Unknown – Jaume Collet-Serra (2011)

unknown“Stasi’de basit bir ilkemiz vardı: Yeterince soru sorarsan, yalan söyleyen biri önünde sonunda hikâyesini değiştirir ama doğru söyleyen biri ne kadar inanılmaz olursa olsun hikâyesine sadık kalır”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu girdiği komadan dört gün sonra uyanan ama kim olduğuna kimseyi inandıramayan bir adamın hikâyesi.

Belçika asıllı Fransız yazar Didier Van Cauwelaert’ın “Hors de Moi” adlı romanından uyarlanan bir ABD – Almanya – İngiltere – Fransa ortak yapımı. İspanyol yönetmen Jaume Collet-Serra’nın yönettiği filmin senaryosu Oliver Butcher ve Stephen Cornwell ikilisine ait. Sürpriz içeren finali ile, temel olarak bir kimlik arayışını, daha doğru bir ifade ile kimliğini kanıtlama çabasını anlatan hikâye filmin büyük kısmında tanık olduğumuz boşluklar ile bir sürpriz olduğuna bizi hazırlasa da yine de seyircisini şaşırtmayı başarıyor. Tümü Berlin’de geçen hikâyede elli dokuz yaşındaki Liam Neeson bir aksiyon kahramanı olarak geliyor karşımıza ve filmin yükünün de büyük bir kısmını omuzlarında taşıyor. Collet-Serra’nın baştaki kaza sahnesi ve bir parça uzun tutulmuş olsa da arabalı takip sahnelerini teknik bir ustalık ile anlattığı film, sanat değerinden çok popüler sinemanın kalıplarını başarı ile kullanması ile öne çıkan bir çalışma ve zaman zaman yeterince güçlü görünmese de eğlenceli ve heyecanlı bir vakit geçirtiyor. Ne var ki filmin ne olabilecekken ne olmayı tercih ettiğini gösteren “iki eski kurtun yüzleşmesi” sahnesi ki belki de filmin en etkileyici anlarına sahip, hikâyenin yüzeyselliğini de ele vermesine neden oluyor.

Seyircisi ile oynayan, onu yanıltan/şaşırtan hikâye anlatmak aslında oldukça riskli bir tercih bir film için. Bu film işte o riski asgari zararla anlatmayı başaran türden bir çalışma ama bir sürprizin varlığını da ele vermekten kurtaramamış kendisini. Evet, seyrettiğinizin aslında gerçeğin kendisi olmadığını hissediyorsunuz ki bunu açıklayabilecek iki seçenek var sadece: Ya aslında başka bir şeyler oluyor ya da senaryo tüm bu boşlukları, izah gerektiren anları ile epey kötü yazılmış olmalı. Büyük bütçeli bir filme, bir yıldızın başrolünde olduğu filme bu denli eksik bir senaryo yakışmayacağına göre bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu keşfetmek pek de zor olmuyor açıkçası. Uluslararası bir entrikayı anlatıyor hikâye ve gerçek ortaya çıktıktan sonra baştaki tüm boşluklar da birer birer doluyor neyse ki ve bu açıdan seyircisini hayal kırıklığına uğratmamış oluyor film. Geçmişi hatırlayan ve bu anıların gerçekliğine kimseyi ikna edemeyen, finalde daha da korkunç bir keşif ile karşı karşıya kalan adamın travmasını ise bununla ilgili tüm sahnelerine ve diyaloglarına rağmen yeterince etkileyici kılamıyor senaryo. Bunda aksiyon ve heyecan peşinde koşmasının etkisi olduğu kadar, travmayı yeterince güçlü dile getirememesi ve özellikle de bu travmanın görsel karşılığını bulamamış olmasının da payı var. Adamın geçmişteki anılarının hemen sadece karısı ile geçenlerle sınırlanmış olması bu görselliğin etkileyiciliğini/inandırıcılığını azalttığı gibi, bu sahnelerdeki erotizm de bir parça zorlama duruyor.

Taksi şoföründen komşulara ve restoranına kadar Berlin’deki Türklerin de epeyce yer aldığı film bu “etnik” karakterleri kullanma şeklindeki doğruluğu ile takdiri hak ediyor. Türkleri Türk oyuncuların oynadığı, diyalogların ve duyduğumuz kelime ve cümlelerin (“gürültülü seks” sırasındaki ifadeler dahil olmak üzere!) gerçekçiliği nerede ise herhangi bir Türk filminden daha üst düzeyde ki bu durumu filmin yaratıcılarının profesyonelliği ile açıklayabiliriz kuşkusuz. Buna karşılık filmin kaçınamadığı ve titiz bir seyirciyi rahatsız edebilecek başka bir problemi var benzer bir konuda: Hikâye zaman zaman “dünyanın tekin olmayan bir yerinde başı derde giren bir Amerikalı”yı anlatan bir tavır takınıyor. Alman güvenlik görevlilerinin kibirli beceriksizliklerinden rahatça içine girilip çıkılabilen hastane ve laboratuarlara film Almanya’yı bile Amerikalılar için güvenliksiz bir yere çevirmeyi başarıyor. Senaryonun kapsama alanını geniş tutup ucundan da olsa nazilerden komünistlere, soğuk savaştan Bosna’daki soykırıma uzanması ise daha çok bir zorlama havası taşıyor ve asıl hikâye üzerinde toplanması gereken ilgiyi dağıtıyor. Ne var ki soğuk savaşın o “soğuk ama sürekli tedirgin edici savaş hâli”ni anımsatan bir sahne filmin içerik açısından belki de en önemli anlarını getiriyor önümüze. Eski bir Stasi ajanını canlandıran Bruno Ganz ve bir kiralık katili oynayan Frank Langella’nın usta oyunculukları hikâyeyi kısa bir süreliğine de olsa aksiyonun ve harekete dayalı heyecanın kolaycılığından kurtarıyor ve nefes aldırıyor seyirciye. Bu ikilinin yüzleştiği sahnedeki ölüm bile “asilliği” ile filmin diğer tüm ölümlerinden farklı bir yerde duruyor ve içeriğin biçimin gerisinde kalmadığında filmin nereye ulaşabildiğini gösteriyor bize kısa bir süreliğine de olsa. Son olarak finalin “adalet” açısından, baş karakterinin geçmişi düşündüldüğünde soru işaretleri ile karşılanması gerektiğini de söyleyelim. Liam Neeson’ın gözlerindeki empatiye çağıran ifade ile karakterinin macerasına seyirciyi ortak etmeyi başardığı film, “Bourne” serisini çağrıştıran ama onun gerisinde kalan içeriğinden çok, eli yüzü düzgün anlatımı ile eğlencelik bir aksiyon olarak türün meraklılarının ilgisini hak ediyor.

(“Kimliksiz”)

Güllü – Atıf Yılmaz (1971)

Gullu“Pilava kaşık sapladı, şekeri de verince seninle evlenmek istiyor demektir. Senin de kanın kaynadı mı ona?”

Geçirdiği bir trafik kazası sonucu köye gelen ve kendisi ile imam nikâhı ile evlendikten sonra şehire giderek onu terk eden adamın peşine düşen köylü kadının hikâyesi.

Yeşilçam’ın yabancı sinemalardan serbestçe esinlendiği, telif hakkı gibi “ayrıntı”larla ilgilenmediği dönemde çekilen bir film. Mario Monicelli’nin 1968 İtalyan yapımı “La Ragazza con la Pistola – Tabancalı Yosma” adlı filminden ilham alınarak çekilen filmin senaryosunu Atıf Yılmaz ve Erdoğan Tünaş’ın hikâyesinden Yılmaz yazarken (jenerikte bu şekilde belirtilmiş olmakla birlikte kimi kaynaklarda Ayşe Şasa’nın da adı geçiyor Yılmaz ile birlikte senarist olarak), yönetmen koltuğunda da Yılmaz oturmuş. Başrolleri paylaşan ve iyi bir ikili oluşturmuş görünen Türkân Şoray ve Ediz Hun filmin gördüğü ilgi üzerine çekilen ve “Güllü Geliyor Güllü” adını taşıyan filmde de yer almışlardı ama bu film bir devam filminden çok ilkinin gördüğü ilgiden yararlanan benzer havalı bir yapımdı daha çok. Şoray’ın Karadenizli bir köylü kadını oynadığı film bir komedi olarak eğlendirmeyi ve arada da güldürmeyi başarıyor. Şoray ve Hun ikilisinin performanslarının filmin komedisine yakıştığını, senaryo tekniği ve “politik” bakış açısından önemli kusurlarına ve ikinci yarısındaki bir parça dağınıklığa rağmen hikâyesinin akıcı bir şekilde ilerlediğini ve yaşattığı nostaljiyi de düşününce, filmin sinemamızın komedi türündeki öne çıkan eserlerinden biri olarak görülmeyi hak ettiğini söyleyebiliriz.

Monicelli’nin filmi Sicilyalı bir köylü kızın kendisini baştan çıkaran bir adamın peşinden İngiltere’ye gitmesini ve orada karşılaştığı kimi maceralardan sonra adamı unutup kendisine yeni bir hayat kurmasını ve mutlu olmasını anlatıyor. Bizim filmimiz de bir mutlu sona sahip ama kadın mutluluğu kendisini baştan çıkaran adamda buluyor doğal olarak. Doğal olarak diyoruz çünkü bir kadının kendisine -onu aldatmış olsa da- aşık olduğu erkekten bağımsız bir mutlu hayat kurması ne o dönemin Yeşilçam’ı ne de seyirci için hele de bir komedi filminde kabul edilebilir bir gelişme olurdu. Hikâyemiz defalarca vurguladığı gibi, “kendisine dokunan ilk erkek” ve “koca” nitelemeleri ile tanınan erkeğin yanında bulmasını sağlıyor kadının mutluluğu. Kısacası Monicelli’nin filminden ilham aldığı çıkış noktasını terk edip bambaşka bir sonuca varıyor filmimiz sinemamızın kalıplarına uygun olarak. Ne var ki çıkış aynı olup varış noktası farklı olunca senaryo kimi tutarsızlıklardan da kaçınamıyor: Örneğin erkeğin kadını baştan çıkardığını nerede ise anlamıyorsunuz Hun ve Şoray’ın mutlu cilveleşmeleri, komedinin öne çıkması ve adamın önceki filmde “kötü”yken burada sonradan da olsa iyi bir karaktere dönüşmesi nedeni ile. Monicelli’nin filmi kadının bilinçli bir değişimini vurgularken ve bu bağlamda onun özgürlüğünü gündeme getirerek bir “kadın filmi” olurken, Atıf Yılmaz’ın filmi romantik bir komedinin kalıplarından hiç ayrılmıyor ve kadını erkeği ile buluşturarak muhafazakâr bir bakışı öne çıkarıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, İtalyan filminde kadın kendisi için değişirken, burada erkeği için değişiyor ve değiştikçe sevilmeye başlıyor.

Müziklerin tamamının yabancı kaynaklardan “aşırıldığı” film İtalyan filmindeki Sicilyalı kadını Karadenizli kadına çevirerek orijinalindeki etnik vurguyu koruyor ve hikâyenin pek çok komedi anını da yörenin elbette epeyce abartılmış geleneklerinden üretiyor. Pilava kaşık saplamaktan dama çıkıp miyavlamaya ve gerdeğe girebilmek için bir tepsideki buğday tanelerini saymaya bu gelenekleri sürekli olarak komedisinin kaynağı yapıyor film ve seslendirmedeki kimileri hayli abartılı Karadeniz aksanı taklitlerin de etkisi ile sık sık seyircisine “Karadenizliler ne komik değil mi?” diye hatırlatıyor adeta. Bu etnik öğenin kullanımında kendisini tutamamış görünen film, adamı da aslen Karadenizli yapıyor ve onun bu yanını koruyan babası ve evindeki yine Karadenizli aşçı üzerinden kimi zorlama komedi anları yaratmaya çalışıyor ki gereksiz bu çaba filme zarar veriyor. Bu iki karakterin Karadenizli olması ve buradan ek bir komedi çıkartılmaya çalışılması biraz ucuz bir numara olmuş ne yazık ki. Buna karşılık senaryonun adamı farklı rollere (mahallenin imamı, ikiz kardeşi vs.) sokması, köylülerin bir sorunun cevabını bulmak için her bir araya gelişlerinde ikiye ayrılarak kavga etmesi, adamın kendisini kendinden kıskanır hâle gelmesi veya finalde seyirciye seyrettiğinin bir film olduğunu hatırlatmak gibi yabancılaştırıcı bir öğeye başvurması hayli eğlenceli anların karşımıza gelmesini sağlıyor ve filme çekicilik katıyor.

Adamın köylü kadını “kaşları alınmış” olarak hayal edip aslında ne kadar güzel olduğunu düşündüğü ama kadını canlandıran Şoray’ın zaten kaşlarının alınmış hâli ile oynadığı filmde Şoray ve belki ondan da çok Ediz Hun rollerinin hakkını fazlası ile veriyorlar. Şoray kimi sahnelerde sorunlu dublajına rağmen ustaca kullandığı vücut dili ile eğlendirirken, Ediz Hun sıkı bir komedi performansı veriyor hikâye boyunca. Buradaki gazeteci rolü ile Antalya’da Yardımcı Erkek Oyuncu dalında ödül kazanan Süleyman Turan ise bu komedi filmindeki ciddi tek rolde hiç aksamıyor. Türkan Şoray “Sinemam ve Ben” adlı kitabında “Komedi filmlerinde oynamayı çok seviyordum ama bazı sahnelerde gerçekten utanıyordum; belli etmemeye, sen bir oyuncusun, her türlü rolü oynamalısın diye düşünmeye çalışıyordum” diye yazarken, utandığı anlardan biri olarak da buradaki damda miyavlama sahnesini örnek veriyor ve “Koskoca kadın damda oturmuş “miyav miyav” diyecek” diye özetliyor yapması gerekeni. Yönetmen Atıf Yılmaz’a bu sahneyi çekmeyi istemediğini söylemiş Şoray ama Yılmaz’a göre hasta olduğu için, Şoray’a göre ise kendisinden daha otoriter olan yardımcısı Zeki Ökten’le onu baş başa bırakmak için sete gelmemiş Atıf Yılmaz o gün ve sahneyi Ökten çekmiş. Sonuç ise, Şoray’ın filmografisinde ilginç bir sahne olmuş ama açıkçası yeterince iyi değerlendirilememiş bu anlar filmin komedisi içinde.

Firestarter – Mark L. Lester (1984)

firestarter“Bu, vahşi bir hayvanı kafesinden çıkartmak gibi! Bir daha yapmayacağıma yemin ettim”

Hükümetin gizli servis ajanlarının peşine düştüğü, ateşi kontrol edebilme (“pyrokinesis”) yeteneği olan küçük bir kız ve düşünce gücü ile karşısındakine istediğini yaptırabilen babasının hikâyesi.

Stephen King’in aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Stanley Mann’ın yazdığı ve yönetmenliğini Mark L. Lester’ın üstlendiği bir ABD yapımı. Hükümetin gizli bir deneyine para karşılığı katılan bir adam ve kadının bu deneyde aldıkları ilaç sonucu kazandıkları tuhaf yeteneklerinin çocuklarına geçmesi ve küçük kızın ateşi kontrol edebilme yeteneğini askerî amaçlarla kullanmak isteyen gizli servisin anneyi öldürdükten sonra, baba ve kızının peşine düşmesi ile yaşananları anlatıyor film. King’in sinemaya uyarlanan pek çok eserinden biri olan roman ilk kez 1980 yılında yayımlanmış ve dört yıl sonra da bu uyarlama ile beyazperdeye taşınmıştı. On sekiz yıl sonra “Firestarter 2: Rekindled” adını taşıyan devamı bir televizyon filmi olarak çekilen bu film türünün (bilimkurgu ve korku/gerilim) sinema değeri açısından önemli yapımları arasında olmasa da bir King uyarlaması ve 80’lerden gelen bir “yarı klasik” olarak ilgi görebilir. Lester’ın fazlası ile düz sinema dili ve hikâyenin kendi sınırları içinde bile kabulü zor gerçekçilik problemlerinin yanında daha önemli bir problemi de var filmin: Drew Barrymore’un çarpıcı bir biçimde canlandırdığı küçük kızın sahip olduğu tehlikeli güç ile sevimliliğinin neden olduğu zıtlıktan doğru bir biçimde yararlanamaması.

Filmin müzikleri Alman elektronik müzik grubu Tangerine Dream tarafından hazırlanmış ve yönetmen Mark L. Lester’ın ifade ettiğine göre filmi hiç görmeden hazırlanılan bu müzikler hikâyeye pek de uymamış açıkçası. Bir iki sahne dışında müzik çalışması ne hikâyenin genel atmosferine ne de kullanıldıkları sahnenin havasına uyum gösteriyor. Öyle ki zaman zaman siz filmi seyrederken birileri de yanınızda bir Tangerine Dream albümü dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Bu işitsel problemin yanında, filmin görsel dili de hikâye için yeterince çekici değil. Açılış sahnesi örneğin, apar topar giriş yapan hâli ile sizi hazırlıksız yakalamanın etkileyiciliğine değil, damdan düşer gibi görünmenin tuhaflığına sahip. Filmin genelinde de gereğinden düz akan ve kamera kullanımı, açıları, kurgu tercihleri vb. ile hikâyesinin “olağanüstü”lüğüne pek yakışmayan bir dili olan bir anlatımı tercih etmiş Lester ve böyle olunca da bu olağanüstülüğün aslında gerektirmediği bir gerçekçilik sorgulamasına girişmenize neden oluyor. Yoğunlaştırdığı bakışları ile karşısındaki insana istediğini yaptırabilen, kör olduklarını düşündürtebilen veya bir telefon kulübesindeki bozuk paraların dışarı çıkmasını sağlayabilen babanın bu yeteneğini neden başka gerekli anlarda da kullanmadığını anlamak zor örneğin. Hikâyenin sonunun da pek gerçekçi olmadığını söylemek gerekiyor açıkçası. Kahramanlarımızın peşindeki kötücül organizasyonun bu şekilde yok olduğuna ve New York Times’a (romanda ise Rolling Stone dergisine) yapılan bir ziyaretin gerçeklerin ortaya çıkmasını sağlayacağına inanmak zor kuşkusuz. Gerçi bu “özgür basın” ve genç kızın yeni ailesi üzerinden yapılan aile güzellemeleri filmin King’e yakışır bir biçimde Amerikan değerlerine övgüsünün doğal bir sonucu olarak beklenen bir sonuç ama yine de kolaycılığı ile rahatsız edebilir. Kaldı ki finalden sonra ortada kalan koca bir soru var: Bu müthiş yeteneği ile küçük kızın hayatı ne olacak?

Eskilerden Art Carney, George C. Scott, Louise Fletcher ve Moses Gunn’ın varlıkları ile renklendirdiği filmde Martin Sheen ve baba rolündeki David Keith ortalama bir oyunla idare ediyorlar. Filmin yıldızı ise elbette Drew Barrymore. İki yıl önce “E.T.” ile yıldız olmuş oyuncu burada da tüm yeteneğini ve sevimliliğini hikâyenin emrine vermiş. Ne var ki filmin onu kullanım şeklinde ciddi bir sorun var: Karakterinin korkunç yeteneği ve kendisini korumak için de olsa onlarca kötü insanı yok etmesi ile ortaya çıkan katliam görüntüleri ile uyuşmayan derecede aşırı sevimli ve büyümüş de küçülmüş bir kız olarak çizilmiş rolü. Buradan ortaya zıtlıktan kaynaklanan iyi bir gerilim çıkabilirmiş ama senaryo ne genç kızın travmasını (ara sıra dökülen gözyaşları dışında görsel olarak pek de çarpıcı bir biçimde işlenmiyor bu travma) ne de bu zıtlığı yeterince iyi işlemeye müsait ve sanki küçük kızın güzelliğine kapılıp gitmiş gibi görünüyor film. Lester’ın Yeşilçam’a yakışır bir şekilde yavaş gösterimle karşımıza getirdiği “baba ile kız kavuşur” sahnesi gibi yanlış tercihleri ve kızın yeteneğinin açıklamadığı bir “kurşun işlememe” durumu gibi izahat gerektiren anların cevabını vermemesi de filmi zayıflatmış görünüyor.

Afişinde yer alan görüntünün (alevden bir fonun önünde doğrudan size bakan ve saçı rüzgârda dalgalanan küçük kız) kendisi kadar klasik değil film sonuç olarak ama yine de bilim kurgu, korku (daha doğrusu gerilim) ve aksiyonu aksamadan uzlaştırabilmiş olması, seyicisini beklenti içine sokmadığı için hayal kırıklığına da uğratmaması, Barrymore’un etkileyici oyunculuğu ve doğaüstü bir güce sahip sıradan bir insan olmanın travmasını yeterince etkileyici biçimde olmasa da anlatması ile ilgiyi hak ediyor. Tabii bir de küçük kızın ateşten toplarla onlarca kötü adamı yok ettiği bölüm var ki filmi tek başına çekici kılabilir kimileri için.

(“Tepki”)

Im Labyrinth des Schweigens – Giulio Ricciarelli (2014)

Im Labyrinth des Schweigens“Tüm bu yalanların ve sessizliğin sona ermesini istiyorum”

Auschwitz Kampı’nda görev yapan ama savaşın bitiminden sonra herhangi bir ceza almadan topluma karışan Nazi subaylarını adalet önüne çıkarmaya çalışan bir savcının hikâyesi.

Almanya’da çalışan İtalyan yönetmen Giulio Ricciarelli’nin yönettiği ve senaryosunu Elisabeth Bartel ile birlikte yazdığı bir Almanya yapımı. Yüzleşmenin çok güç ama zorunlu olduğu bir suçun ağırlığını üzerinde taşıyan bir ülkede bu suça ve özellikle de suçu işleyenlere dürüst yaklaşması ile dikkat çeken film gerçek bir hikâyeyi eklediği kimi kurgusal karakterlerle anlatıyor ki davayı üstlenen ve filmin kahramanı olan savcı da bunlardan biri. İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından birini işleyen kişilerin peşine düşen savcının karşılaştığı engelleri de odağına alan film hayli çekici bir konuyu belki yeterince güçlü bir sinema dili ile anlatmıyor ve fazlası ile alışılmış yollardan gidiyor ama bizim gibi tarihin sadece “resmî” gerçeklerine inanan ülkelere örnek olacak dürüstlüğü ve tüm bireylerin şu ya da bu ölçüde parçası olduğu bir suçla yüzleşmek gerektiğini hatırlatması ile önemli olan ve görülmeyi hak eden bir çalışma karşımızdaki.

Filme konu olan Frankfurt duruşmaları Aralık 1963 ile Ağustos 1965 arasında görülmüş ve yargılanan 22 kamp görevlisi subay çeşitli cezalara çarptırılmış. Savaşın bitmesinden tam on sekiz yıl sonra yargılanan ve kampta ciddi insanlık suçları işlemiş olan bu kişilerin adalet önüne çıkarılana kadar sıradan vatandaşlar olarak öğretmenlik, fırıncılık veya iş adamları olarak hayatlarını sürdürebiliyor olmaları hikâyenin altını haklı olarak ısrarla çizdiği çarpıcı bir husus ve film bunu yaparken ilgili her bireyi ve kurumu eleştirmekten geri durmuyor. “Etrafına bir bak: Herşeyin üzeri örtülüyor.Gerçekler bilinsin istenmiyor” diyor karakterlerden biri savcıya. Alman hükümetinden Alman halkına ve ülkedeki resmî Amerikalı kurumlara kadar herkes bu üzerini örtme çabasının ille de kötü bir niyet taşımadan parçası olmuş durumda. Kimi ülkenin artık huzura kavuşmasını ve yaşananları geride bırakmasını istediği için, kimi ise herkesin bir parçası olduğu suçtan dolayı nerede ise tüm bir ülkeyi yargılamanın imkânsızlığından ötürü, olan bitenin üzerini örtmeye çalışıyor. Mesleğinde yeni olan genç savcının baş savcıdan (gerçek bir karakter olan Bauer bu isim) aldığı destekle dava için çalışırken keşfettiği ve bazıları kendisi ile ilgili gerçekler hikâyenin gerçek olduğunu da bildiğiniz için hayli etkileyici. Örneğin Auschwitz’den sağ kurtulan ama fiziksel ve/veya ruhsal olarak yaralanmış kurbanların ifadelerine seslerini duymadan tanık olduğumuz sahne onların, savcının ve ifadeleri not alan sekreterin yüz ifadeleri ile kesinlikle etkiliyor seyredeni ve bu sahne bir ciddi gerçeği de işaret ediyor bize: Alman halkının savaş boyunca Naziler tarafından işlenen suçlar konusundaki bilgisizliği veya bilmemeyi tercih etmeleri. Totaliter rejimlerde kitlelerin genellikle takındığı bir tavır bu ve filmin hikâyesi boyunca da sıklıkla tanık oluyoruz bu duruma.

Savcıların çoğunun eski Nazilerle ilgili dava açmaktan kaçınması, polisin ve bürokrasinin sürekli olarak bir şeylerin üzerini örtmeye çalışması, Mengele gibi en ağır insanlık suçlarını işlemiş birinin rahatlıkla ülkeye girip çıkabilmesi ve pek çok kişinin yaptıklarını emirlere uymak veya savaş koşullarının gereği olarak tanımlaması savcının işinin ne kadar zor olduğunu söylüyor bize. Zor ve önemli bir dava bu anlatılan ve sinema açısından da çok şey vaat ediyor kesinlikle. Filmin aksadığı en temel nokta ise bu vaatlerin karşılığını yeterince üretememiş olması. Zaman zaman bir televizyon filminin geniş kitleleri rahatsız etmeyecek ve zorlamayacak kuralları içinde ilerleyen, görsel olarak da beklenenin dışına çıkmayan tercihleri ile film seyirciyi sineması ile değil anlattığı ile sarsan bir yapım olarak görünüyor genel olarak. Gerçek bir hikâyeye baş karakter olarak kurgusal bir karakterin eklenmesi veya kimi gerçekçilik problemleri (örneğin savcının nerede ise tüm soruşturmayı bir gazeteci ile yapması ve hatta Mengele’yi yakalamaya onunla gitmesi) de filmin etkileyiciliğini azaltıyor. O sırada çocuk yaşta olan her Alman vatandaşının babasının katil olup olmadığnı merak etmesine neden olabilecek bir sürecin “dehşet”ini hak ettiği kadar görselleştirememiş bir başka ifade ile filmimiz. Trajediyi sözlerine olduğu kadar görselliğine de yansıtabilse parlak bir sinema eseri ile karşılaşabilirmişiz açıkçası.

Filmi önemli eksikliklerine rağmen görmeye değer kılan sadece anlattığının önemi değil kuşkusuz. Genç savcıyı oynayan Alexander Fehling’in duygusal açıdan kolayca abartılmaya yatkın bir rolü doğru bir tercihle oldukça ekonomik bir oyunculukla canlandırması ve çekimlerden kısa bir süre sonra hayatını kaybeden, başsavcı rolündeki Gert Voss’un yine sade ama karakterinin içine girdikleri işin öneminin farkında olduğunu hissettiren usta oyunu var öncelikle takdir edilmesi gereken. Ayrıca, yönetmen Giulio Ricciarelli’nin sade ve hikâyenin önüne geçmeyen dili de (evet, zaman zaman sinemadan çok televizyona yakın olsa da) özellikle geniş kitleler için hikâyeyi kolayca içine girilebilir hale getirmiş ki anlatılanın önemini düşündüğünüzde bunu da olumlu unsurları arasına koymak gerekiyor filmin. Son bir not olarak, tüm bir ülkeyi anlatan hikâyenin karakterlerin bireysel hikâyeleri ile akıllıca iç içe geçirildiğini de eklemek gerekiyor ki bu da filmi bir tarih dersi olmaktan uzak tutmakta işe yaramış. Zaman zaman didaktik bir tavrın diyaloglara yansıdığını da düşünürsek, bu da hayli önemli bu didaktizmi dengelemek açısından. Ticarî sinemanın gereği olarak filme eklenmiş görünen aşk hikâyesi ise olmasa daha iyi olurmuş film açısından. Tüm bir topluma bulaşmış olan bir suçla yüzleşmek ve bu arada yeni bir toplum/ülke inşa etmenin güçlüğünü yeterince güçlü ifade edememiş olsa da görülmeye değer bir film bu. Özetle, Auschwitz’in nasıl var olabildiğine değil ama orada yapılanlara, suçlulara, kurbanlara ve yüzleşmeye odaklanan dürüst bir sinema eseri.

(“Labyrinth of Lies” – “Yalan Labirenti”)