Çamur – Derviş Zaim (2003)

“Bu mekân bir arıtma tesisi. Türk ve Rum taraflarının kanalizasyonları burada arıtılıp temiz su haline geliyor, sonra tarıma veriliyor. Birbirinden nefret eden iki toplumun dışkısı temizleniyor dışarıdaki havuzlarda”

Şifalı çamur ve her biri yaralı karakterler üzerinden anlatılan bir Kıbrıs hikâyesi.

Derviş Zaim’in “Tabutta Rövaşata” ve “Filler ve Çimen” filmlerinden sonra çektiği ve filmografisinin üçüncü filmi olan bu çalışma yönetmenin Kıbrıs üzerine eğildiği ilk filmi aynı zamanda. 2010 yılında “Gölgeler ve Suretler” ile tekrar ele alacağı konu burada her biri kendi yaralarının şifasını arayan karakterler üzerinden anlatılıyor bize. Metaforlar, gerçeküstücü öğeler ve hatta kara türünden bir mizah hikâye boyunca karşımıza gelirken, Zaim’in Türkiye-İtalya ortak yapımı olarak çekilen bu filmi bir türlü kendisini tam anlamı ile toparlayamıyor ve yönetmenin kariyerindeki diğer çalışmalarının gerisinde kalıyor. Derviş Zaim’e ait olan senaryo bir süreklilik gösteremiyor havası veriyor ama bunun temel nedeni Zaim’in sahneleri kurgulama biçimi daha çok. Kıbrıslı olan yönetmenin kendisi için özel bir hassasiyeti olan konuyu sinemalaştırırken sembolizmin dozunu yeterince ayarlayamaması ve zaman zaman metaforların hikâyenin önüne geçmesine engel olamaması filme zarar vermiş açıkçası. Yine de ilginç konusu, yıllardır çözülemeyen ve çözülecek gibi de görünmeyen bir sorunu o sorunun yaraladığı insanlar üzerinden ele alan hümanizmi ve Feza Çaldıran’ın görüntüleri ile ilgiyi hak ediyor.

Derviş Zaim kendine özgü bir sinemacı ve Türk sinemasının en kabasına kadar uzanmaktan çekinmeyen popüler filmleri ile “sanat” sineması filmleri kalıplarının dışında kalarak kendi açtığı bir yoldan ilerliyor taviz vermeden. Bu filmi ile yine o kendine ait yoldan ilerliyor ama ne yazık ki belki de filmografisinin tek yeterince güçlü olmayan (zayıf kelimesini hak etmiyor film) eseri karşımızdaki. Filmi seyrettiğinizde aklınızda kalanlar temel olarak semboller ve metaforlar, Feza Çaldıran’ın kamerasından bize yansıyan geniş açılı (ve daha sonra Zaim’in “Nokta” filminde de benzerini göreceğimiz) etkileyici görüntüler ve her biri yaralı karakterler oluyor. Ne var ki tüm bunlar filmi bütünsel bir başarıya ulaştırmakta yeterli olamıyor. Aslında Zaim’in senaryosu savaşın ikiye böldüğü bir adada, geçmişte yaşananlarla yüzleş(e)meyen iki toplumun acılarını anlatırken kimi dikkat çekici öğelere sahip; örneğin İsviçreliler’in sponsorluğu ile başlatılan yüzleşme projesi hayli ilginç. Bu proje savaş nedeni ile evlerini terk etmek zorunda kalan Türk ve Rum bireylerin heykellerini şimdi başkalarının oturduğu o evlere göndermelerini ve bu şekilde “geriye dönmelerini” öngörüyor. Bu proje yolunda gitmeyince (heykelleri evlerine alanlar hainlikle suçlanıp tehdit ediliyor çünkü), heykellerin yerini erkeklerin spermleri alıyor. Başka ilginç öğeleri de var filmin. Hiç konuşmayan ve hikâye ilerledikçe yavaş yavaş sesi çıkmaya başlayan adamın sessizliği Kıbrıs’ın her iki toplumundaki acıların ve evini yitirmişliğin neden olduğu bir travmanın sembolü olarak ilgi çekici. Eski bir Roma efsanesinden esinlenerek toprağa (çamura) gömülen heykeller, savaşta öldürdüğü insanların travmasını hâlâ üzerinden atamamış olan bir adamın denize gömdüğü heykeller ve aynı adamın cinayeti işlediği alandan duyduğu korku vs. Bir de elbette filme adını veren ve şifa verdiğine inanılan çamur var. Hikâye çamurun kendisini ve şifa sağlayıcılığını da bir metafor olarak kullanıyor, özellikle de o alanın sivillere yasaklanması ve askerlerce korunması üzerinden. Bütün bunların üzerine tarihi eser kaçakçılığı ve hatta yapay döllenme gibi unsurlar da eklenince, hikâye sık sık hem sembolizm içinde boğuluyor hem de odağını ve dolayısı ile etkileyiciliğini kaybediyor zaman zaman.

Kıbrıslı müzisyen Koulis Theodorou ve ünlü ABD besteci Michael Galasso’ya ait olan orijinal müzikler başarılı ama Zaim’in bu müzikleri kullanış biçimi (sanki her boşluğu doldurmayı hedefleyen yoğun kullanım ve örneğin birkaç sahnelik bir kışla sahnesi için bile marş ritminde kısa bir besteye verilmesi) bir parça sorunlu görünüyor. Senaryonun hikâyeyi ilerletmek için kimi zorlama yanlara sahip olmasını (örneğin nöbet tutan askerin Kıbrıs gibi bir yerde su ihtiyacı hiç düşünülmemiş olsa gerek ki kuyudan su çekmek zorunda kalması) ve Çaldıran’ın filmin fantastik havasını başarı ile yansıtan görüntülerinin filmin geri kalanındaki daha “normal” görüntlülerle hedeflenmemiş bir zıtlık yaratmasını da ekleyelim bu sorunlu tercihlere. Oyunculardan öne çıkan isimler Yelda Reynauld ve filmin büyük kısmında karakterinin sessizliği nedeni ile mimikleri ve vücut dili ile oynayan Mustafa Uğurlu olmuş ama onların başarısı da filmin başarı seviyesi ile sınırlanmış görünüyor.

(“Fango”)

Histórias que Só Existem Quando Lembradas – Júlia Murat (2011)

“Ekmek hamuru bizim gibidir, nefes almazsa katılaşır”

Fotoğrafçı bir kadının hayatın her gün aynı olduğu ve zamanın durmuş gibi göründüğü bir köye gelmesi ile yaşananların hikâyesi.

Brezilya sinemasından bir ilk film. Júlia Murat’ın senaryosunu da yazdığı film zaman ve hayat üzerine sakin, hafif, dokunaklı ve güçlü bir şiir. Herkese hitap etmediği açık ama geçmişimizdeki hatıraların, hikâyelerin ne kadar sıradan olursa olsun önemli olduğunu hatırlatan bu çalışma çok başarılı görselliği ile pek çok sinemaseveri büyüleyecektir kuşkusuz. Sinemada başı ve sonu olan bir hikâye arayanların da, muhteşem anların peşinde koşanların da ve dürüst bir hikâyenin içine girmek isteyenlerin de eşit derecede keyif alacağı çalışma yönetmen Murat’ın bu ilk uzun metrajlı filmi ile hayli olgun bir sinema duygusuna sahip olduğunu da kanıtlıyor bize.

Zamanın durmuş gibi göründüğü, elektriğin olmadığı, anlaşılan trenin artık hiç geçmediği ve her dakikası ile aynı günü yaşayan bir köy Jotuomba. Yönetmen Júlia Murat bize genç kadının köye gelişine kadar ve aslında eklenen yeni sahneler hariç onun gelişinden sonra da hep aynı hikâyeyi anlatıyor. Pişirilen ekmek, ekmeğin getirildiği dükkan ve orada yapılan ve hep aynı içerikteki küçük konuşmalar, çalan çan ve kilisede ayin, tüm köyün birlikte yediği yemek ve eve dönüş… Sanki ezeli ve ebedi bir gün bize gösterilen. Ölen bir eşe her gün yazılan ama gönderilmeyen mektuplar, elle öğütülerek içilen kahve ve yağmurun gelmekte olduğu üzerine bir sohbet… Hayat böyle akıp gidiyor, mezarlığın Tanrı’nın emri(!) üzerine papaz tarafından kapatıldığı ve ölmenin unutulmuş göründüğü, tüm sakinleri çok yaşlı olan bu köyde. Genç kadının gelişi hem onu hem köydekileri etkileyecek ve adeta bir ayin gibi her gün aynı şekilde yaşanan hayat kendisine veda eden birini bırakıp yeni birisi ile aynen devam edecek(mi?).

Murat görüntü yönetmeni Lucio Bonelli ile birlikte gerçekten muhteşem bir iş çıkarmış. Filmin her bir karesi hem biçimsel hem içerik olarak nasıl olması gerekiyorsa öyle; istisnasız bir biçimde her biri özenli ve “fotoğraf” kalitesindeki kareler bu güçlerine rağmen sadece görüntüye yüklenen bir filme kaynaklık etmiyorlar. Aksine, her bir kare o an anlatılan her ne ise onun birebir karşılığı. Köye gelen fotoğrafçının çektiği siyah beyaz fotoğraflar gibi filmin hikâyesi içinde bize gösterdikleri de bu parlak başarının örnekleri. Parlatılmış bir yapay güzelliğin değil, hayatın içindeki “güzelliğin” ve hayaletimsi imajlarla çarpıcı biçimde sarmalanmış bir gerçekliğin peşinde bu görüntüler ve film boyunca da yakalıyorlar bunu. Gerek filmin Türkçe karşılığı “Hikâyeler (hatıralar da diyebiliriz burada) hatırlandıkları sürece var olurlar” olan orijinal adı, gerekse Türkçe karşılığı “Bulunan Hatıralar” olan İngilizce adı aynı şeyi söylüyor bize: Köydekiler genç kadının fotoğraf çekmeye başlaması ile hatıralarını (hikâyelerini) bulmaya (konuşmaya ve paylaşmaya) başlıyorlar. Lucas Marcier’in basit ve tam da bu hikâyenin ihtiyaç duyduğu yalın ve hafif gizemli notalardan oluşan müziği, tüm yaşlı oyuncuların ama özellikle Sonia Guedes’in sade ama içinizi titretecek kadar doğal oyunları ve fotoğrafçıyı oynayan Lisa Fávero’nun diğer tüm karakterlerle tam bir zıtlık teşkil eden gençliğini ve yüzünden hiç eksiltmediği hafif hüzünlü gülümsemesini hikâyenin emrine başarı ile vermesi de bu filmi mutlaka görülmeli diyebileceğimiz eserler arasına koyuyor.

En, daha doğrusu tek “hareketli” sahnesi genç kadının Franz Ferdinand’ın “Take Me Out” şarkısı eşiliğinde kendi başına dans ettiği anlar olan bir film herkese göre değil belki. Ne var ki aslında belki tam da onların görmesi gereken bir çalışma bu. Lirizmin ama yapış yapış değil hayat kadar gerçek, hayat kadar doğal bir lirizmin her anında karşınızda olacağı film bu sınıftaki seyircilerin, bir durup, nefes alıp, bekleyip, gözlemeleri durumunda nasıl bir mucizenin tanığı olabileceklerini söylüyor bize her anında. Üstelik bunu yaparken sembolizmini dozunda tutuyor; aslında sembolizmin peşine de düşmüyor hikâye ama seyrederken büyülenenler bu büyünün arkasında ne olduğunu keşfetmeye çalışırken neyin aslında ne olduğu konusunda kafa yoracaklardır mutlaka. Belki beklenen ama kesinlikle çok çarpıcı bir final ile kapatıyor filmini Murat ve kalkınma hızı ve çizgisi bizim ile kimi paralellikler içeren Brezilya’da hayatın geçişini, insanoğlunun ölmeye yazgılı olduğunu, birikimlerin bir nesilden diğerine geçişinin anlam ve önemini, bir kahveyi her gün aynı anda aynı insanla içmenin hızla değişen, dönüşen ve yerine mekanik karşılıklarını koyarken doğal olanı yok eden güçlere karşı nasıl bir direnme biçimi olabileceğini söylüyor bize.

Artık kullanılmadığı anlaşılan tren raylarının da altını çizdiği bir terkedilmişliğin havasını taşıyor film ve kimse ölmediği için kapatılmış görünen mezarlık her gün ibadet eden bu köyü onları öldürmeyerek Tanrı’nın da terk etmiş olduğunu söylüyor sanki. O tipik minimalist filmlerden biri gibi başlayıp her geçen dakika daha da zenginleşerek ilerleyen bu hikâye, yönetmeni Murat adına bir ilk film olarak ciddi bir başarı örneği kesinlikle. Görülmeli.

(“Found Memories” – “Bulunan Hatıralar”)

Point Break – Kathryn Bigelow (1991)

“Bak şunlara… Bir kabile gibiler. Kendi özel dilleri var. Öylesine gidip konuşamazsın onlarla. Nasıl davrandıklarını, kafalarının içindekini öğrenmen, onların konuşma biçimlerini benimsemen gerekir”

Kılık değiştirerek, banka soyguncusu olduklarından şüphelenilen sörfçülerin arasına karışan bir FBI ajanının hikâyesi.

ABD’li sinemacı Kathryn Bigelow’dan Hollywood’un içinde aksiyon ve polisiye filmler için kadın yönetmenlere de yer açılmasını sağladığı bir film. 2008 yapımı “The Hurt Locker – Ölümcül Tuzak” ile Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olan Bigelow 1991 tarihli “Point Break – Kırılma Noktası” ile “hoş ama boş” filmlerin parlak örneklerinden birini veriyor. Mark Isham’ın zaman zaman marş ritmine bürünmekten çekinmeyen ve gösterileni yücelten müziğinden Keanu Reeves ve Patrick Swayze’nin gücü ve yakışıklılığı parlatılmış görüntülerine, tam ABD’ye özgü bir “new age” felsefe sosu ile paketlenmiş sörf sporunun “muhteşemliğine”ve “erkeksi” aksiyonuna kadar şık bir film bu. Hikâyenin basitliğini gölgede bırakan ve kesinlikle başarılı çekilmiş aksiyon sahneleri yeter diyorsanız görülmesi gerekli ama bir parça da olsa içerik peşindeyseniz bu beklentinizi, seyrederken unutmanız gereken bir film Bigelow’un aksiyonseverlerce hâlâ beğenilen bu çalışması.

Tecrübeli ve huysuz FBI ajanı (Gary Busey) ile genç ve hırslı FBI ajanı (Reeves) ikilisinden savaş filmlerinin veya polisiyelerin vazgeçilmez sert ve görevlerinin kutsallığı konusunda nutuklar atan bir amire, film daha ilk karelerinden türünün klişelerine sıkı sıkıya sarılacağını haber veriyor seyredenine. Aksiyon sevenlerin çok da rahatsız olmayacağı bu durum daha sonra parlak bir tempo, kurgu ve mizansenle çekilmiş ve meraklılarını kesinlikle tatmin edecek aksiyon sahnelerine bırakıyor yerini. Özellikle -ve mantığın ve inandırıcılığın ille de hikâyenin parçası olması gerekir diye düşünmüyorsanız- havadaki paraşütlü ve paraşütsüz tüm aksiyon sahneleri çok başarılı, filmin aksiyon hedefi açısından değerlendirildiğinde. Bu sahnelerden de daha etkileyici olanı ise dakikalarca süren bir takip sahnesi ki sokaklardan evlerin içine ve bahçelere kadar farklı mekanlarda geçen bu sahne Bigelow’un nerede ise hikâyesinin bir önemi varmış gibi görünmeyen filmi ayakta tutan asıl isim olduğunu ortaya koyuyor. Yoksa usta ile çırağı veya Vietnam’da savaşmış karakter gibi klişeler ve tüm o sörf güzellemeleri fimi seyredilir kılmaya yeterli değil.

Banka soyguncularının yüzlerine ABD başkanlarının maskelerini (Johnson, Nixon, Carter ve Reagan bu başkanlar ve senaristlerin Nixon’ın Watergate skandalı ile istifasından sonra başkan olan Ford’u atlamış olmaları onun seçimle işbaşına gelmemesi ile mi açıklanmalı bilmiyorum) takarak işlerini görmelerini senaryomuz onların sistem karşıtlığı ile ilişkilendiriyor ama hayatlarının tek amacı “mükemmel dalgayı yakalamak” gibi görünen bu karakterlerin sistem karşıtlığının altını dolduran bir metin yok elbette hikâyede. O nedenle bu sistem karşıtlığına boş verip, bu maskelerin dolaylı yoldan da olsa başkanları üzerinden ABD’nin dünya halklarını soymalarının (her anlamda) sembolü olarak görüp eğlenmek daha doğru olur. Bunun dışında filmdeki kadın karakterin erkek sörfçüleri suçlarken kullandığı “adrenalin bağımlısı bunlar” ifadesini filmin kendisi için kullanmak ve seyircisini de aynı katgeoride gördüğünü söylemek mümkün. Orijinal müziğin yanısıra sıkı şarkılar, dalgalar üzerinde kayan yakışıklı sörfçüler ve gösterilenlerin eleştirilmekten çok sömürüldüğü açık olan parti sahneleri ve bunların üzerine sos olarak dökülmüş gibi görünen sörfün felsefesi ile filmi sörfçüler derneğinin propaganda filmi olarak da görmek hiç yanlış olmaz açıkçası.

Keanu Reeves’in her zamanki vasat (hatta sondaki Avustralya sahnesinde başarısız) oyunu, Gary Busey’in klişelerle donatılmış karakterini çok da umursamadan ve abartarak canlandırdığı performansı ve filmin tek elle tutulur kadın karakterini oynayan ve sondaki geceliği içinde çölde koşma sahnesi ile hikâyede karakterinden ne beklendiğini anlamamızı sağayan Lori Petty’nin idare eden performansının yanında Patrick Swayze öne çıkan isim oluyor ve en azından vasatın üzerinde kalıyor film boyunca. Swayze’nin karakterinin hikâyenin yüzeysel felsefesi nedeni ile en zayıf diyalogların sahibi olduğunu da belirtelim bu arada. Her ne kadar vasat olsa da hikâyesinin hakkını özellikle son bölümlerdeki heyecanı ve aksiyonu akıllıca destekleyebilmesi nedeni ile vermek gerekiyor. Ne var ki aynı hikâyenin FBI ajanı ile sörfçülerin lideri arasındaki “kardeşlik” bağının nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını veya benzer bir şekilde ajanımızın finalde “kendisini yeniden keşfi” sonucu o kararı vermesine yol açacak sörf aşkının nasıl oluştuğunu anlatamadığını da vurgulamak doğru olur. Film bu durumları davranışlar veya görsellikten çok diyaloglara ve seyircinin doğal olarak oluşan beklentisine yaslanarak anlatmayı tercih etmiş görünüyor.

Blki ancak somut acılara ve zulümlere ilgi göstermeyip “ruhun özgürlüğü” peşinde koşan new-age ruhlulara hitap edebilecek içeriği bir yana bırakılırsa, hayli iyi çekilmiş birkaç aksiyon sahnesi ve bu sahnelerin vereceği zevk ve ne olursa olsun bizleri soyan ABD başkanlarına göndermeleri ile ilgi gösterilebilecek bir film özet olarak. “The Hurt Locker – Ölümcül Tuzak” gibi Irak’ta acı çeken ABD askerlerine hayli dokunaklı bir şekilde el atan ama o askerlerin orada ne aradığı ile hiç ilgilenmeyen filmlerin ustası Bigelow’dan tam da ondan beklenecek bir çalışma bir başka deyişle.

(“Kırılma Noktası”)

Ve Stínu – David Ondrícek (2012)

“Görevinizin ne zaman biteceğine biz karar veririz. Tek bir kelimemizle kendinizi Moskova’ya giden bir trende bulursunuz”

1950’lerin Çekoslavakya’sında bir mücevher soygununu araştırırken olayın çok farklı boyutları olduğunu keşfeden bir polisin hikâyesi.

Çek yönetmen David Ondrícek’in Çekoslavakya’nın komünizm ile yönetildiği günlerde geçen bu siyasi polisiyesi ülkesinde Çek Aslanları adı ile verilen ödüllerin en iyi film de dahil olmak üzere nerede ise tümünü almış ve 2013 Oscar’larına da ülkesi tarafından En İyi Yabancı Film dalında aday gösterilmiş bir çalışma. Demir Perde’nin açılmasından sonra pek çok sinema yönetmeni ülkelerinin o dönemi ile hesaplaşan filmler çekti ardı ardına ve bunların bazıları propaganda sığlığı içinde kalıp dönemi kötülemeyi asıl ve bazen tek hedef olarak belirlerken, kimileri de objektif bir hesaplaşmanın ışığında çıktılar karşımıza. Ondricek’in senaryosunu yazanların arasında da olduğu bu film kesinlikle bir kara propaganda eseri olmaktan uzak, sinemasal bir tadın kendisini hissettirdiği bir çalışma ama temel derdinin o dönemin adaletsizliklerini tavizsiz bir şekilde eleştirmek olduğu da açık. Sovyetler’in ülke üzerindeki açık etkisinin varlığı, Yahudi toplumunu günah keçisi yapmaya niyetli ve halkına yalan söyleyen bir iktidar gibi unsurlar filmin odağında yer alıyor ve tek derdi adaleti sağlamak olan bir polisin yaşadıklarını dönemin atmosferini başarılı bir biçimde aktararak yanısıtıyor filmimiz. Polisi canlandıran Ivan Trojan’ın ekonomik ve usta oyunu, özelliklerde başlarda sahip olduğu ama sonra bir parça unutmuş göründüğü 50’lerin kara film havası ve Jan P. Muchow ve Michal Novinski’nin havadaki gerilimi ve kötücüllüğü hissettiren müziği ile de dikkati çeken bir çalışma.

David Ondrícek kapanış jeneriklerinden hemen önce filmini “komünist dönemin göstermelik davalarında adalet için savaşanlara” adadığını belirtmiş. Seyrettiğimiz hikâye de bu ithafı doğrular nitelikte. Polisimiz uyarılmasına ve hatta tehdit edilmesine rağmen, çözmeye çalıştığı bir suç eyleminin politik oyunlar nedeni ile Yahudiler’in üzerine atılmasına engel olmaya çalışarak adaletin yerini bulması için savaş veriyor hikâye boyunca. Senaryo eleştiri merceği altına aldığı komünist dönemi hem adaletin nasıl çarpıtıldığını anlatarak hem de ekonomik reform (kastedilen devalüasyon burada) söylentilerini sürekli yalanlayarak halkına yalan söyleyen bir iktidarı resmederek getiriyor karşımıza. Sovyetler’in ülkenin ikinci ve belki de asıl yöneticisi olduğu bu dönemin hikâyesini karanlık bir dil ile anlatmayı tercih etmiş yönetmen Ondrícek; ve bu karanlık ifadeyi hem filmin görsel tercihleri için hem de kara filmleri hatırlatan havası için benimsemiş. Adam Sikora’nın görüntü çalışması kimi iç sahnelerde, örneğin açılıştaki soygun sahnesinde, gerçekten karanlık ve dış çekimlerde de güneşli veya ışıklı bir sahne hemen hiç yok. Benzer şekilde film özellikle ilk yarısında kara filmlerin öğelerini barındıran bir yapıda ilerliyor ve hayli de başarılı yapıyor bunu. Tüm bunlar anlatılan dönemin “politik ve sosyal karanlığını” yansıtmak için benimsenmiş olsa gerek ve genellikle işe yarıyorlar da. Ne var ki bu karanlığı dengeleyecek şekilde karakterler yeterince geliştirilmiş görünmüyor ve yavaş ilerleyen filmin ihtiyacı olduğu çekiciliği karşılamakta zaman zaman sıkıntı doğmasına neden oluyor bu durum.

Adaletin yerine bulması için savaşan polisimiz işine düşkün ve bu nedenle karısını da ihmal ediyor ama filmin bu ihmali sonucu gibi görünen bir sahnesinde karısının bir yabancı ile yakınlaşması bir parça zorlama olmuş gibi görünüyor. Benzer şekilde polisimizin herkesin atladığı detayları yakalaması (filmde birden fazla sahnede oluyor bu) ve bir yeri ararken tavandan yüzüne damlayan kanla aradığını bulması gibi tesadüfler de hikâyenin asıl derdine ters düşen zorlama anlar. Komünist yöneticilerin hırsızlığı haksız bir şekilde yahudilerin üzerine atması, çalınan servetin İsrail devletini desteklemek ve ABD yandaşlığı için ülke dışına kaçırıldığı yalanını uydurması ve Rusların eski bir SS subayı olan bir Alman ile şantajla da olsa kendi çıkarları için işbirliği yapması filmin Batı ülkelerinde ilgi görmesi için iyi bir malzeme olarak kullanılmış yönetmen tarafından.

Ivan Trojan’ın polisimizi kara filmlere yakışan bir performans ile oynadığı ve soğuk ama kararlı bir savaşçı profilini başarı ile çizmesi filme ciddi katkı sağlamış. Alman adamı oynayan bir başka usta isim Sebastian Koch ve polisin eşini oynayan ve ne yazık ki karakteri hayli yüzeysel bırakılmış olan Sona Norisová da filmin oyunculuklarını üst düzeyde tutmayı başarmışlar. Onların bu başarısı filmin yavaş yavaş açılan hikâyesini ve kimi seyirci için fazla karanlık olabilecek görüntülerini dengleyen bir unsur kesinlikle. Özetle, filmimiz hem polisiyesini hem siyasi gerilimini çekici kılmayı başarmış ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“In the Shadow” – “Gölgede”)