Hang ‘Em High – Ted Post (1968)

hang-em-high“Peşlerinden kendim gideceğim. Bunun Tanrı ile ilgisi yok, işi kendim halledeceğim”

Hırsızlık ve cinayetle suçlanarak uğradığı linçten son anda sağ kurtulan bir adamın bir kanun adamı olarak intikamını almasının hikâyesi.

Senaryosu Leonard Freeman ve Mel Goldberg tarafından yazılan, Ted Post’un yönettiği bir Amerikan yapımı. Başroldeki Clint Eastwood’un Sergio Leone ile çektiği “Dolar Üçlemesi” filmleri ile kazandığı ünün üzerine kurulmuş görünen filmin yönetmenliği önce Leone’ye teklif edilmiş ama onun o sıralarda “Once Upon A Time In The West” filmi için çalışıyor olması nedeni ile yönetmenlik Eastwood’un önerisi ile Post’a gitmiş. Western’in bir alt türü olan “revizyonist western” sınıfı içinde gösterilebilecek olan film, temel olarak Leone’nin spagetti western’lerinden hafif esintiler taşıyor olsa da o havadan epey uzak bir çalışma. Bir ülkenin kuruluş ve gelişme döneminde adalet kavramının ve prensiplerinin oluşumu üzerine fikirleri olan film, Ted Post’un eli yüzü düzgün anlatımı ve Eastwood’un -oyunculuğundan çok- karizması ile dikkat çekiyor ve ilgiyi hak ediyor. Tam olarak derdinin ne olduğuna pek karar verememiş görünen çalışma, revizyonist sıfatını hak edecek farklılığı ile önemli bir film yine de.

Jenerik öncesi gösterilen ve kahramanımızın iyi yürekliliğini sergileyen bir sahne ile açılan film halkın kendi adaletini kendisinin tesis ettiğini gösteren linç sahnesi ile devam ediyor ve buradan başlayarak filmin temel olarak adalet teması üzerinde döneceğini anlıyoruz. Eskiden olduğu gibi yeniden bir kanun adamına dönüşen ve federal şerif ünvanını alan kahramanımızın yargıçla adalet kavramı üzerindeki kimi çatışmaları, halk için bir sirk gösterisine dönüşen idamlar, cezaevindeki feci koşullar, sevgilisi olan kadının geçmişte kendisine tecavüz eden adamla ilgili adalet arayışı ve en başta da şerifimizin bireysel adalet ile toplumsal adalet arasındaki sıkışmışlığı temel olarak filmin nerede durduğunu gösteriyor bize. Ne var ki bu dert üzerinde dururken sık sık konuyu dağıtan yan hikâyelere başvurması veya adamı linç etmeye çalışan karakterlerden bir kısmını kaba bir kötülüğün parçası olarak göstermesi (sonuçta problem bu karakterlerin kötü veya iyi olması değil, toplumda yerleştirilmeye çalışılan adalet mekanizmalarının dışında hareket etmiş olmaları) filmin kendi kendine zarar vermesine neden oluyor. Muhtemelen bir western içinde böyle “derin” konulara girmenin ticarî açıdan pek iyi olmayacağı düşüncesi filmin yaratıcılarını hikâyeyi daha standart kalıplara yaklaştırmaya götürmüş ama film sinema değeri açısından bundan zarar görmüş elbette.

Filmin yukarıda sözü edilen arada kalmışlığı yönetmenlik alanında da gösteriyor kendisini: Özellikle Eastwood’un yakın plan yüz çekimlerinde ortaya çıkan spagetti western havası -tıpkı asıl temanın üzerine yeterince gidilmemesi gibi- filmin genelinde yerini daha geleneksel bir mizansen anlayışına bırakmış görünüyor. Böyle olunca da Eastwood’un Leone filmlerinden buraya taşımış göründüğü bakışlar ve mimikler zaman zaman filmin tümü içinde bir parça eğreti durmuş. Yine de Eastwood’un hemen her filminde olduğu gibi oyunculuk performansı ile değil, karizması ile işini gördüğünü düşünürsek bu bakışların filme faydası olmuyor da değil açıkçası. Girişte belirttiğim gibi filmi klasik bir western’den çok türün 1960 ve 70’li yıllarda öne çıkan bir alt türü olan “revizyonist western” türü içinde değerlendirmek gerekiyor. Klasik western’e göre daha gerçekçi bir bakış, daha karanlık bir hava ve belki de -en azından bu film için- tümünden daha fazla olmak üzere western’in kimi değerlerini (maçoluk, idealleştirilen bir yeni dünya arayışı vs.) sorgulama şeklinde kendisini gösteren yaklaşım hikâyede yerlerini almış görünüyorlar ki filmi temel olarak farklı kılan özelliklerinden biri de bu. Bu revizyonist bakışın getirdiği eleştirel hava özellikle şerif ile yargıç arasındaki adalet üzerine olan tartışmalarda gösteriyor kendisini. Finaldeki “uzlaşmacı” hava bir Amerikan filminden bekleneceği şekilde eleştirel bakışı sınırlıyor olsa da, toplu idam sahnesinde en iyi örneğini verdiği şekilde filmin yine de kayda değer bir sorgulayıcılık taşıdığını söylemek mümkün.

Henüz otuz beş yaşındayken intihar ederek yaşamına son veren Inger Stevens’ın Eastwood’a eşlik ettiği filmin Dominic Frontiere imzalı müziği türden türe atlayan havası ile hikâyeyi zenginleştirmiş görünüyor. Bazen bir gerilim filmine yakışacak melodilere sahip, bazen tipik bir western havasına bürünen ve hatta filmin kendisi gibi zaman zaman spagetti western’e uzaktan da olsa bir selâm gönderen müziğin bu çok çeşitliliği arada dikkat dağıtıyor belki ama yine de müzik çalışması başarılı olarak nitelendirilebilir rahatlıkla. Bruce Dern, Ed Begley, Dennis Hopper, Pat Hingle gibi isimlerin yardımcı oyunculukları ile zenginleştirdiği film, özetleyerek söylersek; farklı (ama yeterince değil), sorgulayıcı (ama yeterince değil) ve ilginç (ama yeterince değil) bir çalışma ve ilgiyi hak ediyor.

(“Onları Yükseğe As”)

Starry Eyes – Kevin Kolsch / Dennis Widmyer (2014)

starry-eyes“Beni ikna etmek için ne yapabilirsin? Tekrar sana inanmam için? Yeni bir çift göz için gözlerinden vazgeçebilir misin? Bizim gibi gören gözler için? Bedeninden vazgeçebilir misin sesimizin taşıyıcısı olmak için? Benim sesimin? Eski hayatından vazgeçebilir misin yeni ve muhteşem bir hayat için?”

Ünlü bir oyuncu olabilmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olan hırslı bir genç kadının hikâyesi.

Çalışmalarını çoğunlukla birlikte yürüten Kevin Kolsch ve Dennis Widmyer’in hem yazıp hem yönettikleri bir film. Bütçesinin bir kısmını “Kickstarter” (bağımsız yapımcıların projeleri için bağış toplamasına aracılık eden bir şirket) üzerinden karşılayan bu bağımsız film ruhunu (ve bedenini) yıldız olmak karşılığında satmak zorunda kalan genç bir kadının yaşadıklarını anlatıyor. Gerçekçi -ama gereğinden fazla gerçekçi- sahneleri, synthesizer ile hazırlanmış basit ama çok etkileyici müziği, başroldeki Alex Essoe’nin performansı ve sertliğinden/doğrudanlığından güç alan mizanseni ile belli bir etkileyiciliğe ulaşmayı başaran film ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Buna karşılık “kendini satma” hikâyesinin çok daha başarılı örneklerini görmüş olmamız, korkutmanın ötesine geçerek iğrendiren kimi sahneleri ve bir ara “teen-slasher” havasını alması filmin zayıf yönleri olarak dikkat çekiyor.

Başroldeki Alex Essoe’nun “ruhunu ve bedenini teslim etmiş” bir şekilde canlandırdığı karakteri “trikotillomani” denen ve hastanın saçını, kaşlarını yolma gibi davranışlar gösterdiği bir rahatsızlıktan muzdarip ve stresli anlarında saçını seyredeni de etkileyecek bir şekilde yoluyor birden fazla sahnede. Filmin “gerçekçi” sertliğinin örneklerinden sadece birisi bu. Sert bir cisimle defalarca vurularak parçalanan yüzler, düşen tırnaklar, kanın fışkırdığı sahneler veya seyirciyi zihinsel olarak yoracak şekilde defalarca parlayıp sönen ışıklar gibi bölümler filmin yaratıcıları Kevin Kolsch ve Dennis Widmyer’in bilinçli tercihleri ve bu durum meraklısını mutlu ederken, bu türden görüntülerle kendisini çok da rahat hissetmeyenler için biraz ürkütücü olacaktır kesinlikle. Kısıtlı bir bütçe ile ve Amerikan sinemasının ortalamasına göre 18 gün gibi hayli kısa bir sürede çekilen film temel olarak ilgiyi işte bu tür sert sahneler ve Essoe’nun performansı üzerinden sağlamış görünüyor. Essoe filmdeki karakteri gibi ruhunu ve bedenini bir tarikatın emrine vermemiştir herhalde ama bu filmden sonra kariyer çizgisi hayli hızlanmış ve ardı ardına çektiği filmler ile önemli bir oyuncu olmaya doğru ilerliyor gibi görünüyor. Ağlama sahnelerinde gerçekten ağladığı söylenen ve böcekli -ve mide kaldırıcı- bir sahneyi gerçek böceklerle çeken oyuncunun performansına diyecek yok doğrusu ama -tekrar söylersek- sanatçının oyunculuğunu ne kadar takdir edebileceğiniz o güç sahnelere ne kadar dayanabildiğiniz ile doğru orantılı biraz da.

“Silver Scream” adında bir korku filminin oyuncu seçimindeki deneme çekimleri ile başlayan ürkütücü/korkutucu hikâye film boyunca sürüyor ve finalde bir “yeniden doğuş” ile de sona eriyor. Arada tanık olduklarımız şan şöhret için ruhunu satan karakter hikâyeleri açısından pek yeni bir şey söylemiyor ama zaten filmin asıl derdi de bu değil. İki senarist/yönetmen bu bilinen hikâyeyi sert bir görsellikle anlatmayı ve doğrudanlıkları ile etkileyici bir kült adayı film yaratmayı tercih etmişler. İleride bir külte dönüşür mü bilmiyorum ama filmin en azından amaçladığı etkileyiciliği yakaladığını teslim etmek gerek. Baş karakterinde gösterdiği yaratıcılığı yan karakterlerinde gösteremeyen film (örneğin oyuncu seçmelerinde şirketi temsil eden iki karakterin tuhaflığı gereksiz bir abartıya sahip ve genç kadının arkadaşları pek de iyi çizilmemiş ve yüzeysel kalmış görünüyorlar) peş peşe öldürülen gençler ile bir ara teen-slasher havasına da bürünüyor epey sert görüntüler eşliğinde. 1980’lerin synthesizer ile üretilen müziklerini andıran ve Jonathan Spies imzasını taşıyan çalışmasının filmin atmosferine takdir edilmesi gereken bir şekilde yakıştığını ve filmin ürkütücülüğünü arttırdığını, Adam Bricker’ın görüntülerinin de filmin direkt, yalın ve korkutucu olma hedefini yakalamasına yardımcı olduğunu söylemek gerekiyor.

Filmde yapımcı karakterinin ağzından duyduğumuz “hırs arzuların en karanlık olanıdır” cümlesine göre akan hikâyesinin imkân tanıdığı korkutuculuğu, karakterinin bedensel ve ruhsal olarak çöküşünü etkileyici şekilde yansıtması, görsel efektlerindeki sade ama yaratıcılığın örneklerini taşıyan başarısı ve düşük bütçe ile de başarılı sonuçlar alınabileceğini kanıtlayan set tasarımları ile ilgiyi hak eden film, zaman zaman hikâyesinin kan ve şiddet banyosunun ardında kalmasına rağmen çekici olabiliyor yine de.

(“Şeytanın Gözleri”)

Abuzer Kadayıf – Tunç Başaran (2000)

abuzer-kadayif“Atasözü, tekerleme çok kullanacaksan. Halk böyle konuşanı çok seviy, biliin mi? Hee, araya din iman lâfları da sıkıştır; iyi gider”

Sokak çocukları için gerçekleştirmeyi planladığı bir projeye para bulmak üzere arabesk şarkıcı kimliğine bürünen bir üniversite hocasının hikâyesi.

Kandemir Konduk’un senaryosu ve Tunç Başaran’ın yönetmenliği ile bir popüler kültür eleştirisi; bir başka ifade ile söylersek popüler kültürü simge olarak kullanarak toplumun kültürel, siyasal ve sosyal açıdan yozlaşmasının hikâyesi. Metin Akpınar’ın, karakterinin birbirine taban tabana zıt iki kişiliğini ustalıkla olarak oynadığı film komedi ile dramı -her zaman olmasa da- dengeleyebilmesi ve bir derdi olan hikâyesi ile ilgiyi hak ediyor. Hikâyeyi daha yalın kılacak ve bunun sonucu olarak filmin derdini daha iyi ve daha üst düzeyde anlatacak sadeleştirmelere ihtiyacı olduğu görünen çalışma, Türkiye’nin geçirdiği değişimler ve nereye doğru gittiği konusundaki tartışmalara ilişkin pek yeni bir şey söylemiyor aslında ve senaryo da kimi zamanlar fazla doğrudan iletiyor mesajını açıkçası. Yine de gündeme taşıdıkları ile önemli bir çalışma bu.

Bir sosyoloji profesörü olduğunu düşündürten derslerinde öğrencilerine anlattıklarını ve tezlerini adeta toplum üzerinde deneyen bir karakter Metin Akpınar’ın canlandırdığı üniversite hocası. Arabesk/fantezi türünde şarklılar söyleyerek büyük bir yıldız olan adamın iki farklı hayatı üzerinden toplumdaki halk ve entelektüel çatışmasına göndermede bulunan hikâye, -bir parça fazla uzatılmış olsa da- sonlardaki “aynada kendisi ile yüzleşme” sahnesinde bu çatışmayı daha görünür kılıyor ve pek de umut vaat etmeyen bir gelecek öngörüyor toplum için. Talat Bulut’un çok başarılı bir biçimde canlandırdığı ve nerede ise Metin Akpınar kadar öne çıktığı menajer karakterinin yönlendirmeleri ile yaratılan bir yıldız kahramanımız. Zenginlik içinde yaşarken yoksulluk edebiyatı yapan, ahlâktan söz ederken ahlâksızlıkların peşinde koşan, o konularla hiç ilgisi olmadığı halde din, iman ve Allah sözlerini dilinden düşürmeyen bu adam kuşkusuz sadece bu hikâyedeki gibi şarkıcıları değil, toplumun “popüler tüm kahramanlar”ını da temsil ediyor. Hikâye boyunca adamın şarkıcı kişiliğindeyken söylediklerinin, yaptıklarının tümünü popüler olmuş herhangi bir siyasetçide de aynen görmek mümkün örneğin. Dolayısı ile filmin toplumdaki yozlaşmaların sadece kültürel olanını değil, her alandaki dejenere eğilimlerin derdini taşıdığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Evet, tüm toplumlar için geçerlidir kolay/yüzeysel/basit olanın kaliteli olanın önüne geçmesi ama bizde dozu hızla artan bir şekilde gerçeğimiz haline dönüşmüş bir resim bu ve finalin de vurguladığı gibi aksi bir yönde gelişim için herhangi bir işaret yok ortada. Kandemir Konduk’un çeşitli problemleri olan senaryosunun sanattan siyasete ve medyaya pek çok farklı alandaki yozlaşmayı sergiler ve mafya gibi unsurları da gündeme getirirken -çoğu tanıdık gelse de- etkili değinmelere sahip olduğunu söylemek mümkün. Dile getirdiği sorunun gerçek nedenleri ve çözümleri konusunda fazla derinlikli değil ne var ki bu senaryo ve kimi klişelere de kendisini teslim etmiş görünüyor. “Halka doğrunun, güzelinin, iyinin gösterilmiyor olması” tek nedeni olamaz kuşkusuz gittikçe artan bu düzeysizliğin.

Senaryonun birkaç problemi var ve bunlardan biri de klişe tiplemeler: Örneğin eşcinsel yardımcı ve roman çalgıcılar konuşmaları ve vücut dilleri ile kaba bir güldürüden kopyalanmış gibi duruyorlar. Bunun yanında, senaryonun kimi bölümleri rahatlıkla atılabilir, hatta atılmalıyımış gibi görünüyor. Örneğin film çekme sahnesi tamamı ile gereksiz ve üstelik de komik olmadığı için temponun düşmesine neden oluyor. Bu sahne muhtemelen, popüler olanın yeteneğinden bağımsız olarak istediği her alanda rahatlıkla top oynatabildiğini göstermek için eklenmiş hikâyeye ama filme herhangi bir katkısı olmamış. Gösterime girdiği sıralarda baş karakterin İbrahim Tatlıses’ten esinlendiği iddia edilmişti ki açıkçası karakterin tüm özellikleri de bunu işaret ediyor. Onun da yönetmenlik geçmişi olduğunu düşününce bu sahnenin belki buna da bir gönderme olduğu söylenebilir ama yine de sahnenin anlamsızlığını açıklamıyor bu durum. Senaryonun karakterin akla getireceği her şeyi barındırmaya çalışması filmin gereksiz yükler taşımasına ve bir süre sonra tekrara düşmesine de neden olmuş ki bu da zayıflatıyor hikâyeyi.

Kahramanımızın kendisine yeni bir kimlik edinmsi için gerekçe olarak gösterilen, sokak çocukları ile ilgili hikâye pek inandırıcı değil açıkçası ve bunun yerine örneğin bir “sosyal deneme” çok daha ikna edici olabilirdi. Bu nedenle filmin geneli içinde sokak çocukları da bir yama gibi duruyor çoğunlukla. Filmin bu ikna edicilik sorununda en büyük yardım kaynağı ise Akpınar ve Bulut’un oyunculukları. Akpınar şarkıcı olarak göründüğü sahnelerde çok inandırıcı ve Zeki Alasya – Metin Akpınar filmlerinde gösterdiği oyunculuğu tekrarlıyor olmasına rağmen karakterini eğlenceli kılabiliyor. Sanatçının asıl başarısı profesör olarak göründüğü sahnelerdeki performansı: Sade bir oyunculukla onlarca kez tekrarladığı mimiklerini bir kenara koyuyor ve sıkı bir karakter oyuncusu tadında bir gösteri sunuyor bize. Onun bu sadeliğine Talat Bulut da eşlik ediyor ve abartmaya çok müsait bir rolde -günümüzün sulu yerli komedilerinde defalarca olduğunun aksine- yalın performansı ile karakterini hayli sağlam bir şekilde çiziyor.

Özkan Turgay’ın bestelediği ve sözlerini Kandemir Konduk’un yazdığı şarkıları (özellikle filmle birlikte popüler olan “Çak O zaman” şarkısı sadece melodisi ile değil, sözleri ile de dikkat çekiyor) Metin Akpınar kendisi seslendiriyor başarılı bir şekilde ama keşke zaman zaman ortaya çıkan senkronizasyon problemine bir çözüm bulunsaymış. Gerek bu şarkı gerekse hikâyenin tümü üzerinden düzeysizliğin/cahilliğin/kabalığın iktidar olduğu bir toplumu anlatmaya soyunan film ne yazık ki bugün düzeyi daha da artmış olan bu yozlaşma için herhangi bir umut vaat etmiyor seyircisine; bunu filme bir eleştiri olarak değil bir gerçekçi saptama olarak kabul etmek gerekiyor. Tunç Başaran’ın minzanseni genel olarak doğru görünürken bir biçimsel tercihinin aksadığını söylemek gerek: Talat Bulut’un karakterinin bir iki sahnede seyirciye hitap ederek konuşması filmin genel üslubu içinde sırıtıyor çünkü film seyirci ile bu tür bir “iletişim”e sadece bu bir iki sahnede giriyor ve sonuç da sırıtan bir deneme oluyor sadece.

The Town – Ben Affleck (2010)

the-town“Bilirsin, insanlar bir sabah uyanır ve hayatlarını değiştireceklerini söylerler ama asla değiştirmezler. Ben benimkini değiştirececeğim. Sen de bana katılsana”

Soyduğu banka şubesinin müdürüne aşık olan bir hırsız ve peşine düşen bir FBI ajanının hikâyesi.

ABD’li yazar Chuck Hogan’ın “Prince of Thieves” adlı romanından uyarlanan senaryosu Peter Craig, Aaron Stockard ve Ben Affleck tarafından yazılan ve Affleck’in yönettiği bir ABD yapımı. Affleck’in ikinci yönetmenlik çalışması olan film, girişteki yazıda belirtildiğine göre, “banka ve araba hırsızları ile meşhur” olan, Boston’daki Charlestown’da geçiyor ve romanın karakteri öne çıkaran adına karşılık kasabanın kendisini öne çıkaran adı ile romandan farklı bir vurgu taşımaya çalışıyor. Ne var ki bu vurgu, sık sık tanık olduğumuz ve kasabayı karşımıza getiren havadan çekimler dışında pek de yansımıyor bize ve kasabanın işçi sınıfı özellikleri de nerede ise hiç hissettirmiyor kendisini. Affleck’in aynı zamanda başrolü de üstlendiği ama oyunculuğunun bir parça donuk olduğu filmde öne çıkan isim ise Jeremy Renner olmuş ve hikâyeye damgasını vurmuş. Eli yüzü düzgün bir anlatım, takip sahneleri ve parçalanan arabalar ve aksamayan aksiyon sahneleri ile kimilerinin ilgisini çekeceği kesin bir “piyasa filmi”.

Ekonomik oyunculukla donuk performansı birbirine karıştırmış görünen ve karakterinin “mavi yakalı” havasına pek uymamış görünen Ben Affleck’in onun gibi soyguncu arkadaşı rolündeki Jeremy Renner’ın döktürdüğü bir film bu. Affleck’in kafa karışıklığının aksine, Renner gösterişli oynamakla abartılı oynamayı birbirine hiç karıştırmıyor; göründüğü her ânı zenginleştiriyor ve filmin en önemli çekicilik kaynaklarından biri oluyor. Romanın içeriği nasıldır bilmiyorum ama isminden yola çıkarak karakterleri öne çıkardığını düşünürsek, Renner bu ada yakışır bir oyun veriyor ve karakterinin sertliğini ve acımasızlığını çok iyi yansıtıyor bize. Hikâyenin potansiyel olarak taşıdığı bir sosyal sınıf analizinin (en azından sergilenmesinin diyebiliriz) karakterlerin öne çıkması nedeni ile geri planda kalması ve kasabanın sosyal yapısının sadece helikopterden yapılan başarılı çekimler ile yanısıtılmasının doğal olarak mümkün olmaması filmi bu açıdan zayıflatıyor. Filmin bir sosyal grup olarak sergilemeyi başardığı tek öğe karakterlerin İrlanda kökenleri olsa gerek. David Buckley ve Harry Gregson-Williams’ın başarılı müzik çalışmasına da yansıyan bu köken, baş karakterlerinin yeşil renk ağırlıklı kıyafetlerinde de gösteriyor kendisini. Filme “The Town” adını verip, kasabanın sosyal dokusunu bu derece yetersiz bir şekilde ele almak ve soygunculara odaklanmak bir çelişki elbette ama bir yandan filmin doğasına da uygun: Farklı olmaya çalışan ama benzerlerinden pek de uzaklaşamayan film sonuçta Hollywood’un kalıpları içinde kalan bir çalışma.

Zaman zaman zorlama gibi görünen hikâyenin yeterince iyi işleyemediği önemli bir öğesi ise FBI ajanı ile peşine düştüğü soyguncu arasında -buna çalıştığı halde- bir ikili gerilim yaratamaması. İki karakterin -en azından ajan açısından- karşılıklı bir mücadele içinde olduğunu yeterince iyi gösteremiyor film ve dolayısı ile buradan elde etmeye çalıştığı çekiciliği de pek üretemiyor açıkçası. Buna karşılık filmin gerek finalinde gerekse hikâye boyunca “iyi”nin yanında durma gayreti içinde olmamasını artı bir puan olarak görmek gerekiyor ve Affleck’in klasik bir iyi kötü tablosundan sakınmasını doğru bir tercih olarak takdir etmek gerekiyor. Aksiyon sahnelerindeki özenin ve teknik başarısının ki filme kattıkları çekicilik inkâr edilemez, diyaloglarına her zaman yansımış görünmediği filmde Robert Elswit’in kasabanın mekânlarını fiziksel olarak başarı ile kullanan görüntüleri takdiri hak ediyor. Hayli başarılı bir soygun ve sonrası sahnesi gibi bölümleri ile heyecan ve aksiyonseverleri mutlu edecek olan film iddia ettiği kadar içerik olarak dolu bir film değil ama yine de ilgiyi hak ediyor temiz ve özenli çalışması ile.

(“Hırsızlar Şehri”)