De Rouille et D’Os – Jacques Audiard (2012)

de_rouille_et_d_os“Bacaklarıma ne yaptınız? Bacaklarıma ne yaptınız?”

Bir balina eğitmeni ile yoksul bir işçi adam arasında başlayan ve kadının geçirdiği trajik bir kaza sonucu farklı bir yön alan ilişkinin hikâyesi.

Craig Davidson’ın aynı adlı hikâye kitabından uyarlanan bir Fransa – Belçika ortak yapımı. Senaryosu Thomas Bidegain ve Jacques Audiard tarafından yazılan filmin yönetmen koltuğunda oturan isim de Audiard olmuş. Kolayca abartılı bir trajediye dönme potansiyeli olan bir hikâyeyi seyircinin gözünden yaş getirmeye çalışarak değil, onu iki kahramanının duygularını paylaşmaya çağırarak anlatmayı tercih eden film gerçekçi tavrı ve zarif dili ile dikkat çekiyor öncelikle. İki baş karakteri canlandıran Marion Cotillard ve Matthias Schoenaerts’in adeta bir oyunculuk dersi verircesine tam anlamı ile döktürdükleri filmin senaryosunun kadının adama kazadan sonraki yönelişini yeterince iyi açıklayamamak ve ikinci yarısında zaman zaman kendisini toparlayamamak gibi sıkıntıları olsa da, dürüst yaklaşımı, karakterlerini oturttuğu çerçeveyi doğru seçmesi ve onları yargılamak/yargılatmak yerine bizi olan bitene seyirci olmaya çağırması ile önemli bir film. Hikâyesinin odağında yer alan “insan bedeni” temasının da hakkını veren film görülmeyi kesinlikle hak ediyor.

“Pas ve Kemik” ifadesi, yüzün bir darbe alması sonucu dudakların dişlere çarpmasının ağızda yarattığı kan tadı için kullanılıyormuş. Filmi seyredince ve adamın tüm o hayli sert dövüş sahnelerinin tanığı olunca bu tadı siz de alıyorsunuz açıkçası. Jacques Audiard tıpkı hikâyenin genelinde olduğu gibi bu sahnelerde de hayli gerçekçi davranmış ve Matthias Schoenaerts’in muhteşem oyunu ile de ortaya çok etkileyici bir sonuç koymuş, seyrettiğimizi “kan tadı” açısından değerlendirirsek. Filme kaynaklık eden ve Kanadalı Craig Davidson’a ait olan hikâyede balina eğitmeni olup kazaya uğrayan bir erkekmiş ama filmde bu karakteri kadın yaparak ve karşısına yine onun gibi bedeni ile bir derdi olan bir erkek karakter yerleştirerek çok doğru bir seçim yapmış Bidegain ve Audiard ikilisi. Evet, doğru bir seçim bu çünkü hikâyenin odağında –bir karakterinin trajedisi, bir diğerinin hayatta kalma çabası gibi ön planda olan konular olsa da- insan bedeni de var. Kadının geçirdiği kazanın sonucunda beden bütünlüğünü yitirmesi ve hayatının bu nedenle tamamen değişmesi söz konusuyken, adam bedenini tüm çıplaklığı ile ortaya koyduğu bir dövüş sporu ile meşgul. Hikâye boyunca insanın bedeni ile ilişkisi, onu algılayış ve kullanış şekli ve bedeninin onun için ne ifade ettiği bir alt metin olarak sürekli kendisini gösteriyor. Adamın dövüşlerde yıpranan bedeni hayli sert sahnelerde karşımıza gelirken, dökülen dişler, akan kan ve hırpalanan bedenler adeta bir resmî geçit yapıyor perdede. Adam bedeni ile yaptığı bu işten mutlu ve kazandığı bir dövüşten sonraki yüz ifadesi ile de gösteriyor bunu. Kıacası bedeni ile gurur duyan, yaşamı ona bağlı görünen birisi o. Kadın ise hikâyenin başında bedeninin bir kısmını yitirirken, yitirdikleri ile, bir başka deyiş ile söylersek, “eksik bedeni” ile nasıl bir yaşam kuracağı sorusu ile karşı karşıya kalıyor. Bedenlerin birleşip tek bedene dönüşmesi ve işte belki de aşkın tarifini bununla yapması ile dikkat çekiyor film bir yandan da.

Adamın yaşadığı çevre ile ilgili betimlemeler, işçi sınıfı ve varoşlar üzerinden gerçekçi bir şekilde anlatılırken, işten çıkarmalar, yoksulluk ve hatta açlık hikâyenin bir sosyal süsü olarak değil, karakterlerin doğal yaşamlarının bir parçası olarak almışlar yerlerini. Bu doğallığı olması gerektiği boyuta taşıyor film ve iki baş karakterini de, hiçbir anında hikâyenin, yargılamıyor. Örneğin adamın kadına “cinsellik teklifi”ndeki duyarsızlığı, insanların işten kovulmasına neden olması, çocuğu ile ilişkisindeki acemilikleri veya ilk tanıştıkları gece kadına kısa eteği nedeni ile yaptığı benzetme filmin onu bir “kahraman” değil bir birey olarak görmeyi seçmesinin sonucu şüphesiz. Hayli başarılı bir görsel efekt çalışması ile kadının vücut noksanlığının tüm gerçekçiliği ile gösterildiği filmin gerçekçilikte aksadığı yer ise kadının geçirdiği kazadan sonra adamı neden aradığı, neden ona güvendiği veya adamın kadını ilk kez evinden dışarı çıkmaya nasıl bu denli kolay ikna ettiği gibi hikâyenin gelişimi içinde pek de önemsiz olmayan noktalar. Senaryo ikinci yarıda da nasıl toparlayacağını bilememiş gibi görünüyor zaman zaman. Aynı problem ile ilgili bir başka örnek de ilerleyen arkadaşlığa rağmen kadının adamın çocuğu olduğunu oldukça geç öğrenmesi; belki bununla o aşamaya kadar ilişkinin arkadaşlık ve cinsellik ile sınırlı kaldığı vurgulanmak istenmiş ama açıkçası pek de yeterli bir açıklama değil bu.

Ve iki baş oyuncu, Marion Cotillard ve Matthias Schoenaerts. İlki çok daha fazla sayıda olmak üzere buradaki oyunculukları ile bolca ödüle aday veya sahip olmuş bu ikili. Her ikisi de mükemmel bir oyunculuk ile karakterlerinin hem ruhlarına hem bedenlerine bürünmüşler ve iki gerçek insan olarak getirmişler onları karşımıza korkuları, umutları, acıları ve mutlulukları ile. Üstelik hayli zor roller bunlar: Kolayca bir abartılı performansı teşvik edecek karakterini -evet, bir kez daha söylemeli- öylesine mükemmel bir doğallıkla oynuyor ki Cotillard, hissettiği tüm duyguları bire bir geçiriyor bize. Schoenaerts ise tüm yaptıklarını bir doğallık içinde yapan ve iyi ile kötü ayrımı üzerinden değil doğru bildiği yoldan ilerleyen karakterini o denli elle tutulur hale getirmiş ki nerede ise bir belgeselin doğallığı içinde hareket ediyor tüm hikâye boyunca. Alexandre Desplat imzalı müziğin başarılı bir şekilde oluşturduğu zemin üzerinde bu iki müthiş oyuncu karakterlerini zenginleştiriyorlar oyunculukları ile ve filmin en önemli öğelerinden biri oluyorlar. Sert karakterlerin bu sert hikâyesini romantizmi ihmal etmeden ama gereksiz yumuşaklıklara da kapılmadan ve sürekli olarak sanki bize “işte tüm olan biten bu, en ufak bir ekleme veya çıkarma yapmadım” diyerek anlatan film görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Epeyce kan, epeyce ter ve biraz da gözyaşı dökülen ve seyircisine de o hissi yaşatan bir film bu ve bir melodramın hakkını eski filmlere de göz kırpan ama kesinlikle çağdaş görünmeyi da başararak anlatıyor bize. Belki bir peri masalı bu ama gerçek insanlarla anlatılan ve gerçek olmasını tüm kalbinizle dileyeceğiniz türden.

(“Rust and Bone” – “Pas ve Kemik”)

American Sniper – Clint Eastwood (2014)

american-sniper“Arkadaşlarımı öldürüyorlardı; onlar için attığım her kurşunun hesabını verebilirim. Beni asıl kurtaramadıklarım rahatsız ediyor”

ABD’nin askerî tarihindeki en çok insan öldüren keskin nişancı olan Chris Kyle’ın Irak’ta yaşadıkları ve savaşın hayatındaki etkilerinin hikâyesi.

Yaşlandıkça daha da sağa kayan Clint Eastwood’dan savaşın bir birey üzerindeki etkisinin anlatıldığı iddiasındaki, pek de gizlenme gereği duyulmayan şekilde milliyetçilik soslu bir film. ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra 255 (resmî rakamlara göre 160) “düşman”ı öldüren bu keskin nişancının hayat hikâyesini filmin yapımcılarından biri de olan ve film için epey kilo alan Bradley Cooper’ın başarılı oyunculuğu ile anlatan film, Kyle’ın hatıralarını anlattığı, Scott McEwen ve Jim DeFelice ile birlikte yazdığı kitaptan uyarlanmış sinemaya. Eastwood’un olgun bir sinema dili ve aksiyonu abartmayan bir dozu olan yaklaşımı filmi kesinlikle kimileri için hayli çekici olabilecek bir seyirliğe dönüştürmüş ve filmin her öğesi Hollywood’un göz boyayan profesyonelliğinden nasiplenmiş elbette. Ne var ki içerik olarak hayli yanlış ve tehlikeli bir film bu ve Eastwood’un –ya arsızca ya da bilinçsizce kelimeleri ile nitelendirilmesi gerektiği şekilde- iddia ettiği gibi asıl derdi savaşın/öldürmenin bir birey üzerindeki etkilerini değil, bir Amerikan askerinin kahramanlıklarını ve ülkesi için savaşırken ödemek zorunda kaldığı bedelleri anlatıyor.

Bütün savaş sahneleri Fas’ta çekilen film “tekin olmayan bir düşman toprağındaki” Amerikan askerinin yaşadıklarını, düşmanı temizlerken hissettiklerini ve o ülkesi için kahramanca çarpışırken, özel hayatının rayından çıkmasını anlatıyor bize. Bu filmin tüm teknik cilasını bir kenara koyup, içerik olarak sıkı bir şekilde eleştirilmesi gereken yanları üzerinde durmak gerekiyor öncelikle. Belki filmle ilgili birkaç kısa not bu eleştiriye doğru bir giriş kaynağı olabilir. Hayatı anlatılan karakterin Texaslı (Amerikan Cumhuriyetçilerinin kalesi) olması bu unsurlardan biri; adamın ve küçük kardeşinin babaları ile olan ilişkileri bir disiplin çerçevesi içinde ve filmin bunu bir eleştiri konusu yapmadığı çok açık; televizyonda bombalanan Amerikan elçiliklerini görünce –bu bombaların nedeni ve failleri üzerinde hiç düşünmeden ve tam da devletin talep ettiği gibi kutsal bir devlete olan inancı ile- vatanseverlik duyguları coşuyor ve orduya yazılmaya karar veriyor adam; benzerini defalarca gördüğümüz sert ve küfürlü (yüceltilen “erkeklik” burada elbette) eğitim sahneleri savaşın çirkin değil, “elbette olması gereken sert yüzünü” göstermek için varlar hikâyede ve eğitimi yarıda bırakan bir askeri sadece diğer askerler değil, film de ayıplıyor o sahnedeki yaklaşımı ile; kahramanının “çünkü burası dünyanın en harika ülkesi ve onu korumak için elimden geleni yapıyorum” cümlesinin arkasında her karesinde duruyor film ve bir adamın neden kendi ülkesinden binlerce kilometre uzağa “düşman temizlemeye” gittiğini ne kendisi sorguluyor ne de seyircinin bunu yapmasına izin veriyor; adamın karşılaştığı yabancıların istisnasız hepsi ya kötü ya da çok kötü karakterlerken arkadaşları hep birer hikâyesi olan Amerikalı masum bireyler; film kitaptan da daha ileri gidip gerçekte olmamış bir “terörist çocuğu” vurma sahnesi de ekleyerek hikâyesine, bu keskin nişancının ülkesi (ya da ABD’nin tüm dünyanın jandarması olduğunu düşünürsek tüm dünya) için katlanmak zorunda kaldıklarını provokatif bir içerikle anlatmaktan çekinmiyor; kahramanımız (aslında filmin yaratıcıları) ABD halkının Irak’ta onlar için savaşanlara ilgisizliğinden söz edip bunu eleştirisinin konusu yapıyor ama öte yandan filmin sonundaki gerçek görüntülerle bu halkın kahramanlarına ne kadar saygılı olduğunu göstererek onların gönlünü hoş tutmayı da deniyor; küçük kardeşinin de sembolü olduğu bir şekilde savaşta tereddüt içinde olanların bu durumu ya yorgunluk ya da dehşete/korkuya kapılmakla açıklanıyor ve bir tekini bile neden bu savaşın içinde bulunduklarını sorgularken göstermiyor; ajitasyonu yeterli değilmiş gibi, yine gerçekte olmayan bir düşman keskin nişancı asker hikâyeye katılarak hem zorlama bir ikili mücadele duygusu yaratılmaya çalışılıyor hem de düşmanın “çirkinliği” vurgulanıyor; cenaze törenlerindeki askeri ritüeller gösterilirken anlatılan şey bir “kahramanın kaybı”, bir insanın ölmüş olması değil; Eastwood’un iddiasının aksine savaşın insanlara ne yaptığını değil, bir kahramanın savaşta ne yaptığını odağına alıyor film ve savaşın etkilerinin filmin en zayıf anlarını oluşturuyor olmalarının da gösterdiği gibi asla ön plana çıkmıyor bu travmalar; Suriyeli keskin nişancıyı (ki Irak’taki savaşta bir Suriyeli ile savaşılıyor olunması düşmanın yaygınlığının altını çizmek adına özellikle vurgulanıyor) öldüren kurşun kameranın kullanım şekli nedeni ile kutsanıyor adeta. Bu örneklerin çok daha fazlası var filmde kuşkusuz.

Baş karakterin babası çocuklarına insanların üç sınıfa ayrıldığını söylüyor ve kurt (düşman) veya koyun (korunmaya muhtaç, korkak, aciz vs.) değil, çoban köpeği olmalarını söylüyor. Hikâyenin ideolojisi de bu kadar basit işte ve kötülerin yaptıklarında “iyiler”in payına hiç değinmeme basitliği filmi, evet zaman zaman bir propaganda filmine dönüştürüyor. Açıkçası, Irak’ta başta ABD ve İngiltere’ninkiler olmak üzere yönetici sınıfın savaş suçlarına hiç değinmeyen, bugün Ortadoğu’da yaşanan vahşetin boyutunda bu savaş suçlarının payını yok sayan bir filmin dürüstlüğünden söz edilemez kesinlikle ve bu bağlamda değerlendirince çarpıtma, görmezden gelme ve kışkırtma dolu bir yapım karşımızdaki. Hem Michelle Obama’nın (bir Demokrat) hem de Sarah Palin’in (sonra daha da sağa kayan bir Cumhuriyetçi) filmi destekler konuşmaları ABD demokrasisindeki iki siyasi partinin aslında birbirlerinden pek de farklı olmadığını kanıtlarken, kahramanımızın eşinin bugün Amerikan muhafazakârlığının kalesi FOX’ta çalışıyor olması da hikâyesi anlatılan karakterlerin dünya görüşleri için iyi bir gösterge niteliği taşıyor. Gerçek bir kahramanı, ABD’nin dünya üzerinde neden olduklarını sorgulayıp bu politikaları üretenlere karşı savaşacak birini, görmeyi beklemiyoruz elbette ama bu denli bir propaganda da açıkçası Eastwood’a bile yakışmıyor. Hikâyesi anlatılan Chris Kyle’ın kitabının tüm gelirlerini savaş gazileri ile ilgili bir yardım kuruluşuna bıraktığı iddialarına karşılık sadece yüzde ikisini verdiğinin sonradan ortaya çıkmasını da demek istediğimizin bir başka göstergesi olarak anmakta yarar var.

İçeriği bir kenara bırakırsak, Eastwood’un aksiyonu anlatırken zaman zaman bir psikolojik dram anlatmaya soyunması veya daha doğru bir ifade ile bu iki türün arasında kalmasının filme zarar verdiğini söylemek gerekiyor ilk olarak. Savaş dışındaki sahneler, özellikle adam ile karısı arasında geçenler, diyalogları başta olmak üzere klişelerden kurtulamamış görünüyorlar. ABD sinemasının özellikle 1970’li yıllardaki kimi örneklerinin aksine savaşın travmasının sinemasal karşılığını da yeterince üretebilmiş görünmüyor film. Finaldeki trajik olaya seyirciyi –neden gerek duyulduğu anlaşılmayan bir şekilde- hazırlayan mizansen ise doğru bir tercih olmamış film adına. Peki tüm bu problemlerine ve hatta “suçlar”ına rağmen, filmi seyirlik kılan ne? Bunları da Bradley Cooper’ın oyunu, savaş sahnelerinin sadece aksiyona değil o aksiyon içindeki bireylere de değinmesi, başarılı bir ses çalışmasının dehşet anlarını çok iyi yansıtması, asıl niyeti o olmasa da ve nedenlerine hiç değinmese de savaşın yaşandığı coğrafyalardaki insanların çıkışsızlığını sergilemesi ve işte Amerikan sinemasının en sıradan örneklerinde bile göstermeyi başardığı hikâye anlatma becerisi olarak sıralamak mümkün. Filmin En İyi Film dalında Oscar’a aday olmasını ise Oscar’ı bir sanatsal gösterge olarak önemseyenlerin kötü bir şaka, Oscar’ın Amerika’nın kültürel ideolojisindeki yerini bilenlerin ise doğru bir tercih olarak göreceklerini ekleyelim son olarak. Görülebilir ve belki hatta görülmeli ama savunduğu ideolojiye karşı çok tetikte olunmalı.

(“Keskin Nişancı”)

Run – Philippe Lacôte (2014)

run“Yağmur büyücüsü olmak istiyordum ama kaderim bambaşkaydı”

Ülkesinin başbakanını öldürdükten sonra kaçan bir adamın geriye dönüşlerle anlatılan hikâyesi.

Fildişi Sahili’nden Philippe Lacôte’un yazdığı ve yönettiği ve Fildişi Sahili – Fransa ortak yapımı olarak çekilen 2014 yapımı bir film. Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde gösterilen film genç bir adamın bir hayattan diğerine kaçarak yaşadığı hayatı ve politik bir suikasti gerçekleştirme noktasına nasıl geldiğini anlatıyor bize. Yönetmenlik hayatına kısa filmler ve belgesellerle başlayan Lacôte’un 2013’de beş diğer yönetmenle birlikte çektiği ve filmdeki altı hikâyeden birini anlattığı “African Metropolis” adlı yapımdan sonra çektiği ilk ve şimdilik son uzun konulu filmi olan çalışma onun belgeselci geçmişinin izlerini de taşıyan ve ülkesinin politik karmaşasını genç bir bireyin üzerinden anlatan bir eser olarak dikkat çekiyor. Genç adamın birbirinden farklı hayatların içinde hayatta kalma ve yerini bulma çabasını anlatan film bu hayatların hiçbirini kendisinin isteği ile seçmemiş olmasını ülkesindeki gençlerin gerçekleri için bir sembol olarak seçmiş görünüyor ve her biri ayrı birer ilginçliği olan ama sinemasal karşılıkları her zaman o denli çekici olmayan bu hayatların içinde senaryo belki dağılmıyor ama yeterli bir bütünlüğe de ulaşamamış görünüyor.

Suikast sahnesi ile açılan film sonra geriye dönüşle anlatmaya başlıyor hikâyesini ama sık sık zaman bir bugüne bir geçmişe gidiyor ve klasik bir kronolojik sıra takip etmiyor. Zamanın sık değişmesine rağmen hikâyenin akışındaki doğallığı hiç yitirmemesi ve seyircide gereksiz bir kafa karışıklığı yaratmamasını Philippe Lacôte’un başarı hanesine eklemek gerekiyor kuşkusuz. Resmî dilin Fransızca olduğu ülkede karakterlerin de çoğunlukla Fransızca konuşması rahatsız etmiyor ve film bu avantajı ile ortak yapımcı olan Batı ülkesinin dili ile konuşan yerel karakterler garabetinden kurtuluyor. Filmde tüm karakterlerin yerel olması da olumlu bir durum ve böylece hikâyeye Batılı seyirci için zoraki eklenmiş görünen yabancı karakterlerden kurtulmuş oluyoruz. Filmin gerçekçi bir görünüme kavuşmasına katkıda bulunan bu doğru tercihlere ek olarak, gerçekçilik duygusunu artıran asıl önemli öğe ise yönetmenin sinema dili. Sert sahneler başta olmak üzere kamerasını hemen hiç oyunlara başvurmadan kullanıyor Lacôte ve örneğin suikaste hazırlanma sahnesi veya kahramanımızın peşine düşenlerden kaçarken aralarına karıştığı bir milliyetçi grup (bu grubun lideri daha sonra başbakan oluyor) içinde geçen sahneler bu belgeselvarî yaklaşımın başarılı örnekleri oluyorlar.

Film için sık sık bir çekicilik kaynağı olan bu belgesel yaklaşımı, ne var ki zaman zaman da filmin aleyhine çalışıyor. Kahramanımızın her farklı hayatına ayrı bir döneme yaklaşır gibi yaklaşıyor yönetmen ve kendi içlerinde çekici olsa da hikâyenin genelinde tüm bu toplamla ne demek istediği bir parça havada kalıyor. Bir yağmur büyücüsünün yanında çıraklıktan kasabaları dolaşarak “yemek yeme gösterisi” yapan aşırı şişman bir kadının yardımcılığına ve silahlı bir milliyetçi grubun parçası olmaktan tesadüfen kazanılan bir servetle zengn ve hovarda bir hoyata, adamın değişen hayatını belki ilgi ile izliyoruz ama suikaste giden yolu tüm bunların ne kadar açıklayabildiği bir parça tartışmalı. Bir sahnede “Hayatım bir çocuğun avucundaki kum gibi: tüm sevdiklerim elimden kayıp gidiyor” diyen adamın ne demek istediğini anlıyoruz ama trajik ve çalkantılı hayatına yeterince yakın hissedemiyoruz kendimizi yönetmenin gereğinden fazla mesafeli gibi duran sinema dili nedeni ile ve işte bu problem filmin temel sıkıntısı oluyor. Yönetmenin klasik sinemadan uzak duran veya egzotik öğelerden ustaca sakınan yaklaşımı çok olumlu ama filmini bir şekilde daha sıcak ve çekici bir sonuca kavuşturması gerekiyormuş özet olarak. Başroldeki Abdoul Karim Konaté’nin performansı ise belki yine soğuk görünebilir ama filmin atmosferi ile çok uyumlu ve yakaladığı doğallık ile de kimi sahnelerde hayli etkileyici.

Filmin hayatının bir kısmını bir yağmur büyücüsünün yanında geçiren bir adamı anlatmasına ve egzotizme uygun topraklarda geçmesine rağmen bundan ve büyülü bir atmosferden özenle sakınmasını ise takdir etmek gerekiyor. Hatta bir sahnede sanki yönetmen bu yönde bir beklentisi olanlara ders verir bir tavır ile, karanlık gökyüzünde kayan yıldızlar gibi bir görüntü oluşturan görsel şölenin kaynağının yere düşen binlerce çekirge olduğunu gösteriyor bize. Bir başka ifade ile, “büyülü bir gerçekçilik” bekleyenlere hemen sadece “gerçekçiliği” sunarak (Daniel Miller’ın başarılı görüntüleri büyüyüye en yakın öğesi filmin) asıl derdinin ne olduğunu söylüyor. Sonuçta başta yeterince güçlü ve etkileyici olamamak gibi kimi kusurlarına rağmen, bir ülkenin hatta belki de tüm bir kıtanın kaderini anlatan, kaçan ama gideceği bir yeri de yok görünen veya bu yerin bir öncekinden daha iyi olacağının garantisi olmayan insanları gündeme getiren film ilgiyi hak ediyor.

(“Kaçak”)

12 Years a Slave – Steve McQueen (2013)

12_years_a_slave“Sen özgür bir adam değilsin. Sen sadece Georgia’dan kaçan bir adamsın. Sen Georgia’dan kaçan bir zencisin. Sen bir kölesin. Sen bir kölesin!”

Özgür bir siyah adamın kaçırılarak köle olarak satılmasından sonra yaşadığı trajik hayatın hikâyesi.

Solomon Northup’ın anılarından beyazperdeye uyarlanan bir film. 1984 yılında bir televizyon filmine de konu olan kitap 1853 yılında yayımlanmış ilk kez ve sinemanın doğal ilgi alanına girecek denli çarpıcı içeriği ve gerçek olması ile ilginçliği daha da artan bir hayatı anlatıyor okuyucuya. İngiliz Steve McQueen’in yönettiği ve senaryosunda John Ridley’in imzası bulunan film İngiltere – ABD ortak yapımı olarak çekilmiş ve aralarında en iyi filmin de olduğu üç Oscar ödülünün sahibi olurken, ayrıca altı dalda da bu ödüle aday olmuştu. Oscar’ın dışında onlarca ödüle daha sahip olan film ABD’nin geçmişindeki en kara lekelerden biri olan kölelik dönemine sert ve gerçekçi bir bakışla bakması ile önemli bir çalışma ve gerek kahramanının trajik hikâyesinden gerekse filmin profesyonel ustalığından etkilenmemek mümkün değil. Buna karşılık usta sinemacı McQueen’in -klasik Amerikan sinemasının kalıplarından genellikle uzak dursa da- bu filmde, önceki iki filmine (2008 yapımı “Hunger – Açlık” ve 2011 yapımı “Shame – Utanç”) göre sinema dilini anaakım sinemasına yaklaştırmış olması ve finaldeki Spielberg’i anımsatan “göz yaşartıcı” sahne başta olmak üzere sık sık kendisini ticarî sinemanın gerçekleri ile kısıtlamış olması -olumsuz anlamda- dikkat çekiyor. Yine de yönetmeni popüler sinemanın kalıplarını zorlayarak kimi anlarına kişisel damgasını vurması ve kesinlikle “dürüst” bir dili tercih etmesi nedeni ile takdir etmek gerek. Çarpıcı bir hikâyenin ustalık dolu bir profesyonellikle anlatıldığı ve içine zaman zaman sızan McQueen damgası ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Steve McQueen’in çektiği üçüncü uzun metrajlı film bu. Bunların ilki olan “Hunger” hapishanedeki IRA militanlarının İngiliz hükümetinin uygulamalarına tepki olarak başlattığı ve ünlü Bobby Sands’in başını çektiği açlık grevlerini anlatan çok etkileyici bir yapımdı. Bu filmde olduğu gibi başrolü yine Michael Fassbender’e verdiği “Shame” ile ABD’de geçen bir hikâye anlatan yönetmen, Fassbender’in başrolde olmasa da önemli rollerden birinde yer aldığı “12 Years A Slave” ile bu kez ABD’nin geçmişine uzanmış. Yönetmenin üç filmi de eleştirmenlerden genellikle övgüler almış ve bol ödül sahibi olmuşlar. Bu ödüllerde Oscar’ın da dahil olduğu Amerika bazlı olanlarının oranlarının birinci filmden üçüncü filme doğru süratle artması aslında yönetmenin sinemasındaki bir değişimin de ipucunu veriyor olabilir bize: Yenilikçi bir dilin aleyhine, popüler sinemanın lehine olan bir değişim bu. Buna karşılık şu da bir gerçek ki her üç filmde de seçtiği dilin hakkını fazlası ile veriyor ve hikâyesinin hitap ettiği seyirci kesiminin beklentilerini kesinlikle karşılıyor yönetmen. Bir başka ifade ile, bu filmlerin üçü de anlatmayı seçtikleri hikâyeleri ve bunu anlatmak için kullandıkları dilleri ile kesinlikle başarılılar. Bu nedenle belki de bu üç filme birlikte değil ayrı ayrı bakmak gerekiyor değerlendirme yaparken; aksi takdirde “Hunger”ın hayranı bir sinemasever için “12 Years A Slave” fazlası ile “normal” ve hatta sıradan görünebilir sinema sanatı açısından çünkü.

Evet, gerçek ve oldukça trajik bir hikâye anlatıyor film ve bir sahnede köleleri asılırken gördüğümüz ağacın gerçekten de geçmişte bu amaç için kullanıldığını bilmenin de arttırdığı bu gerçekçilik yönetmenin film boyuncaki tercihlerine de yansımış. Nerede ise beş dakika süren kırbaçlama sahnesi örneğin gerçek zamanlılığı ve sürekliliği ile çok ama çok sert ve etkileyici. Bir diğer sahnede bir ağaçta ayakları yere zar zor değer durumda ve boynunda bir ilmikle asılı olarak gördüğümüz baş karakterimizin sahnesi de yine bilinçli olarak uzun tutulmuş olması ve tüm sahne boyunca etrafındaki hayatın onun trajik konumundan ve çektiği acıdan bağımsız olarak devam ediyor olması yine McQueen’in hikâyeye damgasını vurduğu anların göstergeleri. Gerek bu son örnekte gerekse filmin diğer pek çok sahnesinde doğayı ve kameranın yakaladığı “güzel” görüntüleri (ilginç bir ağaç, gökyüzündeki ay, nehir vs.) doğru ve çarpıcı bir biçimde kullanması ile dikkat çekiyor McQueen. Tüm bu görüntüler (yönetmenin önceki iki filminde de onunla çalışan Sean Bobbitt’in imzasını taşıyan görüntüler bunlar) yaşanan hikâyenin trajikliği ile tezat teşkil eden bir güzelliği sergileyerek insanın insana ettiğinin acımasızlığını ve doğa-dışılığını vurgularken diğer yandan da yaşananlara sessiz tanıklıkları ile adeta ilahî bir kayıt tutuyorlar olan bitene.

Nijerya asıllı İngiliz oyuncu Chiwetel Ejiofor’un canlandırdığı ve yalınlık içinde müthiş duygusal bir performans ile karşımıza getirdiği karakter New York’ta yaşayan özgür bir siyah adamken, kandırılarak götürüldüğü Washington’da kaçırılıyor ve köle olarak satılıyor. Hayatta kalabilmek için aslında özgür bir adam olduğunu, okuma yazma bildiğini vs. saklaması gerekiyor tüm kölelik hayatı boyunca. Beyazlarla aynı restoranda yemek yiyen bir adamken kendisini köle olarak zalim beyaz sahiplerin elinde bulan bu siyah adamın hikâyesinde ilginç yanlardan biri filmin başta belki biraz ters gelecek ama son tahlilde doğru görünen bir yaklaşımla adamın bireysel hikâyesi ile köleliğin insanlık dışılığını bir şekilde birbirinin çok da içine geçirmemesi: Evet, kahramanımız bazen kurbanı bazen de tanığı olarak her trajik anın bir şekilde parçası oluyor ama onun hikâyesinde vurgulanan “beyazlarla nerede ise eşit bir siyah”ken (ve köle siyahlarla pek ilgisi olmayan, bu konuyu düşünmeyen ve nerede ise beyaz kabul edilebilecek bir adamken), şimdi beyazların sömürdüğü bir siyaha dönüşmesi. Adamın kölelik hayatı boyunca karşılaştığı her siyah köle ayakta kalabilmek için farklı farklı yollar denerken her anlamda sömürülüyor, zulme uğruyor ve öldürülüyorlar ve film bu konuyu bir saniye bile odağından uzaklaştırmıyor ama sonunda adamın bireysel hikâyesinin “neden kölelik var” diye değil, “ben köle değilim” diye özetlenebilecek olmasını değiştirmiyor bu durum. Bu tercih açıkçası zaman zaman rahatsız ediyor ama sonuçta hikâyenin gerçek olması ve filmin bu alanda yapay kahramanlık senaryoları yazmaya girişmemesi bu sıkıntıyı ortadan kaldırıyor gibi görünüyor.

Filmin kimi tercihleri ise sorgulama gerektiriyor. Örneğin filmin yapımcılarından biri de olan Brad Pitt’in karakterinin -her ne kadar hikâyenin gelişiminde önemli bir yeri olsa da- senaryoya zoraki eklenmiş gibi görünmesi ve bu kısa role yüklenen önemin belki de karakteri Pitt’in canlandırmasından (Pitt karakteri kendisinin oynamasının finansman için kolaylık sağlayacağını düşündükleri için filmde rol aldığını söylüyor) kaynaklandığını düşündürtmesi bir sorun açıkçası. Kızılderililerle karşılaşma sahnesi filmin havada kalan ve nereye bağlamanız gerektiğini, hikâyedeki yerini anlamanızın pek mümkün olmadığı bir bölüm olarak dikkat çekiyor.

Yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar kazanan ve bu film ile ilk sinema rolünü canlandıran Lupita Nyong’o’nun çarpıcı performansı ve zaman zaman bir parça dizginlenmemiş gibi görünse de usta oyuncu Michael Fassbender’in oyunculuğu ile de dikkat çeken filmin asıl yıldızı kuşkusuz Chiwetel Ejiofor ve onun Oscar’ı alamaması bir sonraki yıl dozu daha da artan bir Oscar eleştirisine ve Hollywood’un siyahları hâlâ yeterince görmemekle suçlanmasına yol açmıştı. İlginç bir not olarak, filmin İtalya’daki afişinde Ejiofor’a değil Fassbender ve kısa bir rolü olan Pitt’e yer verilmesinin bu ülkede ciddi bir skandal olarak karşılandığını da ekleyelim. Gerçekçi sertliği ile Hollywood’un yıllardır Amerikan tarihindeki kara lekelerden biri olan köleliğe bakışındaki yalan içeren söylemlerine de güçlü bir darbe vuran film aslında sadece bu özelliği ile bile ilgiyi hak ediyor. Sonuçta “Gone with the Wind – Rüzgâr Gibi Geçti” gibi klasikleri ile bu döneme “beyaz sahipler ve mutlu köleler” çerçevesi içinde bakan ve “o güzel günler nerede şimdi” nostaljisi yapan bir sinemanın kötü mirasının karşısında duran bir film bu. Bu nedenle de, McQueen’den daha farklı olması yönündeki beklentiler bir yana bırakılarak seyredilmesi gereken ve belki o zaman daha “keyif”le izlenebilecek, görülmeyi hak eden bir çalışma, özet olarak.

(“12 Yıllık Esaret”)