The Bounty – Roger Donaldson (1984)

“Bir aptal bile dümeni kullanabilir efendim, önemli olan nereye gideceğinizi bilmek”

1789 yılında İngiliz Kraliyet Donanması’na ait bir gemide çıkan isyanın hikâyesi.

Yaşanan gerçek bir isyanı anlatan ve Richard Hough’un kitabından Robert Bolt’un uyarladığı, Roger Donaldson’un yönettiği bir film. Daha önce de sinemanın ilgi alanına giren bu isyanı Anthony Hopkins, Mel Gibson, Daniel Day Lewis, Liam Neeson, Laurence Olivier ve Edward Fox gibi isimlerin yer aldığı sağlam bir kadro ile anlatan film kimi kusurlarına rağmen macera ve biraz da tarih meraklılarının ilgisini çekebilecek bir çalışma. Başlangıçta iki ayrı filmden oluşan bir epik macera olarak düşünülen filmin bu hali epik kelimesini çok fazla hak etmiş görünmüyor ve sık sık da durgun ve klişe bir havaya kapılıyor ama yine de kendini seyrettirmeyi başardığı açık.

Bounty adlı gemide yaşanan isyan sinemaya oldukça cazip bir konu olarak görünmüş olmalı ki daha önce de dört kez filme çekilmiş. 1916’da Raymond Longford’un çektiği Avustralya yapımı sessiz filmi (“The Mutiny of the Bounty” – George Cross ve Wilton Power) bunların ilki. Ardından 1933 yılında Charles Chauvel’in yine Avustralya yapımı (“In the Wake of the Bounty” – Mayne Lynton ve Errol Flynn), 1935’de Frank Lloyd’un ABD yapımı (“Mutiny on the Bounty” – Charles Laughton ve Clark Gable) ve 1962 yılında da bir öncekinin yeniden çekimi olan Lewis Milestone’un ABD yapımı filmi (“Mutiny on the Bounty” – Trevor Howard ve Marlon Brando) gelmiş beyaz perdeye. Roger Donaldson’un filmi tarihsel gerçekliklere en yakını olarak kabul ediliyor bugün ama sinema değeri açısından genellikle en başarılı kabul edileni 1935 yapımı olan film. Roger Donaldson’un filmini ele aldığı konu açısından öncekilerden en çok ayıran unsur diğer filmlerin aksine kaptanı tamamen kötü, isyanın lideri olan subayı ise tamamen iyi bir karakter olarak gösterme kolaycılığına kapılmaması. Bugün isyanın iki temel nedeni olarak aylardır gemide olan denizcilerin Tahiti adasında tanık oldukları “cennet” gibi hayatın çekiciliğine kapılmaları ve kaptanın mürettebata aşırı sert davranışı olarak gösteriliyor. Filmimiz ise her iki nedeni de almış kapsamına ama olayların yaşandığı yılın on sekizinci yüzyıl olduğunu düşünürsek, isyanın kaptanın sertliğinden ve mürettebata kötü davranmasından çok, zaten yılgın ve bitkin olan personelin kaptanın “kötü kriz yönetimi” ile çileden çıkması ve cennetin çekiciliğine kapılmasının sonucu olduğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Tahiti’den alacakları ekmek ağacı fidelerini Jamaika’ya götürmek üzere sefere çıkan bir gemide yaşanıyor isyan. Film üstü kapalı geçse de Karayipler’deki kölelere ucuz ve yüksek enerjili bir besin kaynağı sağlamak üzere çıkılan bir sefer bu ve Batı dünyasının bu ağaç ile ilk karşılaşması da isyanın yaşandığı geminin kaptanı Bligh’ın seferleri ile olmuş. Kaptan ile subay olan arkadaşının seferin ortasında bir isyanın karşı tarafları haline gelme süreci, gemidekilerin Tahiti’de karşılaştıkları dünyanın neden olduğu kültürel şok ve isyan ve sonrası hikâyenin üç temel bölümü olarak gösterilebilir. Filmimiz bunların ilkini genel olarak çekici ve ilgiyi hemen hiç kaybetmeden anlatmayı başarıyor ama aksadığı iki yer var. Ümit Burnu’nun etrafında dolanırken yakalanılan fırtına ki kaptanın inadının yarattığı ilk hoşnutsuzluk anları da bu sırada yaşanıyor, teknik açıdan pek de iyi çekilmemiş ne yazık ki. Orada fırtına ile yaşanan korkunç mücadele çok daha iyi anlatılabilirmiş, 1984’ün imkânları ile bile. Mel Gibson’ı kaptanın arkadaşlığından isyanın liderliğine götüren süreç de Gibson’ın yeterince parlak olmayan oyununun da etkisi ile çok da sürükleyici değil. Subayın temel olarak adada aşık olduğu (gerçi hikâyemizin aktarabildiği ile sanki aşktan çok erotizm ağır basıyor) yerli kızdan dolayı sürüklendiği isyanın hemen öncesindeki yüz ifadeleri ve adeta şok geçirmiş gibi sabit bakışları Gibson’ın bu sahnelerdeki yetersiz oyunculuğuna verilmeli elbette ama filme de zarar veriyor açıkçası. Filmin burada romantizmi başarılı bir biçimde öne çıkaramaması ve gereksiz bir şekilde ve adeta bir reklam filmi havasında karakterleri iki kez deniz içinde erotik pozlarda göstermesi belki filme ticari bir çekicilik katmış ama bugün hayli sakil duruyor doğrusu.

Denizcilerin adada karşılaştıları “cennet”te geçen sahnelerde film -kaçınılmaz olarak- egzotik bir erotizme başvuruyor ve mürettebatın döndüklerinde karşılaşacakları hayatlar ile buradaki hayatı karşılaştırmaları sonucu yaşadıkları şoku yeterince güçlü biçimde aktaramıyor. Yine de filmin bu bölümlerde kimi etkileyici anları yakalamayı başardığını da söylemek gerek ama adada geçen tüm bu bölümler filmin genel bir probleminin de en çok ortaya çıktığı yerler. Film bir türlü tam anlamı ile temposunu bulamıyor ve üstesinden gelinememiş bir durgunluktan kurtulamıyor bu anlarda. İsyan ve sonrası ise hem hikayenin nasıl bağlanacağını bilmeyenler için yaratmayı başardığı merak duygusu ile hem de ve özellikle biri evine dönmeye çalışan diğeri ise yeni bir ev bulmaya çalışan iki ayrı grubun macerasını paralel biçimde anlatarak keyif vermeyi başarıyor.

Gibson’ın vasat oyunculuğuna sinemadaki ilk rollerinden birinde olan Daniel Day-Lewis de eşlik etmiş görünüyor ve senaryodan kaynaklanan nedenlerle olsa gerek, tıpkı canlandırdğı kibirli karakteri gibi soğuk bir oyunculuk sergiliyor film boyunca. Buna karşılık yardımcı rollerden birinde olan ve isyanı ilk tetikleyenlerden birini canlandıran Liam Neeson ve kaptan rolündeki Anthony Hopkins oyunculuk açısından filmin öne çıkan isimleri. Hopkins başta yüzünün kıpkırmızı kesildiği öfke sahnesi olmak üzere, gerçekçi davranmaya çalışan kaptanın her anını çok iyi yorumluyor ve onun yönetemediği krizin sonuçları ile karşı karşıya kaldığındaki hislerini de seyirciye çok iyi geçiriyor.

Filmin müzikleri ünlü Vangelis grubuna emanet edilmiş ve açılış bölümünde hayli etkileyici de görünüyor bu müzikler. Ne var ki 1980’li yıllarda olmanın kaçınılmaz kıldığı bir şekilde synthesizer ağırlıklı olan müzikler kısa bir süre sonra ve maalesef hikâye boyunca sürecek şekilde gösterilenden çok farklı bir dünyayı seyirciye aktarıyor. Hemen hiçbir sahnede gördüğümüz ile işittiğimiz uyuşmuyor denebilir rahatlıkla. Böyle olunca da bu uyumsuzluk, Vangelis’in aslında filmden bağımsız olarak bakıldığında başarılı olan müziğinin filme nerede ise zarar vermesini neden oluyor. Görüntüler ise kesinlikle göz alıcı ve kaçınılmaz gün batımı/doğumu kareleri bile yapay durmuyor Arthur Ibbetson’un takdişri hak eden çalışmasında.

1984 Cannes Festivali’nde Altın Palmiye için yarışmasını ancak festival yöneticilerinin sonraki yıllarda da sıklıkla yaptığı gibi büyük bütçeli ABD filmlerini festivale ilgi toplamak için yarışmaya almış olması ile açıklamak gerekiyor herhalde çünkü filmin Cannes’a yakışan bir “sanatsal” yanı yok açıkçası. Sonuçta kusurlarına rağmen kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başaran bir film karşımızdaki. Daha önceki dört versiyon gibi bu film de isyancıların bir kısmının yerleştiği Pitcairn adasında ne olduğunu hiç anlatmıyor ama aslında hayli ilgi çekici bir film konusu olabilirmiş oradaki hayat. 2013 yılındaki nüfus sayımına göre nüfusu 56 olan adada yaşayanların ikisi hariç tümü bu isyana katılan gemicilerin ve onların yanındaki Tahitili kadınların soyundan geliyor ve oldukça ilginç bir konumları var. Savunma ve dış politika açısından Birleşik Krallık’a bağlı olan bu mikro ülkenin vatandaşları bu ilginç geçmişleri ile hayli ilgi konusu gerçekten de, bugün bile.

(“Gemide İsyan”)

Film Ekimi 2014 – 1

Mucizeler (Le Meraviglie) – Alice Rohrwacher : Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü alan film İtalyan yönetmen Alice Rohrwacher’in ikinci uzun metrajlı çalışması. Büyük laflar etmeden ve dramatik olayların peşine düşmeden kaybolmakta olan bir hayata, burada İtalyan köy hayatına adanan bir ağıt olarak nitelenebilir bu çalışma. Dört kızı ve karısı ile bu hayata sığınmış görünen ve değişmeye veya değiştirmeye sonuna kadar direnen bir adamın, değişen (daha doğrusu ekonomik ve politik sistemler tarafından değiştirilen) bir dünyaya nereye kadar direnebileceğini seyircisine de düşündürten film, bunu genç kızların en büyükleri üzerinden anlatılan bir büyüme hikâyesi ile de birleştirmeyi başarıyor. Babanın otoriter (ama pek de sözünü dinletemeyen bir otoriterlik bu!) havasının doğallığı ile televizyon yarışmasındaki demokrasinin(!) yapaylığını da akıllıca yan yana getiren film reality şovları ile ustaca dalgasını geçiyor. Özellikle Etrüsk tarihi (daha doğrusu onun sahte kelimesini sonuna kadar hak eden taklidi) üzerinden yaratılan ve yarışmacıların bir adada toplandıkları yarışma programı, içine atıldığımız sahte mücadeleleri ve hikâyeleri dibine kadar sömürülüp sonra hemen unutuluveren bireyleri bize hatırlatırken, film özellikle çocuk oyuncularının başarısı ile de dikkat çekiyor. Rohrwacher’in bu ilginç filminin kimi anları ile İtalyan Yeni Gerçekçi akımının filmlerini hatırlattığını da belirtmek gerek. Yok olan bir “doğal” hayat ve yerine koyduğumuz sahtelikler üzerine görülmesi gerekli bir film olan bu çalışma, küçük mizahı ile de dikkat çekiyor. Karakterlerini seyirciye yeterince tanıtamamak gibi bir sıkıntısı olsa da filmin bütünü içinde çok da rahatsız edici değil bu durum.
(“The Wonders”)

Karda Bir Beyaz Kuş (White Bird in a Blizzard) – Gregg Araki : 2010 tarihli ve eşcinsel sinemanın en kötü örneklerinden biri olan “Kaboom – Gümmm” adlı filminden dört yıl sonra Araki gerilimi de olan bir dram yapmayı seçmiş Laura Kasischke’nin romanını kendi senaryosu ile sinemaya uyarlayarak. Romanı bilmiyorum ama film hemen tüm tanıtımlarının ortak cümlesi olan “annesi kaybolan bir genç kızın” dramını (veya travmasını) anlatmaya soyunmuş olsa da bunu pek başarabilmiş görünmüyor. “Kaboom” ile kıyaslandığında -neyse ki- daha dozunda tutulmuş bir oyunbazlığı var filmin ama yine de “renkli” bir havadan kaçın(a)mamış görünüyor yönetmen. Kaçınamayınca da yaratmak istediği gerilim veya dram da daha çok bir sıradan bir gençlik filminde görebileceğinizden farklı olmamış ne yazık ki. Araki’yi tanıyanların tahmin edebileceği ama diğerleri için belki çarpıcı olabilecek finaldeki sürpriz eğlendirebilir bazılarını mutlaka ama sadece bu, filmi ayağa kaldırmaya yetmiyor. 1980’lerden güzel şarkılar, Araki ve görüntü yönetmeni Sandra Valde-Hansen’in yaratttığı estetik dünya ve cinsel keşif peşindeki karakteri ile kimileri için çekici olabilir yine de.

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron) – Roy Andersson : İsveçli yönetmen Roy Andersson’un “Yaşayanlar” üçlemesinin bu sonuncu filmi Venedik’te Altın Aslan ödülünü almıştı bu yıl. Her bir sahnesi kesintisiz ve sabit kamera ile çekilmiş tek plandan oluşan film bu tercihinden kaynaklanan statikliği, absürt mizahı ve gerçeküstücü öğelerini anlamanın (daha doğrusu yorumlamanın) çaba gerektirmesi nedeni ile herkese göre değil kuşkusuz. Bazı bölümlerinin (özellikle iki satıcı ile ilgili bölümler) bir parça sarkmış göründüğü çalışma, bu kusuru bir yana bırakılırsa görülmeyi kesinlikle hak ediyor. Senaryoyu da yazan Andersson çok çarpıcı bölümler yaratmış hikâyesinde. Örneğin 17. Yüzyılda Rusya ile savaşmaya giden ve bir başka bölümde de geri dönen İsveç ordusunun ve kralları 12. Karl’ın sahneleri kesinlikle çok başarılı. Benzer şekilde İkinci Dünya Savaşı sırasında paraları olmadığı için içkilerini birer öpücükle ödeyen askerler veya hemen açılıştaki flamenko dans dersi bölümleri çok eğlenceli. Andersson filmlerinde sıklıkla yaptığı gibi İsveçliler’in hayat tarzları ile de sıkı bir şekilde geçiyor dalgasını (siparişi verdikten sonra ölen adamın siparişinin ne olacağı konusu veya apartmanın kuralları nedeni ile kendi evine giremeyen adam gibi). Filmdeki tüm telefon konuşmalarının değişmez cümlesi olan “iyi olduğunu duyduğuma sevindim” cümlesi insan ilişkilerindeki sıcaklıktan uzak “profesyonel samimiyeti hatırlatırken”, film bir ağaç dalına konup insanlığın halini seyreden bir güvercin gibi gözlüyor insanoğlunu ve gördüklerini de bize aktarıyor küçük hikâyeler halinde. Geçmişteki monarşizmden günümüzdeki kapitalizme insanın hep sömürüldüğünü de hatırlatıyor bize Andersson görsel gücü hayli yüksek olan bu filminde. Her bir statik sahne ayrıntılara önem veren seyircisini de görselliği ile ödüllendiriyor ve vampir maskelerinden zombiler gibi yürüyen karakterlerine ve pek çoğunun yüzü ölümün beyazlığını taşıyan karakterleri ile ölümün kendisini de doğrudan veya dolaylı olarak sürekli hatırlatıyor bize.
(“A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence”)

End of Watch – David Ayer (2012)

“Ben polisim ve seni tutuklamak için buradayım. Kanunu ihlal ettin. Kanunu yazan ben değilim. Kanunu doğru bulmayabilirim ama yerine getirilmesini sağlayacağım. Ne kadar rica edersen et, aldat, yalvar ya da sempatimi uyandırmaya çalışırsan çalış, hiçbir şey seni gri parmaklıklı demir bir kafese koymaktan alıkoyamaz beni. Kaçarsan peşinden gelirim. Saldırırsan karşılık veririm. Ateş edersen ben de ederim. Görmemezlikten gelmem kanunen mümkün değil. Ben sonucum. Ben ödenmeyen faturayım. Ben rozeti ve silahı olan kaderim. Rozetimin arkasında seninki gibi bir kalp var. Yaralanabilirim, düşünür, aşık olur ve evet, ben de öldürülebilirim. Tek bir kişi olsam da aynen benim gibi olan binlerce kardeşim var. Benim için hayatlarını verebilirler, ben de onlar için. Birlikte gözetiriz dünyayı. Avı avcıdan, iyiyi kötüden koruyan “ince mavi şerit”iz biz. Biz polisiz”

Los Angeles emniyetinde görev yapan ve çok iyi arkadaş olan iki polis memurunun hikâyesi.

ABD’li David Ayer’in yazdığı ve yönettiği, üslubu ile çarpıcı, içeriği ile hayli dokunaklı bir “polis güzellemesi”. Başarılı açılışını takip eden tüm süresi boyunca iki baş oyuncusunun (özellikle de Jake Gyllenhaal’ın) performanslarından da aldığı destekle heyecanını ve temposunu hiç düşürmeyen ve kıpır kıpır kamerası aracılığı ile seyirciyi de hikâyesinin parçası yapan film bir bağımsız sinema eseri olarak Hollywood’un uzak duracağı kimi adımları atan ama kimi klişelere de sıkı sıkıya sarılan bir çalışma. Tüm hikâyenin Los Angeles Emniyet Müdürlüğü’nün propaganda filmi olarak rahatça kullanılabilecek olması ise karşımızdakini uyanık olunması gereken eserler kategorisine de koyuyor kuşkusuz.

Bu film hakkında bir şeyler karalarken uzak durulamayacak tek bir kelime var sanırım: Kamera. Bunun da iki temel nedeni var: Birincisi yönetmen Ayer ve görüntü yönetmeni Roman Vasyanov’un bir dakika bile yerinde duramayan kamerası. Sık sık alışılmadık kamera açılarını deneyen, hemen hep el kamerası kullanan ve Dody Dorn’un kurgusu ile daha da çarpıcı sahneler yaratmayı başaran ikili kamerayı nerede ise filmin karakterlerinden biri yapmışlar. Örneğin bir sahnede kamera kavga eden iki adamın yanına adeta üçüncü bir kişi olarak katılıyor ve seyredeni de o kavganın parçası yapıyor. Filme çekicilik kattığı açık olan bu tercihin öte yandan planların hayli kısa olduğu anlarda seyirciyi, daha doğrusu alışık olmayan seyirciyi, zorlaması da mümkün. Filmin yaratıcılarının bir başka tercihi daha kamera kelimesini herhangi bir yazının olmazsa olmazı yapıyor. Hikâye boyunca başta polislerimizden biri, Gyllenhaal’ın canlandırdğı Brian karakteri olmak üzere hemen herkes bir şeyleri kaydediyor sürekli olarak. Kimi bir zaman el kamerası kullanılan kimi zamansa üniformaya monte edilmiş bir mini kamera oluyor bu. Bazen bir gece görüş kamerası aracılığı ile tanık oluyoruz olan bitene bazen de bir uyuşturucu mafyasının bir yandan cinayetlerini işlerken diğer yandan yaptıklarını kaydetmek için kullandıkları kamerası bize aktarıyor olanları. Filmin anlatım tarzının, özellikle de iki polisin devriye görevleri sırasında yaşadıklarını aktaran bölümlerde bir belgesel biçimciliğini aldığını düşünürsek, “kamera saplantısının” buna bir gönderme veya destek olduğu düşünülebilir belki ama nedeni ne olursa olsun, oldukça dikkat çekici bir tercih bu.

Filmin baş oyuncuları Jake Gyllenhaal ve Michael Peña filme hazırlanırlarken tam beş ay boyunca polislerle birlikte devriyeye çıkmışlar söylenene göre ve bunu özellikle görev başında oldukları her sahnede hissetmek mümkün gerçekten. Devriye arabası içindeki diyaloglarının bir kısmı doğaçlama olarak oluşturulan ikili gerçekçi kelimesini sonuna kadar hak eden bir performans veriyorlar bu sahnelerde. Sohbetlerinden çatışmalarına, kavgalarından korkularına karakterlerinin tüm duygularını akıllı ve sağlam bir şekilde yansıtıyorlar bize. Her iki oyuncu da sağlam bir takdiri hak ediyor ama Gyllenhaal’a özel bir alkış daha gerekiyor açıkçası. Senaryonun her iki karaktere biçtiği “işini eğlenerek yapan polis” rolünü öyle bir ustalıkla sindirmiş ki üzerine, filmin amaçladığı belgesele yakın havanın en önemli destekleyici unsurlarından biri oluyor kesinlikle. Burada yeri gelmişken, işlerini eğlenerek yapma konusunu biraz deşmek gerekiyor açıkçası. Ayer senaryosunu adeta polislere hitaben yazılmış bir aşk mektubu gibi oluşturmuş. Kötülerin kötülüğün hayal edilebilecek en uç sınırlarına kadar giden karakterler olduğu hikâyede iki polis fedekârlıkları, cesaretleri, bilgelikleri, dürüstlükleri, zekâları ve eğlenmeyi de bilen yapıları ile aşık olunmayacak gibi değil gerçekten. Senaryonun daha çok bu iki erkeğin yanına bir “süs” olarak eklemiş göründüğü eşler ise bu aşkın sanki seyirciler adına da hareket eden karakterleri gibi olmuş ve açıkçası senaryonun klişelerden kaçınamayan hemen tüm yanlarının da parçasına dönüşmüşler. Ayer’in hadi bir tane de bundan olsun diye çekmiş göründüğü bir sevişme sahnesinin veya biraz da gözyaşı dökmeyi unutmamalı mantığı ile eklenmiş diyalogların ve durumların nesnesi bu kadınlar sadece, ne yazık ki. Senaryonun kötülerin hiç eksilmeyecek gibi göründüğü (daha doğrusu gösterildiği) bir dünyada iki polisimize bir yandan görevlerini ne olursa olsun kahramanca yaparken bir yandan da tanık oldukları bunca kötülüğe katlanabilmek için adeta oyun oynar gibi eğlenmeleri rolünü yüklemesi filmin aslında lehine de olmuş çünkü iki oyuncu bu anların gerçekten keyfini çıkarıyor ve seyirciye de yansıtıyorlar bunu. Üstelik karşımızdakiler “en kötü anda bile espri yapabilen” Bruce Willis yapaylığından da hayli uzaklar. Öte yandan bu oyunbaz karakterlerin Ayer’ın bu senaryosundaki polis hayranlığının bir uzantısı olduğunu ve karakterlerin “mükemmelliklerine” bir mükemmellik daha katma amacı taşıdığını da göz ardı etmemeli.

Senaryo açıkçası herhangi bir polisiye dizinin bir bölümünden daha fazla bir derinliğe sahip değil ve film bunu aşmak için daha çok işin teknik yanına ve hayranlık kelimesini tekrar kullanmak durumunda kalacak olsak da karakterlerinin çekiciliğine başvurarak aşmış görünüyor; en azından derin bir hikâyenin zaten çok da peşinde olmayan seyirciler için kesinlikle geçerli bu durum. İki karakter arasındaki sıkı “erkek dostluğu”na da dikkat çekmek gerekiyor. Ayer hikâyelerini anlattığı iki polise o denli hayran görünüyor ki onların bu yakınlığını eşleri ile olan ve doğal olarak bir cinsel boyutu da olan ilişkilerinden çok daha fazla vurguluyor film boyunca. İçeriğindeki “ince mavi şeritli” üniforma giyen polis hayranlığına ve dolaylı yoldan da olsa hissettirilmeye çalışılan ama dikkatli gözlerin kaçırmayacağı bir Amerikan toplumu övgüsüne (tüm o Latin ve Anglosakson hayat farklılığı tartışmaları üzerinden sürekli vurgulanan bir “ABD farklı toplulukların mükemmel olarak kaynaştığı bir toplumdur” mesajı bu övgünün bir örneği) karşı dikkatli olunması şartı ile ve hikâyesinde özel bir şeyler aranmadan seyredilmesi gereken bir film karşımızdaki ve ilgiyi de hak ediyor.

(“Tehlikeli Takip”)

Epizoda u Životu Berača Željeza – Danis Tanovic (2013)

“Yapabileceğim bir şey yok; müdür para yoksa ameliyat da yok dedi”

Hurda toplayıcılığı ile geçinen Bosna Hersek’li bir Roman ailenin “sıradan” günlerinin hikâyesi.

Adını asıl olarak, 2001 yılında aralarında Yabancı Dilde Film dalında Oscar’ın da olduğu pek çok ödül kazanan “Ničija Zemlja – Tarafsız Bölge” ile duyuran Bosna’lı yönetmen Danis Tanovic’in bu filmi 2013 yılında Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü’nü ve kendi hayatını oynayan amatör oyuncu Nazif Mujic ile Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı. İlkine çok daha yakın olmak üzere belgesel ile kurgu arasında bir film olan çalışma, amatör oyuncuları ile tıpkı adının ifade ettiği gibi bir hurdacının hayatından bir bölümü anlatıyor. Anlatılan birkaç gün filmin de bize ifade ettiği gibi o ailenin ve tüm benzerlerinin hayatının herhangi bir günü ve yaşananlar da onların her günkü gerçeklikleri. Bir refah ülkesi olmayan Bosna’da etnik bir azınlık olarak ayrıca zorlu koşulları olan yoksul hayatları süren insanların bu “hiç müdahele edilmeden” karşımıza getirilmiş görünen görüntüleri sinemada heyecan veya başı sonu olan bir hikâye arayanlara göre değil kesinlikle. Buna karşılık doğallığı ve yalınlığı o denli güçlü ki gönüllü olan sinemaseverleri içine çekip alacak bir film karşımızdaki.

Dijital bir kamera ile dokuz günde çekilen ve bütçesi 23 Bin Dolar olan bu ekonomik film karşımıza getirdiği ailenin birkaç gününü anlatırken belgesel tarzından hemen hiç ayrılmadan dile getiriyor hikâyesini. Anlatılan hikâye gerçekten yaşanananlar üzerinden yazılan bir senaryo ama hem yönetmenin mizansen tercihleri hem de oyuncuların zaten o hayatları süren insanlar olması, seyirciye yönetmenin nerede ise hiç müdahele etmediği ve çok gerekmedikçe kurguya da başvurmamış gibi göründüğü bir tecrübeye tanık olduğunu hissettiriyor. “Yakacak odunumuz yok”, “Bugün bu kadar kazanabildim” veya “Ben bu parayı nasıl bulurum?” benzeri cümlelerin ayrılmaz bir parçası olduğu yoksul hayatlar tanık olduğumuz ve Avrupa’nın orta yerinde yaşanan bir sosyal adaletsizlik ile çarpıcı biçimde yüzleşmesini sağlıyor seyircisinin. En temel sağlık haklarından bile yoksun olan insanların hayatlarının sistemler ve düzen açısından nasıl da önemsiz olabildiğini kanıtlayan film bu sosyal duyarlılığı yalın ve gerçekçi ama buna rağmen dokunaklı olmayı da başararak anlatıyor bize. Tanovic herhangi bir sinemasal oyuna girişmeden ne varsa ve ne oluyorsa aynen aktarıyor ve örneğin evdeki iki küçük kızın dolap kapısını gıcırdatma veya sehpayı sallama gibi oyunlarla kendilerini eğlendirdiği sahnede olduğu gibi tam bir belgesel bakışına kayıyor zaman zaman. Kurgulanmış hayatların peşinde olmadığının altını çizmek için de olsa gerek, küçük oyuncuların gözlerinin kameraya kaydığı bir iki sahneyi veya sonlarda bir adamın taşıdığı merdivenin kameraya çarptığı anı dahi filmden çıkarmamış Tanovic.

Müziğin olmadığı, Erol Zubcevic’in kamerasının oyuncuları ve mekanları tüm doğallıkları ile ve dış sahnelerde hep atıştıran hafif bir kar eşliğinde görüntülediği filmi çekici kılan yanlarından biri de tümü amatör olan oyuncuları. Karı kocayı oynayan ve gerçek hayatta da evli olan Nazif Mujic ve Senada Alimanovic’in performansları (ilk sahnelerdeki tedirginlikleri dışında) “doğal” kelimesi aklınıza ne getiriyorsa tümünü içeriyor ve özellikle Mujic adeta hayatını tüm çıplaklığı ile seyircinin gözü önüne seriyor film boyunca. Tanovic senaryoyu 2011 yılında okuduğu ve ailenin yaşadıklarını anlatan bir gazete haberinden sonra aile ile de görüşerek yazmış ve yaşadıkları adaletsizlikleri, yoksulluğu, sıkışmışlığı ve tüm bunlara rağmen yaratmayı başarmış oldukları sevgi dolu “yuvalarını” yüreğe dokunan bir gerçekçilik ile yansıtabilmiş perdeye. Hayatını çöplüklerden topladığı metal eşyaları parçalayıp satmakla kazanan adamın finalde karısının ilaçlarının parasını sağlayabilmek için parçalayabileceği son şeyi parçalarken gördüğümüzde, “peki bundan sonra ne olacak” diye sormaktan kendinizi almanız mümkün değil. Buna rağmen Tanovic filmde gösterdiği dayanışma ve sevgi ile ayakta kalabilmemiz için ihtiyaç duyduğumuz umudun varlığını da hissettiriyor bize ama bunu asla bir yapaylığa başvurmadan yapıyor. Sonuçta tanık olduğumuz sosyal dram tüm açıklığı ile karşımızda duruyor ve dünyadaki tüm adaletsizlikler için de bir sembol oluyor adeta.

Bir kardeşini Bosna savaşında kaybetmiş ve kendisi de savaşmış olan ama şimdi devletten hiçbir sosyal destek alamayan adamın ailesini ayakta tutabilmek için her gün ve her anında vermek zorunda olduğu mücadeleyi anlatan hikâye yukarıda da belirttiğim gibi sinemanın klasik heyecanının peşine düşenler için değil kesinlikle. Film günümüz dünyasının her yerinde var olan ama parçası olmayanların görmezden geldiği sosyal dramlardan birini doğal ve samimi kelimelerini sonuna kadar hak eden bir biçim ve içerikle karşımıza getiren bir çalışma ve görülmesi gerekli bir sinema eseri.

(“An Episode in the Life of an Iron Picker” – “Bir Hurdacının Hayatı”)