıma. Ne gururun ne de özellikle tutkunun sinema karşılığını yeterince hissedebildiğimiz çalışma, üç ünlü oyuncusu (Cary Grant, Frank Sinatra ve Sophia Loren) ile yine de belli bir cazibeye sahip. Karakterlerine pek uymuş görünmeseler de bu üç ünlü isim klasik sinemedan izleri getiriyorlar karşımıza ve Kramer’ın yönetmenliği ve kalabalık figürasyonun da katkısı ile filmi izlenebilir düzeye çıkarıyorlar.

Hikâye devasa bir topun yüzlerce insan tarafından İspanya içinde çıkarıldığı uzun yolculuk sırasında yaşananları anlatıyor bize. Romanın konusu buymuş daha doğrusu ama Hollywood buradan yola çıkıp nerede ise topun hikâyesi kadar önemli bir aşk üçgeni de eklemiş senaryoya ve filmin hemen tüm zayıf noktalarının da doğmasına neden olmuş. Oysa bu koca topun insanüstü çabalarla, adeta bir mucize yaratılarak onlarca kilometre taşınması epik bir hikâye zaten ve Stanley Kramer’ın yönetmenliği sayesinde bu destansı yolculuk çekici olabiliyor tek başına. Fena oynamasa da İspanyol gerilla liderinde pek de gerçekçi görünmeyen Frank Sinatra, İngiliz yüzbaşı rolünde klasik oyunlarından birini çıkaran Cary Grant ve bunların ilkine olan minnettarlığı ve ikincisine olan tutkusunun arasında kalan ve performansı aksamayan, direnişçi rolündeki Sophia Loren gibi üç yıldız oyuncunun varlığına rağmen karakterleri topun kendisinin önüne geçemiyor ne yazık ki (ya da iyi ki!). Dağlardan, nehirlerden, dağ geçitlerinden aşırılan ve yüzlerce insanın müthiş bir dayanışma ile hareket ettirdiği top hikâyenin asıl yıldızı olmuş bir bakıma, olması gerektiği gibi. Kendisine önerilen rolü senaryoyu okuyunca reddeden Marlon Brando’ya hak vermemek mümkün değil açıkçası senaryonun vasatlığını görünce.

Saul Bass’ın tasarladığı basit ama güzel açılış jeneriği ile başlayan filmin dış çekimlerinin tamamı ve iç çekimlerinin önemli bir kısmı İspanya’da gerçekleştirilmiş. Beş kez Oscar’a aday olan ama hiç kazanamayan görüntü yönetmeni Franz Planer’ın başarılı çalışması her anında olmasa da topun yolculuğuna epik bir hava kazandırıyor ve İspanya halkının döktüğü terin ve kanın hakkını veriyor çoğunlukla. Topu nehrin karşı yakasına geçirme, bir tepeden önce yukarı çıkarma ve sonra da aşağı indirme sahneleri hayli başarılı örneğin. Çok kalabalık bir figüran kadrosu ve onların doğru bir şekilde yönetilmesi de bu sahnelerin başarısına katkıda bulunmuş görünüyor. Stanley Kramer’ın yönetmenliği bu sahnelerde ne kadar başarılı ve “yeni” duruyorsa, hayli zorlama görünen tüm o romantik sahnelerde o denli “eski” görünüyor. Üç yıldız oyuncu bile bu sahnelerde seyirciye gerçek anlamı ile bir tutku ve rekabeti yansıtamıyor senaryonun vasatlığı nedeni ile. Senaryoyu yazan karı koca Edna ve Edward Anhalt’ın boşanma sürecinde olmasının (ki çekimlerdeki sorunlardan sadece biri bu) filme yansıdığı görülünce destek için Earl Fenton’a başvurulmuş ama o da kurtaramamış bu anları. Sinatra’nın çekimleri erken bitirmek istemesi ve ekibi zorlaması da Kramer’e epey sıkıntı yaratmış. Ciddi kusurları olan senaryonun başardığı ise, iki erkek arasındaki farklılığı konuşmalarına, kararlarına ve duygularına yansıtabilmesi. Zekî, bilgili ve profesyonel İngiliz subayı ile güçlü, cesur ve kararlı İspanyol gerillanın, içine bir kadının da karıştığı çekişmelerini -yeterince güçlü olmasa da- hissettirmeyi başarıyor film.

Bıçaklarla yapılan dövüş veya Fransız birliğinin üzerine yanan saman balyalarının atılması gibi sahnelerle belli bir heyecanı yaratmayı başaran filmde, bu sahnelerin ilkinde adeta bir boğa güreşini hatırlatan bir koreografinin, müziğin ve rüzgâr değirmeninin dönen kanatlarının eşliğinde çekici anlar yaratmış Kramer. George Antheil’in zaman zaman marş havasına bürünen ve bir parça fazla kullanılan ama başarılı müziği, yukarıdakilere ilave olarak katedraldeki dinsel kutlama görüntüleri ve finaldeki ölüme gidildiğini bilmenin neden olduğu sessizlik anları gibi ilginç öğeleri de olan film, finalde “surların önünde öpüşme” sahnesinin sembolü olabileceği zorlama romantizmi, ucuz numaraları ve senaryo problemleri ile vasatın üzerine çıkamıyor ve zaman zaman hantal bir havaya da bürünüyor üstelik.

(“Gurur ve İhtiras”)

Quantum of Solace – Marc Forster (2008)

“İnsana, düşmanının gücüne göre değer biçilirmiş”

İngiliz gizli servisi MI6’nın mükemmel ajanı James Bond’un bir Güney Amerika ülkesinin doğal kaynaklarını ele geçirmeye çalışan gizli bir örgüte karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

İngiliz yazar Ian Fleming’in 1953’te yarattığı ve on iki roman ve iki öykü kitabında maceralarını anlattığı James Bond’un sinemadaki “resmî” yirmi ikinci ve Daniel Craig’in başrolde yer aldığı ikinci uyarlaması. Resmî olmayan diğer üç filmi ve daha sonra çekilen iki filmi de dahil edersek James Bond toplam yirmi yedi kez çıkmış beyazperdede karşımıza şimdiye kadar. Bir gizli servis ajanının maceralarını anlatan aksiyon filmleri olarak tümü çok parlak değil bu uyarlamaların ama tıpkı “Quantum of Solace” örneğinde olduğu gibi vasatın bir parça üzerine çıkabilenler bile sinemaseverlerin ilgisini hak ediyor. Sonuçta bir marka “Bond” sinema için ve yıllardır da sinemada yaşamını sürdürmeyi, azalmayan bir ilgi ile üstelik, başarıyor. Şimdilik ilk ve son kez bir Bond filmi yöneten Marc Forster’ın yönettiği film, adını Ian Fleming’in aynı adlı Bond öyküsünden almış ama bu öyküden hemen hiç iz taşımayan bir senaryo ile çekilmiş. Paul Haggis, Neal Purvis ve Robert Wade’in imzasını taşıyan senaryo -Bond filmleri için bir ilk olmak üzere- bir devam filminin hikâyesini anlatıyor aslında. 2006 tarihli “Casino Royale” filminin devamı bu ve o filmde Bond’un sevgilisi olan karakterin intikamını da anlatıyor bize yan hikâye olarak. Hikâyesinin çevreci ve halkçı bir politikaya yakınlığı filmi diğer Bond filmlerinden ayırarak farklı kılıyor ama yeterince güçlü bir hikâye değil bu ve Craig’in ifadesi ile “parkta yürümek” havasında olan bir önceki filme göre hayli arttırılmış aksiyon sahneleri hikâyenin fazlası ile önüne geçiyor. Bu aksiyonların hakkını -kuşkusuz- sonuna kadar veren ve bu açıdan hemen hiç hayal kırıklığına uğratmayan filmin bu içerik problemi Bond meraklıları için pek de önemli olmayabilir belki ama “kötü adam” ve “Bond kızı” açısından serinin en parlak örnekleri arasında yer almayan çalışma ileride de serinin en sevilen örneklerinden biri olmayacaktır.

Tüm Bond filmleri gibi pek çok ülkede geçen (anlatılan hikâyenin geçtiği yerler ile bire bir örtüşmese de İngiltere, Avusturya, Panama, Şili, Meksika ve İtalya’da çekilmiş film) bir hikâyesi olan filmin içerik olarak temel sıkıntısı senaryosunun yeterince güçlü olmaması ve filmden geriye kalanın hikâyesinin olay örgüsünün ve karakterlerinin değil, teknik yanının gücü olması. Açılıştaki arabalı takip sahnesinden yüzlerce figüranın rol aldığı Tosca operasına, havada iki uçağın çatışmasından İtalya’daki geleneksel at yarışında geçen sahnelere film dur durak bilmeyen bir aksiyon koyuyor önümüze ve hızlı kurgusu, kısa planları ve bunlarla elde ettiği dinamizm ile seyircisine nefes aldırmıyor hemen hiçbir anında. Jack White ve Alicia Keys tarafından seslendirilen “Another Way to Die” adlı şarkının (ki Bond serisinin havasına pek uyan bir şarkı değil bu ve kalıcı da olmayacaktır) eşlik ettiği gösterişli açılış jeneriğinden kapanıştaki klasik Bond jeneriğine kadar seyirciyi bir an için olsun elinden bırakmıyor film kesinlikle ve işte bu nedenle aksiyonu açısından hayranlarını tatmin ediyor sürekli olarak. Burada filmin birbiri ardına karşımıza çıkardığı takip sahnelerini de anmak gerek: Her biri dakikalarca süren (serinin en kısa filmi olmasına rağmen bu sahnelerin uzun olması filmin hikâyesinin yetersizliği için bir gösterge elbette) bu sahnelerin birinde bir bodrum katında başlayan kovalamaca ve çatışma oradan bir meydana, daha sonra çatılara uzanıyor ve tarihî bir kilisenin içinde sona eriyor. Benzerleri denizde iki tekne arasında, Tosca operasının sergilendiği bir mekanda ve gökyüzünde de geçiyor bu sahnenin ve Bond’un fiziksel yeteneklerini bolca, zekâsını daha öz gördüğümüz tüm bu anlar kesinlikle eğlendiriyor ve heyecanlandırıyor.

Yönetmen Marc Forster zaman zaman paralel kurgu ile anlatmış olan biteni ve bir aksiyon sahnesini bir başka sahne ile eş zamanlı getirmiş karşımıza. Örneğin bir yandan opera devam ederken, operanın sahnesinin arkasında Bond kötü adamlarla tek başına savaşıyor ve film bir operadan bir bu savaştan kareleri karşımıza getiriyor. Bir yandan nefessiz bırakıyor sahneler seyrederken ama öte yandan hikâyenin “ciddiyet”ini de zedeliyor bu tercih ama bunun o kadar da önemi yok kuşkusuz bir Bond filminde. Buna karşılık bir iki öğe var ki onlardaki başarı Bond filmini otomatik olarak serinin başarılı örnekleri arasına koymaya yeterli olur: Kötü adam ve Bond kızı. Ne var ki senaryo bu iki önemli karakteri de onca sahnelerine rağmen ilginç ve karizmatik kılamıyor. Fransız oyuncu Mathieu Amalric’in başarılı performansı bile örneğin, karakterini serinin klasik kötü adamlarından biri yapmaya yetmiyor. Ukraynalı oyuncu Olga Kurylenko’nun Bond kızı ise gerekli karizmadan yoksun kalmış ve bir Bond filminde ilk kez olmak üzere Bond ile yatmayarak da serinin geleneğini bozunca, kadın karakter olarak öne çıkan bir başka MI6 ajanını oynayan ve Bond ile yatağa giren Gemma Arterton olmuş.

Yetersiz olsa da senaryonun halkın ortak malı olan doğal kaynakları sömüren politikacıları ve onlarla işbirliği halindeki küresel kapitalistleri gündeme getirmesi ve işlerine geldiği sürece diktatörlerle işbirliği yapmaktan çekinmeyen Amerikalılar başta olmak üzere emperyalist güçlerin Latin Amerika’da neden olduklarını göstermesi hayli olumlu bir durum kuşkusuz. Mathieu Almaric’in kötü adamı oynarken Fransa’nın o zamanki başkanı Nicolas Sarkozy’den ve dönemin İngiliz başbakanı Tony Blair’den esinlendiğini söylemesi de filmin bu bağlamda durmayı seçtiği yer ile hayli uyumlu. İngiliz hükümetine de dokundursa da asıl olarak Amerikalılar hedefi filmin ve elbette -örneğin Kanadalı ajanlar aciz olarak gösterilirken- dünyayı -en azından şimdilik- kurtaran yine MI6 ajanları oluyor.

Gereğinden fazla hızlı temposu ve gereğinden az derinliği olan hikâyesi ile serinin klasiklerinden biri olmayacak bu film ve bir öncekinin bittiği yerden başlarken sinema kalitesi açısından da onun gölgesinde kalacak kesinlikle. Hikâyenin çok da önemi yok, sonuçta bu bir Bond filmi demeyeceklerin (ki denmemeli kuşkusuz) çok sevecekleri bir eser değil özet olarak. Yine de ne olursa olsun bu bir Bond filmi ve görülmesi gerekiyor has bir sinemasever için. Kişisel olarak, burada olduğunun aksine, John Barry imzalı Bond tema müziğinin filmin kapanışında değil, her zaman açılışında olması gerektiğini düşünüyorum ve hikâyeye rağmen işini iyi yapan Daniel Craig’in Bond’a yakıştığına inanıyorum. Bir de modern teknoloji problemi var tabii: Eski Bond’lardaki Bond’a özel tasarlanan tüm o “gadget”ların yerini CSI dizilerindeki teknolojiler aldıkça işin tadı kaçıyor ve Bond’un farklılığı da kayboluyor sanki.

Baba – Yılmaz Güney (1971)

“Ağlama! Farzet ki Almanya’ya gittim. Hapislikle dışarısının ne farkı var? Bunca yıl dışardaydık, ne geçti elimize? Hiç!”

Zengin bir adamın işlediği cinayeti üstlenen yoksul bir adamın hikâyesi.

Bekir Yıldız’ın “Üç Yoldaş” adlı öyküsündeki yoldaşlardan birinden esinlenerek çekilen filmin senaryosu ve yönetmenliği Yılmaz Güney’e ait. Güney’in beş film birden çekerek atılıma geçtiği 1971 yılına ait olan eser, sanatçının tamamen sosyal ve politik konulara kaydığı dönemin de başlangıç filmlerinden biri olarak önem taşıyor. On bir yıl sonra, bir dönem kendisini “yeni Yılmaz Güney” olarak konumlandırmaya çalışan (ve ilginç bir şekilde kimi eleştirmenlerin de bu konumunu desteklediği) İbrahim Tatlıses tarafından “Nasıl İsyan Etmem” adı ile yeniden çekilen yapım, bir süredir bir televizyon dizisi olarak da gündeme geliyor. Film için yapılabilecek en sağlıklı değerlendirme, onu “iyi niyetli ama eksik” bir çalışma olarak değerlendirmek olur. Özellikle ilk yarısında içerik ve biçimsel olarak Yeşilçam’ın hayli dışına çıkan film, kusurları açısından ise o denli muaf kalamamış Yeşilçam’ın alışkanlıklarından. Yine de sinemamızın ilgiyi hak eden yapımlarından biri bu ve önemli bir sinemacının sinemada kendi dünyasını inşa etme çabalarının örneklerinden biri olarak, görülmesi gerekiyor.

“Baba” filmi 1972 yılında düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film ödülünü kazanmış ve Yılmaz Güney de En İyi Erkek Oyuncu seçilmişti jüri tarafından. Ne var ki daha sonra -dünya sinema festivalleri tarihinde pek de görülmeyen bir şekilde- şehrin belediye başkanı devreye girmiş ve jüriyi geri çağırarak bu ödüllerin değiştirilmesini sağlamıştı. Arkasında elbette siyasi nedenler olan bu skandal karşısında Cüney Arkın dürüst bir tavır takınmış ve Güney’den alınıp kendisine verilen oyuncu ödülünü reddetmişti. Bir sanatçının Türkiye tarihinde yaşadığı/yaşayacağı faşizan baskılardan biri sadece bu belki ama iktidar gücünün ne kadar pervasız olabileceğinin de çarpıcı örneklerinden biri. Egemen güçleri filmde rahatsız edenlerden biri yoksulluğun sergilenmesi ve yoksulluğun insanları kendileri için trajik sonuçları olacak seçimler yapmaya zorlayacak olması elbette ama asıl neden kuşkusuz Güney’in politik duruşuydu. Bir gazeteci tarafından kendisine sorulan “İlk suçunuz neydi?’’ sorusuna “İlk suçum yoksul olmaktı’’ diye cevap veren bir sanatçı için başka türden hikâyeler anlatmak pek gerçekçi olmazdı kuşkusuz; ve zenginlerin yanında duran bir iktidar anlayışı tarafından sevilmesi de pek mümkün değildi.

Nuri Bilge Ceylan’ın yıllar sonra “Üç Maymun”da anlattığına benzer bir hikâyeyi karşımıza getiriyor film. Güney sınıf farkını ve bunun sonuçlarını açık bir biçimde vurguladığı (ve bunu yaparken zaman zaman Yeşilçam’ın kaba çizgilerinden yeterince sıyrılamadığı) senaryosunun yanısıra yönetmenliği ile de bir fark yaratmaya çalışmış. Klasik sinemamıza göre arada nispeten uzun planlar ve/veya sessiz anlara başvuruyor ve özellikle yoksul karakterlerin yüzlerine odaklanıyor yakın planda. Acı dolu ifadelerle “boşluğa” bakan yoksul yüzler, Almanya’ya işçi olarak gitmeye çalışan erkeklerin muayene sahnesinde olduğu gibi gerçekçi anlar ve genel olarak toplumdaki adaletsizliği ve bir sınıfın diğerine tahakkümünü vurgulayan pek çok sahne Güney’in hikâyesine uygun bir biçimi benimsediği anların örnekleri olarak dikkat çekiyor. Ne var ki toplumcu sinemanın gereklerini Güney’in el yordamı ile keşfetmeye çalıştığı açık tüm film boyunca ve özellikle ikinci yarıda sanatçı sık sık Yeşilçam’ın klişelerine geri dönüyor hem hikâyesinin akışında hem de mizansen anlayışı ile. Yıldırım Önal’ın teatral oyun tarzının yeterince dizginlenmemiş olması, bir sahnede çocukların ağlamasını babalarının Almanya’ya gideceğini düşünmeleri ile açıklayan senaryonun onları babalarının gerçekten Almanya’ya gittiğini düşündüklerinde hiç de benzer bir tepki gösterirken sergilememesi, Metin Bükey’in dikkat çeken ama zaman zaman hikâye için biraz hafif kalan müziğinin fazlaca kullanılması, tüm o tesadüfler, tecavüz ve çıldırma sahnelerinin karakterler için bir parça beklenmedik ve zorlama görünmesi ve çok önemli gelişmelerin bir karakterin ağzından duyduğumuz birkaç cümle ile bir çırpıda özetlenivermesi gibi problemler hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyorlar.

Güney’in oyuncu olarak performansı ise klasik Yeşilçam’ın hayli uzağında durması ile övgüyü hak ediyor. Yüzündeki acı, başını eğmeleri veya vücut dili sonraları İbrahim Tatlıses’in epeyce kopyaladığı bir performans tipinin unsurları olarak öne çıkıyor ve karakterine de yakışıyor. Baba ile oğulun karşılaşma ama konuş(a)mama sahnesinde üst noktasına çıkan bir oyunculuk bu. Ne var ki gerek bu sahnede gerekse diğer pek çok sahnede seslendirme problemi hayli rahatsız edici. Özellikle içki alemi sahnesinde, söylenen şarkı ile masadaki karakterlerin seslerinin hiç uyuşmaması ciddi bir problem.

İkinci yarısında özellikle senaryo açısından sıkıntılar yaşayan filmin hikâyesi bu bölümlerde dağılıyor ve Güney hikâyeyi toparlamakta zorlanıyor gibi. Burada bir başka sıkıntıya da dikkat çekmek gerekiyor: Toplumcu mesaj kaygısı olan bir filmin hayat kadını ile ilgili tutumu bu sıkıntının kaynağı. Kadının gerçek kimliği üzerinden bir trajedi üretmeye çalışmış hikâye ama kadının özellikle o kadın değil de herhangi birisi olsaydı ne olacağı üzerinde hiç durmamış. Baş karakterimizin kadının hikâyesi ile veya orada söz konusu olan cinsel sömürü ile hiç ilgilenmeden, elinde içki kadehi ile ona gitmekte bir sakınca görmemesi genel olarak filmin toplumsal duruşuna uygun değil açıkçası.

İyi niyeti, samimiyeti ve dile getirdikleri ile önemli ve ilgiyi hak eden bir fim bu. Kusurları ise elbette önemli ama kesinlikle ilgi göstermeye engel olmamalı. Sinemamızın birkaç örnek dışında, özellikle de son yıllarda nerede ise unuttuğu insanların hikâyelerini onlara sevgi göstererek ve onları anlamaya çalışarak, daha da önemlisi onları asıl kahramanları yaparak anlatan bir film olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Into the Wild – Sean Penn (2007)

“Medeniyet tarafından daha fazla zehirlenmemek için kaçtı, vahşi doğada kaybolmak için tek başına yürüdü”

Toplumun zorladığı kalıplardan kurtulmak ve vahşi doğada yaşamayı tecrübe etmek için tek başına Alaska’ya yolculuk eden Chris McCandles’ın hikâyesi.

Jon Krakauer’in yazdığı ve Chris McCandles’ın gerçek hayat hikâyesini anlatan kitaptan uyarlanan ve Sean Penn’in senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Gerçek mekanlarda çekilmesinin de (hikâyenin önemli öğelerinden biri olan “sihirli otobüs” McCandles’a saygının gereği olarak kullanılmamış ve bir benzeri tercih edilmiş sadece) katkısı ile göz dolduran bir prodüksiyon kalitesine sahip olan film, başrol oyuncusu Emile Hirsch’in filmin her anına damga vuran performansı ile de ilgiyi hak eden bir çalışma. Arada “kartpostal” havasına bürünen kareleri olsa da, Eric Gautier’in görüntü çalışması, başarılı kurgusu ve müziklerinin de cazip kıldığı film genç bir erkeğin gerekçesi belli (“yirminci yüzyılın icadı olan kariyer”le ilgili baskılardan ve can sıkıcı zorunluluklardan kaçmak), hedefi belirsiz olan yolculuğunun Sean Penn tarafından gereksiz kahramanlıklardan veya abartılı duygulardan uzak, belli bir mesafeyi de koruyan bir bakışla anlatılması hikâyeye ek bir çekicilik sağlamış. Tüm “gerçek” hikâyelerde olduğu gibi izlediğimizin ne kadarının gerçek olduğu konusunda tartışmalar var kuşkusuz ve zaman zaman hikâyenin uzayıp gittiği hissine kapılıyorsunuz ama bu durumlar, filme hak ettiği ilgi ile yaklaşmamızı engelleyecek bir husus değil.

Film Lord Byron’un “There is Pleasure in the Pathless Woods” şiirini karşımıza getiren bir yazı ile açılıyor: “İnsanı daha az değil ama doğayı daha çok seviyorum” diyor bu şiirinde Byron ve açıkçası hikâye de bu karakterde genç bir adamın yaşadıklarını anlatıyor bize. Yolculuğu boyunca karşılaştığı insanlarla (genç bir kız, hippi bir çift, yaşlı bir emekli asker vs.) sağlıklı ilişkiler kuran ama bu ilişkilerin tümünde kendisine önerileni reddederek doğaya olan büyük yolculuğunu tercih eden bir genç adam bu. Kızın aşkını, çiftin -doğrudan önerilmese de- kendileri ile teması olmayan oğullarının yerine geçmeyi ve yaşlı adamın ailesi olmadığı için soyunun tükenmesi endişesinden dolayı kendisini evlatlık olarak alma teklifini kibarca geri çeviriyor (ve kalplerini kırıyor) hep. İnsanlara bağlanmaktan ve doğal olarak bunun ardından gelecek toplumsal zorunluluklardan uzak kalmayı seçiyor bir başka ifade ile. Bir açıdan bencillik de bu elbette ama öte yandan bir mutlak özgürlük arzusunun da sonucu. Sorunlu bir ilişkisinin olduğu ebeveynlerine nereye gittiğini söylemeden evi terk eden (sıcak bir ilişkisinin olduğu kız kardeşini de habersiz bırakıyor) genç adamın kaçışı ve yaşadıkları kendi başına hayli ilginç bir çıkış noktası sağlıyor filme. Sean Penn’in senaryosu bu yolculuğu ve genç adamın hayatı ile ilgili aldığı büyük riski (bölgeyi bilenler gencin giriştiği işin bir intihardan farklı olmadığını söylüyorlar örneğin) ne övmek ne de eleştirmek tuzağına düşüyor ve bu açıdan doğru görünen bir tercihte bulunuyor. Övmek, bir trajik kahramanlık havası yaratabilir ve filmi tipik bir ticarî filme dönüştürebilirdi çünkü. Eleştirmek ise gencin “normal” olanın dışında hareket etmesine muhafazakâr bir bakışla eş anlama gelirdi ki bu da karakterinin özgürlüğü kutsayan kişiliğine haksızlık olurdu. Bu açıdan doğru bir noktada duran senaryonun bir sıkıntısı ise, genç adamın yolculuk boyuncaki duraklarında bir parça fazla durması ve bunun da filmin dinamizmini düşürmesi ve odak noktasından uzaklaştırması zaman zaman.

Dublör kullanmayan ve özellikle finaldeki sahneleri için yaklaşık 18 kilo veren Emile Hircsh’in sunduğu oyunculuk Penn’in senaryosu ve mizansenine uygun bir gerçekçiliğe sahip. Oyuncu nerede ise bir belgeselcinin kamerasının habersizce izlediği bir kişi gibi hareket ediyor tüm hikâye boyunca ve ne bir oyunculuk gösterisine girişiyor ne de doğal olanın dışına çıkıyor hemen tüm karelerinde göründüğü filmde. Hikâyesine zaman zaman geriye dönüşlerle tanık olduğumuz ve onun canlandırdığı bu genç adamın kız kardeşi zaman zaman anlatıcı rolü üstleniyor ki söylediklerinin filmin genel havasına hayli uygun düşmesine rağmen bunun hikâyeye ciddi bir katkı sağladığını söylemek güç. Beş bölümde anlatılan hikâyenin bölüm isimleri (sırası ile, “doğumum”, “ergenlik”, “erkeklik”, “aile” ve “olgunlaşma”) bir kronolojik gelişimi ve filmin bir argümanını ima ediyor gibi olsa da bunu daha çok karakterin kendi gözlemlerinin ve duygularının bir gelişimi olarak görmek gerekiyor; finale doğru, sığınağı olan otobüste günlüğüne yazdığı “mutluluğun sadece paylaşıldığında gerçek olduğu” ifadesi de bunu gösteriyor kuşkusuz.

Penn’in yönetmenlik kariyerinde bir olgunluk noktası olarak görebileceğimiz çalışması da hayli başarılı ve hikâyesini kolayca düşülebilecek tuzaklardan uzak durarak anlatması kesinlikle takdiri hak ediyor. Klasik üsluptan uzaklaştığı sahnelerin bazılarında bu pek doğru bir tercih olmuş gibi görünmese de, genel olarak karakterine hem fiziksel hem ruhsal olarak -araya gerekli bir mesafeyi de koyarak üstelik- yaklaşmayı başarmış Penn. Girişteki Byron şiiri ve genç adamın okuduğu kitaplar aracılığı ile karşımıza çıkan Tolstoy, Jack London ve Henry David Thoreau gibi isimlerin satırlarının da karakteri üzerinden entelektüel bir boyut kazanan ve toplumu sorgulayan soruları üreten filmde William Hurt, Marcia Gay Harden, Brian Dierker, Vince Vaughn, Jena Malone, Catherine Keener ve Kristen Stewart performansları ile hikâyeye keyif katarken, yaşlı adam rolündeki Hal Holbrook filmin finalde ulaştığı etkileyici hüznün parçalarından biri olarak sağlam bir yardımcı oyuncu performansı sunuyor bize.

Eddie Vedder tarafından seslendirilenler başta olmak üzere şarkıların ve müziğin de çok başarılı olduğu, Sean Penn’in görüntü yönetmeni Eric Gautier ile ortaya koyduğu görsel sonuç (kameranın özellikle çok yakın veya çok uzakta durmayı seçtiği anların doğruluğu başlı başına bir takdir gerekçesi) ile de çok değerli olan ve her bir anı çok etkileyici tüm final bölümü ile bu film kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Son kareden sonra hissedeceğiniz hüzün duygusuna kendinizi hazırlamanız gerektiğini de unutmayın.

(“Özgürlük Yolu”)