Toz Bezi – Ahu Öztürk (2015)

“Olsun, olsun. Siz kirleteceksiniz, biz temizleyeceğiz. İşimiz bu”

Biri kendisini terk eden kocasını bulmaya çalışan, diğeri bir ev alma hayali kuran ve her ikisi de evlere temizliğe giden iki kadının hikâyesi.

Ahu Öztürk’ün yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Yönetmenin 2010 tarihli “Kars Öyküleri” adlı çok yönetmenli filmden sonra çektiği bu ilk ve şimdilik son filmi İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde en iyi film seçilmiş ve aldığı ödül eleştirmenleri ikiye bölmüştü. Başrollerdeki Asiye Dinçsoy ve Nazan Kesal’ın İstanbul’un varoşlarında yaşayıp şehrin mutena semtlerindeki evlere temizliğe giden iki kadını başarı ile canlandırdıkları film kadın olmanın, Kürt olmanın ve yoksul olmanın sonuçlarını bazen bir arada bazen tek tek karşımıza getirirken belli bir etkileyiciliği yakalıyor. Filmin kazandığı ödül “etnik kimlik” hikâyeleri ve “festival filmleri” tartışmasını -yeniden- gündeme sokarken, bir ilk filmin tüm heyecanını ve kimi kusurlarını birlikte barındıran çalışma son dönem sinemamızın kesinlikle ilgiyi hak eden çalışmalarından biri.

İstanbul’da ödülü kazanan film, Ankara’da ve SİYAD’ın ödüllerinde ise birinciliği Senem Tüzen’in “Ana Yurdu” adlı çalışmasına kaptırmıştı. Özellikle İstanbul’daki ödül, etnik odaklı filmlerin nerede ise sinema değerinden bağımsız olarak peşinen desteklendiğini iddia eden ve sinema sanatı açısından bundan rahatsız olanların itirazına yol açmıştı. Bir parça haklılık payı var bu itirazda ama Ahu Öztürk’ün hikâyesinin etnik kimliği sömürdüğünü söylemek büyük bir haksızlık. Evet, hikâyenin iki baş karakteri Kürt kimliğine sahip ve bu kimlikleri üzerinden günlük hayatın içindeki “sıradan ırkçılık”la karşı karşıya kaldıklarını gösteren sahneler var filmde ama kesinlikle etnik eksenli bir film değil bu. Kaldı ki öyle olsaydı bile, bir konuyu kendisine mesele edinmek o meseleyi belli bir sinema duygusu ile ele aldığınız ve sömürmek yerine ondan beslenip onu zenginleştirdiğiniz sürece takdir edilmesi gereken bir tercih. Elbette karakterlerin etnik kökenli olması değil eleştirilerin konusu; itiraz konusu genellikle meselesini yeterince yaratıcı bir biçimde ele alamaması ve özgün bir dil yakalanamamış olması.

Ahu Öztürk “Teyzeme” ithafı ile başlattığı filmin İstanbul’da ödül kazandığı gece yaptığı konuşmada “Ben ödülü, Şırnak’ta çocuklarının ölüsünü buzdolabında saklayan annelerden, yurt dışında çocuğuyla vedalaşıp burada tekrar cezaevine gelen sevgili Meral Camcı’ya uzanan o yol adına alıyorum. Savaşlar kadınları ve önce çocukları vuracaksa, barışı da kadınlar kuracak” demişti. Bu sözlerin de doğruladığı gibi, erkek karakterler -varlıkları ve yoklukları ile- hikâyede bir yer tutuyor olsa da, bir kadın filmi “Toz Bezi”: İki temizlikçi kadın, onlardan birinin küçük kızı ve kadınların temizliğe gittiği evlerdeki “Beyaz Türk” kadınlar Ahu Öztürk’ün hikâyesinin asıl eksenini oluşturuyorlar. Nesrin ve Hatun adındaki temizlikçilerin kadın ve yoksul olarak yaşadıkları sıkıntılar filmin asıl meselesi olurken, Kürt olmak daha çok günlük hayat içindeki ırkçı yaklaşımların uzantısı olarak yer almış hikâyede. Böyle olunca, yönetmenin ödül konuşmasında ister istemez hikâyenin etnik özelliğini çok da ilişkili olmayan bir şekilde öne çıkaran sözleri tercih etmesi çok doğru olmamış görünüyor. O konuşmanın içeriğindeki kesinlikle doğru olan saptamalardan bağımsız olarak yapıyorum eleştiriyi; çünkü yine İstanbul’da ödül alan senaryonun ima ettiğinin aksine, ülkede Kürt kadınlar ve bir de Beyaz Türk kadınlar yok ve anlatılan hikâye de bir Kürt ve Türk zıtlığını değil, her ne kadar yeterince vurgulanmasa da bir sınıf meselesini getiriyor karşımıza. Burada ikisinin hikâyesini izlediğimiz yoksul temizlikçi kadınlar sadece Kürt değil bu coğrafyada ve sinemamızın “ideoloji”lerden özenle uzak durarak, bir şekilde apolitik bir duruşu seçme eğilimlerinin örneği oluyor tam da bu nedenle Öztürk’ün çalışması.

Öztürk sık sık el kamerasını kullanmayı tercih etmiş ve özellikle dış çekimlerde bu sayede doğru bir gerçekçilik duygusunun ve hikâyenin tedirgin karakterlerinin ruh hâlinin yakalanmasını sağlamış. Ne var ki bu tercihe, hikâyenin böyle bir iddiası olmasa da, zoraki bir dokümantasyon havası yaratacak şekilde gerekmeyen anlarda da sıkça başvurulması işte o “festival filmi” yanlışlığının örneklerinden biri oluyor. Öztürk’ün ödüllü senaryosu hikâyenin genel kurgusu olarak oldukça başarılı ve derdini anlatmak için doğru tasarlanmış ama bazı karakterlerin, özellikle de temizliğe gidilen evlerdeki kadın karakterlerin çizilmesinde bir parça kolaycılığa, belki de daha doğru bir deyişle kalıplara kapılmaktan kurtulamamış görünüyor senaryo. Çok daha derin çizilmeli ve çok daha orijinal olmalıymış bu karakterler ve yer verildikleri sahneler kolayca tahmin edilebilir olmamalıymış. Örneğin Serra Yılmaz’ın canlandırdığı karakterin evindeki “Hiç Kürt demezsin” bölümü içerik olarak doğru ve etkileyici olsa da, oyunculuklardan mizansene fazlası ile planlanmış görünen bir havaya sahip. Aslında başka sahnelerde de kendisini gösteren bu durum Öztürk’ün filminin zayıf yanlarından biri; bir eksiklik ve zorlanmışlık duygusu kendisini hissettiriyor zaman zaman.

Ev sahipleri kadınların genellikle olumsuzluklarla resmedildiği film kadın dayanışmasını iki temizlikçi üzerinden kurmayı tercih ediyor. Oysa evine temizlikçi çağıran ama kendisi de ev dışındaki bir iş dünyasında farklı şekillerde de olsa sömürülen pek çok kadın var. Dolayısı ile filmin temizleten ve temizleyeni karşıt taraflara koyması fazlası ie kolaycı bir çatışma yaratıyor Bu sorunu bir yana bırakırsak, iki kadın arasında zaman zaman gerginleşen ilişki oldukça iyi anlatılmış ve gerçekten de o iki insanın yaşadığına ve bu şekilde yaşadığına sizi ikna edici güzellikte. Final de -anlamsız uzunluktaki gece yürüyüşü dışında- bu dayanışmanın çok iyi bir sembolü oluyor ve umutları ayakta tutuyor.

Filmin en önemli artılarından biri sıradan ve çoğunlukla hikâyeleri anlatılmaya değer bulunmayan insanlardan ikisini ana karakteri yapması. Ticarî sinemanın yeterince cazibe içermediği için ilgi göstermeye değer bulmadığı bir sınıftaki insanların dürüst bir dil ile yazılmış ve sağlam gözlemlerin sonucu olduğu açık sahnelerle seyircinin karşısına çıkarılması kuşkusuz takdiri hak eden bir seçim. Öztürk iki ayrı sahne aracılığı ile Nesrin karakterinin “yok oluşunu” hikâyenin tümüne yayılamamış bir güzellikte anlatıyor örneğin. İlkinde Nesrin ve kızı battaniyenin altına saklanarak oyun oynarken, çocuktan sürekli olarak tekrarladığı “Biz kaybolduk” cümlesini duyuyoruz; finale doğru olan ikinci sahnede ise Hatun ve kendi kızı birlikte pazara giderken Nesrin arkalarından bakıyor ve ses yavaş yavaş kesilirken Nesrin de kendi dünyasına sığınıyor bir bakıma.

Nesrin rolünde Asiye Dinçsoy’un, Hatun rolünde ise Nazan Kesal’ın karakterlerini oldukça sağlam ve doğal bir oyunculukla canlandırdıkları filmde oyuncular iki karakterin yaşadıkları zorluklarla baş etmek için seçtikleri farklı yolları inandırıcı kılıyorlar. Erkeklerin varlıkları ile de yoklukları ile de hayatlarını zorlaştırdığı iki kadının, aslında tüm kadınların bu hikâyesini zenginleştiren iki oyuncunun varlığı ile önemi ve değeri artan, görülmesi gerekli bir Türkiye yapımı bu özetle.

The Man in the Iron Mask – James Whale (1939)

“Krallığımda yaşayan herhangi bir erkek için ikiz erkek çocuk sahibi olmak bir nimettir. Sadece benim için, bir kral içinse, bu bir lanet”

Fransa Kralı 13. Louis’nin ikiz erkek çocukları doğunca, taht hakkı için çıkabilecek iç savaşı engellemek amacı ile çocuklardan birinin doğar doğmaz saraydan uzaklaştırılarak kimliğinin gizlenmesi ve iki kardeşin yıllar sonra karşı karşıya gelmesinin hikâyesi.

Fransız yazar Alexandre Dumas’nın “Trilogie des Mousquetaires” (Üç Silahşorlar Üçlemesi) adlı ve üç romandan oluşan dizisinin üçüncü ve son eseri olan “Le Vicomte de Bragelonne ou Dix Ans Plus Tard” (Bizde bilindiği adı ile, Demir Maske) adlı kitabından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu George Bruce’un yazdığı, yönetmenliğini James Whale’in üstlendiği filmin başrolünde ikiz kardeşleri canlandıran Louis Hayward kardeşlerin karakter farklılıklarını performanslarına etkileyici bir şekilde yansıtırken, hikâye romantizm ile tarihî macerayı birlikte başarı ile götürüyor ve ortaya klasik filmlerden ve Dumas tarzı hikâyelerden hoşlananlar için iyi bir eğlencelik çıkıyor.

Demir Maskeli Adam Fransa tarihinde gerçek bir karakter. Ünlü Bastille dahil pek çok hapishanede toplam 34 yıl boyunca yatan ve hiçbir zaman bilinmeyen gerçek kimliği için pek çok spekülasyon yapılan bu mahkumu diğerlerinden farklı kılan tüm cezaevi hayatı boyunca, yüzünü tamamen örten siyah bir kadife peçe takmasıydı. Onun peçesini demir maskeye çeviren ise kimliği hakkında spekülasyon yapanlardan biri olan Voltaire ve bu ünlü Fransız yazar ve filozof mahkumun 14. Louis’nin gayri meşru kardeşi olduğunu öne sürmüş. Son araştırmalar Fransa tarihinin bu ilginç karakterinin Eustache Dauger de Cavoye adında ve çeşitli politik skandallara karışmış biri olabileceğini gösterse de bu da kanıtlanamamış hiç. Örneğin Fransız yazar Marcel Pagnol -Dumas’nın romanındaki hikâyeye uygun olarak- 14. Louis’nin ikiz kardeşi olabileceğini söylemiş. Bu maskeli ilginç karakterin kralın kardeşi değil, babası; Fransa ordusundaki bir general; saraydaki bir uşak; bir İtalyan diplomat vs. olabileceği yönünde de pek çok teori daha üretilmiş tarih boyunca. Filmimize kaynaklık eden romanın yazarı Dumas ise ikiz kardeş teorisi üzerine kurmuş eserini ve böylece karakterine sağladığı çekicilik ile popüler tarihî macera türünde olan kitabının yıllar sonra sinemanın da ilgisini çekmesini sağlamış. Oresta Mentasti’nin 1909 tarihli ve İtalya yapımı sessiz filmi “La Maschera di Ferro”dan başlayarak defalarca sinema ve televizyonda hayat bulmuş “Demir Maskeli Adam”. Günümüz seyircisi için Demir Maskeli Adam denince akla ilk gelen ise, başrolde Leonardo Di Caprio’nun oynadığı, Randall Wallace’ın 1998 yapımı filmi olsa gerek ama James Whale’in bu siyah-beyaz filmi hem ondan daha başarılı hem de 1930’lu yılların tarihî macera klasiklerinden biri.

“Dumas’nın ölümsüz klasiği” ifadesi ve filmin oyuncularının ve teknik kadrosunun bir kitabın açılan sayfalarında gösterilmesi ile başlıyor film. Yeşilçam’ın da özellikle hikâyesinin bir klasik olduğunu düşündüğü filmlerde sıkça başvurduğu türden olan bu jenerikten sonra film Kral 13. Louis’nin sarayında 1638’de başlıyor. Zaman zaman gösterilen ve sessiz filmlerde gördüğümüz türden ara yazılarından (her zaman çok da gerekliymiş gibi görünmüyor bu yazılar) ilki Fransa’nın nefesini tutarak tahtın varisinin doğmasını beklediğini söylüyor bize. Bir erkek bebek dünyaya geliyor ve Kral 13. Louis onu sarayın balkonundan halka gösterirken, kraliçe ikinci erkek bebeği dünyaya getiriyor. İkiz bebek krallık için tehlikeli bir durumdur ve taht kavgası ülkeyi bir iç savaşa sürükleyebilir. Bu nedenle ilk bebek sarayda tutulurken, ikincisi kralın baş silahşoru d’Artagnan’a emanet edilir ve kimliği gizlenerek uzak bir kasabaya gönderilir. Bundan sonrası birbirlerine tam zıt karakterleri olan iki kardeşin kaçınılmaz olarak karşılacakları bir hikâyedir doğal olarak.

20 yıl sonraya geçer hikâye: Kral 14. Louis olan kardeş bir günahkâr, müsrif ve zalimdir ve tuza koyduğu vergi ile halkı inletmektedir. Philippe ise d’Artagnan ve meşhur üç silahşorlar tarafından yetiştirilen, iyi yürekli ve cesur bir genç adamdır. Louis Hayward’ın ikizleri, vücut diline ustalıkla yansıttığı farklılıkla iki ayrı karakter kılabilmesi hikâyeye önemli ve gerekli bir inandırıcılık sağlıyor; aksi bir durum seyirci için kafa karıştırıcı ve rahatsız edici olurdu kuşkusuz. Hayward’ın filme katkısı hayli önemli çünkü her ne kadar bu aynı zamanda bir Üç Silahşorlar hikâyesi de olsa, asıl çekiciliğini 14. Louis ile Philippe arasındaki mücadeleden alıyor. Lucien Moraweck’in görkemli ve hikâyenin atmosferini zenginleştiren klasik müziğinin de katkısı ile bu mücadele romantizmi de ihmal etmeden bizi kılıçlı kavgaların, saray entrikalarının, işkencelerin ve temel olarak, iyi ile kötü arasındaki savaşın ortasına bırakıveriyor klasik sinemaya özgü çekici havası ile.

Hikâyenin romantizmini Philippe ile İspanyol Prensesi (Joan Bennett) arasında filizlenen aşk sağlıyor. Maria Theresa adındaki bu prenses aslında Louis’e eş olmak üzere getirilmiştir Fransa’ya ama iyi yürekli bu kadına (Fransa’da halkın yoksulluğu ile sarayın görkemi arasındaki uçurum kafasını karıştırmıştır) uygun olan Phillipe’dir (Genç adam zorunlu olarak kralın yerine geçtiği zamanlarda halkın yoksulluğu ve kralın zulmü karşısında dehşete kapılır). Kraliçenin ikiz erkekler arasında uzun bir süre yaşadığı kafa karışıklığı ve tek kişi olduğunu sandığı erkeklerin davaranışlarındaki tutarsızlık hikâyenin zayıf noktalarından biri ama bir popüler romanın havası içinde yok olup gidiyor bu sorun bir sıkıntı yaratmadan. Saraydaki biri iyi, diğeri kötü olan iki bakan arasındaki çekişme üzerinden sadece heyecan değil, -diyaloglar aracılığı ile- eğlence de yaratmayı başaran film iki erkeğin kardeş olduklarını anladıkları sahne (tek farkları birinin ince bir bıyık bırakması ve benzerliğin o kadar çok olmasını sorgulamamalarını görmezlikten gelmeniz gerekiyor) gibi çekici pek çok bölüme sahip. Tek kişilik bir hücreden oluşan “krallık”ta yaşamak zorunda kalmanın ironisini de iyi işleyen film -belki de sinemanın sese kavuşmuş olmanın heyecanının henüz taze olması nedeni ile- oldukça bol konuşma içeriyor.

Robert H. Planck’ın dört dörtlük görüntü çalışmasının da dikkat çektiği filmde Joan Bennett ve Fouquet rolündeki Joseph Schildkraut’un performansları işini iyi yapan kadro içinde öne çıkıyor ve bu eğlenceli filme ek bir seyir keyfi katıyorlar.

The Little Stranger – Lenny Abrahamson (2018)

“Bu evde bizden nefret eden bir şey var”

Çağrıldığı ve eski görkemini yitirmiş bir malikânede tuhaf şeylerle karşılaşan bir doktorun hikâyesi.

Galli yazar Sarah Waters’ın 2009 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Lucinda Coxon’un yazdığı ve yönetmenliğini Lenny Abrahamson’un üstlendiği bir İrlanda, Birleşik Krallık ve Fransa ortak yapımı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, kaybolan gelirleri nedeni ile artık bakımını yapamadıkları çok büyük bir malikânede yaşayan bir anne ve iki çocuğunun hikâyesi üzerinden İşçi Partisi hükümetinin koyduğu yüksek vergilerin neden olduğu ekonomik ve sosyal değişimleri anlatmak için romanını yazmaya başlayan Walters daha sonra bu romanı bir hayalet ve korku hikâyesine dönüştürmüş. Lenny Abrahamson’un seyirciden pek ilgi görmeyen ve bunda muhtemelen bir korku filmi olarak korkutmaya öncelik vermeme tercihinin rolü olduğu film, eleştirmenlerden genellikle olumlu, hatta kimilerinden çok olumlu eleştiriler almış. Hortlaklardan tekinsiz eve kadar kimi korku filmi unsurlarını barındırsa da, Abarahamson bir sınıf hikâyesi anlatıyor aslında ve sondaki sürprize seyirciyi akıllıca hazırlıyor. Dikkatle ve başlarda bir parça sabırla seyredilmesi gereken film bu çabanın karşılığını kesinlikle veren ve Britanya toplumundaki sınıf ayrımları ve mücadelesi üzerine hiç beklenmedik bir şekilde net bir sözü olan bir çalışma. Sineması zaman zaman bir parça kuru ve soğuk görünüyor ama bu yönetmenin bilinçli bir tercihi ve korku filmi seyretmek isteyenleri tatmin etmesi zor olsa da, sonuç kesinlikle ilgi çekici.

Doktor Faraday’ın çağrıldığı malikâne eski görkemli günlerini çoktan geride bırakmış, büyük bir kısmı kullanılmayan ve tek bir çalışanı olan bir evdir. Burada anne, kızı ve savaştan sakat ve yüzü deforme olmuş olarak dönen oğlu vardır sadece ve hasta olan evin genç hizmetçisidir. Muayenesinde genç kızın yalan söylediğini anlar doktor ve bunun nedeninin hizmetçinin evden gitmek isteği olduğunu öğrenir. Doktorun kendi annesi de yıllar önce orada hizmetçi olarak çalışmıştır. Film ardından zaman zaman anlatıcı olarak kullandığı doktorun sesi ile geçmişe dönüyor ve malikânenin görkemli günlerindeki bir parti sahnesine geçiyoruz. Doktor bir çocuk olarak o malikânenin kendisini nasıl büyülediğini anlatıyor ve bu sahne “evin içine girebilmek” ve “fotoğraf çekimi” anları ile ilk sınıfsal değinmeleri içeriyor. Fotoğraf çekimindeki küçük kız o gece hasatalanmış ve kısa sürede ölmüştür. Şu anda evde yaşayanlar o kızın annesi ve kendisinden sonra dünyaya gelen biri kadın biri erkek iki kardeşidir.

Hikâye akıllıca bir tavırla evde yaşayan üç kişiyi farklı sorunları ve travmaları olan kişiler olarak getiriyor önümüze. Anne yitirilen görkemin ve ölen çocuğunun travmasını hep içinde taşımaktadır; üstelik oğlu da savaştan ruhsal ve fiziksel olarak yaralanarak dönmüştür. Üzerinde ailenin gittikçe kötüleşen maddî durumunun yükü de olan genç adam ve “evde kalmış” ablası ile birlikte aile bir çöküşün eşiğindedir. Film merak duygusunu ilk kez genç hizmetçinin evden kurtulma isteği ile, ardından da evin erkeğinin doktora söylediği “İçimde kötü bir his var, çok kötü bir şeyler olacak. Tanrı aşkına, siz de hissetmiyor musunuz?” sözleri ile uyandırıyor. Evde birkaç komşu için verilen davetteki huzursuzluk havası ve o gece yaşanan trajik bir olayla film merak ve tedirginlik dozunu artırmaya başlıyor.

Özellikle doktoru canlandıran Domhnall Gleeson’ın oyununda somut karşılığını da bulan bir “durgun melankoli”si var filmin. Yönetmen hemen hiçbir sahnede seyirciyi korkutmaya veya hatta herhangi bir duygu uyandırmaya çalışmıyor. Annenin evde tuhaf şeyler yaşadığı sahne dışında Abrahamson hikâyeyi akışına bırakmış gibi görünüyor ki onun bu tutumu bir korku filmi bekleyenleri hayal kırıklığına uğratabilir; oysa böyle yaparak daha zor olanı seçmiş yönetmen ve tam bir gerçekçi hava yakalayarak bizi dolaylı bir huzursuzluğun ortasına bırakıvermiş. Finaldeki sürprize ise bizi genel olarak hayli ustaca diyebileceğimiz bir şekilde götürüyor yönetmen. İlk diyaloglardan başlayarak, finalden sonra daha fazla anlamlandıracağımız ve o nedenle doğal olarak daha etkili olan imalarla bizi gerçeğin keşfine hazırlıyor hikâye.

Bir sınıf nefreti ile örülmüş olan hikâyede daha önce de Abrahamson ile çalışmış olan Stephen Rennicks’in doğru bir atmosfer oluşturan müziği filme önemli bir katkı sağlamış ve bu “küçük ve durgun” (belki özellikle ik yarısında, gereğinden fazla) hikâyeye çekicilik katmış. Domhnall Gleeson’ın performansı da tıpkı hikâyenin kendisi gibi durgun ama film sona erip seyrettiğinizi değerlendirdiğinizde oyuncunun doğru bir tonda oynadığını fark ediyorsunuz ve içindeki fırtınayı dizginleyen karakterinin o fırtınanın dışarı çıkmasına engel olamadığı anlarının gücünü daha fazla hissediyorsunuz. Anneyi oynayan Charlotte Rampling, senaryo kendisine pek bir yük yüklemese de, tecrübesi ile yakaladığı doğru oyunculuk biçimini hiç aksamadan sergilerken, onun çocuklarını canlandıran Ruth Wilson ve Will Poulter da üzerlerine düşeni gerçeklik duygusunu hep koruyarak yerine getirmeyi başarıyorlar.

Filmin seyirci nezdinde yeterince ilgi görmemiş olması bir parça beklenebilecek bir durum ve asıl mesele o değilmiş gibi yaparken, sınıf farklılığını ve bunun doğurduğu öfke birikimini gündemine alması tek başına değerli kılmaya yetmez elbette bu filmi. Abrahamson’un filminin burada başardığı bu meseleyi sömürmeden ele alması; bir korku hikâyesinin kolayca etkileyecek klişelerinden uzak durarak, korku yerine merak ve huzursuz ediciliği koyması ve sınıf farklarının yaratacağı trajedilerin bir örneği olabilecek bir hikâyeyi dürüstlükle ele alması. Doğaüstü bir şeylerin olup olmadığı konusunda doğru düzeyde bir belirsizlik yakalayan filmde Ole Bratt Birkeland’ın görkemli evin hâli üzerinden bir nostaljiyi, yitirilen görkeme duyulan özlemi ve kaçınılmaz çöküşün yansımasını yakalayan ve her kareye sindiren, “kahverengi”nin ağır bastığı görüntü çalışması da hayli başarılı.

Daha fazlasını bekleten ve bu açıdan zaman zaman fazla küçük görünen bir film çekmiş Abrahamson ama sonuç gotik olarak tanımlanabilecek bir türün kesinlikle ilgiyi hak eden örneklerinden biri olmuş. Evet, senaryo sınıf meselesini karakterlerle ve yaşadıkları ile daha güçlü bir etkileşim içinde gösterebilirmiş ve bir parça daha dinamik olabilirmiş anlatım ama yine de filmin ilginçliğini değiştirmiyor bu durum.

Telling Lies in America – Guy Ferland (1997)

“Seni kullandı o; seni kullandı, evlat”

Hayranı olduğu ve yaşadığı şehirde ünlü olan bir radyo DJ’i ile arkadaş olan on yedi yaşındaki bir gencin bu arkadaşlığı sürdürmek ve kazandığı statüyü korumak için söylemek zorunda kaldığı yalanların hikâyesi.

Joe Eszterhas’ın senaryosundan Guy Ferland’ın çektiği bir ABD yapımı. Eszterhas’ın 1983’te yazdığı ama zamanında stüdyolara satamadığı hikâyesinin eşinin teşviki ile tekrar gündeme gelmesinden sonra çekilen film Macaristan göçmeni bir baba ve oğlunun ABD vatandaşlığını almak için beklerken, oğlanın hayranı olduğu DJ yüzünden pek hoş olmayan işlere bulaşmasını anlatıyor. Bir bağımsız yapım olan eser bir Amerikan filmi için düşük olan bütçesi ile çekici bir hikâye anlatıyor ama özellikle ikinci yarısında süratle ana akım sinemanın klişelerine kapılıp gidiyor. Sonuçta, eleştirir gibi göründüğü “Amerikan Rüyası”na sıkı sıkıya sarılan, başroldeki Kevin Bacon’ın başarılı performansı ve henüz yirmi beş yaşındayken uyuşturucudan hayatını kaybeden Brad Renfro’nun varlığı ile dikkat çeken, harcanmış hikâyesine rağmen belli bir ilgiyi de hak eden bir çalışma bu.

Hikâye 1960’lı yılların başında geçiyor ve kahramanımız Karchy Jonas (Brad Renfro) liseye giden bir öğrenci. Bu karakteri kendisinden yola çıkarak yazmış senarist Joe Eszterhas. O da Karchy gibi İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarında bir mülteci kampında yaşamış ve sonra ABD’ye göç etmiş ailesi ile. Eszterhas Alman işgali sırasında babasının Nazi işbirlikçisi Macar hükümetinde çalıştığını ve kitap yakma ve Yahudiler aleyhine propaganda yapma işlerine bulaştığını 45 yaşına geldiğinde öğrenmiş ve bundan sonra hiç konuşmamış babası ile. Karchy’nin babası (Maximilian Schell) ise bir “doktor” ve tüm parasını harcayarak oğlunun pahalı bir özel okulda okuması ve ABD vatandaşlığını alması için elinden geleni yapıyor. Bir özel okulun parasını yaptığı işle nasıl ödediği bir muamma ama sonuçta Amerikan rüyası yeterince çaba gösteren herkes için ulaşılabilirdir ne de olsa!

Sahip olmadığı şeyleri kendisinde varmış gibi gösteren, imajı için sık sık yalan söyleyen ve çalıştığı marketteki kendisinden büyük kıza (Calista Flockhart) yakınlık hisseden Karchy’nin hayran olduğu yerel DJ Billy Magic (Kevin Bacon) kendisine işinde yardımcı olacak bir genç arayan, bir önceki işinden -ne olduğunu sonradan anlayacağımız- bir nedenle ayrılmak zorunda kalan ve parlak ve hızlı bir hayat süren bir adamdır. İkilinin yolları kesişir ve Karchy bir yandan hayalini bile kuramadıklarına sahip olurken, diğer yandan kendisini bir takım yanlış işlerin içinde buluverir. Amerikan rüyasının “gerçekliği” ile yakından ilişkili ve potansiyeli oldukça yüksek bir hikâye aslında bu ama film iyi başlasa da sonlara doğru tökezlemeye başlıyor ve sonlardaki yargıç ile konuşma ve sonrasında olanlar ile kendisini bu rüyaya teslim ediyor anlamsız bir şekilde. Bir hikâyenin finalinin ahlâkî açıdan doğru bir mesaj verme kaygısı olması gerekmiyor elbette ve hatta rahatsız edicidir de bu ama anlaşılan Eszterhas kendisinin ABD’de ileride “Basic Instinct” (Temel İçgüdü) düzeyindeki filmlerle yakalayacağı ün ve kazanacağı paranın öngörüsü ile bu rüyanın ulaşılabilir olduğuna herkesi inandırmak istemiş.

DJ’in sürdüğü parlak hayatı ve bu hayatın gösterişini kırmızı rengi kullanarak sık sık vurgulamış film. Kırmızı Cadillac arabadan DJ’in Karchy’e hediye ettiği kırmızı cekete bu renk bir yandan parıltılı bir yaşamı simgelerken, diğer yandan -her ne kadar hikâye gerisini getiremese de- bu parıltının tekinsizliğini de ima ediyor bize. Reynaldo Villalobos’un görüntüleri de renkleri başarı ile kullanıyor ve örneğin Karchy ile âşık olduğu kız arasında geçen bir sahnede yeşil renk tüm görüntüye hâkim olarak izlediğimiz dokunaklı ânın görsel olarak dikkat çekmesini sağlıyor. Kamera da özellikle ilkyarıda ana akım sinemanın aksine, bağımsız bir filmin havasına daha uygun bir şekilde kullanılıyor ve bu da seyrettiğimize bir gerçekçilik ve farklılık katıyor sık sık.

Karchy’nin rüyalara erişmenin yolu olarak yalan söylemeyi veya küçük numaralar yapmayı (Araba kullanma tecrübesi, kızlarla çıkma, seks ve içki tecrübesi, Princeton’a kabul alma, DJ tarafından seçilmeyi sağlamak için sahte kartpostallar gönderme vs.) seçmesini eleştiri konusu yapıyor film ve hoşlandığı Diney adındaki kızın, ilk randevularında oğlanın giydiği ceketinden, yeni saç şeklinden ve -kendisine DJ’in konuşmasını taklit ederek- “Darling” demesinden rahatsızlığını dile getirmesi bu açıdan önemli; önemli çünkü sahteliği eleştiriyor hikâye burada açık bir şekilde. Oğlanın başını derde sokma ihtimali yüksek olan suçun ve ilk kez seks yapılan kadının kimliğinin de başka sahtelik örnekleri olması da destekliyor bu eleştiriyi. Sahteliği bazı eğlenceli sahneler için de kullanıyor film; iki farklı günah çıkarma sahnesi bu kullanımın iyi örnekleri olarak gösterilebilir.

Kevin Bacon’ın rolünün hakkını verdiği, herhalde 1960’larda bir radyo DJ’i böyle olur dedirten bir gerçekçiliği yakaladığı ve dozunda tutulmuş gösterişli bir oyunculuğun parlak bir örneğini verdiği filmde Calista Flockhart senaryo kendisini hep aynı hüzünlü ifade ile oynamaya zorlasa da bu zorluğun üstesinden geliyor ve etkileyici bir portre çiziyor. Brad Renfro ise bir Macar göçmeni fiziğine pek uymasa da, oyunculuğu ile bu zorluğu aşıyor ve karakterini ilginç kılmayı başarıyor seyirci için. Kevin Bacon’ın bestelediği “Medium Rare” şarkısı ve dönemin hitlerinin peş peşe çalındığı ve böylece işitsel açıdan da önemli bir çekiciliğe sahip olan filmde baba rolünde Maximillian Schell gibi güçlü bir oyuncunun senaryo tarafından -onca sahnesine rağmen- harcanması ise üzücü olmuş. Sinema filmleri ile başladığı yönetmenlik kariyeri boyunca sadece dört sinema filmi çeken ve artık televizyon dizilerinde çalışan Guy Ferland’ın çalışması ise başlarda belli bir orijinallik taşısa da, daha sonra senaryoya uygun şekilde güvenli sulara sığınıyor ve işini yapmış olmakla yetiniyor.