À Perdre la Raison – Joachim Lafosse (2012)

“İstediğim şeyi istediğim zaman söyleyebileceğim bir evde yaşamak istiyorum”

Faslı bir adamla evli olan Belçikalı bir kadının, dört çocuklu ve bir “yabancı” ile paylaştığı hayatını katlanılmaz bulması ile gelişen trajik hikâyesi.

2007 yılında Belçika’da yaşanan gerçek bir olayı kendi senaryosu ile sinemaya uyarlayan Belçikalı yönetmen Joachim Lafosse’un bu filmi Cannes’ın Belirli Bir bakış bölümünün En İyi Kadın Oyuncusu çdülü de dahil olmak üzere pek çok ödülü olan ve trajedisi ile kesinlikle etkileyici bir çalışma. Kısa bir giriş sahnesinde tam olarak adlandırmadığı bir trajedinin varlığını dillendirerek başlayan film, daha sonra geriye dönüyor ve o trajedinin arkasındaki hikâyeyi anlatıyor bize. Başroldeki Émilie Dequenne’in müthiş bir oyunla karakterinin başlangıçtaki aşık bir genç kadından finaldeki yıkılmış kadına dönüşümünü karşımıza getirdiği film, karşı koyması kolay olmayan bir dramı abartma tuzağından ustalıkla kurtulması ve konusunu tüm korkunç trajedisine rağmen zarafetle ele alması ile takdir edilmesi gereken bir çalışma. Kimi sahneleri bir parça uzamış görünürken, kimi gelişmeleri de fazlası ile hızlandırmış olsa da bu film başarılı bir hikâye anlatma örneği olarak da yönetmen Lafosse’un alkışlanmasını gerektiriyor.

Joseph Haydn’ın Meryem’in çektiği acıları anlatan Stabat Mater’i ile başlayan ve hikâye boyunca da zaman zaman bu müthiş hüzünlü eserden bölümlere yer veren film adım adım inşa ettiği trajedisini oyuncu Émilie Dequenne’in yüzü ve bedeni ile sembolleştiriyor ve seyircisini de en çok bununla etkiliyor. Dequenne seven ve sevilen genç bir kadından dört çocuk annesi ve yaşadığı evde tüm duvarların üzerine geldiğini hisseden, kaygı ve depresyon içinde yaşayan bir kadına dönüşen karakterini müthiş bir ustalıkla canlandırırken, trajik finale doğru giden yolun her bir taşını adeta kendi elleri ile döşüyor. Onun bu performansına Faslı kocayı canlandıran Tahar Rahim ve adamın “manevi babasını” canlandıran tecrübeli oyuncu Niels Arestrup da sade oyunları ile ciddi bir destek sağlıyorlar. Üç oyuncu da, yönetmenin tercihi ile olsa gerek, duygusal zigzaglara ve görkemli dramatik performanslara hayli imkân veren rollerini yalın ve zarif bir şekilde canlandırmışlar. Ölümleri baştan söyleyen ama ne olduğunu ve neden olduğunu hikâyesi boyunca anlatan film bu şekilde gerilimini azaltmıyor, aksine tüm film süresince bu gerilimin adım adım arttığını hissettiriyor seyredenine. Bunda da oyuncuların başarısı kadar, yönetmenin sade ama çarpıcı olmayı başaran anlatımının da payı var.

Belçika’da gerçekte yaşanan olayın “kahramanı” Genevieve Lhermitte adlı bir kadın ve senaryo onun hikâyesini epey sadık kalarak anlatmış göründüğüne göre. Birbirlerine aşık bir Faslı adam ve Belçikalı bir kadın, adamı çocukken “manevi evlat” olarak alıp Fas’tan Belçika’ya getiren ve çiftin evliliğinden sonra da onlarla aynı evde yaşayan yaşlı bir doktor, doktorun Belçika’da yaşama izni alabilmesi için evlendiği Faslı adamın kız kardeşi ve adamın neden evlatlık olarak kendisinin seçilmediğini sorgulayan erkek kardeşi… Bir parça tuhaf bir aile yapısı var ortada ve kadını trajik finale doğru götüren de temel olarak bu tuhaflıkların onun hayatını bir cendere içine almış olması. Balayına dahi birlikte gittikleri (film buna değinmese de, gerçekte doktorun balayı sırasında çiftle aynı odada kaldığını da söylemiş kadın) doktorla aynı evde yaşamak ve kocası ve kendisinin maaşı düşük olduğu için onun parası sayesinde hayatta kalabiliyor olmak, dört çocuk ve kocanın gittikçe ilgisini yitiren davranışları vs. kadını ağır bir psikolojik bunalımın içine atarken, kız kardeşi üzerinden yetersiz de olsa hissettirilen bir sorunlu aile geçmişinin birikimi de yaşadıklarında etkili oluyor gibi görünüyor. Senaryonun kimi aksaklıkları tam da burada yer alıyor. Kadının içine düştüğü girdabın nedenlerini yeterince açıklayıcı, daha doğru bir deyişle ikna edici kılamıyor senaryo ve bunda karakterin geçmişini bir parça ihmal ediyor olmasının da payı var. Benzer bir başka problem de genç adam ile doktor arasındaki “ilişkinin” mahiyetinin belirsiz bırakılması. Bu ilişkinin en azından bir platonik aşkı barındırıp barındırmadığını belirsiz bırakması özellikle kadının belki de zaman zaman kendisini fazla olan kişi olarak hissetmesinden de kaynaklanan derdini anlamamızı zorlaştırıyor bir parça. Yaşlı adamın doğrudan iyi veya kötü bir karakter olarak çizilmemesi ve sadece arada bir takım gereksiz ve beklenmedik çıkışlar yapan birisi olarak gösterilmesi filmin lehine olmamış. Belki gerçek olayda da aynen durum budur ama, sienamsal açıdan bakıldığında kadının kendini önceden var olan sağlam bir ilişkiye sonradan katılmaya çalışan birisi olarak hissetmesi çok daha farklı okumalara götürebilirmiş filmi. Senaryo ile ilgili son bir problem olarak, genç adamın kadından uzaklaşma sürecinin anlatımının yeterince doyurucu olmamasını da ekleyelim.

Yönetmen Joachim Lafosse’un kimi sahnelerde seyirciyi adeta bir röntgenci konumuna sokan veya belki de kadının kocası ile kendilerine özel bir hayat kuramamış olmasından dolayı yaşadığı sıkıntıyı vurgulayacak şekilde, adeta ortamda bir yabancı gözün varlığını hissettirmek için tercih edilmiş görünen kamera tercihleri de filmi zenginleştirmiş. Aralık kalan bir kapıdan bir odada yaşananlara tanık olduğumuz veya en azından kapının çerçevesi ile özellikle sınırlanmış görünen bu sahneler seyirciye bir tedirginlik duygusunun ve kadının hissettiği klostrofobinin geçmesini sağlıyor ki hikâyenin sonunu baştan kısmen de olsa biliyor olmamıza rağmen, ilginin hiç kaybolmamasını ve hatta sürekli artıyor olmasını buna da bağlamak mümkün. Lafosse’un zaman zaman karakterlerine hayli yaklaşan ve seyircinin odağını tamamen onların üzerine taşıyan kamera kullanımı ve klasik müzikten akıllıca yararlanması filmin dikkat çeken diğer başarıları. Müzik demişken filmin en etkileyici ve Dequenne’in de seyredeni çarpan bir performans sergilediği sahnede Julien Clerc’in “Femmes Je Vous Aime” şarkısının çok çarpıcı bir biçimde kullanıldığını da belirtmiş olalım.

Belçikalı yaşlı doktorun Faslı ailenin her bir bireyin hayatını şu ya da bu şekilde etkilemiş ve yönlendirmiş olması ve bu dikte etmenin kadının hayatına da yansımış olması, toplumsal düzeydeki bir kolonileştirmenin ve yönetmenin aile düzeyine indirgenmiş hali olarak da okunmalı mı emin değilim ama en azından meraklıları için böyle bir tartışma konusunun olabileceğini de belirtmiş olalım. En trajik anını görüntünün dışına taşımasına rağmen ve aslında belki tam da bu nedenle müthiş bir final yapan film görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Senaryodaki kimi eksikliklerine rağmen, bu aile dramı zarif bir şekilde çekilmiş ve oynanmış, kayıtsız kalınamayacak bir çalışma.

(“Our Children” – “Çocuklarım”)

Hwang Hae – Hong-jin Na (2010)

“Muhtemelen burada öleceğim. Ama ölmeden önce tüm bunları başlatan kişiyi ve nasıl başladığını öğrenmek istiyorum. Ancak ondan sonra huzur içinde ölebileceğim”

Çin’in çoğunlukla Kore asıllıların yaşadığı Yanji şehrindeki bir adamın, borcuna karşılık işlemesi istenen bir cinayet için Kore’ye gitmesi ile gelişen olayların hikâyesi.

Güney Kore, ABD ve Hong Kong ortak yapımı olarak çekilen film Güney Koreli yönetmen Hong-jin Na’nın bir önceki filmi “Chugyeogja – Ölümcül Takip” gibi özellikle ülkesinde hayli ilgi gören ve yine gerilim ve suç türünden bir çalışma. İki buçuk saati aşan süresi, bol bol dökülen kanları, durmak bilmeyen temposu ve görkemli sahneleri ile adeta barok bir suç operası örneği bu film. Sonlara doğru neyin ne olduğu biraz karışmaya başlasa da ve (dozu zaman zaman fazla yükselen) şiddet anlarının bir kısmı parodiye dönüşse de, filmin genel olarak hayli güçlü bir etkisi olduğunu kabul etmek gerek. Kimi sahnelerinde seyircisine kurgusu ve gerilimi ile dört dörtlük bir sahne nasıl oluru gösteren film ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

Senaryoyu da yazan Hong-jin Na baş karakterini hem çok iyi çiziyor hem de etnik kökeni ile de ayrıca ilginç kılıyor onu. Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasında yer alan ve Çin’e bağlı özerk bir bölge olan Yanji şehrinde başlıyor hikâye. Çoğunlukla Koreliler’in yaşadığı bu şehirin Kore kökenli halkı Güney (ve Kuzey) Kore’de yaşayanlar tarafından çok sıcak bakılan bir etnik grup değil ve hikâyemiz bu halkın büyük kısmının ya yasadışı işlerde çalıştığını ya da Güney Kore’de kaçak olarak yaşadıklarını söylüyor. Altı aydır haber alamadığı karısı Güney Kore’ye çalışmaya giden ve kendisi de taksi şöförü olarak çalışan adam, yasadışı olanın hüküm sürüyor gibi göründüğü şehirde, karısının vize parası olarak aldığı borcu geri ödeyememesi nedeni ile kolaylıkla bir suç ağının kucağına düşüveriyor. Kore’ye yaptığı yolculuğun hedefi hem üstlendiği tetikçilik hem de karısını aramak oluyor böylece. Kahramanımızın etnik kökeni hikâyeyi hayli zenginleştirici bir unsur olmuş. Olayların akışından ilgiyi kendi üzerine çeken ayrı bir öğe olmuyor bu, aksine olayların akışında ara sıra belirleyici de olarak filme ek bir çekicilik kazandırıyor. Etnik kökenlerin kişinin nasıl algılanacağını (önyargılı olarak olumlu veya olumsuz) belirlemedeki öneminin dünyanın her yerinde aynı olduğunu anlıyoruz hikâye boyunca.

Oyunculukların dört dörtlük olduğu filmde, yönetmenin önceki filminde de başrollerde yer alan, taksi şöförü rolündeki Jung-woo Ha ve bir çetenin liderini oynayan Yun-seok Kim filmi tam anlamı ile sürüklüyorlar ama elbette öne çıkan filmdeki rolünün ağırlığı nedeni ile Jung-woo Ha oluyor. Tüm hikâye onun etrafında dönüyor, kamera hemen her zaman onu takip ediyor ve oyuncu sıkı bir fiziksel oyunculuk da gerektiren rolünün altından üstün bir başarı ile kalkıyor. Tüm macera süresince baştaki görünümünden beklenmeyecek bir fiziksel gücün yanısıra müthiş bir zekânın da sahibi olduğunu gösteren karakteri seyirci için çok cazip kılmayı başarıyor oyuncu. Senaryonun da sıkı bir desteği var burada elbette ona. Sık sık yeni sürprizlere açılan (ama sonlarda ipin ucunu da kaçıran) senaryo onun karakterinin hızlı karar alma ve kararını uygulama becerisine sürekli tanık olmamızı sağlayarak bu yaralı kahramana “hayran” ediyor kesinlikle. Yun-seok Kim ise karakterinin hayli karizmatik olarak çizilmesinden de yararlanarak ilgiyi üzerinden hiç eksik etmeyecek bir başarılı performans veriyor. Ne var ki filmin sonlarındaki, belki özellikle abartılmış ama parodiye dönüşme çizgisine hayli yaklaşan ve bazen de geçen sahnelerdeki yaklaşımın kurbanı da o olmuş. Yönetmenin de senaristin de o olduğunu düşünürsek, bu kusurun tek faili oluyor Hong-jin Na. Bu sahnelere kadar inandırıcılığına halel getirmeyen film, burada şiddetin ve vurdulu kırdılı anların cazibesine kapıldığından mı yoksa o ana kadar gösterdiği şiddetin fazlalığından rahatsız olup bir parça parodiye kayarak ortalığı yumuşatmaya çalıştığından mıdır bilmiyorum ama burada tökezliyor ciddi şekilde.

Ve şiddet… Ateşli silahların değil kesici aletlerin başrolde olduğu hikâyede kanlar fışkırıyor, vücutlar kesiliyor ve doğranıyor ve adeta kanla yazılan ve söylenen opera aryalarını sahneliyor yönetmen. Ve hakkını vermek gerekiyor filmin ki hayli etkileyici de oluyor. İşin ilginç yanı, tüm bu şiddet anları tek tek seyrederken belki o denli rahatsız etmiyor ama sonradan tüm o tanık olduklarınız üzerine düşünürseniz, dozun hayli yüksek tutulduğunu anlayabiliyorsunuz. Neyse ki film bu sahneleri o denli yüksek bir teknik ustalık ile getiriyor ki karşımıza sahnenin sinemasal güzelliği şiddetin rahatsız ediciliğinin önüne geçebiliyor. Evet, yönetmene gerilim yaratmak ve seyircinin nefesini kesmek konusunda bir eleştiri getirmek mümkün değil. Filmde pek çok örneği var ama özellikle bir sahnede bu beceri en üst düzeyde seyrediyor. Kahramanımızın ödeyemediği borcunun karşılığı olarak öldürmeye geldiği adamın evinin önünde başlayan ve cinayet ile devam edip, sonrasındaki kaçış ile sonlanan bu sahne kurgusu, oyunculukları, ritmi ve kamera kullanımı ile mükemmel bir gerilimin örneği kesinlikle. Hikâye buna benzer daha pek çok anla dolu ve becerikli çekilmese inandırıcılığın yanına bile yaklaşamayacak pek çok sahnenin gerçekçi görünmesini ve hem polisin hem çetelerin peşine düştüğü adamın süper kahramanlık yetenekleri olmadan tüm o tanık olduklarımızı yapabilmesinin yadırgatıcı olmamasını sağlıyor.

Filmin parodileşen sondaki şideet sahnelerinin yanında önemli bir başka kusuru da zaman zaman heyecanın şehvetine kapılıp bazı sahneleri uzatması. Adeta ülkedeki arabaların yarısının hurda haline geldiği takip sahnesi örneğin, hayli uzamış görünüyor. Son bölümlerde senaryonun barındırdığı onca hikâyeyi yakalama telaşında görünen bir kamera ve buna uymak durumunda kalan kurgunun zorunlu olarak kazandığı hızın filme zarar verdiğini de söylemek gerek.

Yukarıda andığımız ve Sun-min Kim’e ait olan kurgunun yanısıra, Sung-je Lee’nin “hem sert hem güzel” olmayı başaran görüntülerini ve Yeong-gyu Jang ve Byung-hoon Lee ikilisinin yerel motiflerden değil sıkı bir Batılı gerilim filminde tanık olabileceğimiz havalardan beslenen müzik çalışmasına da dikkat etmekte yarar var. Son bir not olarak başta Yanji şehrindekiler olmak üzere filmin yaratıcılarının iç ve dış mekanları ustalıkla kullandığını belirtelim. Enerjik, kahramanının becerdikleri ile zekâ dolu ve görsel gücü yüksek bu film karanlık atmosferi ile ayrıca görülmeyi hak eden bir çalışma kesinlikle.

(“The Yellow Sea” – “Ölüm Denizi”)

Terror in a Texas Town – Joseph H. Lewis (1958)

“Bu sabah inanılmaz bir şey gördüm; ölmekten korkmayan bir adam gördüm”

Bölgedeki petrol nedeni ile çiftçilerin topraklarını ele geçiren bir iş adamından, öldürttüğü babasının intikamını almaya çalışan bir adamın hikâyesi.

ABD’li Joseph H. Lewis’in yönettiği son sinema filmi olan çalışma, B tipi western filmleri ile tanınan yönetmenin kariyerindeki en kayda değer eserlerden biri. McCarthy soruşturmalarının liberal ve sol eğilimli sanatçıların Hollywood’da kara listeye alınmasına neden olduğu bir dönemde çekilen filmin senaryosu bu listede uzun süre kalan Dalton Trumbo tarafından yazılmış olsa da (ve onun duyarlılığının açık izlerini taşısa da), senarist olarak Ben Perry’nin adı kullanılmış jenerikte. Filmin kötü adamlarından birini canlandıran ve kendisi de bu kara listede yer alan Nedrick Young’un yönetmene ulaştırdığı senaryoyu çekme cesaretini Lewis’in gösterebilmesinin temel nedeni sinema dünyasını zaten bırakma kararı almış olması olmuş. “Liberal western” kategorisine sokulabilecek bu film, tipik westernlerden farklılaşan, düşük bütçesinin kendisini hissettirdiği ve başta Sterlin Hayden’ınki olmak üzere kimi başarılı performanslardan destek alan bir sinema eseri.

Değer kazanan bir mülkün hangi araç gerekiyorsa o araç kullanılarak yoksulun elinden alınması… Bugün Türkiye’nin tüm şehirlerinde ve dünyanın hemen her yerinde kentsel dönüşüm adı altında pazarlanan bir mülksüzleştirme operasyonunun ABD tarihindeki karşılıklarından biri bu film temel olarak. Bugün örneğin bir köprüye, havaalanına yakın olduğu için değer kazanan bir arazinin nasıl artık bir yoksula ait olması “mümkün değilse”, burada kendilerinin haberi olmasa da topraklarında petrol yatakları bulunan yoksul çiftçiler de yerlerinden para, tehdit ve gerekirse cinayet ile uzaklaştırılıyorlar. Hikâyemiz bu şekilde ortadan kaldırılan yoksul bir çiftçinin yıllar sonra babasını görmeye gelen denizci oğlunun adalet arayışını anlatıyor. Bunu anlatırken de Dalton Trumbo’dan bekleneceği gibi, güçlüye karşı zayıf olanların, zengine karşı yoksul olanların ve iktidarı elinde tutanlara karşı halkın dayanışmasının güzelliği ve değiştirebilecekleri üzerine mesaj vermeyi de ihmal etmiyor. Hikâye aslında o kadar da farklı veya güçlü değil bu filmde ama bir western’in içine bahsettiğim bu öğeleri yerleştirmesi ve bunu hikâye içinde sırıtmadan yapabilmesi takdiri hak ediyor. Petrol, güçlü iş adamı, zenginin sömürüsünün aracı olmayı tercih etmiş insanlar, vs… Hikâye bunların karşısına pek de güçlü görünmeyen ama haklı olduğunu bilmenin gücünü içinde hisseden ve çok da hedeflemeden üstlenmek zorunda kaldığı liderlik rolünü taşıyabilen bir adamı koyuyor. Final iyi ile kötünün çarpışması ile gelirken, hikâyemiz filmin süresinin kısalığının da etkisi ile birtakım gelişmeleri biraz çabuk geçiyor açıkçası ve nasıl gelişeceği yolundaki tahminleri de hiç yanıltmayacak şekilde ilerliyor.

Film aslında ilginç bazı tercihler de bulunmuş. Örneğin finalin önemli bir kısmı açılış jeneriğinden önce karşımıza geliyor ve sonda sahnenin başka açıdan çekilmiş hali ile tekrarlanıyor. Bu durum hikâyenin nereye gideceğini tahmin etmek kolay olduğundan rahatsız edici değil ve aksine kronolojiyi bir parça da olsa bozarak filme değişik bir hava katıyor. Buna karşılık açılış jeneriği sırasında filmden kimi anların adeta “önümüzdeki dakikalarda bunlar olacak” mantığı ile gösterilmesi hayli tuhaf bir tercih açıkçası ve bu tercihin nedenini kestirmek pek mümkün değil. Filmin Gerald Fried imzalı müziği de western motifleri ile İspanyol motifleri arasında gidip gelirken biraz fazla öne çıkıyor ve zaman zaman yer aldığı sahnelere de tuhaf (her zaman olumlu olmayan bir tuhaflık bu) bir hava getiriyor.

Zaman zaman kaybolan İsveç aksanı (karakterinin etnik kökeni nedeni ile) bir yana bırakılırsa, başroldeki Sterling Hayden usta oyunculuğu ile karakterinin pasifist bir havadan kahramana uzanan değişimini başarı ile yansıtıyor. Kötü zengin adamı canlandıran Sebastian Cabot da rolünün altından başarı ile kalkıyor. Ona hizmet eden kötü adamı, silahşörü oynayan Nedrick Young ise bazı sahnelerde hayli iyi olmakla birlikte zaman zaman katı bir vücut dili ile oynayarak karakterinin daha çekici olabilme fırsatını yeterince iyi değerlendiremiyor. Aslında genel olarak filmin bu karakteri hak ettiği kadar iyi işleyemediğini ve var olan ve filmi zenginleştirebilecek psikolojik unsurları hayli ihmal ettiğini de söylemek gerek. Birkaç diyaloga sıkıştırılmak yerine çok daha iyi anlatılabilirmiş, bu yaralı kötü adam karakteri. Young’un bu karakteri filmin görsel sembollerinden birinin de aracı aynı zamanda. İyi adamımız açık renk giyinirken, bu kötü adam baştan aşağıya siyahlar içinde geziniyor hikâye boyunca.

Başta “salondaki” sahneler olmak üzere bazı sahnelerdeki karakter azlığının da göstergelerinden biri olduğu düşük bütçesini sık sık hissettiren filmde Meksika asıllı komşu karakteri üzerinden toprağın asıl sahipleri konusunu da açan (ama tahmin edilebilecek nedenlerle, açmakla bırakan) hikâye yoksullara kaybetmelerinin tek nedeninin korku olduğunu söylerken meraklısı için keşfe değer kimi metaforlar da barındırıyor. Kahramanımızın finalde kaçınılmaz olarak karşı karşıya geldiği silahşörün bir elini kaybetmiş olmasının çağrıştırdığı “iktidarsızlık”, geniş halk yığınlarının kahramanımızın tüm çabasına karşılık filmde -finalde onun peşinden yürümek dışında- hiçbir aksiyona girmeyerek gösterdiği “pasiflik” vs. Kahramanının Hollywood geleneklerinin aksine hiçbir romantizmin parçası yapılmaması ve “erkekliğinin” vurgulanmaması, ateşli silaha karşılık zıpkın ile girişilen mücadele gibi farklılıkları ile de benzerlerinden ayrılan filmde, Lewis’in kimi kamera açıları (örneğin açılıştaki final sahnesinde) ve uzun planları da görmeye değer kesinlikle. Bugün hayli cinsiyetçi görünse de seyircisine kötünün karşısında korkmamasını ve onun karşısında diz çökmektense “bir erkek gibi ayakta” ölmesini öğütleyen bu film ilgiye değer bir western özet olarak.

(“Teksas’ta Dehşet”)

A Kiss Before Dying – Gerd Oswald (1956)

“Utanç verici, çirkin bir sırrım var. Ne olduğunu biliyor musun? Daha önce hiç aşık olmamıştım”

Zengin bir kadınla evlenerek hayatını değiştirme planları yapan bir üniversite öğrencisinin cinayete kadar uzanan hikâyesi.

ABD’li yazar Ira Levin’in aynı isimli, ilk romanından uyarlanan bir kara film. Alman asıllı ABD’li yönetmen Gerd Oswald’ın da ilk sinema filmi olan çalışma, bugün artık bir klasik olan romandan yapılmış keyifli bir sinema eseri. Bir karaktere yer vermemesi dışında romana genelde sadık kalan senaryoyu Lawrence Roman yazmış. Levin’in romanı 1991 yılında James Dearden tarafından da sinemaya uyarlanmış ve olay örgüsünü epey değiştiren bu uyarlama hayli olumsuz eleştirilerle karşılanmıştı. Oswald’ın filmi hedefine erişmek için önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmaktan çekinmeyen bir genç adamı anlatırken ortaya bir başyapıt çıkarmıyor belki ama kesinlikle keyifle izlenen bir sonuç koyuyor. “Küçük ve sıkı bir kara film” örneği olmayı başaran içeriği ve biçimi, Robert Wagner ve Joanne Woodward’un başarılı oyunları ve ilgiyi üzerinden eksik etmeyen hikâyesi ile kesinlikle seyre değer bir film bu.

Usta görüntü yönetmeni Lucien Ballard’ın çalışması ile anlatılan bu kara film “zeki bir psikopatın” hedefine erişmek için nereye kadar gidebileceğini çekici bir biçimde anlatıyor bize. Yalan söylemekten cinayete kadar uzanan araçların hiçbirini kullanmaktan çekinmiyor bu genç adam ve ne masumiyetin ne de sevginin durdurabildiği hırsı, cazibesi ve zekâsı ile hedefine doğru ilerliyor. Bu özellikleri hem bu adamı tam bir psikopat yapıyor hem de kara filmlerin olmazsa olmazlarından biri olan “tehdit” unsurunun da şık bir şekilde oluşmasını sağlıyor. Bu tehdit bazen bir birey veya birey grubuna yönelik olabilir burada olduğu gibi, bazen de tüm bir topluma. Oswald, Robert Wagner’in karakterini ustaca canlandırmasından da aldığı destekle zaman zaman standard Hollywood’un dışına çıkarak da filmini zenginleştiriyor. Örneğin pek çok sahneyi tek ve uzun bir planla ve plan-karşı plan kalıbının dışına çıkarak çekmeyi tercih ederek (özellikle Wagner ile Woodward’ın ikili sahnelerinde kullanıyor bu yöntemi Oswald ve oyuncularının da güçlü performansları ile sıradan seyirciyi de tatmin edecek bir sonuca ulaşıyor) filme bir ağırlık ve şıklık katmış yönetmen. Oswald filme sıkı bir giriş de yapıyor ve kamera bir odayı, içindeki ve duvarlarındaki nesneleri tarayarak ilerlerken, yatakta uzanan bir kadın ve onu sakinleştirmeye çalışan bir adam görüntüye girince duruyor ve tüm bu anlar boyunca da karakterleri hakkında seyirciye hayli sağlam bilgiler verirken, çekici bir açılış sahnesine de imza atmış oluyor.

Adamın peşindeki dedektifi canlandıran Jeffrey Hunter ve kurbanı olan kadın(lar)ın babası rolündeki George Macready biraz senaryonun da kurbanı olmaları nedeni ile performanslarını çok ileri bir noktaya taşıyamamışlar ve kadınlardan birini canlandıran Virginia Leith de pek güçlü bir oyun sergileyememiş ama Wagner ve Woodward hikâyeyi sürüklemeyi başaran güçlü performansları ile göz dolduruyorlar. Wagner bir Hollywood yıldızının kolay kolay yapmayacağı bir şeyi yapıyor, yakışıklı ve zeki olmasının perdede yumuşamatadığı bir kötücüllüğü olan karakterini hem olumlu hem olumsuz anlamı ile ilgi odağı yapmayı başarıyor. Tüm o yalanlar, oyunlar, suçlar, arada yaşanan tedirginliklere rağmen hemen yaratılan yeni çözüm yolları vs. her biri Wagner’in yüzünde ve beden dilinde karşılığını buluyor. Woodward ise sinemadaki bu ilk rollerinden birinde aşık ve masum genç kızı tam da bir kara filme yakışacak bir biçimde, bir “kurban” olarak getiriyor karşımıza. Sinemanın ilk büyük yıldızlarından Mary Astor da adamın annesi rolünde sinemaseverler için hoş bir sürpriz olarak yerini almış filmde.

Oswald kara filme yakışan kamera açıları ve hikâyenin geriliminin artacağının belli olduğu bir sahnede görüntüye tesadüfmüş gibi “Be Careful, Speed Kills / Dikkatli Ol, Hız Öldürür” yazılı bir uyarı tabelasını sokmak gibi küçük ve hoş numaraları ile özel bir derinliği olmayan hikâyeyi seyircisi için çekici kılmayı başarmış kariyerinin sayısı çok da olmayan öne çıkan örneklerinden biri olan bu eserinde. Nesneleri kimi zaman hayli yakın planda görüntüleyen, buna karşılık oyuncularını nadiren yakın planda gösteren Oswald bu şekilde izleyicinin sahnenin tümüne hâkim olmasını ve karakterlerden birine odaklanmak yerine, o sahneye görünmeyen bir karakter olarak girmesini sağlıyor. Görmeye değer bir kara film, özet olarak.

(“Ölmeden Evvel”)