Let Him Go – Thomas Bezucha (2020)

“Bazen hayat sadece budur, Margaret; yitirdiklerimizden ibarettir”

Oğullarının ölmesi ve gelinlerinin pek tekin görünmeyen biri ile evlenmesi sonucu tek torunlarından ayrı kalan bir karı kocanın çocuğa duydukları özlemi gidermek ve ona hak ettiği daha iyi yaşamı sağlamak için giriştikleri mücadelenin hikâyesi.

Amerikalı yazar Larry Watson’ın 2013 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bu ABD yapımının senaryosunu yazan Thomas Bezucha yönetmenliği de üstlenmiş. Artık yaşlanan bir çiftin tek çocuklarını bir kazada yitirmeleri ve ardından da tek torunlarının annesinin yeni bir evllilik yapması sonucu içine düştükleri yalnızlığı ve kadının, tanık olduğu bir olaydan sonra bebeğin hayatı ile ilgili duyduğu endişesinin de tetiklediği mücadelesine kocasının da katılması ile yaşananları anlatıyor film. Bir dram havasında başlayan, hikâyeyi zenginleştiren bir gerilimi yavaş yavaş ve başarılı denebilecek bir şekilde inşa eden film emekli bir şerif olan adam üzerinden gittikçe sertleşen ve gerçekçilikten epey uzağa düşen bir aksiyona dönüşüyor. “Tuhaf aile”nin Amerikan sinemasında daha önce gördüğümüz ve çok daha çekici örneklerini hatırlatması filmin lehine olmamış. Buna karşılık, Kevin Costner ve Diane Lane’in rollerinin hakkını veren performansları ve aile kavramı üzerinden çözümü zor ve hatta imkânsız bir “hak sorunu” nu işlemesi ile ilgi çekebilecek bir sinema yapıtı bu.

Kaynak roman 1951’de geçiyormuş ama Bezucha hikâyeyi 1960’lı yılalrın başına taşımış; George (Costner) ve Margaret (Lane) oğulları, onun eşi ve tek çocukları ile birlikte çiftliklerinde yaşamaktadırlar. Bir kaza genç adamı aralarından alırken, gelinleri üç yıl sonra bir başkası ile evlenecek, önce onlara yakın bir kasabaya sonra da yeni kocanın ailesinin yanına taşınacaktır. Hayatın içindeki olası dramlardan biridir bu ve büyükbaba ile büyükannenin hayatından çıkan torunun boşluğunun neden olduğu acı da gerçek hayatta pek çok kez yaşanmıştır kuşkusuz. Sonuçta artık yeni bir ailesi olacaktır çocuğun ve eskisinin hukuksal ve ahlaki açıdan hakları hep bir tartışma ve sorun kaynağı olur ilgililerinin arasında. Ülkemiz televizyonlarındaki gündüz kuşağı “Reality” programlarından tanıdık gelecektir bu konu ve o programlarda bir büyükannenin “Torunumu göstermiyorlar bize”den “Torunuma kötü davranıyorlar”a uzanan tepkileri sıklıkla rastlanan bir şikâyet olarak çıkar karşımıza. Bu film de aslında tam bunu işliyor ve çocuğun yeni ailesindeki tuhaflık ve sertlik bu kötü davranış iddiasını doğruluyor burada. Margaret’in bir marketin otoparkında tanık olduğu, yeni kocanın torununa ve annesine sert fiziksel müdahalesi var olan endişesini doğrulayacak, inatçı ve güçlü bir karakteri olan bu kadın kendisini yalnız bırakmayan kocası ile birlikte torunlarını kurtarmak gibi tehlikeli bir maceraya girişeceklerdir. Burada hikâyenin -gerçek hayata da uygun bir şekilde- başlaması amA sonuçta dozu oldukça kaçmış bir kanlı hesaplaşmaya dönüşmesi ise filmin en önemli problemi olacaktır.

Oldukça yumuşak bir sinema dili ile açılıyor fim ve baştaki trajik ölüm de dahil olmak üzere ilk anlarında bu sadeliğini hep koruyor. Bebeği kurtarma kararından itibaren temposu ve gerilimi yavaş yavaş artıyor ki bu da filme kesinlikle bir çekicilik katıyor. Ne var ki son bölümlerin tüm o kanlı tercihleri bu yumuşak ve gerçekçi gerilime zarar veriyor kesinlikle ve örneğin John Boorman’ın 1972 tarihli “Deliverance” (Kurtuluş) filminde çok daha orijinal ve sahici görünen “vahşi kır insanları”nın burada fazlası ile alışıldık ve o yüzden de yeterli etkileyicilikten uzak görünmesi de yardımcı olmuyor filme. George karakterinin emekli bir şerif olması aksiyon sahnelerine bir parça gerçekçilik katıyor ama aslında hikâye çok daha büyük bir fırsatı kaçırıyor: Yeni aile bu derece vahşi (ve hatta sapık) olmasaydı ve hikâye bir “torunu kaybetmek” üzerinden ilerleyen bir dram olmayı seçseydi eğer, yüreklere çok daha fazla dokunan ve seyirciyi de -tek bir doğru cevabı olmayan- bir soru ile (“Ölen oğlanın anne ve babasının hakları ile torunlarının annesinin yeni hayat seçimleri örtüşmediğinde hukuksal, ahlaki ve toplumsal doğrular nedir?”) baş başa bırakarak finalden sonra da etkisini sürdürebilirdi. Burada karşımıza çıkan ise, Hollywood’dan bekleneceği üzere, seyirciye net bir doğru sunarak onu düşünme zahmetinden kurtarma tercihinin sonucu oluyor maalesef.

Yalnız yaşayan, yerli kökenli genç adam karakteri hikâyeye yeni bir alan açıyor ama kendi başına bile öyküsü çekici olan ve anlatılmayı hak eden bu gencin ana hikâye ile elle tutulur bir bağlantısını kuramıyor senaryo; elde kalan sadece onun, özellikle de annenin gözünde, yitirilen evladın özlemini gidermek için bir araç olması kalıyor ama film bu özleme çok az değinip, gittikçe vahşileşen bir hak arama hikâyesine ağırlık verdiğinden bu da kaybolup gidiyor açıkçası. Bunu da katmamız gereken problemleri (ya da Hollywoodseverler için cazip yönleri) olan film, iki ailenin ilk kez karşılaştığı ve gerilimin/tedirginliğin/endişenin elle tutulur hâle geldiği sahnesi, ölmekte olanın kulağına fısıldanan eski mutlu anılar gibi etkilenmemenin mümkün olmadığı duygusal anları, baştaki trajediyi sömürmeden ve sadelikle ele alması ve Costner ile Lane’nin oyunculukları gibi olumlu puanlara da sahip. Şeytani bir karakteri canlandıran ve senaryonun akla gelecek tüm klişelerle donattığı Blanche Weboy karakterinde Lesley Manville’in –neyse ki- yara almadan çıkmayı başardığı yapıt western atmosferi ile de ilgi çekebilecek, Hollywood’un o eli yüzü düzgün ürünlerinden biri.

(“Gitmesine İzin Ver”)

Médecin de Nuit – Elie Wajeman (2020)

“Göreceksin, her şey yoluna girecek. Eve geleceğim. Yanında olacağım. Geceleri çalışmayı da bırakacağım”

Gece vardiyasında çalışan ve herkesin uzak durmaya çalıştığı bağımlılarla, yasal ilaçların reçetelerini de bolca yazarak, ilgilenen bir doktorun seçimlerinin neden olduklarının hikâyesi.

Senaryosunu Vincent Macaigne’in de katkıları ile Elie Wajeman ve Agnès Feuvre’ün yazdığı, yönetmenliğini Wajeman’ın yaptığı bir Fransa yapımı. Bu üçüncü uzun metrajlı filminde Wajeman hemen hemen bir tam gün içinde geçen hikâyeyi konusunun doğal sertliği ve karanlığını sergileyen gerçekçi bir dil ve kara film türünden esintiler taşıyan bir hava ile anlatıyor. Doğru ve yanlış seçimlerinin sıkıştırdığı, kötücül yanları da olan bir “aziz”i canlandıran Vincent Macaigne’in güçlü oyununun ilginç kıldığı karakteri ile de ilgiyi hak eden film, belirsiz bıraktığı finalini gereğinden fazla belli etmek gibi bir problemi olsa da ilginç bir yapıt olarak izlenmeyi hak ediyor ve kahramanını alışılagelen iyi – kötü kalıplarının dışında tutması ile de ayrıca önem taşıyor.

Bir gece sahnesi ile açılıyor film. Bir adam arabasına binen bir bağımlıya devletin yasal olarak izin verdiği bir ilacın reçetesini yazıyor, arabasındaki mobil POS cihazı ile vizite ücretini alıyor ve merkezin yaptığı bir yönlendirme ile sıradaki hastasının evine doğru hareket ediyor. Geceleri ve meslektaşlarının pek uğramak istemediği mahallerde çalışan bir doktordur Mickaël ve resmî makamlardan uyarı alacak kadar da bağımlılara bol bol yazmaktdır Subutex adındaki ilacı. Gece boyunca bir evden diğerine geçerek, acil hastaları ziyaret eden Mickaël bir yandan da kendisine ulaşan uyuşturucu müptelalarının isteklerini karşılamaktadır. Doktorun yazdığı ilacın önemli bir kısmı karaborsaya düşmektedir ve yetkililerin uyarısını “Biliyorum ama ben kimsenin umurunda olmayanlara yardım ediyorum” sözleri ile karşılamaktadır. Bir eczacı olan kuzeninin de ricasını kırmamış ve insanların bedavaya aldıkları bu tehlikeli ilaçları yüksek fiyatlarla sattıklarını bildiği halde reçeteleri yazmaya devam etmiştir. Gece yoğun çalışmasının eşi ile arasında problemler yarattığı doktor hem aile hayatını düzene koyma hem de kuzenine yardım etmek için bulaştığı işten çıkma kararına doğru ilerlerken bunun hiç de kolay olmadığını anlayacaktır. Bu naif görünümlü adamın karşılaştığı zorluklara tanık olurken, onun ikiyüzlü ve tutarsız davranışlarına da tanık ediyor bizi hikâye ve böylece onu hem bir aziz hem zayıf bir insan olarak görmemizi sağlıyor.

Özellikle aşk ilişkileri açısından tam bir Fransız hikâyesi bu ve başlarda karakterin tutarsızlığı öyküyü anlamlandırmayı ve ona ısınmayı zorlaştırıyor bir parça ve hatta tamam da tam olarak ne anlatıyor bu film dedirtebiliyor seyirciye gelişmeler. Doktorun sevdiği bir yakınına yardımcı olabilmek gibi bir “iyi niyetle” bulaştığı işin yanlışlığı açık ve onun geceleri yaptığı “azizlik” ile de kesinlikle çelişiyor. Ne var ki hikâye ilerledikçe onu onaylamasanız da anlamaya ve hastalarına yardımı ile yoksullara sağlık hizmeti verme çabalarının iyi bir adam sıfatını yüklediği doktorun zayıflıklarını da görmeye başlıyorsunuz. Paris gecelerinden karanlık bir öykü seyrettiriyor bize film onun eylemleri üzerinden ve başroldeki Vincent Macaigne’in güçlü bir gerçekçiliği olan performansı sayesinde bu öykü çekici bir karanlık havaya sahip oluyor. Gerek bağımlılar gerekse doktorun hemen tüm ziyaretlerindeki hastalar kaygı ve endişe ile sarılı bir toplum resmini getiriyor seyircinin karşısına. Panik atak problemi olan yaşlı bir kadın hastanın doktorun -hikâye boyunca gittikçe artan- endişesini fark ettiğinde ona Chopin’den bir eseri çaldığı sahne gibi insancıl bir yumuşaklığın görüntüsüne çok az rastgeliyoruz hikâye boyunca. Bu sahnede çalınan eser Chopin’in Opus 55, 1 Numaralı Noktürn’ü ve bir tür olarak noktürn’ün geceyi çağrıştıran ya da ondan esinlenen yapıtları kapsadığını düşününce, çok önemli bir kısmı gece boyunca geçen hikâye için doğru bir seçim olmuş bu.

Doktorun birden fazla sahnede ve farklı karakterlerle olan mücadelelerinde bir aksiyon figürü gibi gösterilmesinin hikâyeye katkı sağlamadığı gibi, problem de yarattığını söylememiz gereken filmin müziklerini hazırlayan Rus asıllı Fransız kardeşler Evgeni ve Sacha Galperine kardeşlerin çalışmaları sağlam bir övgüyü hak edecek güzellikte. Oldukça profesyonel bir şıklığı var bu çalışmanın ve gerilimli bir dramatik havayı inşa etmekte hikâyeye çok önemli bir yardım sağlıyor. Benzer şekilde, David Chizallet’in görüntü çalışması da gecenin karanlığını bir kara filme yakışacak ustalıkta kullanarak eşit derecede bir katkı sağlıyor Wajeman’ın yapıtına. Son anlarında ortalama bir seyircinin hemen tahmin edebileceği gelişmenin sinema dili ve senaryo tekniği açısından daha iyi halledil(e)memiş olmasının kayda değer bir eksikliği olduğunu söylememiz gereken filmin bir Hollywood filminde göremeyeceğimiz bir “politik” tartışmayı hikâyeye tam da Fransız sinemasından bekleyebileceğimiz bir ustalıkla yerleştirebildiğini de söyleyebiliriz rahatlıkla. Köşeye sıkışan, öfkeli ve zayıflıkları olan bir azizi anlatan bu yapıtı görmekte yarar var.

(“The Night Doctor”)

Gambit – Ronald Neame (1966)

“İşte plan bu, Emile. En küçük detayına kadar düşünüldü. Başarısız olamaz. Kesinlikle kusursuz”

Dünyanın en zengin adamının sahip olduğu bir tarihi eseri çalmak için ince bir plan yapan bir İngiliz adamın ve onun bu planda para karşılığında kullandığı dansçı bir kızın hikâyesi.

Sidney Carroll’ın orijinal hikâyesinden uyarlanan senaryosunu Alvin Sargent ve Jack Davies’in yazdığı, yönetmenliğini Ronald Neame’in yaptığı bir ABD filmi. Başrollerinde Michael Caine, Shirley Maclaine ve Herbert Lom’un yer aldığı film daha önce Bryan Forbes’un senaryosu ile bir Cary Grant filmi olarak planlanmış ama yarım kalan bu projeden altı yıl sonra ve kadın karakterin rolünün ağırlığı artırılarak hayata geçirilmiş. 1960’larda hayli gözde olan ve mizahla suç unsurlarını bir araya getiren çalışmaların eğlenceli örneklerinden biri olan çalışma, ilk senaryoda yapılan değişikliklerin de bir kanıtı olduğu gibi neredeyse feminist tanımlamasını hak eden, üç başrol oyuncusunun keyifli performansları ile renklenen, iddiasız bir hava içinde klasik sinemanın tadını hatırlatan ve baştaki sürprizi ile ayrıca dikkat çeken bir yapıt.

Orijinalinden 46 yıl sonra, Joel ve Ethan Coen’in senaryosu ile ve Michael Hoffman’ın yönetmenliğinde tekrar çekilmiş hikâye ama ilkinin düzeyine ulaşamamış bu çalışma. Ronald Neame’in filmini çekici kılan ne varsa bu ikincisinde yok görünüyor ki bunların başında da oyuncuların rollerine uygunluğu geliyor. Burada Caine ne kadar rahat ve ideal görünüyorsa, ikincisinde Colin Firth o kadar uyumsuz olmuş rolü ile ve ilkinde kadın karakter ne kadar kritik bir öneme sahipse ikincisinde Cameron Diaz’ın rolü senaryonun o kadar ihmaline uğramış görünüyor. Evet, kadın karakterin her yönü ile hayli önemli olduğu bir yapıt bu. Öyle ki başlarda yer alan “hayal edilen gelişmeler” bölümünde kadının hiç konuşmayan ve yüzünde en ufak bir mimik olmayan hâlinin “gerçek gelişmeler”de tam zıt bir yönde değişmesi neredeyse feminist denebilecek bir söyleme taşımış hikâyeyi. Erkeğin gözü ile hayal edilen kadına yüklenen rolün pasifliğinden, o kadının gerçekte olan bitenlerdeki aktifliğine ve radikal olarak tanımlanabilecek değişim hayli eğlenceli ve çekici bir hava katmış yapıta. Zeki bir adam görünümündeki Harry’in (Caine) planının hemen her aşamasında bir terslik çıkarken, ortaya çıkan hemen tüm problemlere çözüm üreten de Nicole (MacLaine) adındaki bu kadın karakter oluyor.

Hong Kong’da başlayan hikâye, adı söylenmeyen bir Arap ülkesinde devam ediyor ve başladığı yerde sona eriyor. Açılışta iki adamın yarı Avrupalı yarı Uzak Doğulu bir dansçı kızı kendi soygun planlarına para karşılığında katma çabasını izliyoruz. Harry ve Nicole evli bir çift rolü oynayarak, dünyanın en zengin adamı olan Shahbandar’ın (Herbert Lom) mülkiyetindeki benzersiz bir tarihi eseri çalacaklardır ve Harry’nin arkadaşı olan Fransız sanatçı Emile de (John Abbott) bu planın bir parçasıdır. Satrançseverlerin çok iyi bildiği bir terim olan “Gambit”, oyunda avantajlı bir pozisyon elde etmek için bir taşın feda edilmesini içeren açılış türü anlamına geliyor ve kendisine sunulan bu taş rakip tarafından ya kabul ya da ret ediliyor oyunda. Filmimizde feda edilen taş Nicole karakteri olacak, Shahbandar da bu fedayı kabul edecek ve karşılıklı bir zekâ ve taktik oyunu başlayacaktır böylece. Nicole zengin adamın sadece 1 yıllık evlilikten sonra kaybettiği ve hâlâ âşık olduğu eşine ikizi kadar benzediği için çok değerli bir taştır bu satranç oyununda.

Bir Arap karakteri Çek asıllı bir Britanyalı olan Herbert Lom’a oynatmak bugün yadırganan ve eleştirilen bir “beyaz bakış”ın sonucu ama yakın dönemlere kadar sinemanın sıklıkla başvurduğu bir seçimdi bu. Neyse ki Lom sade ve ustalık taşıyan bir oyunla bu seçimin rahatsız edici olmasını unutturuyor ve filme önemli bir güç katıyor. Caine ve MacLaine ise adeta bu roller için yaratılmış kadar rahat, hayli keyifli ve dinamik performanslarla klasik sinemanın ustalık dolu oyunculuklarından örnek veriyorlar hikâyenin başından sonuna. Kadronun başarısı suç ile hafif komedinin uyum düzeyini yükseltmiş ve akıllıca kurgulanan senaryonun da yardımı ile film “sinemasal bir gerçeklik”i hep korumuş. Aynı senaryonun -yukarıda kadının konumu konusundaki doğru tutumu yanında- Batı ile Doğu arasında kendisini konumlandırdığı yer de günümüzün anlayışına yakın aynı dönemdeki filmlerle kıyaslandığında. Yan karakterlerde birtakım klişelerden (Yasak olduğu için bahşiş kabul etmeyen ama rüşveti cebine atan havaalanı çalışanı gibi) kaçınılamamış ama Shahbandar’ın da Harry kadar sağlam bir satranç oyuncusu olarak çizilmesi filmin değerini yükseltiyor.

Alacakaranlıktaki bir helikopter gezisinde kullanılan görüntülerin İstanbul’a ait olduğu filmde diyaloglar da başarılı ve “Dünyanın en zengin adamı diye bir şey yoktur. Bu, en yüksekteki yıldız demek gibi bir şey” örneğinde olduğu gibi eğlenceli yanları ile de dikkat çekiyorlar. Harry’nin soğuk profesyonel görünümünün (daha sonra öğreneceğimiz üzere aslında ilk soygunu olsa da bu) karşısına Nicole’un sıcak doğallığını yerleştiren filmin senaryosu bu tür “Batılı kahramanın Doğu’da geçen hikâyeleri”ndeki klişeleri ters yüz ediyor; örneğin fesli hayal edilen zengin adam Batılı kıyafetler içinde çıkıyor hikâyenin kahramanlarının karşısına. Buna seyirciye başta ve sonra sunulan irili ufaklı sürprizleri de ekleyince senaryonun sınıfını geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Benzer şekilde Neame’ın yönetmenliği de hiç aksamıyor ve sade mizansen anlayışı senaryonun kurgusunun hak ettiği doğru kamera açıları ve sahneleme ile üzerine düşeni yapıyor.

Romantizmi dozunda ve gerçekçi olan film sinemanın en güzel “aşk ilanı” sahnelerinden birine de sahip. Buradaki dozundalık çok önemli çünkü Hollywood’un “seyirci beklentisi” doğrultusunda hikâyenin eğlencesini de bozabilen zorlamalarından uzak durulması finali tam da bu sayede gerçekçi ve doğal kılıyor. En temel eğlence kaynaklarından biri, planlanan ile gerçekleşen arasındaki farklar olan yapıtın afişinde yer alan şu ifade de sürprizli içeriğinin habercisi bir bakıma: “Çekinmeyin, sonunu anlatın ama lütfen başlangıcını kimseye söylemeyin”. 1966’da sanat yönetimi, kostüm ve ses dallarında Oscar’a aday gösterilen filmin ilk yaklaşık 25 dakikası seyirciyi yanıltmamalı çünkü bu sıradan görünüm, takip eden 85 dakikanın eğlencesine hazırlıyor bizi ve oradaki eğlencenin de ana kaynaklarından birini oluşturuyor. Maurice Jarre’ın keyifli müziğini de anmamız gereken, komedi ile gerilimi iyi kaynaştıran ve tüm iddiasızlığı içinde hoş vakit geçirten bir çalışma.

(“Harika Hırsız”)

The Whole Shootin’ Match – Eagle Pennell (1978)

“Ciddiyim! Bana bak. Otuz yaşını geçtim, neredeyse yolu yarıladım ve şimdi bir şey yapamazsam asla başaramayacağım”

İki çok yakın arkadaşın zengin olabilmek için icat yapmak ve yerlilerin gömdüklerine inanılan altınları bulmak için harcadıkları çabaların ve gerçeklerle yüzleşmelerinin hikâyesi.

Senaryosunu Eagle Pennell ve Lin Sutherland’ın yazdığı, yönetmenliğini Pennell’ın yaptığı bir ABD filmi. Amerikan bağımsız sinemasının öncülerinden olduğu kabul edilen ve Robert Redford’a Sundance Film Festivali’ni başlatmak için ilham kaynağı olan film çok düşük bir bütçe ile (30 bin dolar’dan daha az olduğu söyleniyor bütçenin) çekilmiş ve bugün ABD’nin bağımsız sineması denince akla gelen hemen tüm özellikleri barındıran bir yapıt. Sıradan insanların küçük hikâyelerini hafif bir mizah da içeren bir sinema dili ile anlatan film 16 mm formatında çekilmiş olmasının da katkısı ile, “ev sineması” filmlerinin amatör gerçekçiliğini de perdeye taşımış. Ortalama bir seyirci için fazlası ile küçük ve önemsiz görünecek içeriği ile sıkıcı olabilir Pennell’ın bu çalışması ama önyargısız yaklaşan bir seyirci için karakterlerini tüm zayıflıkları ile gerçekçi bir biçimde sergileyen yapıt genç yaşta ölen sinemacıyı anmak için de iyi bir fırsat.

Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı ile geçen hayatını 2002’de ve henüz 48 yaşındayken yitirmiş Pennell. Çocukluğundan beri sinemaya hep ilgi duyan sanatçı Glenn Irwin Pinnell olan gerçek adını değiştirirken, yeni soyadını hayranı olduğu John Ford’un 1949 tarihli “She Wore A Yellow Ribbon” (Sarı Kurdelalı Kız) adlı filminde Harry Carey Jr.’ın canlandırdığı teğmen Ross Pennell karakterinden alacak kadar da düşkünmüş sinemaya. Bu son uzun metrajli filminde senaryoyu birlikte yazdıkları Lin Sutherland ile ortak yapımcılığı da üstlenen Pennell ayrıca kurgusuna ve görüntü yönetmenliğine de imza atmış filmin ve yapıtı hemen her unsuru ile kendisine ait kılmış. Sanatçının en çok bilinen filmi -bu yapıt gibi siyah-beyaz olan-, 1983 tarihli “Last Night at the Alamo” ama bu çalışma da kesinlikle ve en azından has sinemaseverlerin ilgisini hak ediyor.

Frank (Sonny Carl Davis) ve Loyd (Lou Perryman) adındaki iki yakın arkadaşı hikâyesinin kahramanı olarak yaratmış Pennell. Vietnam’da savaşmış olan Frank alkol sorunu olan, evli bir adamdır ve bekâr olan Loyd ile birlikte akıllarına gelen her türlü işi denerken bir yandan da Loyd’un icatları ile zengin olmanın hayalini kurmaktadırlar. Onları rahata kavuşturacak bir diğer ihtimal de yörede uzun süredir konuşulan “yerlilerin gömdüğü altınlar” efsanesidir. Pennell bu iki adam aracılığı ile sıradan Amerikalıların hayallerini ve hayal kırıklıklarını oldukça sade bir dil kullanarak, iki oyuncusunun da çekici bir uyumla önemli bir katkı sağladığı gerçekçilik duygusu ile anlatıyor. Başta bu iki karakter arasındaki sahneler olmak üzere, yönetmen oyunculara sınırsız bir doğaçlama hakkı vermiş ve her tür sinemasal süsten arındırılmış, belgesel gerçekliğinde bir hikâye ve karakterler çıkmış ortaya. Arabalı sinemada Frank, eşi Paulette (Doris Hargrave) ve oğlu arasındaki sahne örneğin tüm diyalogları ile bir belgeselde görseniz hiç yadırgamayacağınız bir içeriğe sahip ve hikâye tümü ile bu biçim ve içerikteki sahnelerden oluşuyor.

Başta Frank ve Loyd olmak üzere ana ve yan karakterlerinin hemen hiçbirine yargılayarak yaklaşmamış Pennell. Örneğin liseden beri Paulette’in peşinde olan Frank’in kuzeni Olan ile kahramanlarımızdan biri arasında yumruk yumruğa yaşanan kavga barışla sonuçlanıyor ve trajik bir girişimi umuda ve “hayat böyle” kabullenmesine bağlayan finalinin de gösterdiği gibi Pennell aslında oldukça iyimser bir hikâye anlatıyor bize. Özellikle Frank’te daha bariz bir şekilde ortaya çıkan “ergenlikte takılıp kalma” hâlinden ve fizikleri erişkin olsa da ruhları birer çocuk olan karakterlerin bu zayıflıklarının doğal sonucu olan hafif komediden de yararlanmış görünüyor yönetmen. Yan karakterlerde de (örneğin Kuzen Olan veya tekerlekli sandalyedeki yaşlı adam) eğlencesini koruyan filmin hikâyesi -televizyon tarihinin en iyi sitcom’larından biri olan Seinfeld’den esinlenerek söylersek- “hiçbir şey hakkında” ve Pennell da tüm doğallığı içinde bu hiçbir şeyi seyirci için çekici kılmayı başarıyor. Genel olarak kendisini öne çıkarmayan bir yönetmenlik çalışmasını tercih eden Pennell birkaç sahnede (iki kahramanımızın aldatıldıklarını öğrendikleri sahne gibi) bu seçimini bırakıyor ve müziğin kullanım şekli ve sessiz sinemayı hatırlatan bir hava ile şaşırtıyor bizi olumlu bir şekilde.

Evet, sıradan karakterleri ile sıradan bir hikâye bu ama sonuçta tam da bu yüzden değerli. İnsanın günlük dertleri, arzuları, korkuları, acizlikleri ve hırsları birer birer ve altları hiç çizilmeden geliyor karşımıza ve hayatın ne olursa olsun yaşamaya değer olduğunu, insanları her halleri ile kabul etmemiz gerektiğini ve samimiyet ile anlatılan her öykünün dinlenmeyi hak ettiğini söylüyor bize Pennell. Aynı zamanda Amerikan bağımsız sinemasının atası kabul edilmeyi hak ettiğini de düşününce, bağımlılığı ve parasızlığı yüzünden bir süre sokaklarda yaşayan Pennell’ın 25 yaşındayken çektiği bu filmi görmekte yarar var kesinlikle.