Svetat e Golyam i Spasenie Debne Otvsyakade – Stephan Komandarev (2008)

“Annemle babamı geldiklerinde tanımamaktan korkuyorum, seni tanımadığım gibi. Hadi anlat bana! Kimim ben?”

Geçirdiği kaza sonucu hafızasını kaybeden bir gencin büyükbabası ile çıktığı yolculuğun hikâyesi.

Bulgar yönetmen Stephan Komandarev’in 2008 tarihli ve Bulgaristan, Almanya, Slovenya ve Macaristan ortak yapımı olan bu ikinci filmi, Ilija Trojanow‘un otobiyografik romanından sinemaya uyarlanan bir çalışma. Katıldığı festivallerde halk ödüllerini almasının da bir göstergesi olduğu gibi popüler sularda gezinen ve hikâyesinin fazla düz olması ve beklenenin dışına hemen hiç çıkmaması ile dikkat çeken bir film bu ama kalbe hitap eden anları, iki baş oyuncusunun uyumları ve karizmaları ile yarattığı sıcaklık ve kimi etkili anları ile ilgi görmeye aday yine de.

Komünizm sonrası eski Doğu Bloku ülkelerinin sinemasındaki temel bir sorundan muzdarip bir film karşımızdaki. “Baskı” döneminin etkilerini henüz tüm sıcaklığı ile hisseden sinemacıların bu dönemi anlatırken yeterince tarafsız olamamaları diye özetleyebileceğimiz bu sorun kendisini kimi karakterlerin derinlere hiç inilmeden nerede ise karikatür tipi boyutunda kalması ve altı fazlası ile çizilmiş bir iyi ve kötü çatışmasına yer vermesi ile gösteriyor. Komünizmin hüküm sürdüğü geçmiş ile günümüz arasında gidip gelen filmde günümüz “özgür” Bulgaristan’ına hiç eleştiri oku yöneltmeden geçmişin tüm “diktatörlüğü” ile hedef tahtası yapılması hikâyenin yüzeysel bir içeriğe sahip olmasına neden oluyor sık sık. Filmin bir başka kusuru da çoğunlukla kolay ve seyirciyi hiç yormayacak yollarda ilerlemeyi tercih etmesi. Büyükbaba ile torunu arasındaki birlikte yaptıkları yolculuk boyunca kurulan yakınlık ve birinin ötekine kendini tanıması ve geçmişin acılarından sıyrılıp özgürlüğünü kazanması için yardımcı olması tam da ortalama seyircinin arzu edeceği bir hafiflikte ve klişe denebilecek unsurlara sahip. Gencin yolda tanıştığı bir kızla olan ilişkisi ise sanki -baba figürünün de yerini alan- dedenin torununa seyirciye sıcak gelecek bir takım tavsiyeler vermesi ve hikâyeye biraz cinsel çekicilik katmak için eklenmiş gibi görünüyor açıkçası.

Hikâyemiz zaman zaman Batı ile Doğu’yu da karşılaştırıyor. İtalya’daki mülteci kampındaki muameleler ve Almanya’daki hastanedeki doktorun soğukluğu ve her sıkıntıya ilaç dayayan yaklaşımının karşısına Doğu’nun eğlencesini, filmde önemli bir yer tutan tavla oyunu üzerinden sıcak ilişkileri ve alkolü koyarak ilerleyen film böylece bir sempati toplamayı da başarıyor. Ne var ki bu sempatiyi yaratırken de yeni bir şeyler söylemiyor ve zaten böyle bir derdi var gibi de görünmüyor. Keşke Batı’nın “materyalizminin” karşısına Doğu’nun “maneviyatını” daha içi dolu şekilde koyabilseymiş filmimiz. Bu kusurları bir yana filmi seyre değer kılan artıları da var elbette. Baştaki kaza sahnesi örneğin, çok etkili bir biçimde çekilmiş ve hazırlıksız yakalanacak seyirciyi yerinden kaldırabilir seyrederken. Genç kahramanımızın kaybettiği hafızasından sonra kendisini bulması, bunu uzun bir yolculuk boyunca büyükbabasının yardımı ile kendi kimliğini ve köklerini keşfederek yapması ve sondaki gözyaşı döktürmeyi becereceği muhakkak olan bir sahne ile hikâyenin her şeyin başladığı yerde -bir başka deyiş ile kahramanımızın köklerinin olduğu yerde- bitmesi filmin mesajı açısından başarı ile kullanılmış öğeler kesinlikle. Büyükbabanın dile getirdiği “hayat elimizdeki zar gibidir; kaderi belirleyen oyuncunun becerisi ve şansıdır” cümlesine uygun bir şekilde akıyor hikâyemiz ve seyredenine de bu bağlamda sıcak umutlar bağışlamayı başarıyor.

Büyükbabayı oynayan Miki Manojlovic’in yaşama sevinci ile dolu ve cesur karakterine senaryonun onu içine attığı kimi klişe anlara rağmen kattığı gerçekçilik ve sıcaklık, Carlo Ljubek’in senaryonun karakterine fazla derinlik sağlamamasına rağmen oynadığı gence giydirmeyi başardığı hüzün dolu çekicilik ve hikâyenin -yüzeysel ya da değil- seyirciye geçirmeyi başardığı umut ve samimiyet ile film özellikle kendini iyi hissedeceği duygusal filmlerden hoşlananlar için seyre değer bir çalışma özetle.

(“The World is Big and Salvation Lurks Around the Corner” – “Koca Dünyada Kurtuluş Pusuda”)

Dans la Maison – François Ozon (2012)

“Ama mutlaka ihtiyaç duydukları bir şey vardır. İçeriye girmenin her zaman bir yolu vardır; her eve girmenin bir yolu vardır”

Bir arkadaşının evine ve hayatına “sızarak” hikâyeler yazmaya başlayan bir lise öğrencisinin ve onun yazdıklarından çok etkilenen edebiyat öğretmeninin hikâyesi.

1997’deki “Regarde la Mer” filminden başlayarak düzenli olarak neredeyse her yıl bir film çeken François Ozon’un 2012 tarihli bu çalışması aynı anda hem eğlenceli hem kışkırtıcı olmayı başarabilen keyifli bir sinema örneği. Oyuncularının performansı ve senaryosunun başarısı ile de dikkat çeken film Ozon’un en parlak işlerinden biri ve hikâye anlatmak üzerine seyirciyi düşünmeye çağırması ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor.

Ünlü Fransız yazar Gustave Flaubert’in adını taşıyan lisedeki bir öğrenci ile onun edebiyat öğretmeninin gencin yazdığı hikâyeler üzerinden ilerleyen ilişkisini odağına alan filmin senaryosu röntgenciliği anlatır gibi başlayan ama bunun çok daha ötesine geçip gözetlenenlerin oluşturduğu ailenin içine sızmayı ve onların hayatının bir parçası olmayı ele alan bir içeriğe sahip. Yazarın anlattığı hikâyenin bir parçası olmasını, karakterlerinin hayatlarına gerçekten onların arasına karışarak müdahale etmesini ve tanık/neden olduklarını okuyucusuna aktarmasını ele alıyor filmimiz. Bu açıdan da tıpkı gencin lisesinin adının da vurguladığı gibi bir edebiyat filmi karşımızdaki bir yandan da. Öğretmenin ve eşinin gittikçe artan bir merakla okudukları ve yavaş yavaş parçası olmaya başladıkları bu hikâyeler, öğrenci ile öğretmen arasındaki karşılıklı kışkırtmaya malzeme oluştururken, filmin geneline göre biraz zayıf kalan final bu mücadelenin bir kazananı ve bir kaybedeni olduğunu da söylüyor bize.

Ozon’un Juan Mayorga’nın tiyatro oyunundan uyarladığı ama asla tiyatro havası vermeyen akıllıca kurgulanmış senaryosu bir yandan hafif bir görüntü sergilerken diğer yandan içerdiği ve içi çarpıcı bir biçimde doldurulmuş çatışmaları ile ciddi bir başarıya sahip. Evet, karakterler arasındaki çatışmaların çok önemli olduğu ve filme keyifli bir seyir zevki kattığı bir film bu. Öğrencinin anlattığı hikâyeler aracılığı ile öğretmenini (ve sonra da eşini) kışkırtarak yanına çektiği ve hatta büyülediği süreç zamanla ikili arasında yazın süreci üzerinden bir tartışmaya dönüşüyor. Ozon öğrenciyi evine sızdığı okul arkadaşı ile de bir çatışmanın içine yerleştiriyor. Kahramanımız zekâsını bir araç olarak kullanarak girdiği evdeki arkadaşı ile evdeki anne üzerinden ve kısa ve iç burkan bir sahnede tanık olduğumuz tek taraflı bir aşk üzerinden bir çatışmanın parçası oluyor. Ozon’un hikâye anlatma becerisi ile, öğretmen ile eşi ve okul arkadaşının annesi ile babası arasındaki çatışmalar da bir bir karşımıza gelirken, senaryo hem basit kalmayı hem çarpıcı olmayı başarabiliyor ilginç bir şekilde. Üstelik tüm bunları yaparken, en büyük katkısını öğretmeni canlandıran Fabrice Luchini’nin ustalıkla dizginlenmiş “komik” performansından alan bir eğlenceyi yaratmayı da başarıyor. Burada tüm oyunculara da bir selam göndermek gerekiyor aslında. Genç öğrenciyi canlandıran Ernst Umhauer zaman zaman yüzüne yerleştirdiği muzır gülümsemesi ile çok başarılı bir biçimde canlandırdığı ve hemen herkes için bir çekicilik nesnesine –hatta cinsel bir çekicilik denebilir buna- dönüşen kahramanının kışkırtıcı cazibesinde büyük bir pay sahibi. Öğretmenin eşini oynayan Kristin Scott Thomas, kahramanımızın arkadaşı rolündeki genç oyuncu Bastien Ughetto, onun “umutsuz ev kadını” annesini oynayan Emmanuelle Seigner ve eşi rolündeki Denis Ménochet de başarılı performansları ile filmin oyunculuk açısından da keyif vermesini sağlıyorlar seyirciye.

Ozon yalın bir sinema dili kullanırken, dozunda kullandığı kimi küçük oyunlarla seyircisini diri tutmayı ve eğlendirmeyi de başarmış. Zaman zaman seyirciye dönen oyuncular, gösterilen sahnenin içine girip karakterlerden biri ile konuşurken diğerine görünmez olan karakterler vs. gibi oyunlar Ozon’un beceri hanesine yazılmalı kesinlikle. Yine bir çeşit aile içine sızmayı anlatan “Match Point – Maç Sayısı” filmine göndermeden, finalde görüntünün tıpkı tiyatroda olduğu gibi kapanan bir perde görüntüsü ile silinmesine Ozon filmi çekerken kendisinin de hayli keyif aldığını hissettiriyor bize sürekli olarak. Philippe Rombi’nin çok doğru melodileri içeren piyano müziği eşliğinde anlatılan hikâye gizemli, kışkırtıcı, melankolik, kırılgan ve hayalperest yanları ile bu filmi kesinlikle görülmesi gereken eserlerin arasına yerleştiriyor. Hikaye anlatma, anlatılan hikâyeyi hayal etme -filmde ressamının anlattıkları ile hayal edilen tablolar gibi hem eğlenceli hem de konumuza çok yakışan bir gönderme de var- ve hikâyenin parçası olmak üzerine bir film bu ve Ozon’un filmografisindeki parlak örneklerin arasına ekleniyor. Kolayca yoldan çıkıp, seyircisinin de kaybolmasına neden olabilecek bir senaryodan çıkan parlak bir sinema örneği bu film özet olarak.

(“In The House” – “Evde”)

Guys and Dolls – Joseph L. Mankiewicz (1955)

“Babam her zaman derdi ki bir erkeğin acele edeceği tek zaman polisin baskın yaptığı zamandır”

Bir kumarbaz ve girdiği iddia nedeniyle baştan çıkartmaya çalıştığı dindar kadının hikâyesi.

ABD’li yazar Damon Runyon’un farklı hikâyelerinden Joe Swerling ve Abe Burrows tarafından Frank Loesser’in söz ve müzikleri ile önce müzikal olarak sahneye uyarlanan ve 1955 yılında Joseph L. Mankiewicz ve -jenerikte adı geçmese de- Ben Hecht’in senaryosu ile sinemaya aktarılan bir eser karşımızdaki. Kariyerindeki ilk ve tek müzikal rolü ile Marlon Brando, nispeten ikincil bir rolde karşımıza gelen Frank Sinatra, Jean Simmons ve Vivian Blaine’den oluşan zengin kadrosu, kimi hayli parlak şarkıları ve özellikle anlatımın dansa dönüştüğü ve koreografisi ile dikkati çeken müzikal sahnelerinin zenginliği ile seyirciye keyifli anlar yaşatan filmin gereğinden fazla uzun olması, hemen tüm Mankiewicz senaryolarında olduğu gibi konuşmalarının bir parça fazlalığı ve zaman zaman temposunun düşmesi de dikkat çekiyor.

Michael Kidd’in çarpıcı ve dansların/dansçıların çekiciliğini arttıran koreografisi ile dikkat çeken film sadece danslardan oluşan bir sahne ile açılıyor. Film boyunca dinleyeceğimiz şarkılar açısından uvertür de diyebileceğimiz bu bölüm hayli eğlenceli olsa da hikâyeye doğrudan bir katkı veya giriş sağlamıyor ve filmin gereksiz uzunluğunu açıklayan örneklerden de biri oluyor. Benzer şekilde Havana’da geçen sahne de hayli uzun tutulmuş. Ne var ki bu sahne romantizmi, Brando ve Simmons’ın oyunları ve Mankiewicz’in zarif yönetmenliği ile o denli başarılı ki bu uzunluk rahatsız etmiyor kesinlikle. Çapkın kumarbazımızın saf bir bakireyi baştan çıkarma hikâyesi elbette tam da tahmin edileceği gibi sonlanıyor ve film ne Amerikan muhafazakar değerlerine ne de eğlenceli karakterlerinin keyifli hayatlarına zarar veriyor ama 1955 yapımı bir müzikalden aksini beklemek elbette gerçekçi olmazdı. Kaldı ki iki “kötü” karakterimizden asıl öne çıkanın Marlon Brando olduğunu unutmamak gerek. Evet, Brando! Sinema tarihinin en usta oyuncularından biri olan sanatçı bu tek müzikalinde en güçlü oyunlarından birini göstermiyor ve zaten filmin de ondan böyle bir beklentisi yok gibi görünüyor ama filme kattığı cazibenin hakkını teslim etmek gerek. Örneğin Simmons ile ilk öpüşmelerinden sonra kapının önünde şapkasını taktığı andaki hınzır gülümsemesi ve bakışı unutulmayacak bir güzellikte. Bu gülümsemenin hemen öncesinde Simmons ile birlikte söyledikleri “A Woman in Love” şarkısı ve aslında tüm bir sahne hem filmin hem genel olarak tüm müzikal sinemanın doruk noktalarından biri olarak unutulmazlar arasına giriyor.

Filmin bir tutarlılık sorunu olduğunu söylemek gerek. En keyifli iki müzikal an filmde bir revü sanatçısını canlandıran Vivian Blane’in parlak performansı ile keyif veren, koreografisi ve müzikale yakışan renk ve cümbüşü ile dikkat çeken sahnelerde yaşanıyor ama bu sahnelerin filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok. Benzer bir tutarsızlık da yine çekicilikleri hayli yüksek ve sadece müzik ve danslardan oluşan açılış, kapanış ve yer altındaki kumar sahnelerinde geliyor karşımıza. Bu çok başarılı anlardaki atmosfer ve üslup filmin zaman zaman düşen temposuna ve klasik müzikallerdeki konuşma-dans-konuşma anlayışına çok zıt düşüyor açıkçası. Mankiewicz’in senaryosunu gereğinden fazla konuşma ile doldurması nedeni ile de oluşan tempo düşüklüğü karşısında yine de bu dans anlarının filme epey enerji sağladığını söylemek gerek. Kısa bir sahnede de olsa dans eden ve en ideal müzikal şarkıcısı olmasa da şarkı söyleyen bir Brando ve belki ondan da çok rolü bir parça geride kalan Sinatra, tam bir müzikal oyunculuğu -hem dramı hem müzikaliteyi ıskalamayarak- sergileyen Simmons ve hikâyeye epey eğlence katan Blaine’in varlıkları da filmin arada düşen temposunun rahatsız edici olmamasını sağlamışlar kesinlikle.

Sinema tarihçileri Sinatra’nın filmde ikinci planda kalmaktan çok rahatsız olduğunu ve aslında Brando’nun oynadığı rolü istediğini yazıyorlar. Bu durumun ne kadar etkisi var bilmiyorum ama senaryo bu iki ünlü oyuncuyu beklenenden çok daha az bir araya getiriyor hikâyede ve zaman zaman farklı filmlerde oynadıklarını düşünmenize bile neden olabilir bu tercih. Belki de bu nedenle Sinatra aksamıyor ama kendisinden beklenen katkıyı da pek yapamamış görünüyor açıkçası. Kaldı ki Brando’nun sadece varlığı ile aydınlattığı sahneleri düşününce Sinatra’ya hak vemek pek de mümkün değil. Özetle, Havana’daki romantik, dans ve şarkılı, kavgalı ve baştan çıkarmalı sahne başta olmak üzere, müthiş koreografili dansları, Brando’nun akıllıca düşünülmüş hafif oyunu ve o dayanılmaz masum çapkın bakışı ve kimi şarkıları ile seyredilmesi gereken bir müzikal bu film.

(“Gönül Yolu”)

The Hospital – Arthur Hiller (1971)

“Yani iktidarsız dediğimde sadece cinselliği kastetmiyorum. İktidarsızım dediğimde, çalışma arzumu bile kaybettiğimi söylemek istiyorum. Bu seksten çok daha temel bir arzu. Var olma nedenimi…amacımı kaybettim. Gerçekten sevdiğim tek şeyi”

Her şeyin zıvanadan çıkmış göründüğü bir hastanenin kendisi de kişisel bunalımlarından muzdarip yöneticisinin hikâyesi.

Paddy Chayefsky’nin kaleminden çıkan kara mizah ve yergi karışımı senaryodan Arthur Hiller’in çektiği 1971 yapımı bir film. Ortalarından itibaren dozu kaçan “acayipliği” nedeni ile zayıflayan film George C. Scott’ın çarpıcı bir performans sergilediği bir çalışma. Beş yıl sonra yine onun senaryosundan çekilen Sidney Lumet filmi “Network – Şebeke” ile televizyon/medya dünyasından çarpıcı bir eleştirel resim çıkaran Chayefsky, burada sağlık sektörünün sembolü olan hastane üzerinden her anlamı ile çökmüş bir toplum ve onun öfkeli ve kendisini arayan bireylerini getiriyor görüntüye.

Açılışta ve hikâye boyunca zaman zaman anlatıcı rolünde seyirciye olanları anlatan/açıklayan sesin sahibi ve yapımcılardan birisi olan Chayefsky filmin üzerinde epey bir kontrol sahibi olmuş yapım süreci boyunca ve oyuncuların çoğunu da o belirlemiş. Dolayısı ile filmi -zaten Arthur Hiller’ın yönetmen olarak sonuca pek de katkıda bulun(a)madığını düşünürek- bir yönetmen filminden çok bir senarist filmi olarak görmek ve değerlendirmek daha doğru gibi görünüyor. Hikâye boyunca seyirciye adı hiç söylenmeyen bir hastanede geçen olayları anlatan filmin bu anlattıklarını hastaneyi toplumun bir sembolü olarak kullanarak dile getirdiğini söylemek doğru olur sanırım. Her daim kalabalık, hastaların, doktorların, hemşirelerin hep koşuşturduğu ama hiçbir şeyin yolunda gitmediği ve yanlış tedaviler, ölen doktorlar ve hastalar, yanlış anlamalar ve hırsızlıklar ile dolu bu hastane tüm unsurları ile çökmüş bir toplumu simgeliyor adeta. Chayefsky’nin senaryosu birkaç farklı sahnede, çok net konuştukları halde birbirlerini anlamayan karakterleri karşımıza getirirken hastanedeki (toplumdaki) iletişimsizliğin altını çiziyor. Hastanenin (toplumun) iyi niyetli ve çalışkan yöneticisinin (liderinin) tüm zekâ ve becerisine rağmen hiçbir şeyi yoluna koyamadığı bu kurum (devlet) adeta distopik bir resmin örneği olarak sergileniyor. Scott’ın karakterinin içine tam anlamı ile girerek tüm ruh halini, korkularını ve çabalarını müthiş bir biçimde somutlaştırdığı kahramanımızın intihar eğilimi ve derin depresyonu seyirciye bu toplum için “yukarıdan” gelecek bir kurtuluş olmadığını da söylüyor. “Network – Şebeke” filmindeki “mesih sunucu” gibi yine bir mesih var karşımızda ama buradaki “mesih” doktor değil hastalardan biri ve finalin de gösterdiği gibi o da toplumun kendisi kadar çıldırmış durumda.

Chayefsky baş karakterimizi onun ağzından alaycı bir biçimde söylettiği gibi “tipik bir Amerikan aile babası” olarak gösteriyor: Çatırdayan bir evlilik, anarşist ama bu ideolojisini babasının deyimi ile yüzeysel olarak anlamış bir oğul ve henüz 17 yaşındayken iki kürtaj yaptıran ve uyuşturucu kullanan kızı ile bu baba bir iktidarsızlığın da sembolü oluyor. Evet, iktidarsızlık kelimenin iki anlamı ile de hikâyenin odağına yerleştirilmiş. Cinsellik alanındaki iktidarsızlığını filmin kimi en zayıf ve başarısız türden tuhaf sahnelerinde karşılaştığı kadın ile “halleden” kahramanımız, finalde pes etmekten vazgeçmiş olsa da yönetsel iktidarsızlığını pek çözebilecek gibi görünmüyor. Filmin özellikle ikinci yarısında ipin ucunu hayli kaçırdığı tuhaflığı da bu yönetsel iktidarsızlık etrafında dönüyor. Hastanenin uyuşturucu tedavi merkezi yapmak için içinde yaşayanları atmaya çalıştığı ev için yapılan protesto gösterilerine katılanların oldukça şematik çizilmiş olması, senaryodan kaynaklanan nedenlerle kahramanımızın zaman zaman didaktik nutuklar atmak zorunda kalması ve onun adeta sonradan Amerikan yeni sağının epey kullanacağı “liberal demokrat beceriksizliğin” sembolü olarak içki ve uyuşturucu bağımlısı bir karaktere büründürülmesi filme zarar vermiş kesinlikle. Senaryonun sık sık bir karakterin diğerine uzun uzun bir şeyler anlatması -dile getirilen cümleler kimi anlarda oldukça güçlü olsa da- ve bunun en zayıf örneklerinden biri olarak da kadının babasının hayatındaki radikal değişikliği daha yeni tanıştığı kahramanımıza anlatmaya soyunması filmin epey sırıtan yanlarına örnek olarak gösterilebilir. Doktorumuz ile kadın arasında “tecavüzle başlayan” ve hızla gelişen aşkın ise hikâyedeki amacı ne olursa olsun oldukça rahatsız edici olduğunu da söylemek gerek.

İlk yarısında ciddiyetini yitirmeyen bir kara mizah ve yergiyi başarı ile kullanan ama sonradan acayipleşerek bu doğru ciddiyetini hızla yitiren filmde Scott’a karakterinin yeterince iyi çizilmemiş olmasına rağmen başarı ile eşlik eden Diana Rigg’in oyununun da öne çıktığı çalışma çöken bir sistemin eksik ama etkileyici bir resmini çizmiş olması ile de ilgiyi hak eden bir klasik, daha doğrusu bir yarı-klasik.

(“Hastane”)