En Chance Til – Susanne Bier (2014)

“Seninle tanıştığımızda tek isteğinin çocuk sahibi olmak istediğini söylemiştin. O, artık bizim!”

Bebeklerini kaybeden bir çift, polis olan adamın ebeveynlerinin ciddi ihmaline maruz kalmış bir bebekle karşılaşması ve onun aldığı cüretkâr kararın hikâyesi.

Anders Thomas Jensen’in senaryosundan Susanne Bier’in çektiği bir Danimarka – İsveç ortak yapımı. Annelik, çocuk sahibi olmak, fedakârlık gibi temalar üzerinden ilerleyen hikâyesi ile ilginç ama bu hikâyeyi anlatan senaryosu ile sık sık da aksayan bir çalışma. Oyuncuların dört dörtlük performansları, Bier’in her bir sahne için en uygun olanı yakalamış görünen yönetmenlik çalışması ve Michael Snyman’ın görüntülerinin yaratmayı başardığı tedirgin edici atmosfer ile önemli olan çalışma, gereksiz bir rahatsız ediciliğe sahip olması ve hikâyeyi fazla zorlayarak gerçekçiliğe zarar vermesi ile kendi kendini yaralıyor. Bu kusurlarına rağmen, filmin özellikle “herkes çocuk sahibi olabilir mi/ olmalı mı” sorusunu sormaktan ve cevabı üzerinde düşündürtebilmesinden kaynaklanan bir çekiciliği de var kesinlikle.

Genç bir çift ve uykusunda ölen bebekleri, polis olan adamın ne yapacağını şaşırması ve o sırada karşısına çıkan “fırsat”ı değerlendirmek gibi çılgın bir fikire kapılması ile gelişen olayları anlatıyor bize film. Bunu yaparken zaman zaman bir polisiye havasında ilerliyor, sık sık trajedinin rotasını izliyor ve sert sahnelerden de hiç kaçınmıyor. Sonuç, evet etkileyici ama aynı zamanda da rahatsız edici oluyor doğal olarak. Fazla sallanmayan bir el kamerası kullanımı, sık sık karakterin gözlerine odaklanan kamera ve oldukça doğal görünen ama üzerinde epey düşünüldüğü açık olan yönetmenlik çalışması ile film biçimsel açıdan sınıfı geçiyor kesinlikle. Bebeğin dahi gözlerine odaklıyor kamerayı yönetmen Bier ve yakın plan çekimlerle karakterlerin korkularını, tereddütlerini ve umutlarını bize hayli doğrudan aktarıyor. Zaten trajik olan bir hikâyede bu vurguya ayrıca ihtiyaç olduğu tartışılabilir kuşkusuz ama Bier’in yakaladığı etkileyiciliği de kabul etmek gerek. Sabah uyanan bir kadının yataktan kalkarken odasının güneşin sarı ışıklarına boğulmuş bir halde gösterilmesi (karşı karşıya kalacağı sürprize bir gönderme olarak belki de), doğa görüntülerinin hep bir tedirginlik duygusunu içerecek şekilde karşımıza getirilmesi ve kimi kritik sahnelerinde kameranın karakterlerin duygusal sallantılarını taklit edercesine hareket etmesi gibi tercihleri de filmin “teknik” başarısının örnekleri arasına eklemek mümkün ve filmin yaratıcılarını bunun için tebrik de etmeli kesinlikle. Ne var ki bunların yanında yine görsel açıdan rahatsız edici tercihleri var filmin ki hikâyeye katkısı gerçekten tartışmaya açık bunların. Ölü bir bebek bedeninin defalarca gösterilmesi veya bakımsızlık nedeni ile kendi pisliği içinde yaşamda kalmaya çalışan bir bebeğin görüntüsünün sık sık karşımıza çıkmasının amacı ne olabilir diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi sık sık.

Filmin adındaki ikinci şansın kime tanındığı üzerinde de durmak gerekiyor bir parça: Finalde tanık olduğumuz gibi bir çocuğa mı tanınıyor bu şans, yoksa bir (hatta iki farklı) anneye mi? Kendimize veya bir başkasına ikinci bir şans tanırken, bir başkasının aleyhine yapıyorsak bunu ve ondan esirgiyorsak bu ikinci şansı, yaptığımız ne kadar doğru kabul edilebilir? Sorularını başka alanlarda da soruyor ve sorduruyor film: “Herkes anne olabilir mi?”, “annelik bir kadının mutlaka üstlenmesi gereken bir statü müdür”, “toplumsal beklentiler arzularımızla çatıştığında ne olur?” vs. Açıkçası sorular önemli ve hikâye bu soruların dikkatimizden kaçmaması için elinden geleni yapıyor ve başarıyor da bunu, zaman zaman vurgusunun dozunu kaçırsa da. Bunun yanında hikâye aksıyor da bir yandan epeyce. Adamın kolay kolay kimsenin yap(a)mayacağı bir şeye neden kalkıştığını, buna nasıl cesaret ettiğini anlatamıyor bir türlü bize. Üstelik yaptığı şeyi yapabilmesi pek de gerçekçi değil ki hikâyenin kimi başka sahnelerinde de karşımıza çıkıyor bu problem. Adamın bu korkunç işi yapmak yerine neden başka bir yol denemediğini anlayamıyoruz bir türlü örneğin. Kahramanımızın iş arkadaşının özel hayatındaki problemi ve sonraki “kendini toparlama” yan hikâyesinin neden filmde yer aldığı da sorguya açık epey.

Filmin uzun bir süre polisiye havasında ilerliyor olması hikâyeye bir gerilim katsa da, “ne olacak” sorusu sanki filmi asıl derdinden bir parça uzaklaştırıyor aynı zamanda. Hikâyeyi yönlendiren temel karakter olan adam olmasına rağmen, babalık kavramını hak ettiği ölçüde değerlendirmiyor film. Buna karşılık finale doğru öğrendiğimiz gerçeğin hayli vurucu olması ve o ana kadar tanık olduklarımızı bize yeniden düşündürtmesi hayli etkileyici olmuş kesinlikle. Nikolaj Coster-Waldau ve May Andersen’in oyunculuklarının özellikle çarpıcı olduğu filmde, Ulrich Thomsen (senaryo kendisine yeterili oyun alanı bırakmasa da), Maria Bonnevie ve Nikolaj Lie Kaas da başarılı performanslar sunuyorlar ve filmi oyunculuk açısından zirve diye tanımlayabileceğimiz bir noktaya taşıyorlar.

(“A Second Chance” – “İkinci Bir Şans”)

52 Pick-Up – John Frankenheimer (1986)

“Evet bayım, çok para kazanan pek çok kişi gibi senin de paran yok!”

Karısı politikaya atılmak üzere olan bir iş adamının sevgilisi nedeni ile şantaja uğramasının hikâyesi.

Elmore Leonard’ın aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosu Leonard ve John Steppling tarafından yazılan filmi John Frankenheimer yönetmiş. Sadece iki yıl önce aynı yapımcılar (Menahem Golan ve Yoram Globus) tarafından “The Ambassador” adı ile de sinemaya uyarlanan romanın bu kadar kısa bir süre içinde beyazperdede tekrar hayat bulması hayli ilginç bir durum. İlk uyarlama epey başarısız bir çalışma olmuştu; bu film ise ondan epey üstün olsa da -ve diğerinin politik saçmalıklarından muaf olsa da- yeterince tatmin edici değil bir gerilim ve polisiye filmi olarak. Kıyafetleri, saç modelleri ve synthesizer müzikleri ile tam bir 80’ler nostaljisi yaratan film kimi zaman ucuza kaçan bir erotizme de sahip. Elmore Leonard’ın “ucuz roman”larına yakışan havası ile dikkat çekebilecek olan film hedeflediği kadar eğlendiremese de ve heyecan yaratamasa da türün meraklılarının ilgisini toplayabilir yine de.

Vatkalı kıyafetler, döneme özgü saç modelleri ve Gary Chang imzalı “klavyeden her türlü havaya uygun melodi yaratılabilir”i kanıtlayan müzikler; evet bu bir 1980’ler filmi. Reagan’ın ABD başkanı olduğu dönemin havasına uygun olarak, aldatan ve aile kurumunu zor duruma düşüren bir erkeğin cezalandırılmayı hak ettiği temasına uygun hareket eden ve yine tam da aynı nedenle erkeğin sonuçta bir kahramana dönüşerek aileyi kurtardığı hikâye temel olarak, şantaj yapılan adamın kendisine şantaj yapanları birer birer ortadan kaldırmasını anlatıyor bize. Bunu yaparken sadece üç kötü adamını değil, onlarla ilişkili ve filmin erotizminin kaynağı olan iki kadını da cezalandırıyor hikâye ki bu kadınlar “ahlâksız” işleri nedeni ile hak ediyorlar bu sonu elbette! Kahramanımızın kimileri pek de ikna edici bir gerçekçiliğe sahip olmayan farklı sahnelerde hikâyenin kötü karakterleri ile yüzleşmesi üzerinden hem eğlencesini hem gerilimini üretmeye çalışan filmin doğrudan ahlâkçı bir içeriği olduğunu söylemek iddialı olabilir bir parça ama sonuçta kötüler hak ettiği cezayı bulur, günah işleyen erkek ailenin reisi olarak üzerine düşeni yaparak evliliğini kurtarır ve karısı da onu affeder ifadesi ile özetlenebilecek bir finali olan filmin en azından ahlâkçılığa göz kırptığını söyleyebiliriz rahatlıkla.

Hikâyenin kötüleri ile eğlendirici olmaya da çalışmış film ama kimi zalimliklerinde o denli ileri gidiyorlar ki eğlendirmekten çok rahatsız ediyorlar seyirciyi. John Glover’ın Clarence Williams ile birlikte filmin oyunculuk açısından en iyisi diye özetlenebilecek bir performansla canlandırdığı (ama sık sık da abartıya başvurduğu) çete reisi, zalim bir siyah adam ve fazlası ile tipik bir eşcinsel karakter olarak çizilen ortaklarından oluşan çeteyi ortadan kaldırırken, hikâyenin kahramanımızın elini kana bulamayacak bir şekilde hareket etmesi filmin en doğru tercihlerinden biri olarak görünüyor ki hikâyenin eğlendirici yanlarından biri de bu. Sonraları Quentin Tarantino filmlerinde daha etkileyici örneklerini göreceğimiz kimi diyaloglar da filme keyif katıyor açıkçası ama filmin temel sorununu aşabilmesine yardımcı olmuyor bu başarı. Film bir türlü vasatın yeterince üzerine çıkamıyor eğlence ve gerilim alanlarında. Bunun da temel nedeni sanırım, filmdeki karakterlerin de yaşadıklarından pek çok sahnede yeterince etkilenmemiş bir biçimde hareket ediyor olmaları. Bir başka ifade ile söylersek, onların yeterince ciddiye almamış göründüğü bir durumdan biz de doğal olarak fazla etkilenmiyoruz. Roy Scheider’ın kimi sahnelerdeki abartılı duran performansının arkasında da sanki bu ciddiye almama durumu var gibi ve filmi iyi olan değil kötü olanlar ayakta tutuyor bu nedenle.

Gary Chang’ın bazı sahneler için hayli hafif kaçan müziğinin de pek yardımcı olmadığı hikâyede adamın sinemaya giderek kötü adamla yüzleşmesi gibi pek çok sahne hikâyede inandırıcılık sorunu yaratırken kimi diğer sahnelerde de film yaratmaya çalıştığı gerilimini kendisi yok ediyor tuhaf bir şekilde. Tüm bu kusurlarına rağmen film yine de keyif verebilir pek çok seyirciye. Sert sahneler, kimi parlak diyaloglar, Roy Scheider ve Ann-Margret’in varlığı, ucuz da olsa erotizmi ve özellikle hayli sadist bir cinayeti ile film seyircisinin ilgisini ayakta tutabilir.

(“Şantaj”)

Kara Çarsaflı Gelin – Süreyya Duru (1975)

kara-carsafli-gelin“Hele salak! Size toprak mı verecekler bellisen? Sen delirmişsin, ey oğul. Fıkaraya el uzatıldığı nerede görülmüştür”

Babasının işlediği cinayetin kan bedeli olarak kurbanın ailesine verilen çocuk yaştaki bir kızın hikâyesi.

Bekir Yıldız’ın üç ayrı hikâyesinden Vedat Türkali’nin sinemaya uyarladığı ve Süreyya Duru’nun yönettiği bir Türk sineması klasiği. 1977 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film de dahil dört ödül alan (diğerleri Senaryo, Kadın Oyuncu ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında) film 1970’li yılların politik hayatından izler taşıyan ve o dönem Türkiye sinemasının çeşitli örneklerini verdiği “bir derdi olan” sinema eserlerinden biri. Üç ayrı hikâyeyi hemen hemen ciddi bir problem olmadan birbirine bağlamayı başaran Türkali’nin senaryosu, başarılı oyunculukları, düzeni sorgulayan içeriği ve Duru’nun gerçekçiliğe elinden geldiğince yakın durmayı başardığı bir çalışma olması ile ilgiyi hak eden film, o dönem sinemasının kimi kusurlarından kaçınamamış olmasına ve dertlerinin çokluğu arasında zaman zaman odağını kaybetmesine rağmen bir klasik olarak sinemamızın tarihinde yerini almış durumda.

Başta onaylanan senaryosu daha sonra sansür tarafından 3 kez ret edilen film ancak Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı ile gösterime girebilmişti. Milliyetçi grupların, gösterildiği sinema salonlarını tehdit etmesine neden olan filmin bu tepkileri çekmesindeki temel neden hikâyesinin odağında yer alan toprak reformu tartışmalarıydı asıl olarak. Feodal bir düzenin hüküm sürdüğü ve ağaların egemen olduğu topraklarda (film Urfa’da geçiyor) topraksız köylülerin bu ağaların modern köleleri olarak yaşamalarını ve ağaların iktidar güçleri ile nasıl içli dışlı olduklarını anlatan hikâye ülkeyi yönetenlerin hoşuna gitmemişti doğal olarak. Duru’nun filmi bu konuları cesaretle ele aldığı için takdiri hak ediyor öncelikle. Bekir Yıldız’ın üç farklı temayı (kan bedeli, kaçakçılık ve ağalık düzeni) ele alan üç ayrı hikâyesini tek bir filme yedirmek ve karakterlerin bu hikâyelerin her birinde gerçekçi bir resim içinde kalmasını sağlamak kolay bir iş değil kesinlikle ve Türkali’nin bunu hemen hiç aksamadan başaran senaryosu Duru’ya büyük bir kolaylık sağlamış ve o da filmi yalın bir mizansenle çekerken Türkali’nin kendisine sağladığı malzemeyi hak ettiği şekilde kullanmayı başarmış kesinlikle. Film bunları başarırken klasik Yeşilçam problemlerinin bazılarından da kurtulamamış ne var ki. Örneğn dublajda zaman zaman ciddi aksamalar olmuş ve müziğin kullanımı da fazlası ile gösterişli ki bu gösterişlilik filmin genel sadeliği ile çelişiyor sık sık. Müziğin bir sahne içindeki kullanımının ne hissetmemiz gerektiğine bu kadar doğrudan işaret etmesi zarar vermiş filme ve zaman zaman fazlası ile “kaba” bu kullanım şekli ile hikâyenin altını gereksiz yere çizilmiş görünüyor.

Ahmed Arif’in “33 Kurşun” şiirinden bir bölümün seslendirildiği, yine onun şiirinden bestelenen “Adiloş Bebe” şarkısının sadık Gürbüz tarafından seslendirildiği ve Bedirhan Kırmızı’dan türküler ve uzun havalar dinlediğimiz film bu öğeleri ile hem politik hem de kültürel açıdan durduğu yeri net işaret ediyor kesinlikle. Film bu müzikleri ve şiirleri kullanım şekli ile yeterince profesyonel bir görüntüye sahip değil ne yazık ki. Şiirin hikâyeye giriş ve çıkışı, şarkıların başlama ve bitme şekilleri yeterince olgun bir kurgu ile oluşturulmamışlar ve bir sahnenin “şimdi uzun hava başlayacak” diye düşündürtecek şekilde kurgulanması ve gerçekten de uzun havanın hemen kulaklarınıza ulaşmaya başlaması pek olumlu bir durum değil filmin genel kalitesi açısından.

Amatör oyuncuların bir parça fazla aksadığı filmin ana kadrosu sağlam isimlerden oluşuyor: Semra Özdamar, Hakan Balamir, Aytaç Arman, Aliye Rona, Hüseyin Peyda ve Menderes Samancılar gibi isimlerin olduğu kadroda Antalya’da ödül alan Semra Özdamar (sinemamızı erken terk eden bir yıldız olmuştu ne yazık ki!) ve Peyda işlerini iyi yapmışlar ama Rona ve Balamir üzerinde ayrıca durmak gerekiyor. Aliye Rona sinemamızın kendisini pek çok filmde mahkum ettiği bir karakteri (adeta Yunan trajedilerinden fırlamışa benzeyen bir karakterdir bu) burada da tekrarlıyor ve -kendisinden talep de edildiği üzere- sık sık abartının sınırlarında geziniyor. Yine de bu abartının bile onun çileli yüz çizgilerine yakıştığını ve ondan başka kimsenin bu abartıya rağmen gerçekçi görünmesinin pek de mümkün olmadığını söylemek gerek. Filmin oyunculuk açısından tüm kadronun önüne geçen ismi ise Hakan Balamir olmuş. Güçlü, cesur ve düzeni naif duyguları ile sorgulayan karakterini takdir edilesi bir gerçekçilikle ve ekonomik bir oyunculuktan hemen hiç ayrılmadan canlandırmış ve filmin asıl yıldız olmuş kesinlikle.

Birden fazla tema ile uğraşmasının hikâyenin yeterince derinleşmesine -neyse ki- pek fazla olumsuz yönde etki etmediği film ağlayan onca karakterin olduğu ve bir trajediyi hissetmemiz için bunun yeterli olduğu bir sahnede bir de en koyusundan bir uzun havaya başvurmak gibi hatalı tercihleri, “bayılan sarışan kadın” gibi hem yapay görünen hem de filmin havasına hiç uymayan bir mizah yaratmaya çalışması ve hayli kritik ve dram potansiyeli yüksek olabilecek “eş zamanlı gerçekleştirilen iki düğün” bölümünün hatalı kurgulanması (ve ne olduğunu başta anlayamamız) gibi problemleri olsa da izlenmeyi kesinlikle hak eden bir çalışma bu.

Que Horas Ela Volta? – Anna Muylaert (2015)

que-horas-ela-volta“Sana bir şey teklif ettikleri zaman, nezaketen ediyorlar; çünkü tekliflerini geri çevireceğini düşünüyorlar”

Bir zengin evinde hizmetçi ve bakıcı olarak çalışan kadının uzun süredir görmediği kızının yanına gelmesi ile çalıştığı evdeki düzenin bozulmasının hikâyesi.

Anna Muylaert’in yazıp yönettiği bir Brezilya yapımı. Sanatçının kendi hayatından yola çıkarak yazdığı hikâye bir başkasının çocuğuna bakmak için kendi çocuğundan uzakta yaşayan bir bakıcının çalıştığı evdeki sorgulamadan kabullendiği düzenin kızının gelişi ile bozulması ile ortaya çıkan olayları anlatıyor bize temel olarak. Başroldeki Regina Casé’nin tek kelime ile muhteşem diye özetlenebilecek oyunu ile baştan sona sürüklediği film İngilizce adının (“The Second Mother”) altını çizdiği gibi annelik üzerine epey bir şey de söylüyor ve düşündürtüyor seyircisine. Küçük ve hoş mizahı, gerçekçi karakterleri ve hikâyesi ve Ruylaert’in zarif ve sade yönetimi ile ilgiyi hak eden film Brezilya’nın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma da olmuştu.

Bir zengin evinde çalışıyor kadın; evin erkeği babasından kalan para ile çalışmaya gerek duymadan yaşayan bir adam, kadın ise moda programlarına röportajlar veren ve zenginliğin ve evin patronu olmanın keyfini süren bir iş kadını. Evin tek çocuğu olan ve üniversiteye hazırlanan oğlan ile aralarında karşılıklı sevgi ve güvene dayalı çok sıcak bir ilişkisi var hizmetçi kadının. Annesi ile arasındaki soğuk ilişkiye karşılık, çocuğun uyuyamadığında yatağına gelip onunla birlikte uyuyacak kadar yakın hissettiği bir kadın baş karakterimiz. Hikâyedeki “anne” ile olan ilişkilerden sadece biri bu. Çocuğun gerçek annesi ile olan ilişkisi ve kahramanımızın on yıldır ilk kez göreceği kızı ile olan ilişkisi filmdeki diğer anne ve çocuk ilişkileri; bir de finalde karşımıza çıkacak olan bir başka annelik ilişkisi daha var filmin. Bu ilişkilerin her biri adeta bir diğeri ile ters orantılı olarak ilerliyor, birinin iyileşmesi diğerlerinde sıkıntıya neden oluyor gibi. Muylaert onun çocuğuna bakmak için kendi çocuğundan uzak kalmak zorunda olan bakıcısı ile yaşadığı gerçek tecrübeden yola çıkarak yazmış hikâyeyi ve ortaya oldukça dokunaklı bir sonuç çıkarmış; üstelik bunu hafif bir mizahı atlamadan ve gerçekçilikten hiç sapmadan yapmayı başarmış ki bu sonuç filmi görülmesi gerekli sınıfına sokuyor kesinlikle. Yıllardır yaşadığı evde hiç sorgulamadan ve doğal olarak kabul ettiğı sınırların ve sınıf farkının “dik kafalı” kızının davranışları ile aşılmaya başlaması sonucu ortaya çıkan durumu nasıl yöneteceğini bilemeyen kadın karakteri hikâyeyi gerçekten hayli çekici kılıyor. Kimi sembolik sahnelerle ortaya serilen bu “düzenin bozulması” hâlini sert bir söylemle dile getirmiyor yönetmen ve “yasak dondurmayı yeme” ve özelllikle de “havuza girme” sahneleri ile mizahı da keyifli biçimde kullanarak anlatıyor derdini.

Filmdeki tüm oyuncular üzerlerine düşeni lâyıkı ile yaparken (bakıcının yıllar sonra kavuştuğu kızını oynayan Camila Márdila’nun öne çıktığını da söyleyelim), adeta Regina Casé’nin olağanüstü oyununu besliyorlar düzenli olarak. Casé nerede ise her karesinde göründüğü filmde tam bir oyunculuk virtüözü gibi hareket ediyor ve duygusallıktan komediye her farklı ânın keyfini hem kendisi çıkarıyor hem de seyirciye geçiriyor bu keyif duygusunu. Kahve seti sahnesinden finale, evin çocuğu ile sıcak ilişki anlarından evdeki zora giden durumu idare etme çabalarına, oyuncu filme damgasını vururken hem olgun hem dinamik olmayı başaran performansı ile tek başına filmi seyre değer kılıyor. Evin tüm sırlarının emanet edildiği kadın karakteri ile zenginleşen film “sevginin emek demek olduğunu” da söylüyor bize. Örneğin, ev sahibi kadının bir yandan çocuğunu kendisine soğuk davranmakla suçlarken diğer yandan onun için pek de emek harcıyor görünmemesini bakıcının çocuk için verdiği sevgi dolu emekle karşılaştırıyor hikâye ve “mesaj”ını iletiyor bize sıcak bir şekilde. Evin oğlunun çok mutsuz olduğu bir anda bakıcının tesellisine sığınırken gerçek annesinin yakınlığını ret etmesi de yine bu kaygının bir uzantısı olarak geliyor karşımıza.

Sınıf farkları ve emek verme üzerinden ilerleyen hikâyesi “politik” elbette filmin. Bunu vurgulamaktan çekinmiyor yönetmen ve final bu bağlamda bakınca bir isyan olarak da görülebilir ve görülmeli de. Bunun yanında, bu isyanın gerçekleştirilebilir olması ancak yıllarca bu sınıf farkına boyun eğmiş olmaya bağlı ki bu da isyanın anlamını sorgulamanıza neden oluyor şüphesiz. Anlattığı trajik duruma, bu açıdan bakınca, gerçekçi bir çözüm de sunamıyor doğal olarak film. Gerçekçi bir çözümün araştırılması ve irdelenmesi “politik” değil, politik bir filmin konusu olarak başka bir hikâyede anlatılmayı bekliyor şimdilik. Ev sahibi adamın tüm entelektüelliği ile evin en zayıf karakteri olması ise filmin anlattığı bu veya benzeri dünya konularında entelektüellerin çaresizliği ve hayattan kopukluğuna gönderme olarak yorumlanabilir belki. Son bölümlerinde bir parça kolay çözümlere başvuruyor olsa da (ve ev sahibi kadının oldukça soğuk bir kadın olarak çizilmesi hikâye için kolay bir yola başvurmak olarak görülse de –sonuçta bu kadın da sevgi dolu ama çalışan bir kadın olabilirdi-) Muylaert’in filmini görmeye ve Casé’nin performansının keyfini çıkarmaya engel oluşturmuyor bu durum. Son bir not olarak, filmin Türkçe adının “yanlışlığı”nı belirtelim: Filme annesi ile bir yaz geçiren bir kişinin hikâyesi havasını veriyor bu isim; oysa filmin odağında olan o değil annesi.

(“The Second Mother” – “Annemle Geçen Yaz”)