O Lobo Atrás da Porta – Fernando Coimbra (2013)

“Sıradan bir ilişkiydi, bağlılık olmadan seks. Arada olur böyle şeyler. Erkeklerin hep yaptığı türden bir şeydi.”

Kaçırılan bir çocuğun akıbeti araştırılırken ortaya çıkan gerçeklerin hikâyesi.

Brezilyalı yönetmen Fernando Coimbra’nın üç kısa filmle başlayan yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajlı filmi senaryosunu da kendisinin yazdığı bir çalışma. Özellikle Latin Amerika festivallerinde ödüller alan film ihanet, gerçek/yalan, tutku ve güven üzerine gerilim ile dram arasında gidip gelen, gerçeğin sık sık değiştiği ve hikâye ilerledikçe farklı katmanlarını keşfettiğimiz türden bir çalışma. Coimbra bir parça yavaş ilerlese de seyirci ilgisini ayakta tutmayı başarıyor hikâye boyunca ve sert finali ile de seyirciyi sarsıyor açıkçası. Buna karşılık gerilimin ve gizemin zaman zaman dramın lehine ortadan çekilmesi, “Fatal Attraction – Öldüren Cazibe” filmini hatırlatan bir hal alması ve senaryonun hikâyeye katkısı olmayan ve dolayısı ile gereksiz görünen komplekslikler barındırması gibi kusurları da olan bir film bu.

Coimbra’nın filminin temel problemi hikâyesini hangi başlık altında anlatacağına karar verememiş olması gibi görünüyor; kaybolan bir çocuğu arayan polislerin gerçeği keşfetme çabasını içeren bir gerilim mi yoksa bir yasak aşkın neden olabileceklerini anlatan bir dram mı olacağına karar verememiş görünüyor filmimiz. Bu nedenle olsa gerek, sanki polislerin sırrı çözme çabasına ağırlık verecek gibi başlayan ve ilerleyen film, sonradan ve özellikle geriye dönüşler nedeni ile polisleri unutup olayın kendisine odaklanıyor. Benzer şekilde çocuğun aranması da geri plana düşüyor ve aynı geriye dönüşler çocuğun kaçırılmasına giden sürece odaklanıyor sadece. Yine de senaryonun hakkını teslim edip, kaçıranın kimliğinin anlaşılmasından sonra da hikâyenin ilgiyi ayakta tutabildiğini söylemek gerek. Belki Coimbra senaryou yazarken bunu amaçlamamış ama, filmin tıpkı “Fatal Attraction – Öldüren Cazibe” filminde olduğu gibi alttan alta bir muhafazakârlığa destek çıktığını ve evliliğe ihanet edenin cehennemin kapılarını da açmış olacağını (veya filmin adından yola çıkıp söylersek, evin kapısında bekleyen kurtları içeri alacağını) söylediğini düşünmek mümkün. Üstelik burada “Fatal Attraction” filminde olduğu gibi bir tencere içinde tavşanın kaynatılması vahşetinden çok daha ileri giden ve kesinlikle çok daha sert bir ceza söz konusu! Yine de “Öldüren Cazibe” filminde aldatan evli erkeğe atfedilen masumiyetin ve sempatikliğin burada çok da fazla olmadığını belirterek filmin hakkını teslim edelim.

Senaryonun gerçeğin ne olduğunu adım adım ortaya koyması ve sık sık da hikâyenin kahramanlarının söylediği yalanlar veya söylememeyi tercih ettikleri nedeni ile gerçeği değiştirmesi filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri. Bu şekilde hem seyircinin merak duygusu ayakta kalıyor hem de gerçeğin katmanları birer birer açılırken bir sonraki katmanın ne olacağı konusunda da ilgi uyandırılıyor. Bu da kayda değer bir başarı çünkü Coimbra ikili pek çok sahneyi tek planla çekmiş ve bunların bazılarında kamerasını az hareket ettirmeyi tercih etmiş. Hikâyenin yaratmayı başardığı merak duygusu ortalama seyirci için de bu sahneleri ilgi çekici haline getiriyor böylece. Kadını oynayan Leandra Leal’in filmdeki göze çarpan tek performansı verirken hayli etkileyici olduğu bu uzun planlarda diğer oyuncular da üzerlerine düşeni yapıyorlar.

Filmin ikinci yarısı görselliği, mizanseni ve kurgusu ile ilk yarısına göre daha çekici. Bunun da temel olarak iki ayrı nedeni var: Birincisi Coimbra’nın bugün ve geçmiş arasında çok da etkileyici olmayan geliş gidişlerden bu yarıda çoğunlukla vazgeçip uzun bir geri dönüş ile yetinmesi ve daha önemli olan ikincisi ise senaryonun bu kez daha “düz” bir anlatımla ve gereksiz kompleksliklere bulaşmadan derdini dile getirmesi. Diyalogların ağır bastığı sahnelerde zarif görüntüler ve doğru kamera çerçevelemeleri ile dikkat çeken görüntü yönetmeni Lula Carvalho’nun çalışması da yine bu ikinci yarıda daha başarılı kesinlikle.

(“Wolf at the Door” – “Kurt Kapıda”)

Child of God – James Franco (2013)

“Alman ve İrlandalı kanındandı. Adı Lester Ballard, Tanrı’nın çocuğu”

Toplumdan kendini dışlamış/dışlanmış görünen ve vahşi bir hayat süren bir adamın hikâyesi.

ABD’li yazar Cormac McCarthy’nin ilk basımı 1973’te yapılan ve 1960’lı yıllarda geçen romanının sinema uyarlaması. Senaryosu yönetmenliğini de üstlenen James Franco ve Vince Jolivette’ye ait olan film baş oyuncusu Scott Haze’in yoğun bir fiziksel performans da gerektiren rolündeki güçlü oyunu ile ilgi toplayan, ABD’nin güney kesiminin havasını romandaki kadar güçlü olmasa da sinemaya taşıyabilen ve Christina Voros’un başarılı görüntüleri ile ilgi çekici olabilen bir çalışma. Ne var ki romanın gücünün sinemasal karşılığının yeterince üst düzeye çıkabildiği tartışmalı ve bunda da en büyük etken Franco’nun farkılı üsluplar arasında gidip geliyor gibi görünen anlatım biçimi ve kaynak eserdeki “vahşi şiirsel” havanın görsel olarak yeterince yaratılamamış olması gibi görünüyor. Yine de kusurlarına rağmen, Haze’in seyredeni büyüleyecek oyunundan da aldığı katkı ile kesinlikle ilgi gösterilmesi gereken bir eser karşımızdaki.

Rolü için kilo veren, ormanlık içinde ve medeniyetten uzak bir külübede bir süre tek başına yaşayan ve hatta mağaralarda gecelediği söylenen Scott Haze filmin en büyük kozu kesinlikle. Oyuncu sevmesi bir yandan güç ve hikâye geliştikçe de imkânsız görünen karakterini seyircinin ilgisini hiç kaybetmeyecek bir yoğunluk ile canlandırıyor ve bu yoğun oyunculuğu tanımlamak için kullanılması gereken ilk kelime de fiziksel olmalı kesinlikle. Burada fiziksel kelimesini bir aksiyon filminin kalıpları içinde kullanmıyorum; evet, oyuncu ateş ediyor, kaçıyor, saldırıyor, atlıyor, düşüyor vs. ama burada söz konusu olan vücudun sadece aksiyonun hizmetine verilmesi değil, asıl ve daha önemli olanı, Haze’in vücudunu duyguların emrine vermesi ve karakterini tüm manevi çıplaklığı ile önümüze koyabilmesi. Filmin hemen tüm karelerinde görünen oyuncunun bu başarısı hikâyenin aksadığı noktaların öne çıkmasını engellediği gibi yönetmen Franco’nun zaman zaman kafa karışıklığının sonucu gibi görünen mizansen tercihlerinin aksadığı anları da gölgede bırakıyor.

Cormac McCarthy’nin eleştirmenlerden övgü alan ama çok satan eserleri arasında olmayan romanı toplum dışında yaşamanın ve bununla birlikte gelişen şiddet ve sapkın davranışların güçlü bir resmini koyar ortaya. “Ahlâki” açıdan veya bir başka deyişle toplumsal değerler açısından yozlaşmanın hikâyesinin bu içeriğinin ne kadarının sinemaya yansıdığı tartışmalı açıkçası. Tanık olduğumuz daha çok çocukluğunda yaşadığı travma ile başlayan bir yalnızlığın ve toplumdan uzak durmanın neden olduğu bir “kafayı sıyırma” hikâyesi gibi duruyor. Romanı sıkı sıkıya takip eden senaryonun bu temaları yeterince görselleştirememiş olması ise sanırım hem edebiyat ile sinema arasındaki o bir biçimden diğerine “dönüşürken kaybolma” ile açıklanabilir hem de Franco’nun olması gerektiği kadar güçlü olmayan anlatım tercihlerine. Romanın bölüm başlıklarını ara yazı mantığında görüntüye getirmek veya romanda durduğu gibi durmayan ve ne zaman görünüp ne zaman kaybolduğunun anlamlı bir açıklaması varmış gibi görünmeyen dış ses bu doğru olmayan tercihlerin bazıları. Buna karşılık filmin son bölümleri köşeye sıkıştığını hisseden bir adamın hayatta kalabilmek için gittikçe daha fazla nasıl yoldan çıkabileceğini çok çarpıcı bir biçimde aktarıyor seyredene ve romandaki yoğun gücün başarılı bir sinemasal karşılığı oluyor. Bu bölümler kurgusu, görüntüleri, mizanseni ve elbette Haze’in doruğa çıkan performansı ile kesinlikle çok etkileyici. Benzer biçimde Franco’nun kimi tercihleri de hayli etkileyici sonuçlar veriyor. Örneğin ölü bir kızın vücudunu tavan arasına taşımaya çalışaan adamın çektiği çileyi nerede ise gerçek zamanlı ve romandaki cümlelerin gücünü aynen taşıyarak getiriyor karşımıza.

Mekanları (geniş kırlık alanlar, mağara, harap bir evin içi vs.) etkileyici biçimde kullanan yönetmen Franco’nun yönetmenlik hayatında ABD sinemasının genel tercihleri ile kıyaslandığında hayli aykırı duran bir kariyeri var. Sanatçı 2005 yılında çektiği “The Ape” filminden başlayarak aralıksız olarak uzun ve kısa metrajlı filmler ve belgeseller üretiyor. Bu film ile aynı yıl içinde Cormac McCarthy’nin bir başka romanını daha (“As I Lay Dying”) sinemaya aktaran Franco oyunculuk kariyerini de tam gaz sürdürüyor. Bu yoğun tempo sanatçıya ürettikleri üzerinde ne kadar düşünme fırsatı sağlıyor bilmiyorum ama bu üretkenliği ve farklı sulara açılmaktan çekinmemesi çağdaşı pek çok sanatçı (özellikle oyuncular) ile kıyaslandığında, Franco’nun takdir edilmesini gerektiriyor kesinlikle. Sanatçı çekinmiyor, yılmıyor, üretiyor sürekli olarak ve denemekten de korkmuyor. “As I Lay Dying” ile Cannes’ın Belirli Bir Bakış bölümünde yarışan Franco, bu filmle de Venedik’te Altın Aslan’a aday olmuştu. Bu durumu Amerikan sinemasının ayrıksı yönetmenlerinin hemen her zaman asıl ilgiyi Avrupa sinema çevrelerinden görmesinin bir örneği olarak değerlendirebiliriz kuşkusuz. Kimi küçük karanlık komedi anları, yangın sahnesi gibi sinemanın tüm unsurlarının en üst düzeyde seyrettiği sahneleri ve kuşkusuz Scott Haze’in oyunu ile de görülmesi gerekli bir film.

(“Tanrı’nın Oğlu”)

Tian Zhu Ding – Zhangke Jia (2013)

“Günahını anlıyor musun? Günahını anlıyor musun?”

Modern Çin’de geçen dört farklı şiddet hikâyesi.

Çinli usta sinemacı Zhangke Jia’dan günümüz Çin’inde yaşanan dört bağımsız şiddet hikâyesi. Çin’in kendine özgü ekonomik ve sosyal düzeninin kıskacına aldığı karakterlerin uyguladığı “orantısız” şiddetin sert bir resmini çizen film Cannes’dan en iyi senaryo ödülünü almıştı. Jia’ya ait olan senaryo bu dört bağımsız hikâyeyi ufak noktalar dışında (bir hikâyedeki iki karakterin yer aldığı bir posterin bir başka hikâyede kahramanın önünden geçtiği bir duvarda asılı olması gibi) birbirine bağlama gereği duymadan anlatıyor bize ama anlatılanların arka plandaki ortak temalar çok fazla kuşkusuz. Zaman zaman stilize bir anlatım kazanan film hikâyelerin tümündeki karakterleri hemen hiç falso vermeden benzersiz bir biçimde derinleştirebilmesi ile Cannes’dan aldığı senaryo ödülünün de hakkını veriyor kesinlikle.

Zhangke Jia’nın bu filminin Çin’de gösterim izni alabilmesi oldukça şaşırtıcı olmuş ülkedeki sinema çevrelerinde çünkü sosyal konulara (ve çok daha sakin filmlerle) ağırlık vermesi ile bilinen yönetmenin yine bir sosyal konuyu, bu kez üstelik oldukça sert şiddet sahneleri ile anlattığı hikâye Çin’in “imajı” açısından değerlendirildiğinde çok parlak bir resim çizmiyor. Sansür kurulunun gösterimine izin verip medyaya filmle ilgili yazı, yorum vs. yayınlama yasağı koyması ile Çin’e özgü tuhaflıkların nesnesi olan film için öncelikle “şiddet” ve “sertliği” ile ilgili bir şeyler söylemek gerekiyor. İlk hikâyeden sonuncusuna kadar tümünde ana karakterler bir şiddetin ya uygulayıcısı ya da hem uygulayıcısı hem de kurbanı oluyorlar. Her şiddet eyleminin ardında bir gerekçe var ama gerekçe ile şiddet arasında modern dünyadan çok hukukun, adaletin ve toplumsal huzurun olmadığı ilkel bir dünyaya yakışabilecek bir ilişki var. İlk hikâyedeki eylemlerin sahibi olan adam zimmet ve rüşvetle zenginleşen yerel yöneticilere karşı adaletin kuralları içinde bir şey yapılamayacağını düşününce (fark edince de diyebiliriz), onlardan başlamak üzere bir şekilde “kötü” olan tüm karakterleri birer birer temizlemeye başlıyor. İkinci hikâyedeki şiddetin uygulayıcısı ise “amaçsız” görünen ve belki de, karısına söylediği “köyde yaşamak çok sıkıcı, ateş etmek sıkıcı değil” cümlesi ile özetlenebilecek bir yaşam biçimi olarak şiddeti benimseyen bir adam. Üçüncü hikâyenin kadın baş karakteri ise karşı karşıya kaldığı şiddete karşılık vererek, şiddetin ürettiği şiddet türünün bir örneğini veriyor seyirciye. Son hikâyedeki şiddet ise fiziksel olmaktan çok manevi bir şiddet ile örülü bir hayatı olan genç adamın bu kez şiddeti diğerleri gibi başkalarına karşı değil ama belki de çok daha sert bir biçimde kendisine uygulamasını anlatıyor bize. Tüm bu hikâyelerde modern Çin toplumundaki husursuz, mutsuz ve karamsar karakterlerin saptıkları yolları şiddet teması üzerinden anlatıyor jia ve gerçekten de etkilemeyi başarıyor seyredenleri. Ve yine tüm bu hikâyelerin ortak bir öğesi daha var ki Çin’in “sosyalist pazar ekonomisi” adı ile tanımlanan ekonomik sisteminin nihayetinde kapitalizmin pek çok temel unsurunu barındıran bir yapı olduğunu bize çok net anlatıyor; tüm hikâyelerde para önemli bir yer tutuyor olan bitenlerde.

İlk hikâyede köye ait madenin satılması ile kazanılan paradan köyün payını vermemekle suçlanan yöneticilere duyulan öfke ile işlenen cinayetler, ikincisinde yerini adeta ateş etmeyi ve öldürmeyi sıradan ve belki de keyif verici görüp tam bir soğukkanlılıkla para için sıradan insanları öldüren bir adamın faili olduklarına ve üçüncüde zenginliğin verdiği güçle diğerlerini kendi kölesi olarak gören mafyavari insanların öldürülmesine bırakırken, son hikâyede kendi yoksulluğu ile zenginlerin diğerlerini her anlamda sömürmesine tanıklığı arasında kalan gencin uyguladığı başka türden bir “cinayet” çıkıyor karşımıza. Giong Lim’in modern havalı orijinal müziği ile geleneksel müziklerden oluşan soundtrack’in başarısı ve Nelson Yu Lik-Wai’nin gerçekten etkileyici kamera çalışması ile de hayli keyif veren filmde yönetmenin şiddetin gösterim dozu ile ilgili tercihleri sert kaçabilir pek çok seyirci için. Herkesin kendi gücünün yettiğine şiddet uyguladığı bu sahnelerde bol bol kan akıyor ve örneğin üçüncü hikâyede Jia hayli stilize görüntülerle ve kadını adeta bir Uzak Doğu aksiyon filmi figürü gibi göstererek şiddetin altını çiziyor. Bir otobüs yolculuğunda seyredilen film veya bir kahvede sıradan bir şakalaşmanın dönüştüğü kavga gibi öğeler şiddetin günlük hayatın içinde nasıl “doğal” bir biçimde yaşadığını söylüyor seyirciye sık sık. Oldukça “düz” ilerleyerek ama tam da bu nedenle daha da etkileyici olan ilk hikâye, haber verdiği ama yine de şaşırtıcı kılmayı başardığı şiddeti ile ikinci hikâye, temposu bir parça ağır olan ama finali ile görselliğin üst boyuta çıktığı üçüncü hikâye ve şaşırtıcı ve “ani” bir şiddet ile sonlanan hikâyesi ile senaryonun hayli öne çıktığı bir film bu ve Jia her hikâyeyi uygun bir görsel tavır ile anlatarak senaristliğindeki başarıyı yönetmenliğinde de gösteriyor. Buradan bol bol seyrettiği Hong Kong aksiyon filmlerinin havasını ve biçimciliğini günümüz sinemasına taşıyan ama anlattığı dünyanın dertleri ile aslında pek de ilgilenmeyen Tarantino’ya da selam gönderip, Jia’nın şiddeti sömürmeden ve karakterlerin içine atıldığı ve yaşamak zorunda bırakıldığı dünyanın gerçeği olarak gösteren tercihini de ayrıca takdir edelim. İki yönetmenin farkını belki şu şekilde de anlatabiliriz ki derdimizi çok daha iyi ifade etmiş oluruz. Tarantino ergenlik çağındakiler için yazılmış çizgi romanları görselleştirirken, Jia burada yetişkinler için yazılmış ve nerede ise roman hacmindeki hikâyeleri sosyal meseleler üzerine dertleri olan bir sanatçı olarak getiriyor karşımıza. Hayli kötümser ve en az kötümserliği kadar etkileyici bir film, özet olarak.

(“A Touch of Sin” – “Günahkâr Dokunuş”)

Blue Ruin – Jeremy Saulnier (2013)

“Korkunç olan ne, biliyor musunuz? Sadece babam annenizi sevdi diye… hepimizin sonu ölüm olacak”

Ebeveynlerini öldüren katilin temyiz ile tahliye olduğunu öğrenen bir adamın intikam hikâyesi.

ABD’li Jeremy Saulnier’in 2013 Cannes Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde sinema yazarlarının verdiği FIPRESCI ödülünü kazanan filmi. Saulnier filmini çekmek için gerekli parayı “Kickstarter” adlı bir “Kitle Fonlama” platformu üzerinden 438 destekçinin verdiği 37.828 Amerikan Doları ile sağlamış. Bir intikam, hatta kan davasına dönüşen bir intikam hikâyesi anlatan film intikam temalı western filmlerini hatırlatan, şiddet ve kan göstermekten kaçınmayan, sert ve aynı zamanda düşündürücü olabilen bir çalışma. Saulnier’e ait olan senaryodaki bazı açık noktaların veya gösterdiği şiddetin rahatsız edici olabileceği film minimal bir giriş yapıp sonra çok farklı sulara açılması ile de dikkat çekiyor. Sonuçta bir intikam filmi karşımızdaki ama içinde yaşadığımız şiddet dolu dünyanın ve özellikle ABD’deki bireysel silahlanmanın boyutları üzerine düşündürdükleri ile de önemli bir çalışma.

Elden düşme ve hurda görünümlü bir arabada yaşayan, banyo yapmak için başkalarının evine giren ve polislerin tanıdığı ve dokunmadığı evsiz bir adamın görüntüleri ile başlıyor filmimiz. Ve kendisine anne ve babasını öldüren adamın cezaevinden tahliye olduğunu söyleyen kadın polisle olan sahneden başlayarak filmin senaryosu B sınıfı bir western havasında ilerlemeye başlıyor. Tıpkı bu filmlerdeki gibi karakterlerinin pek çoğunu derinleştirmeye ihtiyaç duymadan, seyircinin ilgisini ve temposunu hep ayakta tutarak ve başta şiddet ve kan olmak üzere pek çok şeyi de doğrudan göstermekten çekinmeyen bir biçim ve içeriği var eserin. Filmin senaryosunun ve yönetmenliğinin yanısıra görüntü yönetmenliğini de üstlenen Saulnier bütçe için fon bulmaya çalışırken çekmeyi düşündüğü filmi “Hal Ashby filmlerindeki karakterlerin kendilerini “No Country For Old Men – İhtiyarlara Yer Yok” benzeri filmlerindeki gibi olayların içinde bulacağı bir çalışma” olarak anlatmış. Naif bir karakterin intikam peşine düştüğü ve belki de bir şiddet sarmalına neden olduğu filmde şiddet sahneleri ve parçalanan suratlar, fışkıran kanlar gibi kimileri için hayli sert görünebilecek kareleri şiddeti sömürmek ve onun üzerinden prim yapmak için kullanmadığı açık yönetmenin ama kendi ifadesi ile bu tür sahnelerin bir sanatsal çekiciliği olduğunu da kabul ediyor filmin tanıtımı için yazdığı yazıda. Evet, anlatılan şiddet dolu bir dünya ve silahın kolayca bulunabildiği, kimi evlerin bir silah deposuna dönüşmüş göründüğü bir toplumda bu tür sahneler çok da yadırgatıcı olmamalı ama ölçünün bir parça kaçtığı söylenebilir rahatça. Gerçi kamera bu sert anları bir artistik hevesin nesnesi yapmıyor kesinlikle ama tanık olduklarımızın zaman zaman fazlası ile direkt olduğunu da söylemek gerekiyor.

Film hem sıkı bir intikam hikâyesi seyretmek isteyen sinema seyircisini hem de sinemanın sanat yanına düşkünleri hedeflemiş görünüyor ve bunu kısmen ve özellikle de ilk grubun daha fazla lehine olacak şekilde başarmış görünüyor. Düşmeyen tempo, sert sahneler ve hikâyenin çekiciliği bu gruba seslenirken, dünyamızın hem bu hikâye özelinde hem de anlattığının çok da marijinal olmadığını hatırtlatması ile toplumun genelinde bir şiddet yuvası haline geldiğini söylemesi ile de daha derin fikirlerin peşinde olanlara hitap ediyor filmimiz. Bunları yaparken başvurduğu kimi grotesk tercihler ise her zaman doğru işlemiş görünmüyor. Örneğin kan davası için hikâyenin ana karakterinin peşine düşen ailedeki kadının telesekretere bırakılan bir mesajı dinlerken sergilediği vücut dili ve adeta ikinci sınıf bir korku filminden fırlamışa benzeyen yüz ifadesi, filmi yüzeysel bulacaklara koz verecek bir yanlış tercih kesinlikle. Saulnier hikâyedeki kimi noktaların gerçekçi görünmeyebileceğinden pek de endişe etmemiş sanki ve adamın neden kaçmaya çalışmadığı gibi bir temel soruyu cevaplama gereğini pek de duymamış. Bu tercihi şiddetin egemen olduğu bir dünyada aslında bir kaçış yerinin olmadığı iddiasına bağlamak mümkün belki ama gerek bu soru gerekse adamın tüm o “savaşçı” becerilerini ve gücünü nasıl elde ettiği konusu cevapsız kalıyor.

Senaryo baştaki sevecen tavırlı kadın polis, bir park yerindeki boş polis arabası ve bir güvenlik bandı dışında devletin polis gücünü hiç göstermiyor seyirciye ve sürekli görüntüye gelen farklı silahlar ve bu silahları rahatça kullanan, evinde bulunduran, satan ve alan insanlarla toplumun kendi işini kendisinin gördüğünü söylüyor bize. Kan bir kez akmaya başladı mı artık durmaz diye özetleyebileceğimiz hikâye Little Willie John’dan dinlediğimiz “No Regrets” adlı “pişman değilim” şarkısı ile kapanırken kahramanımız neden olduğu onca dökülen kanı düşünüyor mudur bilmiyoruz ama filmin kişisel intikamının peşinde koşan bu karakter üzerinden seyircisine heyecanlı anlar yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Macon Blair baştaki “evsiz” havasından sonra dış görünüşünden hiç beklenmeyecek bir intikam savaşçısına dönüşen karakterini nerede ise melankoli katarak canlandırıyor ve filme de epey bir katkı sağlıyor. Kız kardeşi ile bir kafede konuştuğu ve birisini öldürdüğünü söylediği sahne hem filmin en etkileyici anlarından biri hem de Blair’in içinde fırtınalar patlayan küçük adamı ustalıkla oynaması ile öne çıkıyor. Senaryonun bir yandan empati göstermemizi ister gibi davranması ama öte yandan kahramanımızın empati göstermeyi zorlaştıracak davranışlarını ve tercihlerini göstermekten çekinmemesi de filmin lehine olmuş görünüyor (kahramanla özdeşleşmek isteyen genel seyirci için belki çok doğru olmasa da). Aynı şekilde senaryonun kahramanımızın derdinin ne olduğunu veya neyin peşinde olduğunu sözlerden çok gösterdikleri ile dile getirmesini de Saulnier’in başarıları arasına eklemek gerekiyor. Özetlendiğinde yeni bir şey seyredeceğiniz hissini vermeyecek bir hikâyeyi, oyunlara girişmeden düz ve sert bir biçimde anlatarak bir yenilik duygusunu yaratmayı başaran film görülmeyi hak ediyor kesinlikle. Filmin adının muhtemelen hikâye boyunca kahramanımızın epeyce kullandığı mavi Pontiac arabadan esinlendiğini ama hüznün rengi olan mavinin “yaşadığı travma nedeni ile bir harabeye” dönmüş baş karaktere yakıştığını da söyleyelim ve soğuk yenen bir yemek olan intikamı hayli “sıcak” sahnelerle anlattığını söyleyelim filmin son olarak.

(“İntikam”)