Per Qualche Dollaro in Più – Sergio Leone (1965)

“Aynı avın peşine düşen iki avcı, sonunda genellikle birbirlerini sırtlarından vururlar”

Her ikisi de ödül için kelle avcılığı yapan iki adamın aynı adamların peşine düşmesi ile yaşananların hikâyesi.

Sergio Leone’nin “Dolar Üçlemesi” (Diğer filmler: “Per un Pugno di Dollari” – “Bir Avuç Dolar” ve “Il Buono, Il Brutto, Il Cattivo” “İyi, Kötü ve Çirkin”) olarak bilinen filmlerinin ikincisi. İtalya, İspanya ve (Batı)Almanya yapımı olan filmin dış çekimleri spagetti western’lerin klasik mekânı olan İspanya’da gerçekleştirilirken, iç çekimler İtalya’daki Cinecitta stüdyolarında yapılmış. Epik havası olan müziklerin yine Ennio Morricone’nin imzasını taşıdığı film bir klasik spagetti western olarak mutlaka izlenmesi gereken bir çalışma. Üçlemedeki diğer iki film ile hikâye olarak bir bağlantısı olmayan çalışma, kimilerince üçlemedeki en “derin” çalışma olarak öne çıkıyor ama üç filmin de sinema tarihinin mutlaka görülmesi gerekir kategorisinde yer aldığı düşünülürse bunun çok da bir önemi yok açıkçası. Leone’ye özgü yakın planların, kamera kullanımı tercihlerinin ve elbette hikâyenin geri dönüşle anlatılan bir olaya bağlanması gibi unsurların doğal olarak yer bulduğu film bir klasik kuşkusuz.

Çok uzaktan yapılan bir çekimle açılıyor film: Ufak bir nokta gibi görünen bir atlıyı izliyoruz ve kameranın durduğu (dolayısı ile bizim de durduğumuz) noktada ıslık çalan ama görmediğimiz bir karakterin varlığını hissediyoruz. Sonra bir silah sesi duyuyor ve uzaktaki atlının düştüğünü görüyoruz. Ardından, barok bir müzik ve silah sesleri eşliğinde karşımıza açılış jeneriği geliyor ve şu ara yazı ile başlıyor hikâye: “Hayatın bir değerinin olmadığı yerlerde, bazen ölüm para ederdi. Ödül avcıları işte bu yüzden ortaya çıktı.” Lee Van Cleef ve Clint Eastwood’un canlandırdığı iki adam ödül avcılığı yaparak geçimlerini sağlıyorlar ve yolları kaçınılmaz olarak kesişiyor aynı hedefin peşine düştükleri zaman. Aralarındaki “çatışma”nın kişisel bir gerilim ve mücadeleye mi yoksa bir işbirliğine mi dönüşeceği sorusunu bir parça çabuk cevaplayan film sonrasında tipik spagetti western çekiciliği ile ilerliyor ve kendisini ilgi ile izletiyor. Hikâyenin kötü adamı olan Gian Maria Volonté’nin -Leone tarafından teatral olmakla eleştirilmesine rağmen- performansı ile öne çıktığı filmde oyuncu, karakterinin sorunlu psikolojik yapısını filmin türünün görkemli/barok gerekliliklerine uygun bir şekilde sergiliyor ve filmin ilgi kaynaklarından biri oluyor kesinlikle. Clint Eastwood üçlemedeki diğer filmlerde olduğu gibi yine “cool” bir tavırla oynuyor ve ağzından eksik olmayan sigarası ve sırtından hiç düşmeyen pançosu ile filmin vazgeçilmez bir öğesi olarak kendisini gösteriyor. Lee Van Cleef diğer iki oyuncunun performansının ortalamasını tercih etmiş sanki ve ne Eastwood kadar “soğuk” ne de Cleef kadar “sıcak” davranıyor ve daha geleneksel bir oyunculukla karakterini başarı ile canlandırıyor. Hikâyenin kötüsü ne kadar iyi olursa film de o kadar iyi olur ilkesi ışığında bakarsak, Volonté’nin karakterinin şeytansı kötülüğünün filmi tek başına bile hayli yukarılara taşıdığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Filmde ünlü Alman oyuncu Klaus Kinski’nin de küçük bir rolü olduğunu hatırlatalım bu arada, hikâyenin kötü adamlarından biri olarak. Yine küçük bir rolde olan Joseph Egger’ın son filmi olan çalışma, artık ün kazanmışken ve henüz otuz yaşındayken ölen Peter Lee Lawrence’ın da ilk filmi olarak geçmiş sinema tarihine.

Leone’nin görüntü yönetmeni Massimo Dallamano ile birlikte ürettiği görsellik, üçlemedeki diğer iki filmde olduğu gibi yine doruk noktasında. Evet, üzerinde özenle çalışıldığı ve doğalın dışına çıkıldığı açık kimi sahnelerde ama başarılı bir spagetti western bunlarsız olmaz sonuçta. Tüm o yakın planlar, özellikle kötü karakterlerin yüzlerinden hiç eksilmeyen ter damlaları, gece yarısı yağmur altında kasabanın ıssız caddesinde sigara içerek yürüyen Eastwood’un görüntüsü ve vurulduğunda yere yerleştirilmiş kameranın tam önüne düşen adam gibi sahneler filmin biçimselliğinin bazı örnekleri sadece ve hikâye boyunca pek çok benzerine tanık oluyoruz bunların. Hikâyedeki adı Manco (İspanyolcada tek kollu veya bir kolu sakat gibi bir anlamı olan bu isim karakterin tek kolu ile döğüşür ve içerken, diğer kolu sürekli olarak pançosunun içinde ve silahının üzerinde hazır beklemesinden geliyor) olan Eastwood’un “cool” tavrının yansıdığı vücut dilinden dozunda tutulan zumlara ve kimi sahnelerdeki kurgu ve kamera oyunlarından (örneğin bir sahnede hızlı bir kurgu ile bir Lee van Cleef’in bakışlarını görüyoruz yakın planda bir onun baktığı bir “aranıyor” afişini) müziğin heyecanın ve gerilimin altını vurgulu bir şekilde çizmekten sakınılmamasına kadar beklenen her biçimsel öğe burada ve üstelik yine spagetti western’in bir başka olmazsa olmazı olan hikâyenin kimi karakteristik özellikleri ile: Evet, karakterler yine birbirlerine oyunlar oynuyorlar ve sadece fiziksel güçlerini değil kıvrak zekâlarını da yarıştırıyorlar, bu kez kötü adamın da katılımı ile. Oldukça kısıtlı şekilde olsa da, yozlaşma üzerinden bir sistem eleştirisi de var elbette hikâyede ve kendine özgü bir mizah da yerini almış. Her zaman sağlam değil bu mizah ama Çinli bir adamın iki baş karakterin ters yöndeki emirleri karşısında ne yapacağını şaşırdığı bölümde olduğu gibi eğlendirmeyi başarıyor seyirciyi.

Epik bir düelloyu yuvarlıklığı ile adeta bir ring havası verilerek taşlarla çevrelenmiş bir alanda sahneleyen Leone’nin “operatik” kelimesini hak eden mizanseninin damgasını vurduğu film, bir eleştirmenin dediği gibi gerçekten de “görkemli bir biçimde yağlı, terli, kıllı, kanlı ve şiddet dolu” bir spagetti western ve türünün pek çok klişesini birbiri ardına karşımıza getirmesine rağmen (ya da tam da bu nedenle) görülmesi şart olan bir klasik. Stilize olmanın tüm gereklerini fazlası ile karşılayan çalışma, İtalyan sinemasının Amerika’ya özgü bir türe yaptığı unutulmaz katkının örneklerinden biri olarak sinema tarihindeki yerini almış durumda.

(“For a Few Dollars More” – “Birkaç Dolar İçin”)

Meddah – Batur Emin Akyel (2014)

“Gün geldi, İstanbul sustu, hatta tüm ülke sustu, beni dinledi… ama bir tek nefsim, o susmadı, susturamadım”

Eskiden çok ünlü bir tiyatro oyuncusu olan, şimdi meddahlık yaparak hayatta kalmaya çalışan yaşlı bir adamın ölmeden önce kendisini kızına affettirmeye çalışmasının hikâyesi.

Daha önceleri televizyon dizilerinde genel koordinatör olarak çalışmış ve 2008’de “Vali” adındaki filmin senaryosuna katılmış Batur Emin Akyel’in ilk yönetmenlik çalışması. Akyel senaryosunu yazdığı filmin yapımcılığını da üstlenmiş. Gösterime girdiğinde çok kısıtlı bir ilgi ile karşılanan film (resmî gişe rakamına göre sadece 309 kişi izlemiş filmi), piyasa filmlerinin havasından uzak durması ve ticarî açıdan riskli bir konuyu ele alması ile ilgiyi hak eden ama senaryosundaki kimi sorunlar, daha çok bir televizyon filmi havasında ilerlemesi ve hikâyenin beklenenden/tahmin edilenden farklılaşamaması nedeni ile bir türlü güçlü bir görünüm sergileyemeyen bir çalışma.

Filmin kaybolan “şeyler” üzerine bir hikâyesi var. Bir yandan, hasta ve yaşlı olan adamın kızına kendini affettirmek için çıktığı yolculuğun aynı zamanda onun son yolculuğu olduğunu bize fazlası ile söyleyen filmin devamlı vurguladığı gibi, kaybolmakta olan bir hayat var ortada. Diğer yandan, bu yaşlı adamın ömrünün son demlerinde birkaç kuruş kazanmak için icra ettiği meddahlık mesleği var ki o da kaybolan bir geleneksel sanat dalı. Ne var ki adamın bir zamanların dergi kapaklarına çıkacak kadar ünlü olmasının nedeni meddahlık değil, tiyatro oyunculuğu anladığımız kadarı ile. Dolayısı ile filmin meddahlık üzerinden “kaybedilen”e bir ağıt düzmesi pek yerine oturmuyor. Senaryonun yeterince olgun olmaması ve odaklanılan fikirlerin tutarlı bir biçimde işlenememesi de filmi zayıflatmış görünüyor. Açılışta adamın bir AVM’nin ortasında çoğu çocuklardan oluşan bir kalabalığa bir meddah olarak hikâye anlatmaya çalıştığını görüyoruz. Herhangi bir AVM’in herhangi bir hizmet veya ürününü hedef kitlesinin bu denli dışındaki bir tüketici grubunun karşısına çıkarması pek gerçekçi değil açıkçası. Film hem oyuncunun eski parlak günlerinden ne kadar uzağa düştüğünü hem de kendisinin ve sanatının zamanının geçtiğini vurgulamak için karşımıza getiriyor bu sahneyi ama özellikle çocukların hayli zorlama görünen tepkisi altında zorlama görünüyor bu bölüm. Toplumun ve özellikle yeni neslin geleneksel sanatlardan uzaklaştığını -haklı olarak- söyleyen film, buna karşılık Ayvalık’ta geçen sahnede ve kısmen de Çanakkale bölümünde bunun tam tersi bir söyleme girişiyor ilginç bir şekilde.

Senaryonun kimi küçük ama rahatsız eden problemleri de var ve hikâyenin gerçekçiliğine de zarar veriyor bunlar. Doktorun bitmekte olan bir ilaç şişesine bakarak bir başkasının olup olmadığını bilmeden “yenisini almak lâzım” demesi veya koçanından kopararak verdiği reçetenin üzerinde bir değil, iki ilacın isminin olması örneğin. Benzer şekilde, adamın kapının dış koluna astığı kolyeyi evin içindeki bir karakterin, onun dikkatini çekmeyecek şekilde alıp bir üst kata çıkabilmesi ve gidişini balkondan seyredebilmesi klasik bir kurgu/devamlılık hatası olarak dikkat çekiyor. Kimi karakterlerin (otelci, kahveci vs.) fazlası ile iyi olması da hikâyenin gerçekçiliğini olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Geri dönüşle anlatılan hastane sahnesi ise Batur Emin Akyel’in sadece senarist olarak değil, yönetmen olarak da en zayıf performansını gösterdiği bölüm ve filmin genel ortalamasının hayli gerilerinde kalmış bu anlar. Vasat bir oyunculuk, sıradan diyaloglar ve tuhaf bir mizansen, sahneyi nerede ise filme ait değilmiş gibi gösteriyor.

Akyel’in kimi diyalogları da fazlası ile “teatral”. Kahramanının oyuncu kişiliğinin gerçek karakterine baskın çıkmasının bir göstergesi olarak tercih edilmiş belki de bu ama yine de zorlama duruyor ve anlattığı zamana ve hikâyenin geçtiği mekanlara uymuyor bu konuşmalar. Onur Özmen imzalı müzikler hikâyeye uygun ve etkileyici ama sinemamızın “müziğin yerli yerinde kullanımı” konusundaki genel beceriksizliğinin kurbanı oluyor zaman zaman ve kendisini sık sık ortaya atıyor hemen her sahnede. Özenli bir görsel çalışması olan film bu açıdan sınıfı geçiyor ve baş karakteri canlandıran Münir Canar’ın performansı da kesinlikle başarılı. Oyuncu filmin doğru bir tutum olmasa da kendisine biçtiği teatral havanın altında ezilmiyor ve oyunculuğunu doğal kılıyor çoğunlukla. Üstelik hikâyedeki kimi gelişmelerin ve diyalogların işini zorlaştırmasına rağmen yapıyor bunu. Özellikle final sahnesi başta olmak üzere kimi anlarında yerli dizilerin yanına -maalesef- hayli yaklaşsa da, Akyel’in bu ilk filmi çoğunlukla zarif bir anlatım tutturabilmesi ile dikkat çeken bir çalışma yine de. Keşke daha farklı, daha yeni ve daha sinema havalarını taşıyan bir film olsaymış!

Ex Machina – Alex Garland (2015)

“Bir gün yapay zekâlılar bize, bizim Afrika düzlüklerindeki fosil iskeletlerine baktığımız gibi bakacak: Ayakta durabilen, toz içinde yaşayan ve kaba araçlar ve diller kullanan, yok olmaya mahkum”

Yapay zekâlı bir “humanoid”in testine katılmak için seçilen genç bir bilgisayar programcısının hikâyesi.

2015’te hayli ilgi toplayan İngiliz yapımı bir bilim kurgu filmi. Alex Garland’ın yazdığı ve yönettiği film, bir bilim kurgu için düşük bütçesi ile görsel efektlerde Oscar almayı başarması (orijinal senaryosu ile de aynı ödüle aday olmuştu) ile dikkat çekmiş ve bu bağımsız film yılın sürprizlerinden biri olmuştu. Bilim kurgu tarzındaki hikâyesine katmayı başardığı psikolojik dram ile de önemli olan film, Garland’ın ifadesine göre “şu andan on dakika sonra” gerçekleşebilecek bir durumu anlatıyor bize. Yaratmanın tehlikeleri ve sorumlulukları üzerine sorular soran/sordurtan hikâye gerçeğin ne olduğu konusunda seyirciyi -her zaman olmasa da- merakta tutacak bir gizeme de sahip ki filmi çekici kılıyor bu da. Gündeme getirdiği felsefî başlıkların altını yeteri kadar dolduramıyor belki ama bunu bir filmden beklemek de haksızlık olabilir.

Alex Garland’ın sinema ile ilk ilişkisi “Beach” adlı romanının 2000’de aynı isimle Danny Boyle tarafından beyazperdeye uyarlanması ile olmuş. Bir süre yürütücü yapımcı ve senarist olarak çalışan Garlanda bu film ile yönetmenlik kariyerinin ilk adımını atmış. Bir ilk film olarak bilim kurgu türünde bir hikâyeyi, üstelik de düşük bir bütçe ile çekmek marifet gerektiren bir iş kuşkusuz. Filmin bilim kurgusunun fütüristik bir fiziksel dünya yaratmaktan çok, bir fikire odaklanması elbette epey yardımcı olmuş kendisine bütçe konusunda ama yine de Oscar’ı hak edecek bir görsel tasarımı olan “humanoid”in etkileyiciliğini takdir etmeye engel değil bu durum. Alicia Vikander’in canlandırdığı Ava adındaki humanoid düşünce ve duygu yapısı ile yapay zekânın mükemmel bir örneği ve Domhnall Gleeson’ın oynadığı programcı gencin testinden de başarı ile geçiyor ve göründüğü tüm sahnelerde Vikander’in yüzü ile mekanik tasarımın görsel efektlerle mükemmel bir şekilde birleştirilmesi ile seyredeni hayli etkiliyor.

Garland’ın filmi bağımsız sinemacıların karakteristiklerinden biri olarak “entelektüel” göndermelerle dolu elbette ve bu göndermeleri keşfetmeye meraklı olanlar için hayli eğlenceli olabilir bu açıdan. Örneğin kadın humanoid’in adı Ava: Bunu hem Havva’ya (İngilizcede Eve) bir gönderme olarak değerlendirmek mümkün, hem de kimilerinin öne sürdüğü gibi “Adem ve Havva” (İngilizcede “Adam ve Eve”) isimlerinin kombinasyonu olarak görmek. Ava adının ilk kadın bilgisayar programcısı olarak kabul edilen Ada Lovelace ile bir bağı da kurulabilir elbette. Filmin adı Yunan trajedilerinde sıkça kullanılan Latince bir kavramdan (“Deus Ex-Machina” – “Makineden Tanrı”) geliyor bir başka örnek olarak. Humanoid’in yaratıcısı olan adamın yapay zekâyı kullanırken veri toplamak için yararlandığı internet arama motorunun adı “Blue Book” ki bu da ünlü filozof Wittgenstein’ın dil (lisan) üzerine düşüncelerini içeren notlarının adı aynı zamanda. Bir son örnek olarak da hikâyenin Ava dışındaki diğer iki baş karakterinin isimleri üzerinde de durulabilir ki bu isimler de onunki gibi dinsel kökenli. Humanoid’i yaratan gizemli adamın adı Kral Davut’un zamanındaki bir peygamberden geliyor, genç adamın adı ise Musa tarafından keşif amacı ile, “Vaat Edilmiş Topraklar”a gönderilen bir casusun adı. Yaratmak, yaratıcı olmanın sorumluluğunu üstlenmek ve yaratılanla baş etmek üzerine kurulu bir hikâye için bu dinsel referanslar bilinçli seçimler olsa gerek sonuç olarak. Meraklısı benzer daha pek çok göndermeyi keşfedebilir hikâye boyunca ama filme bir katkı sağlamaktan çok, gerekliliği tartışılır entelektüel oyunlar bunlar sonuçta.

Bilinci olan makineyi yaratırken tüm dünyadaki internet aramalarının sonuçlarından ve tüm dünyadaki cep telefonlarının mikrofon ve kameralarını hackleyerek elde ettiği veriden yararlanıyor hikâyedeki “yaratıcı”. Ortaya çıkan sonuç mükemmel ve hikâyedeki gerçeğin ne olduğu konusundaki kimi merak uyandıran soruların da kaynağı bu durum. Hikâyede kimi açık noktalar var açıkçası: Örneğin tanrı rolünü oynayan bir kişinin birkaç program satırı ile isterse yapabileceği bir şeyi yapmayıp, neden kendisine mutlak itaati garanti altında almadığı sorulabilir veya genç adamı filmin başında araştırma merkezine götüren pilotun finalde onu değil de bir başkasını geri götürmeyi nasıl kabul ettiği izaha muhtaç. Yine de merak uyandırmayı başaran senaryosu ile sınıfı geçiyor film bu alanda.

Geoff Barrow ve Ben Salisbury imzalı müzik çalışması elektronik tınıları ile hikâyeye uygun bir hava yaratmış işitsel açıdan ve filme de katkı sağlamış. Filmin görsel ve işitsel çalışması genel olarak da bu başarıyı tutturmuş zaten ve sade bir zenginlik sağlamışlar esere. Elbette bunların ötesinde bir önemi var hikâyenin. Yaratıcının yarattığını öldürme yetkisinin, humanoid kadının genç adama sorduğu “testi geçemezsem ne olacak?” sorusu üzerinden tartışmaya açılması veya etkileyici bir sahnede, kendisinin “gerçek insan” olduğundan kuşkulanan bir karakterin kapıldığı dehşetin gücü filmin felsefî içeriğini ileriye taşıyor ve hatta “insan nedir” ve “tanrı nedir” başlıklarını gündeme taşıyor bir bakıma.

Finaldeki “aksiyon” sahnelerinin filmin genel başarısının gerisinde kaldığı ve bir parça gereğinden basit göründüğü filmin kadına bakışı da tartışmaya açık. Evet, yaratıcı bir erkek ve onun yarattıkları var karşımızda ama filmin kadın ve bedenini kullanma şeklinin bir parça sorunlu olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Hemen hemen tamamı dört karakter arasında geçen hikâyede iki oyuncu öne çıkıyor: Domhnall Gleeson ve Alicia Vikander, yaratıcı rolündeki Oscar Isaac ve onun “hizmetçi”sini canlandıran Sonoya Mizuno’nun önüne geçiyorlar ve karakterleri için en doğrusu gibi görünen bir oyunculuk sergiliyorlar. Özellikle Gleeson duygularının öne çıktığı sahnelerde karakterini parlak bir başarı ile canlandırmış. Vikander ise sadece yüzü ile oynadığı sahnelerde vücut dilinden yoksun kalma dezavantajına rağmen hiç aksamıyor ve karakterini “gerçek” kılmayı başarıyor. Efektlerin değil felsefenin öne çıktığı hikâyesi ve psikolojik oyunları ile ilginç bir film bu. Karakterleri arasındaki gerilimden beslenen bir hikâyesi olan bir bilim kurgu her zaman karşılaşabileceğiniz bir durum değil ne de olsa! Dış çekimlerin yapıldığı Norveç’in doğasından ustaca yararlanan (ama kimi zaman dizi filmlerdeki gibi sahnelerin arasına bağlayıcı olarak yerleştirilmesinin gereksizliğini de atlamayalım) ve Mark Digby’nin set tasarımları (camın kullanımı özellikle) başta olmak üzere görsel tasarımı ile de önemli olan film, sorularını biraz yüzüstü bırakıyor açıkçası ama yine de görülmesi gerekli.

Das Unheil – Peter Fleischmann (1972)

“Konsantre olmak çok zordur ama gerçekten konsantre olursanız her şeyi yapabilirsiniz, özellikle de baskı altındaysanız. İnançla, dağları bile delebilirsiniz. Babam her pazar günü kürsüden bunu söylüyor”

Değişmekte olan, kargaşa ve her türlü kirlenmenin egemen olmuş göründüğü bir toplumda bir kilise rahibinin ve ailesinin hikâyesi.

1972 Cannes Festivali’nde Almanya (o zamanki adı ile Batı Almanya) adına yarışmış bir Almanya – Fransa ortak yapımı. Sinemaya kısa filmler ve belgesellerle giren, kariyerinde konulu ve uzun metrajlı toplam yedi film çeken Peter Fleischmann’ın yönettiği ve senaryosunu Martin Walser ile birlikte yazdığı film bir politik satir olarak nitelendirilebilir. 1970’lerin Avrupa sinemasından içeriği ve biçimi ile esintiler taşıyan filmde, vatanları olan Silezya bölgesini İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra terk etmek zorunda kalmış insanlar bir yandan kiliselerinin meşhur çanlarının kendilerine iade edilmesini beklerken, öte yandan kaynamakta olan bir toplumda yaşamanın sancılarını çekiyorlar. Alaycı yaklaşımı ve zaman zaman serbest bir havaya bürünen mizanseni ile her şeyden önce bir Avrupa filmi bu. Hikâyenin odaklandığı ailenin oğlunu canlandıran Vitus Zeplichal’ın yalın ama farklı olmayı da bilen performansı ile öne çıktığı film, bugün bir parça eskimiş görünebilir özellikle de eleştirisinin kapsamı ve dozu açısından ama yine de üslubu ile de değişik ve ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Hikâye 1970’li yıllarla birlikte gündeme giren çevre kirliliği ve buna karşı doğan çevre hareketlerinden politik ve sosyolojik çalkalanmalara pek çok kaos kaynağı ile birlikte yaşayan bir toplumu anlatıyor bize. Her ne kadar Silezyalılar olsa da karşımızdaki, film aslında genel olarak Alman toplumunun karşı karşıya kaldığı karmaşayı bu küçük toplumu araç olarak kullanarak anlatıyor bize. Silezya bugün büyük bir kısmı Polonya’da kalan, Çek Cumhuriyeti ve Almanya’ya da yayılan bir bölge. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgedeki Almanlar (Nazi olanlar veya olmayanlar) Sovyet ordusu tarafından bu bölgeden atılmış ve halk Batı Almanya’ya yerleşmek zorunda kalmış. İşte film bu insanlar üzerinden anlatıyor hikâyesini ve sadece yukarıda sıraladığım değişikliklerle değil, kişisel değişikliklerle de uğraşmak zorunda kalan insanları getiriyor karşımıza. Şiddet ve teröre de kayan bir politik hareketlilik, kasabanın havasını ve suyunu kirleten bir sanayileşme ve eski (ve kutsal) değerlerin bugün başka değerler karşısında gücünü kaybediyor olması yönetmen Peter Fleischmann için bir politik satir çekme fırsatı sağlamış ve o da rahibin ailesini (ve özellikle de oğlanı) merkeze alarak tüm bir kasabanın bu kaotik ortamda yaşadıklarını aktarmaya soyunmuş.

Sık sık anlatıcı rolü üstlenen ama hikâyeyi açıklamaktan çok kendisinin hayat hakkındaki hislerini o sırada olan bitenle ille de bir bağı olmadan dile getiren liseli çocuk hikâyenin merkezinde. Vitus Zeplichal’ın kendi yaşından küçük bir karakteri canlandırması bir parça garip duruyor ama neyse ki oyuncu sade (ama hep sanki bastırılan bir hınzırlığı barındıran bir havası olan) oyunu ile karakterini hem sevimli hem ilginç kılmayı başarıyor. Fleischmann’ın onu kullanım şekli filmi ilginç kılan unsurlardan biri. Olan bitenin hem içinde yer alan hem de adeta bir gözlemci gibi kasabada dolaşıp duran bu karakter hikâyenin en önemli çekicilik kaynağı ve onunla birlikte biz de gözlüyor ve olan biteni içine girerek yaşıyoruz. Açılıştan hemen sonra onu uzun bir plan içinde okuldan çıkıp koşarak eve giderken gösteren film, genç adamın kaosun tüm tarafları (kasabalılar, eylemciler, polis, kilise cemaati, iş adamları vs.) ile olan ilişkileri üzerinden bize toplumun resmini çizmeyi deniyor ve hafif bir mizah ile de başarıyor bunu çoğunlukla. Değişik bir müzik kullanımı, zaman zaman dinamizmini yükselten kamera ve ufak kurgu oyunları gibi unsurlarla da yönetmen filmine farklılık katmayı başarmış.

Gösterime girdiğinde pek ilgi görmeyen filmin bazı sahnelerinde hafif bir absürt ton da var. Otostopla Hindistan’a gitmeye çalışan bir adam; bahçede işeyen bir işçi; kilisenin çan kulesinden aşağıya işeyen çocuklar; filmin derdini çok iyi anlatan sahnede, ailenin kızı telefonda sevgilisi tarafından terk edilirken, yan odada arılar, fareler, domuzlardan bahseden bir çevreci, odada canından bezmiş gezinen anne, tören için prova yapan yerel müzisyenler ve dışarıdan sürekli gelen inşaat araç ve aletlerinin sesleri gibi pek çok örneği var filmin sarkastik yaklaşımının. Özellikle başta matkap olmak üzere iş aletlerinin sesleri nerede ise tüm hikâye boyunca kulaklarımıza geliyor ve başlardaki “yenisinin yapılması için patlatılarak yıkılan köprü” sahnesinde olduğu gibi “kalkınma”nın sembolü olarak kullanılıyor.

Yeterince güçlü değil hikâye ve politik satir olarak da çok etkileyici değil belki ama ne olursa olsun 1970’lerin değişen ve toplumsal bir karmaşa içindeki Almanya’sından getirdikleri ile kesinlikle ilgiye değer bir film bu. Günümüzün fazlası ile “profesyonel” ve “hesaplı” görünen mizansen anlayışından uzak bu film içeriğine uygun biçimi yakalaması ile de önemli ve ilgi gösterilmesi gereken bir çalışma.

(“Havoc” – “The Bells of Silesia” – “Silezya Çanları”)