Güzelliğin On Par’etmez… – Hüseyin Tabak (2012)

“Benim babam falan yok. Dağdan gelmiş adam bana hayatı mı anlatacak?”

Babanın siyasi geçmişi nedeni le Avusturya’ya sığınan Türkiyeli bir ailenin hikâyesi.

Maraş doğumlu ve Avrupa’da yaşayan Kürt yönetmen Hüseyin Tabak’ın Antalya’da en iyi film dahil olmak üzere beş dalda ödül alan ve ortak yapımcı ülke olan Avusturya’da yılın filmi seçilen çalışması. Antalya’da ödül alırken filmin Türkiye yapımı olmadığı iddiaları nerede ise filmin önüne geçen eser, Kürt babanın terörist/gerilla geçmişi nedeni ile Avusturya’ya sığınmış, annenin Türk olduğu ve tüm ailenin Avusturya’ya uyum göstermeye çalışırken ciddi problemler yaşadığı bir hikâye anlatıyor bize. Seyirci ilgisini çekmenin yollarından biri olan hikâyeyi sevimli bir çocuğun gözünden anlatmak yönteminin -ama kesinlikle rahatsız edici olmadan- benimsendiği film bu çocuğu canlandıran Abdülkadir Tuncer’in başarılı oyunu, bir arada yaşamaya devam edebilmek için kendilerine yeni bir ülkede yeni bir ev kurmaya çalışan bireylerin karşılaştıkları koşullar nedeni ile belki de birbirlerinden daha da uzaklaşmaya doğru gittiği hikâyeyi abartılmamış bir duygusallığı da içererek etkileyici biçimde anlatmayı başarması ve zaman zaman hikâyenin odağının dağılmasına neden olsa da ele aldığı fazlaca konu ile güncel kimi sorunları gündeme getirmesi ile önemli bir film. İlk yarısında arada vasata kaysa da ikinci yarıda kendisini toparlayan filmin, Avusturyalı kimi karakterleri bir parça yüzeysel çizmek ve anlattığı farklı öğeler arasında arada konsantrasyonunu yitirmek gibi kusurları da var.

Filmin 2012 yılında Antalya’da Ali Aydın’ın “Küf” ve Erdem Tepegöz’ün “Zerre” adlı çalışmalarını geride bırakarak Altın Portakal ödülünü alması oldukça tartışmalı bir sonuç yaratmıştı aslında. Karşımızdaki sinemasal açıdan bir yenilik içeren veya sinema dili açısından taze bir bakış içeren bir yapım değil çünkü. Judit Varga’nın sıcak ve dokunaklı piyano eserleri eşliğinde anlatılan hikâyede, yönetmen Hüseyin Tabak samimi ve temiz bir dil ile çok önemli konuları sıcaklığı, duygusallığı, dürüstlüğü ve hatta küçük bir mizahı da ihmal etmeden anlatıyor bize. Bunu yaparken de çocuk oyuncu Abdülkadir Tuncer’in oyunundan sağlam bir destek alıyor. Tuncer’in filme sıcaklığının büyük kısmını veren sevimliliğini çok dürüst ve asla sömürmeden kullanmış Tabak. Tuncer’in aydınlık yüzünü filmin odağı değil, odağı (daha doğrusu odakları) olan konunun/konuların saydam bir aracı olarak kullanmış. Tüm büyüklerin bir acısının olduğu bu hikâyede, bu yetişkin karakterler çocuğu nerede ise kendi acılarını sağaltıcı bir insan olarak görüp onunla yetişkinmiş gibi konuşurlarken, çocuk bir yandan kendi ilk aşkı, büyüme sancıları ve dilini konuşamadığı bir ülkede yaşamanın zorlukları ile baş etmeye çalışıyor. Tabak’a ait olan senaryo çok doğru ve filme de ciddi katkı sağlayan bir seçimle çocuk karakteri gözyaşı sahnelerinin değil, mücadelenin, sevginin, anlamaya çalışmanın ve hatta mizahın nesnesi yapıyor ve hikâyenin doğal görünümünün de yaratıcılarından biri oluyor.

Tabak kendi hayatındaki kimi gözlemleri de hikâyeye başarı ile yedirmiş görünüyor. Almanca bir metni Türkçeye çevirmeleri için tek tek dolaşılan komşuların her biri -evet, çok da yeni bir gözlem içermiyor ama- örneğin, gerçek hayatın içinden çekilip alınmış karakterler gibi duruyor kesinlikle. Bu gerçeklik duygusu ailenin tüm bireylerinden de yansıyor seyirciye. Siyasi geçmişi nedeni ile hapiste yatmış ve serbest kaldıktan sonra derin devletin rahat bırakmadığı Kürt baba, ailesini bir arada tutmaya çalışan ama yılgınlığa kapılmış görünen Türk anne (senaryonun en çok ihmal ettiği baş karakter diyebiliriz onun için, diğerlerinin arasında onu derinleştirmeyi unutmuş görünüyor senaryo), babasını bir yandan ezik ve cahil diğer yandan siyasi geçmişi ile terörist olarak gören ve bunu hem yüzüne karşı söylemekten hem de yaptırdığı ay-yıldız dövmesi ile karşısına çıkmaktan çekinmeyen ama öte yandan uyuşturucu çetelerine de bulaşmış bir abi ve tüm bunların ortasında, yabancı bir ülkede şaşkın, durgun ama sevgi dolu gözlerle ayakta kalmaya çalışan bir çocuk. Senaryo ailedeki Aleviliği de (doğrudan adını koymasa da anne tarafına ait olan bir unsur gibi duruyor bu daha çok) duvarda asıl duran Ali portresi ile vurgularken, bu her an dağılmaya mahkum görünen ailenin geleceği konusunda seyircinin ilgisini ayakta tutmayı başarıyor. Evet, bunu yaparken gösterdikleri ve anlattıkları çok da yeni şeyler değil belki ama gerçekçilik ve dürüstlük senaryoya sinmiş olduğu için, yine de ilgi çekiyor kesinlikle.

Annesi ile abisinin arasını bulmaktan içinde bulunduğu tüm zorlu koşullara karşın okulda başarılı olarak ailenin Avusturya’da mülteci olarak kalabilmesini sağlamaya kadar zorlu savaşların içindeki çocuğun başrolünde olduğu hikâyeyi yönetmen Tabak, Charlie Chaplin ve Yılmaz Güney’e ithaf etmiş kapanış jeneriğindeki yazılara göre. Babanın türkü okuduğu sahne başta olmak üzere Yılmaz Güney’in kimi etkileri açık filmde; Chaplin ile bu anlamda bir bağlantı kurmak zor belki ama bu büyük ustanın komedilerinde aslında hemen hep güçlü bir dramı anlattığını düşünürsek belki filmin onunla bağlantısını kumak mümkün olabilir. Tabak bu iki sinemacının kendisine özgüven kazandırdığını ve başarabileceğini hissettirdiğini söylemiş bir röportajda ve anlaşılan ithafın asıl nedeni de bu.

Usta halk ozanı Aşık Veysel’in aynı adlı türküsünden adını alan ve onun bu türküsünü hikâyedeki pek çok öğenin de ortak noktası yapan filmde Tabak’ın çocuğun hayal sahnelerini dozunda bırakılmış tatlı bir masal havası ile anlatması ve bu masal havasını yaşadığı gerçeklerin sertliği ile akıllıca karşı karşıya koyabilmesini de filmin artıları arasına eklemek gerek. Maço görünümlü Türk komşu ile çocuk arasındaki dostluk da doğallığı ile filmin ne olursa olsun umudu koruyan havasına ciddi bir katkı sağlıyor. Tuncer’in yanısıra, abisi rolündeki Yüsa Durak ve komşu rolündeki Orhan Yıldırım’ın oyunları ile baba ve anne rolündeki Nazmi Kırık ve Lale Yavaş’ın önüne geçmiş göründüğü filmde abi ile kardeşin cezaevindeki konuşmaları, babanın kabuğuna çekilmiş mutsuz havasını ilk kez geride bırakıp çocuk ile konuştuğu sahne ve tüm çocuksu mutlu havası ile çocuk ve kız arkadaşının tramvaydaki sahneleri abartmadan veya seyircinin yüzüne çarpmadan duygusallığın nasıl kendiliğinden oluşabileceğini göstermesi ile önemli anlar filmde. Tabak’ın senaryosunun başta öğretmen karakteri olmak üzere yabancı karakterleri yüzeysel bırakması ve daha da önemlisi birbirinden önemli pek çok konuya (mülteci olmaktan Kürt sorununa, ilk aşktan büyüme sancılarına, Batı’nın kuralcılığından yabancı ülkelerde uyum sorunu yaşarken kaybolan nesillere kadar ve bunlar gibi her biri ayrı bir hikayenin konusu olabilecek pek çok farklı konudan söz ediyorum) tek bir hikâyede değinmeye çalışması ise filmin göz ardı edilemeyecek kusurları.

(“Deine Schönheit ist Nichts Wert” – “Your Beauty Is Worth Nothing”)

Scream and Scream Again – Gordon Hessler (1970)

“Hiçbir şey hissetmezseniz, örneğin acı gibi, vücudunuz ve ruhunuz sınırsız bir güce kavuşur”

Kurbanlarının kanını emen bir seri katil, bir Demir Perde ülkesinden zalim bir subay, çılgın bir doktor ve cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan polisin ve bir doktorun hikâyesi.

Düşük bütçeli korku, gerilim ve bilim kurgu filmleri ile tanınan American International Pictures şirketinin bu tür “ucuz” filmler ile tanınan yönetmen Gordon Hessler tarafından yönetilen bir eseri. Peter Saxon’ın adını kullananan yazarlardan biri (“pulp fiction” türünde romanlar yazan birden fazla yazarın ortak olarak kullandığı bir isim bu) olan Stephen D. Frances’in “The Disoriented Man” adlı romanından uyarlanan film hayli dağınık, tutarsız ve kelimenin her anlamı ile ucuz bir çalışma. Romanı sıkı sıkıya takip eden ama romandaki “uzaylı” kısmına senaryosunda yer vermeyip bunun yerine “komünistleri” koyan film ilgiyi en çok bu ucuz tuhaflığı ile hak ediyor; bir de elbette bu tür filmlerin gedikli oyuncuları Vincent Price, Christopher Lee ve Peter Cushing’in varlıkları ile.

Baş oyuncularından Vincent Price’ın yıllar sonra verdiği bir röportajda senaryosunu kendisinin de hiç anlamadığını söylediği bir film karşımızdaki. Saxon’ın romanından senaryoyu yazan Christopher Wicking’in çalışması nerede ise filmin ilk üçte ikilik bölümünde birbirinden bağımsız ayrı filmleri paralel olarak seyrediyorsunuz havasını yaratıyor. Bu farklı filmler daha sonra pek de ikna edici biçimde olmasa da birbirine bağlanıyor elbette son bölümlerde ama yine de o duygu içinizden çıkmıyor açıkçası. Doğrudan gösterilmeyen ama ima edilen işkence sahneleri, David Whitaker’ın varlığını hep belli eden müziği (bu arada 1960’ların Galli rock grubu Amen Corner’ın bir gece kulübü sahnesinde film ile aynı adı taşıyan güzel şarkılarını seslendirdiklerini de belirtelim) ve onca farklı karakter ve birbirinden bağımsız görünen hikâyeleri ile tuhaf ve aynı zamanda kafa karıştırıcı bir film bu. Yönetmen Gordon Hessler’in zumlardan aşırı yakın planlara kadar kimi oyunları da filmi ayağa kaldırmaya yetmiyor ama öte yandan tüm genel tuhaflığın da uyumlu bir parçası oluyor.

Jeneriklerde ismi gösterilen ilk oyuncu olan ve doğal olarak başrolde olan Vincent Price’ın ilk yarıda nerede ise hiç görünmediği film bir ana karakter(ler)e de sahip değilmiş gibi duruyor ve seyirciye ne anlatmak/göstermek istediğini de uzun süre ifade edemiyor. Kimi sahneleri epey hızlı geçen, buna karşılık filmin en çekici bölümlerini oluşturan ve Hessler’ın da yönetmen olarak varlığını nihayet hissettirdiği takip bölümünü oldukça uzan tutan ve buna benzer tutarsızlıklarla dolu bir film bu. Senaryo hikâyeleri ve karakterleri toparlamakta o denli zorlanıyor ki bu uzun takip sahnesi sırasında diğer tüm hikâyeleri ve karakterleri unutmanız bile mümkün. Tüm rakiplerini omuzlarının hemen altındaki bir damara basarak (en azından öyle yaptığı hissi veriliyor) öldüren komünist subay (filmde bu Doğu Bloku ülkesinin adı hiç verilmiyor), takip sahnesinin sonunda birden bire ortaya çıkan çılgın doktor ve çok değerli bir “eli” çalmaya gelen bir hemşirenin hırsızlığını yapmaya -herhalde kendisinin kim olduğunu hatırlayalım diye- üzerindeki üniforması ile gitmesi gibi tuhaf karakterler ve olaylarla dolu bir film karşımızdaki. Bilim kurgudan casusluğa, polisiyeden korkuya, gerilimden hatta erotizme (arabanın vites kolu üzerinden hissettirilen fallik sembol vs.) kadar uzanan film en çok ucuz tuhaflıklardan hoşlanan seyircinin ilgisini çekmeye aday bir yapım ve konusunu birden fazla “X-Files” bölümünün -ama tutarsız ve egzantrik bölümlerinin- bir karması olarak nitelemek mümkün. Özetle sinemasal kalitesi için değil ama çılgın tuhaflıkları için ilgi gösterilebilecek bir film bu. Kaldı ki Price, Cushing ve Lee gibi bu tür filmlerin üç büyük isminin çok az ortak sahneleri olsa da birlikte oynadıkları bu tek film meraklılarının zaten dikkatinden kaçmayacaktır.

(“Çığlık Çığlığa”)

Tower of London – Roger Corman (1962)

“Celladının bıçağından kaçtı ama vicdanının hayaletlerinden hiçbir zaman kaçamayacak”

İngiltere kralı olabilmek için krallığın kendinden önceki adaylarını birer birer ortadan kaldırmaya kalkışan 3. Richard’ın hikâyesi.

1939 tarihli ve Rowland V. Lee’nin yönettiği aynı isimli filmin yirmi yüç yıl sonra Roger Corman tarafından çekilen versiyonu. Önceki filmde Richard’ın kardeşi Clarence rolünde oynayan Vincent Price’ın bu kez Richard’ı canlandırarak başrole soyunduğu film tarihsel bir hikâye anlatmaktan çok geçmişteki bir olayı korku ve gerilim atmosferi için kullanmayı tercih eden bir havaya sahip. Shakespeare’in ünlü oyunu da dahil olmak üzere 3. Richard’ın hayatının sinema ve tiyatroya tarihsel gerçeklere pek de uygun aktarılmadığı ve kralın olduğundan çok daha kötü gösterildiği söylenir hep. Senaryosu Shakespeare’in 3. Richard ve Macbeth oyunlarından ve 1939 tarihli filmden alınan öğelerle oluşturulan filmimiz ağırlıklı olarak Richard’ın iktidar için işlediği cinayetlerden sonra kendisini rahat bırakmayan hayaletlerle boğuşmasını anlatıyor. Price’ın sürüklediği film, Corman’ın Poe uyarlamalarındaki havasını taşıyan ve onun alamet-i farikası olan ucuz efektleri ile dikkat çekiyor. Bir korku veya gerilim klasiği değil kesinlikle ve yönetmenin Poe uyarlamalarının gölgesinde kalıyor ama eğlendirdiği ve meraklılarının ilgisini çekeceği kesin.

Zaten düşük olan bütçesinin yapımcı şirket tarafından daha da kısıtlanması nedeni ile yönetmen Roger Corman ve yapımcı kardeşi Gene Corman’ın sık sık yarıda bırakmaya kalkıştığı film, Cormanlar’a verilen sözün aksine renkli değil siyah beyaz olarak çekilmek zorunda kalınmış. Başta maket olduğu çok net anlaşılır olan kale görüntüsü olmak üzere filmin ucuz efektleri dikkat çekiyor doğal olarak. Çoğunlukla iç mekanlarda geçen hikâyenin finaldeki dış mekan savaş sahneleri ise çoğunlukla 1939 tarihli yapımdan kalan sahnelerle kotarılmış ve Corman hem bunu örtmek hem de sahneleri olduğundan daha büyük gösterebilmek için savaşın görüntülerini çoğunlukla yaşandığı bölgeyi gösteren bir haritanın görüntüsü ile üst üste bindirerek kullanmış. Tipik Corman filmleri gibi karanlık ve sis ile başlayan hikâye kısa süresinden dolayı (afişinde 83 dakika olarak belirtilse de aslında 79 dakika sürmesini de ilginç bir not olarak düşelim) olayları üzerinde hemen hiç durmadan peş peşe sıralıyor karşımızda. Price’ın her zamanki gibi bir karakter katmayı başararak oynadığı 3. Richard karakterinin hem tüm kötülükleri ile hem de hayaletlerin tutsağı olmuş ve nerede ise melankolik bir birey olarak gösterilmesi filme çekicilik katmış görünüyor. Buna karşılık, suçluluğun verdiği vicdan azabının hikâyenin nerede ise hemen başında ortaya çıkması kesinlikle doğru bir seçim olmamış ve adım adım yükselen bir gerilim/korku havasının yerini hemen hep aynı düzeyde seyreden bir hava almış ve bu da filmin zaman zaman monotonlaşmasına yol açmış görünüyor.

Michael Andersen’in tipik “gürültülü korku filmi müziği” havalı çalışmasının hemen hiç susmadığı film Corman’ın korku filmlerindeki pek çok öğeyi de tekrarladığı bir çalışma. Tüm o işkence aletlerinden ve sahnelerinden (fareli bir sahne bile var ve hatta büyücü/doktor karakteri kolunda taşıdığı bir karga ile geziniyor sık sık) kapalı mekanda doğaüstü unsurlarla yaşanan mücadeleye ve elbette Price’ın klasik oyununa kadar her şey yerli yerinde ve filmin tarihsel bir dramdan çok bir korku filmi havasında ilerlemesine yol açıyor. Corman da bu tür havası olan filmlerin “ucuz” ustası olduğundan film kendisini seyrettirmeyi başarıyor ve Archie R. Dalzzell’ın zaman zaman dikkat çekici kontrastları olan görüntülerinin de katkısı ile Price’ın bir korku performansını daha seyretmek keyif veriyor meraklısına.

(“Londra Kulesi”)

The Bounty – Roger Donaldson (1984)

“Bir aptal bile dümeni kullanabilir efendim, önemli olan nereye gideceğinizi bilmek”

1789 yılında İngiliz Kraliyet Donanması’na ait bir gemide çıkan isyanın hikâyesi.

Yaşanan gerçek bir isyanı anlatan ve Richard Hough’un kitabından Robert Bolt’un uyarladığı, Roger Donaldson’un yönettiği bir film. Daha önce de sinemanın ilgi alanına giren bu isyanı Anthony Hopkins, Mel Gibson, Daniel Day Lewis, Liam Neeson, Laurence Olivier ve Edward Fox gibi isimlerin yer aldığı sağlam bir kadro ile anlatan film kimi kusurlarına rağmen macera ve biraz da tarih meraklılarının ilgisini çekebilecek bir çalışma. Başlangıçta iki ayrı filmden oluşan bir epik macera olarak düşünülen filmin bu hali epik kelimesini çok fazla hak etmiş görünmüyor ve sık sık da durgun ve klişe bir havaya kapılıyor ama yine de kendini seyrettirmeyi başardığı açık.

Bounty adlı gemide yaşanan isyan sinemaya oldukça cazip bir konu olarak görünmüş olmalı ki daha önce de dört kez filme çekilmiş. 1916’da Raymond Longford’un çektiği Avustralya yapımı sessiz filmi (“The Mutiny of the Bounty” – George Cross ve Wilton Power) bunların ilki. Ardından 1933 yılında Charles Chauvel’in yine Avustralya yapımı (“In the Wake of the Bounty” – Mayne Lynton ve Errol Flynn), 1935’de Frank Lloyd’un ABD yapımı (“Mutiny on the Bounty” – Charles Laughton ve Clark Gable) ve 1962 yılında da bir öncekinin yeniden çekimi olan Lewis Milestone’un ABD yapımı filmi (“Mutiny on the Bounty” – Trevor Howard ve Marlon Brando) gelmiş beyaz perdeye. Roger Donaldson’un filmi tarihsel gerçekliklere en yakını olarak kabul ediliyor bugün ama sinema değeri açısından genellikle en başarılı kabul edileni 1935 yapımı olan film. Roger Donaldson’un filmini ele aldığı konu açısından öncekilerden en çok ayıran unsur diğer filmlerin aksine kaptanı tamamen kötü, isyanın lideri olan subayı ise tamamen iyi bir karakter olarak gösterme kolaycılığına kapılmaması. Bugün isyanın iki temel nedeni olarak aylardır gemide olan denizcilerin Tahiti adasında tanık oldukları “cennet” gibi hayatın çekiciliğine kapılmaları ve kaptanın mürettebata aşırı sert davranışı olarak gösteriliyor. Filmimiz ise her iki nedeni de almış kapsamına ama olayların yaşandığı yılın on sekizinci yüzyıl olduğunu düşünürsek, isyanın kaptanın sertliğinden ve mürettebata kötü davranmasından çok, zaten yılgın ve bitkin olan personelin kaptanın “kötü kriz yönetimi” ile çileden çıkması ve cennetin çekiciliğine kapılmasının sonucu olduğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Tahiti’den alacakları ekmek ağacı fidelerini Jamaika’ya götürmek üzere sefere çıkan bir gemide yaşanıyor isyan. Film üstü kapalı geçse de Karayipler’deki kölelere ucuz ve yüksek enerjili bir besin kaynağı sağlamak üzere çıkılan bir sefer bu ve Batı dünyasının bu ağaç ile ilk karşılaşması da isyanın yaşandığı geminin kaptanı Bligh’ın seferleri ile olmuş. Kaptan ile subay olan arkadaşının seferin ortasında bir isyanın karşı tarafları haline gelme süreci, gemidekilerin Tahiti’de karşılaştıkları dünyanın neden olduğu kültürel şok ve isyan ve sonrası hikâyenin üç temel bölümü olarak gösterilebilir. Filmimiz bunların ilkini genel olarak çekici ve ilgiyi hemen hiç kaybetmeden anlatmayı başarıyor ama aksadığı iki yer var. Ümit Burnu’nun etrafında dolanırken yakalanılan fırtına ki kaptanın inadının yarattığı ilk hoşnutsuzluk anları da bu sırada yaşanıyor, teknik açıdan pek de iyi çekilmemiş ne yazık ki. Orada fırtına ile yaşanan korkunç mücadele çok daha iyi anlatılabilirmiş, 1984’ün imkânları ile bile. Mel Gibson’ı kaptanın arkadaşlığından isyanın liderliğine götüren süreç de Gibson’ın yeterince parlak olmayan oyununun da etkisi ile çok da sürükleyici değil. Subayın temel olarak adada aşık olduğu (gerçi hikâyemizin aktarabildiği ile sanki aşktan çok erotizm ağır basıyor) yerli kızdan dolayı sürüklendiği isyanın hemen öncesindeki yüz ifadeleri ve adeta şok geçirmiş gibi sabit bakışları Gibson’ın bu sahnelerdeki yetersiz oyunculuğuna verilmeli elbette ama filme de zarar veriyor açıkçası. Filmin burada romantizmi başarılı bir biçimde öne çıkaramaması ve gereksiz bir şekilde ve adeta bir reklam filmi havasında karakterleri iki kez deniz içinde erotik pozlarda göstermesi belki filme ticari bir çekicilik katmış ama bugün hayli sakil duruyor doğrusu.

Denizcilerin adada karşılaştıları “cennet”te geçen sahnelerde film -kaçınılmaz olarak- egzotik bir erotizme başvuruyor ve mürettebatın döndüklerinde karşılaşacakları hayatlar ile buradaki hayatı karşılaştırmaları sonucu yaşadıkları şoku yeterince güçlü biçimde aktaramıyor. Yine de filmin bu bölümlerde kimi etkileyici anları yakalamayı başardığını da söylemek gerek ama adada geçen tüm bu bölümler filmin genel bir probleminin de en çok ortaya çıktığı yerler. Film bir türlü tam anlamı ile temposunu bulamıyor ve üstesinden gelinememiş bir durgunluktan kurtulamıyor bu anlarda. İsyan ve sonrası ise hem hikayenin nasıl bağlanacağını bilmeyenler için yaratmayı başardığı merak duygusu ile hem de ve özellikle biri evine dönmeye çalışan diğeri ise yeni bir ev bulmaya çalışan iki ayrı grubun macerasını paralel biçimde anlatarak keyif vermeyi başarıyor.

Gibson’ın vasat oyunculuğuna sinemadaki ilk rollerinden birinde olan Daniel Day-Lewis de eşlik etmiş görünüyor ve senaryodan kaynaklanan nedenlerle olsa gerek, tıpkı canlandırdğı kibirli karakteri gibi soğuk bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Buna karşılık yardımcı rollerden birinde olan ve isyanı ilk tetikleyenlerden birini canlandıran Liam Neeson ve kaptan rolündeki Anthony Hopkins oyunculuk açısından filmin öne çıkan isimleri. Hopkins başta yüzünün kıpkırmızı kesildiği öfke sahnesi olmak üzere, gerçekçi davranmaya çalışan kaptanın her anını çok iyi yorumluyor ve onun yönetemediği krizin sonuçları ile karşı karşıya kaldığındaki hislerini de seyirciye çok iyi geçiriyor.

Filmin müzikleri ünlü Vangelis grubuna emanet edilmiş ve açılış bölümünde hayli etkileyici de görünüyor bu müzikler. Ne var ki 1980’li yıllarda olmanın kaçınılmaz kıldığı bir şekilde synthesizer ağırlıklı olan müzikler kısa bir süre sonra ve maalesef hikâye boyunca sürecek şekilde gösterilenden çok farklı bir dünyayı seyirciye aktarıyor. Hemen hiçbir sahnede gördüğümüz ile işittiğimiz uyuşmuyor denebilir rahatlıkla. Böyle olunca da bu uyumsuzluk, Vangelis’in aslında filmden bağımsız olarak bakıldığında başarılı olan müziğinin filme nerede ise zarar vermesini neden oluyor. Görüntüler ise kesinlikle göz alıcı ve kaçınılmaz gün batımı/doğumu kareleri bile yapay durmuyor Arthur Ibbetson’un takdişri hak eden çalışmasında.

1984 Cannes Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmasını ancak festival yöneticilerinin sonraki yıllarda da sıklıkla yaptığı gibi büyük bütçeli ABD filmlerini festivale ilgi toplamak için yarışmaya almış olması ile açıklamak gerekiyor herhalde çünkü filmin Cannes’a yakışan bir “sanatsal” yanı yok açıkçası. Sonuçta kusurlarına rağmen kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başaran bir film karşımızdaki. Daha önceki dört versiyon gibi bu film de isyancıların bir kısmının yerleştiği Pitcairn adasında ne olduğunu hiç anlatmıyor ama aslında hayli ilgi çekici bir film konusu olabilirmiş oradaki hayat. 2013 yılındaki nüfus sayımına göre nüfusu 56 olan adada yaşayanların ikisi hariç tümü bu isyana katılan gemicilerin ve onların yanındaki Tahitili kadınların soyundan geliyor ve oldukça ilginç bir konumları var. Savunma ve dış politika açısından Birleşik Krallık’a bağlı olan bu mikro ülkenin vatandaşları bu ilginç geçmişleri ile hayli ilgi konusu gerçekten de, bugün bile.

(“Gemide İsyan”)