De Cierta Manera – Sara Gómez (1977)

“Bak şimdi: Ben devrimciyim. Sen benim dostumsun ama işten kaytarıyorsun. Her şeyden önce bana bir dostun olarak, devrimci bir erkek olarak saygı duymalısın. İşten kaytarmana müsaade edemem. Devrimciliğe sığmaz bu. Sen bana “Saat üç oldu. Paydos edeyim, müsaade et” desen, izin veremem. Bana saygı duyman lazım. Tüm iş saygıda bitiyor. Devrim ikimizden de büyük. Gerekirse onun için ölürüz”

Devrimden sonra Küba’da, gecekondu bölgelerinde yaşayanlara yeni evler inşa etme projeleri ile amaçlanan değişimin, toplumun geleneksel kültürü nedeni ile karşılaştığı zorlukların ve bu mücadelenin ortasında işçi bir erkekle, öğretmen bir kadın arasında gelişen ama benzer nedenlerle sorunlu ilerleyen aşkın hikâyesi.

Senaryosunu Sara Gómez, Tomás Gutiérrez Alea, Julio García-Espinosa ve Tomás González Pérez’in yazdığı, yönetmenliğini Sara Gómez’in yaptığı bir Küba filmi. Sinemaya kısa filmlerle giren ve astım atağı sonucu henüz 31 yaşındayken hayatını kaybeden Gómez’in ilk ve tek uzun metrajlı filmi olan yapıt kurgu ve belgesel karışımı ilginç bir çalışma. Yönetmenin kurgu çalışmaları sırasında hayatını kaybettiği film geleneklerin, maço kültürün ve önyargıların devrimin hedeflerine erişmesinin önünde büyük birer engel oluşturduğunu bir propaganda aracı olmaktan çoğunlukla uzak durmayı başararak anlatırken; bu politik, sosyal ve toplumsal meselenin içine bir aşk ilişkisini de, ilişkiyi zorlayan unsurlarla birlikte doğal ve özenli bir şekilde yerleştirebilmesi ile dikkat çekiyor.

1974’te hayatını kaybeden Sara Gómez’in filmi, politik ajandalı ve ticarî sinemadan uzak duran sinema yapıtlarını göstermesi ile bilinen Pesaro Film Festivali’ne katıldıktan sonra, ülkesi Küba’da 1977’de gösterilmiş ilk kez. Gómez’in ölümünden sonra kurguyu Iván Arocha ve filmin görüntü yönetmeni Luis García tamamlamış. 1989’da kendisi için düzenlenen toplu gösterime kadar Küba’da resmî sinema kurumunun genellikle görmezden geldiği Gómez, Agnès Varda’nın 1963 tarihli “Salut les Cubains” adlı ilginç kısa belgeselinde ona yardımcı olduğu gibi, ça-ça-ça dansı yapan genç bir sinemacı olarak da perdede görünmüş. Varda’nın, yapıtında “didaktik filmler çeker” cümlesi ile andığı Gómez ilk ve tek uzun metrajlı filminden önce, Küba sinema enstitütüsünün görevlendirdiği kısa film projelerinde yönetmenlik yapmış ve aralarında adını Lorca’nın bir şiirinden alan ilginç “Iré a Santiago”nun da bulunduğu onun üzerindeki bu yapıtlarında bugün de ilgiyi hak eden sonuçlar elde etmiş. Evet, resmî ideolojinin izlerini taşıyordu bu filmler ama rahatsız edici bir propagandanın aracı oldukları da kesinlikle söylenemez. Devrimin çabalarını öven ve özellikle “Devrimi Koruma Komitesi”nin dayanışma dolu çalışmalarını izlediğimiz kısa bölümde kendisini gösteren bir övgü yanı var filmin ama devrimin hedeflediği değişimin karşısındaki büyük engelleri ana teması yaparak, saygıyı ve takdiri hak eden bir sonuç ortaya koymuş yönetmen.

Bir işçi komitesindeki soruşturmayı göstererek başlıyor film; işini 5 gün boyunca bırakıp ortadan kaybolan bir fabrika işçsinin savunmasını izliyoruz. “İyi bir evlat olmayan, iyi bir işçi ve iyi bir adam da olamaz” diyen işçi o beş günü ağır hasta annesinin yanında geçirdiğini iddia etmektedir. Mario (Mario Balmaseda) adındaki bir işçi kendisinin muhbir olduğunun ima edildiğini iddia ederek öfke ile karşı çıkar bu savunmaya ve adamın annesinin değil, sevgilisinin yanında geçirdiğini söyler o beş günü. Finale doğru tekrar bu sahneye dönecek film ve o zamana kadar yaşananları anlatacaktır uzun bir geri dönüşle. Bu açılış sahnesindeki tembellik ve muhbirlik suçlamaları ile erkekler arası dayanışma filmin ana meseleleri arasında olacaktır ardından izleyeceğimiz sahnelerde.

Sara Gómez filmini “İnsanlar üzerine bir film: Kimi gerçek kimi kurmaca” sözleri ile açıyor içeriğini açıklayarak ve yıkılmakta olan eski yapıları ve inşaat alanlarını göstererek devam ediyor jenerik boyunca. Binaları yıkmak için kullanılan dev güllelerin görüntüleri burada ayrıca önem taşıyor; çünkü anlatıcı seslerin (Othón Blanco ve Bárbara Hernández üstlenmişler bu rolü farklı bölümlerde) “Havana’da geniş bir gecekondu bölgesi dönüşümden geçiyor” ve “Devrim birkaç yıl önce marjinal kültür meselesine eğilmeye başladı” cümleleri ile ifade ettiği gibi, bu gülleler sadece eski binaları değil, onların etrafında oluşan ve devrimin değiştirmeye çalıştığı değerleri de yok etmeye çalışmaktadır bir bakıma. Bu nedenle, kurtulunmak istenen ve aralarında maço kültürün de bulunduğu unsurları gördüğümüz sahnelerin hemen arkasından sık sık o güllelerin binalara tüm güçleri ile indiğini görüyoruz. 1961’de başlayan bu “kentsel dönüşüm”, devrim öncesindeki kapitalist düzenin yoksulluk, eğitimsizlik, kültürsüzlük ve işsizlikle şehrin dışında yaşamaya mahkûm ettiği kesimleri “toplumla bütünleştirme”yi hedeflemektedir. Film kendilerine iş verilse de bu grupların bir kısmının atalet, tembellik gibi eski kötü alışkanlıkları sürdürdüğünü belirterek devrimin işinin hiç de kolay olmadığını vurguluyor. Mario’nun tüm sevgisine, iyi niyetine ve devrime inancına rağmen bu alışkanlıklarından kurtulamaması ve “erkeklik hâlleri”ni günlük hayatına ve öğretmen Yolanda (Yolanda Cuéllar) ile olan ilişkisine yansıtması filmin sosyal ve politik meselesi ile romantizm hikâyelerini akıllıca düşünülmüş bir şekilde birleştiriyor.

Sara Gómez zaman zaman seyirciye belgesel yanı da olan bir filmi seyretmekte olduğunu hatırlatıyor; örneğin Yolanda’yı ilk gördüğümüz sahnede kadın “Nasıl mıyım? Pek iyi değilim” diyor kameraya, görmediğimiz bir röportajcı ile konuşur gibi. Onun ve Mario’nun birbirlerine hayatlarını anlattığı sahnede ise karakterlerin arada bir kameraya konuşmasını gördüğümüz gibi, soru soran bir sesi de duyuyoruz. Bu tercihler önemsiz olmayan bir kısmı gerçek görüntülerden oluşan filmin içindeki kurgu sahnelerin ve karakterlerin de gerçeklik kazanmasını sağlıyor ki filme oldukça farklı ve kayda değer bir boyut katıyor bu durum. Filmin doğrudan belgesel havasını aldığı bölümler de var: Örneğin Abakuá topluluğunun tarihçesinin anlatıldığı bölüm tipik bir belgeselin biçim ve içeriğine sahip. Küba’nın şeker üretimi ve ticareti ile hızla kalkındığı dönemde ortaya çıkan iş gücü ihtiyacını karşılamak için Afrika’dan getirtilen kölelerin kurduğu ve masonluğun Afrikalı-Kübalı versiyonu olarak kabul edilen bu topluluğun geleneksel değerlerini, devrimin karşısındaki problemlerden biri olarak gösteriyor film.

Devrim öncesinde farklı sınıflara ait olan iki karakter hikâyenin romantizminin kahramanları. Kadın, çalışan annesi ve babası devrim için mücadele ederken kendisi de okumuş olan biriyken, adam film boyunca “marjinal” sözcüğü ile tanımlanan bir sınıftan geliyor. Onların ilişkilerini sürdürüp sürdüremeyecekleri bir bakıma, devrimin hedeflediklerini başarıp başaramayacağının da metaforu gibi kullanılmış zarif ve akıllı bir şekilde. Bu ilişkide sorun yaratan sadece adamın eski değerlerinden tamamı ile sıyrılamaması değil; kadının öğrencileri ve onların aileleri ile olan ilişkilerindeki bir parça tepeden inmeci ve onların geçmişin birikimi ile hayli zorlaşmış koşullardan kaynaklanan durumlarını yeterince dikkate almayan tavrı ile, öğretmenlerden birinin onu uyarırken söylediği gibi, onlarla ortak bir paydada buluşma ihtiyacını unutuyor olması da bir sorun. Bu bağlamda, filmin biçimsel olarak olduğu gibi, içerik olarak da doğru bir sahne ile bittiğini söylemek gerekiyor.

Eski bir boksör olan ama sevgilisini rahatsız eden ve kendisine saldıran bir adamın istemeden ölümüne neden olduğu için spor hayatı bitince, yaşamına müzisyen olarak devam eden Guillermo Díaz karakterini de çekici bir biçimde kullanmış film. Mario ile sokakta karşılaştıklarında tanışıyoruz onunla; bu karşılaşmanın hemen öncesinde Mario ile Yolanda tartışmışlardır ve araları bozuktur. “Guillermo kimdir?” ifadesinin yer aldığı bir ara yazı çıkıyor karşımıza sessiz filmlerdeki gibi ve onun besteci, şarkıcı ve boks hakemi olduğunu “Guillermo Díaz filmdeki gerçek karakterlerden biridir” bilgisi ile birlikte öğreniyoruz. Burada biçimsel olarak ilginç bir küçük kurgu oyunu oynuyor film: Guillermo, Diaz’ın keyifsiz olduğunu öğrenince, “Bırak gitsin” diyor ona ve buradan onu gitarı ile bu ismi taşıyan şarkısını seslendirirken gördüğümüz ve dinleyenlerin arasında Mario ve Yolanda’nın da bulunduğu sahneye geçiyoruz. Şarkı bittiğinde hikâye tekrar sokaktaki o karşılaşma ânına dönüyor. “Eski hayatı bırakıp, yenisine kucak açmayı” öneren ve “insanların çoğunun alışkanlıklarını terk etmekten korktuğunu” söyleyen şarkı “Seni umursamayan dünyayı geride bırakmalısın” diyor Mario’ya (ve bize). Bu sözler kuşkusuz ki devrimin getirdiği yeni hayata bir gönderme olarak da görülmeli.

Kesinlikle kaba bir propaganda tavrı yok filmin; okuma yazma için düzenlenen eğitim seferberliğinden söz edilmesi, hırsızlık nedeni ile cezaevine atılan bir çocuğun doktor, psikolog, sosyolog, avukat ve mahalle örgütünün çalışması ile “rehabilite edilmesi”, anlatıcı sesinden duyduğumuz ve dönüşüm yapılan mahallelerdeki eski yaşamların problemleri gibi farklı unsurlar elbette devrimin kendisini anlatma çabasının uzantısı olarak yer almış hikâyede. Etkileyici ve eğlenceli bir melodinin eşlik ettiği bir kısa sahnedeki devrim komitelerinin imece usulü çalışmaları (dans ederek çalışan bir kadın da görüyoruz) ve “O zaman devrime içelim; getirdiği her şeye, tüm bu sürece. Devrim olmasaydı, burada bu içkiyi içemezdik” veya “Devrim bize toprak ve gereçli araçları verdikten sonra pek çok insan “Neden çalışayım ki?” düşüncesine kapıldı. Onları caydırmak bir hayli zor oldu” gibi ifadeler de yine devrim yanlısı düşünülerek oluşturulmuş elbette. Ne var ki, sonuçta genç bir devrimin kendisini anlatma telaşını normal kabul edersek, seyirciyi rahatsız edecek bir propaganda yoğunluğu yok ve Varda’nın bahsettiği didaktizmin dozu yönetmenin en azından bu filminde oldukça hafif.

Mario’nun “Devrimci nedir? Çalışan adam devrimcidir. Devrim erkeklerin eseridir, has erkeklerin” söylemi dönüşümün sadece yapılar üzerinden değil, toplumsal alışkanlıklar ve gelenekler üzerinden de yürütülmesi gerektiğini hatırlatırken, Sara Gómez’in bu ve benzeri içeriklerle filmine feminist bir boyut katmasını da sağlıyor. Filmde kendi isimleri ile oynayan başrol oyuncularından Mario Balmaseda’nın nispeten uzun bir sinema ve TV kariyeri olmuş ve sanatçı doğduğu Havana’da 2022’de ve 81 yaşında hayatını kaybetmiş. Küba doğumlu Yolanda Cuéllar’ın ise bilinen tek sinema filmi var ve yine 2022’de ve 77 yaşında Miami’de vefat etmiş. ABD’nin bu bölgesinin Küba’nın sosyalist rejimine muhalif Kübalıların yoğun olarak yerleştiği bir yer olduğunu ilginç bir not olarak ekleyelim ve her iki oyuncunun, özellikle de Balmaseda’nın sade ve güçlü portreler çizdiği filmde seyircinin ilgisini canlı tutan, serbet havalı kurgunun her türlü takdiri hak ettiğini belirtelim.

(“One Way or Another”)

Chien de la Casse – Jean-Baptiste Durand (2023)

“Ben arkadaşın değil, kardeşinim. Birbirimizi yerden yere vurabiliriz ama ben daima kardeşin olacağım. Hayatına bir kız girse de…”

Çocukluklarından beri arkadaş olan iki genç adamın ilişkilerinin, içlerinden birinin bir kızla yakınlaşması üzerine bozulmasının hikâyesi.

Senaryosunu Nicolas Fleureau ve Emma Benestan’ın katkıları ile yazan Jean-Baptiste Durand’ın yönetmenliğini de yaptığı bir Fransız filmi. Kısa filmlerle başlayan yönetmenlik kariyerinin bu ilk uzun metrajlı filmi ile 7 dalda (Film, İlk Film, Orijinal Senaryo, Umut Veren Erkek Oyuncu, Yardımcı Erkek Oyuncu, Yardımcı Kadın Oyuncu, Orijinal Müzik) César’a aday gösterilerek parlak bir başarıya ulaşan Durand iki genç erkek arasındaki, güç bir sınavdan geçen dostluğu gerçekçi, alçak gönüllü, yalın ve samimi bir sinema dili ile anlatırken başrollerdeki üç genç oyuncusu da parlak performansları ile göz dolduruyorlar. Fransa’nın güneyindeki Le Pouget adındaki bir kasabada geçen küçük hikâyesine çok uygun bir sinema dili kullanan yönetmen pek çok insana, özellikle de erkeklere ilk gençlik günlerindeki benzer dostlukları hatırlatacak, sade ama kesinlikle çok başarılı bir çalışma.

Miralès (Raphaël Quenard) ve onun Dog diye çağırdığı Damien (Anthony Bajon) altıncı sınıftan beri hiç ayrılmayan iki genç adamdır. Aşçılık sertifikası olan ama çalışmayan Miralès babasını kaybetmiştir ve uzun süredir depresyonda olan annesi ile yaşamaktadır. Kişisel öyküsü hakkında filmin hiç bilgi vermediği Dog ile olan ilişkisinde baskın karakter olan odur. Damien sorulara cevap vermek dışında pek konuşmazken; Miralès konuşan, yönlendiren ve sık sık da arkadaşını alaycılığı ile ezen bir yapıdadır. Günleri ve akşamları kendileri gibi birkaç genç ile takılmakla geçerken, Miralès kasabanın torbacısı olarak “ot” da tedarik etmektedir onlara parası karşılığında. İki genç adamın ilişkisinin üçüncü parçası Miralès’in köpeğidir ta ki geçici olarak kasabaya gelen Elsa (Galatéa Bellugi) ile Dog arasında bir yakınlaşma başlayana kadar. Bu yakınlığın neden olduğu kıskançlık iki gencin dostluğunu sıkı bir sınava sokarken; iki arkadaştan birinin bağımsızlık arzusu, diğerinin ise iktidarını ve arkadaşını yitirmeye duyduğu öfke her ikisi için de kendilerini tanımanın önemli bir aracı olacaktır.

Özellikle Fransa ve İtalya’da bolca olan, bugün nüfusları azalmış ve taş evlerle dolu eski kasabalardan biri olan Le Pouget’de geçiyor hikâye. Kasabanın meydanında bir duvarın üzerinde oturup sohbet eden ve aralarında Miralès ve Dog’un da olduğu gençleri görüyoruz açılış sahnesinde. Bu ilk sahne iki gencin karakterlerini ve aralarındaki ilişkinin niteliğini çok iyi gösteriyor bize. Sık sık Montaigne’den alıntı yapan Miralès ne kadar konuşkan ve hatta ukalalığa varan bir tavra sahipse, Dog o kadar sessiz ve içine kapanık birisi. Senaryo onları, arkadaşları ve yaşadıkları kasabayı hiç telaş etmeden, aralarındaki diyalogları bir belgeselci tavrı ile ve süslemeden anlatıyor ve yaşadıkları yerin nüfus azlığının da sonucu olarak, öykünün karakterlerini adeta sadece kendilerinin yaşadığı bir dünyada yalıtılmış olarak gösteriyor. Jean-Baptiste Durand’ın bu seçimleri filme gerçekçi bir küçük hikâyenin tadını veriyor ve yapıtın önemli artılarından birini oluşturuyor.

Bir arkadaşlığın sınavdan geçmesini, çocukluk / ilk gençlik boyutunu bırakıp, yetişkinliğe taşınmasını ve bu bağlamda bir büyüme öyküsünü anlatması ilk bakışta en önemli yanı filmin ama tüm bunların, ilgili karakterlerin o arkadaşlığın doğasını ve dolayısı ile kendilerini anlamalarını sağlaması çok daha önemli görünüyor. Arkadaşının doğum günü için hediye ve yemek düzenleyecek kadar onu seven Miralès’in o yemekte Dog’a karşı -duyduğu kıskançlığın, şiddetini hayli artırdığı ama öncesinde de örneklerine (“Kültürsüzlükten, ilgisizlikten giderek aptallaşıyor”) tanık olduğumuz bir şekilde- aşağılayıcı tavrı (“Kabından mama yiyen köpek gibisin… domuzsun, tıkınıyorsun… yıllardır ağzına lokma koymamışsın gibi… herkesin iştahını kaçırıyorsun”) veya arkadaşının Elsa ile dans sırasında öpüşmesine bakarken yüzündeki tanımlamanın zor olduğu ifade bize şunu söylüyor: Miralès ile Dog arasındaki arkadaşlıkta ilkinin de en az ikinci kadar “zayıf” durumda olduğu. Onun “saf ve temiz bir aşk ve kadın”ı aramasını ve bunu bulana kadar “kadınlarla işinin olmayacağını” söylemesini de buna ekleyince, Miralès’in Dog’a karşı hissettiklerinin bir arkadaşlıktan ötesi olduğu düşünülebilir (ve dikkatli bir izleyici için bununla ilgili ipuçları var epeyce) ama tıpkı karakterin kendisi gibi senaryo da bunu hiç dile getirmemeyi seçiyor. Miralès’in, gerçek adı Damien olan arkadaşına “Dog” lakabı ile hitap etmesi ise bir tesadüf olmasa gerek; sonuçta genç adam çok sevdiği köpeği ile Damien’a aynı iktidar bakışı ile bakıyor. Bu ilginç karakterle ilgili son bir not olarak, tüm ukala ve alaycı görünümüne karşı onun iyi yüreğinin de öne çıktığını söylemekte yarar var. Komşu kadın için hazırladığı kurabiyeler, annesine gösterdiği özenli ilgi, hiç kazanamadığı kazı-kazan oyununu sürekli oynayan “saf” Bernard karakterine davranışı ve entelektüelliği onun tüm o aksi görünüşüne rağmen aslında farklı bir insan olduğunun göstergeleri.

Bir zor ânın, bunun sonucu olan bir yardım isteği ve sığınmanın, ve bir kaybın belirleyici olduğu öykü hayli alçak gönüllü ve senaryo özenli, sade ve gerçekçi diyalogları bolca kullanarak anlatıyor bu öyküyü. Hikâyenin tüm iddiasız görünümünden ortaya bu denli gerçek ve sıcak bir sonuç çıkmasında bu senaryonun, ilk filminde yalın mizanseni ve gereksiz oyunlardan uzak duran yönetmenlik çalışması ile Jean-Baptiste Durand’ın ve oyuncuların önemli payları var. Galatéa Bellugi, Miralès’e karşı durabilen tek kişi gibi görünen karakterini filmin ekonomik tercihlerine uygun bir doğallıkla canlandırırken, asıl yükü -doğal olarak- Anthony Bajon ve Raphaël Quenard taşıyorlar. Bajon suskun, Quenard konuşkan karakterlerini sadece bir oyuncu olarak değil, adeta fiziksel olarak da içselleştirmişler ve kusursuz performanslara ulaşmışlar.

Filmin müzikleri de üzerinde durulmaya değer bir çekiciliğe sahip: Bir yandan klasik müzik çalışmaları ve onların havasını taşıyan, Delphine Malausséna imzalı müzikler, diğer tarafta ise Hugo Rossi’nin Roya Killa ve G.R.E.G. tarafından seslendirilen hip-hop parçaları var. İlginç ve uyumsuz görünebilir başta bu seçimler ama klasik müzikler öykünün geçtiği kasabanın eski ve tarihî havasına çok yakışır ve filme zamansız bir hava katarken, günümüze ait olan müzikler karakterlerin günlük yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olarak onları daha sahici kılıyor. Burada yönetmenin ilginç bir tercihi var; klasik müzikler modern olanlardan daha fazla bir şekilde, kullanıldıkları sahnelerin bir parçası olmuşlar, sadece soundtrack işlevi taşımanın ötesine geçerek.

İlk uzun metrajlı filminde, hâkim olduğu bir çevreyi ve insanlarını, onların küçük kasaba hayatları ve bir yenilik vaat etmeyen gelecekleri ile birlikte ve onlara duyduğu sevgiyi kesinlikle gizleme gereği duymadan anlatan Jean-Baptiste Durand’ın “mutlu son” sahnesinin gerekliliği tartışılabilir; belki film bir önceki sahne ile sona erseydi daha tutarlı olabilirdi sonuç ama eğer siz de Miralès ve Dog’u yönetmen kadar severseniz ki aksi pek mümkün görünmüyor, bu bir problem olmayacaktır kesinlikle. Eğlenceli anların da keyifli bir şekilde yerleştirildiği bu ilginç yapıt, aynı cinsten bireyler arasındaki arkadaşlık (bu ilişkinin bir “başka” boyutu olup olmadığından bağımsız olarak) üzerine çekilmiş kayda değer filmler arasına girmiş rahatlıkla.

(“Junkyard Dog”)

Black Panthers – Agnès Varda (1968)

“Sembol olarak panteri seçmişler. Saldırgan olmayan güzel, siyah bir hayvandır; ama kendini savunmaktan asla çekinmez”

Radikal bir “siyah güç” örgütü olan Marksist-Leninist Black Panther Partisi’nin (Kara Panter), kurucularından Huey P. Newton’un serbest bırakılması için yapılan eylemler üzerinden anlatılan hikâyesi.

Agnès Varda’nın yönettiği, Fransa ve ABD ortak yapımı bir kısa belgesel. Varda’nın yarım saat içinde ve önemli bir kısmını röportajlar üzerinden anlattığı radikal örgüt 1966’da kurulmuş ve 1982’de lağvedilene kadar siyahlar arasında oldukça popüler olmuştu. Varda yöneticilerin düşünce ve eylemlerini açıklayan konuşmaları ile baş başa bırakırken seyirciyi, yüreğinin -en azından düşünceleri açısından- onların yanında olduğunu gösteren bir kurgu anlayışı ile oluşturmuş filmini. 1968 Ağustos ayından gelen görüntüleri ile, ABD tarihinin en politik ve radikal sayfalarından birinin sahibi olan ve sinemanın -anlaşılabilir ve tahmin edilebilir nedenlerle- ihmal ettiği Kara Panterler Örgütü hakkında ilgi çekici bir belgesel ve Varda’nın samimi ve alçak gönüllü üslubu ile ilgiyi hak eden bir yapıt.

Varda 1960’ların sonunda eşi sinemacı Jacques Demy ile Hollywood’a gider; Demy “Model Shop” filmi için çalışırken, Varda da boş durmaz ve iki film (“Black Panthers” ve “Uncle Yanco”) çeker orada. Bunlardan biri olan “Black Panthers” ABD tarihinin en politik sayfalarından birinin şahitliğini yapan ilginç bir çalışma. Varda FBI’ın 1969’da “Ülkenin iç güvenliğine yönelik en büyük tehdit olarak” tanımladığı Kara Panterler’i karşımıza getiren filmin jeneriğinde, aralarında Paul Aratoe ve Paddy Monk’un da bulunduğu isimlerle birlikte kendisini yönetmen değil, röportajları gerçekleştiren kişi olarak tanımlamış tüm alçak gönüllüğü ve dürüst tavrı ile. Gerçekten de yarım saatin önemli bir kısmında başta örgütün kurucusu ve o sırada tutuklu olarak cezaevinde bulunan Huey P. Newton olmak üzere, örgütün yöneticileri ve sempatizanları ile yapılan kısa söyleşileri izliyoruz.

Varda’nın filmi çektiği tarihte Huey P. Newton bir polisin ölümü ile sonuçlanan silahlı bir olayın tutuklusu olarak cezaevindedir; yönetmen filmin önemli bir kısmını onun serbest bırakılması için Oakland’da düzenlenen bir eylem sırasında çekmiş. Aralarında Kathleen Cleaver, William Lee Brent, Stokely Carmichael ve Eldridge Cleaver’in de bulunduğu örgüt yöneticilerinin yanında, sempatizanlar ve merak için oralarda dolanan Texas’lı beyaz bir vatandaşı da konuşturmuş veya gösterideki konuşmalarını kayda almış Varda; Huey P. Newton’u ise cezaevinde maruz kaldığı kötü muamele ve örgütün ideolojisi ve eylemleri üzerine olan röportajı ile getiriyor karşımıza. “Oakland’daki bir piknik değil bu, Kara Panterler’in düzenlediği politik bir miting” cümlesi ile açılıyor film. Varda’nın yazdığı metin (seslendiren kişinin kim olduğu ile ilgili herhangi bir kesin bilgi yok kaynaklarda ama özellikle 1960’ların sonlarında ABD’de çektiği ve Kara Panterler’i de belgeleyen fotoğrafları ile tanınan Eve Crane olduğunu söyleyenler var) bu konuşmaları birleştiren ve tamamlayan sade bir yapıya ve en az örgütün kendisi kadar radikal söylemlere sahip. Bu radikallik çoğunlukla örgütün söylemlerini anlatabilmek için seçilmiş olsa da, Varda’nın bu söylemlerin en azından bir bölümüne yakın durduğunu kendisine ait ifadelerden de anlayabiliyoruz.

Huey P. Newton ve Bobby Seale iki üniversite arkadaşı olarak örgütü “domuz” dedikleri polise karşı halkı örgütlemek için kurmuşlar. Varda’ya göre “polisin nefret ettiği, siyah halkın ise hayran olduğu” örgüt, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu komünist lider Mao’nun bir sözünü, onun Çin İç Savaşı’nın başında dile getirdiği, “Politik iktidar silahın namlusundan çıkar” düsturunu, rehber edinerek üyelerini, hatta tüm siyahları silah sahibi olmaya çağırmış. Bireylere “görünür bir şekilde silah taşıma hakkı” veren ama filmden öğrendiğimize göre kısa bir süre önce yürürlükten kalkan yasa da onların bu çağrısının karşılığının oluşmasını sağlamış. Radikal sıfatını gerçekten de hak eden bir örgüttü “Kara Panterler”; “İşe cemaatimizi işgal eden yirmi bin domuzdan kurtularak başlamalıyız”, “Huey P. Newton ABD’nin siyahlara ilan ettiği savaşın esiridir ve bu savaş ilk siyah insan Afrika’dan getirildiğinde ilan edildi”, “Her siyah, her Amerikan yerlisi, her Meksikalı, her radikal beyaz silahlanmalı. Gücü ancak böyle ele geçirebiliriz” ve “Ölmeye hazır bir kardeş aptalın tekidir; devrimci olacaksan silahın olmalı” gibi cümleler duyuyoruz film boyunca ve Varda’nın kendisi de katılıyor bu söyleme: “Zalimliği ile tanınan Oakland polisi Kara Panterler’i taciz etme fırsatını asla kaçırmaz; peşlerine düşer, tuzağa düşürür, yetkileri olmadan evlerine girer, onlara ateş eder”.

Siyah deri ceket, siyah bere ve siyah gözlükten oluşan tek tip kıyafet ve askerî adımlarla yapılan geçit töreni gibi unsurlarla silahlı bir örgüt olduğunu özellikle vurguluyor Kara Panterler ve FBI’ın onları ABD için, daha doğrusu ABD’nin “ırkçı ve kapitalist düzeni” için en büyük tehlike olarak tanımlaması egemen güçlerde yarattığı korkunun dışavurumu kuşkusuz. Onlara yakın duran “beyaz radikaller”in mücadelenin “uzun ve kanlı bir çatışmaya dönüşmesi” endişesi de “tehlike”nin büyüklüğünün bir başka işareti. Filmin örgütün tarihçesi, politikaları ve eylemleri üzerine kapsamlı bir çalışma olma iddiası yok ama yine de çok doğru bir zamanda ve yerde olmanın avantajını çok iyi değerlendiren Varda örgütün radikalliğini net bir şekilde göstermeyi başarıyor. Onun kaleminden çıkan ve örgütü suçlayanların söylemlerini “Polisten daha az faşist ve daha az ırkçı oldukları kesin” cümlesi ile -bir bakıma- cevaplayan metin de aynı alçak gönüllülük ve netlikle bu başarıya destek olmuş.

Varda’nın bir sinemacı gözü ile arada Oakland’dan sokak görüntülerini de sergilediği filmde örgüt üyelerinin “siyah halkı bilinçlendirmek” için yaptıkları çalışmaları dinlerken, beyazların “açk renk ten, açık renk göz ve düz saç”lar üzerinden inşa ettiği güzellik tanımına meydan okuyanları ve örneğin saçlarını doğal hâline bırakanları da (“Siyah güzeldir” hareketinin bir parçası olarak, Afrika asıllı Amerikalıların “afro” tercihleri) bu eylemlerinin gerekçeleri ile birlikte dinleme şansını buluyoruz. Varda’nın tüm filmografisine hâkim olan samimiyet ve sıcaklığa sahip olan yapıt; onun, eşinin işi nedeni ile çıktıkları bir yolculukta bile sinemacı gözünü hep canlı tuttuğunun da güçlü ve önemli bir kanıtı.

Filmin bizim sansür tarihimizde de önemli bir yeri var; sansür kurulu 1971’de iki farklı gerekçe ile bu belgeselin Türkiye’ye sokulmasını yasaklamış: “Dost devlet ve milletlerin hislerini rencide etmek” (Buradaki dost devlet ve millet ABD oluyor) ve “Millî rejime aykırı olan siyasî, iktisadî ve içtimaî ideoloji propagandası yapmak” (Marks, Lenin ve Mao’nun adını anan, devrimcilikten ve onun ancak silahlanarak başarıya ulaşacağını öne sürenlerin konuşması “kabul edilebilir” değildi elbette). Film Fransa’da da bir problem yaşamış; Varda’nın filminin finansmanı Fransız televiyonlarından gelmiş ama 1968 olaylarının dinmesinden birkaç ay sonra, radikal bir örgütü gösteren böyle bir yapıtı yayınlamayı uygun görmemiş TV kanalları. Varda’ya göre, “Öğrencilerin öfkesinin tekrar harekete geçmesi” endişesi neden olmuş bu karara.

Kara Panterler’in karşısına geçtikleri güçlere söz vermemesi, örgüt içi tartışmaları ve şaibeli bazı eylemleri gündemine almaması ve örgütün söylemlerini herhangi bir filtreden geçirmeden karşımıza getirmesi ile klasik “belgesel tarafsızlığı”na sahip değil Varda’nın yapıtı ama zaten yönetmenin böyle bir hedefi de olmamış. Bunun yerine sanatçı, ABD tarihinin önemli bir sayfasının sahibi olan ve bugün “Black Lives Matter” hareketinin de aralarında olduğu pek çok mücadelede az ya da çok izi bulunan bir örgütü kendi ağızlarından sergilemeyi seçiyor ve bu yarım saatlik çalışması ile tarihe kalıcı ve önemli bir belge bırakıyor.

De Helaasheid der Dingen – Felix van Groeningen (2009)

“Sen benim yediğim haltları yemeyeceksin, evlat. Gözlerine bakınca anlıyorum… bilmiyorum, ailedensin ama farklısın”

Hiçbiri bir baltaya sap olamamış alkol düşkünü babası ve üç amcası ile birlikte, ailenin tek düzenli gelir sahibi ferdi olan babaannesinin evinde yaşayan on üç yaşındaki bir oğlanın, kaçınılmaz görünen “onlar gibi olmak” kaderinden kurtulma çabasının hikâyesi.

Belçikalı yazar Dimitri Verhulst’un aynı adlı ve 2006 tarihli yarı-otobiyografik romanından uyarlanan senaryosunu Felix Van Groeningen ve Christophe Dirickx’in yazdığı, yönetmenliğini Felix Van Groeningen’in yaptığı bir Belçika filmi. Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterildiği Cannes’da C.I.C.A.E. (Uluslararası Sanat Sinemaları Konfederasyonu) Ödülü’nü ve İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale’yi kazanan yapıt sinemanın en sefil ve sefih karakterlerinden olan 4 erkek kardeşin yaşlı annelerinin emekli maaşının tek düzenli geliri olduğu bir evdeki alkol, kadın düşkünlüğü ve serserilik dolu yaşamlarının ortasında büyümeye çalışan bir oğlanı anlatıyor. Verhulst’un kendi zorlu çocukluğundan yola çıkan romanından uyarlanan film zaman zaman onun günümüzdeki yazar olma çabalarının ve zor yaşamının araya girdiği ama temel olarak eğlencesi bol sefil çocukluk günlerinin öyküsü olan bir senaryoya sahip. Bir çocuğun en olmaması gereken bir ortamdaki yaşamının trajik, zor ve yanlış yönlerinin korkunçluğu ile o hayatın eğlencesi arasında gidip gelen ve bu nedenle zaman zaman odağına karar verememiş görünen yapıt; güçlü ve gerçekçi oyunculukları, hikâyeye çok uygun düşen sinema dili ve kamera kullanımı ve seyirciyi hiç rahat bırakmayan kurgusu ve temposu ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Tüm denemeleri yayın evleri tarafından ret edilen ama yetenekli olduğuna inandığı yazma işine ısrarla devam eden Gunther’in (yetişkinliğini Valentijn Dhaenens’in canlandırdığı karakterin çocukluğunu Kenneth Vanbaeden oynamış) görüntüleri ile açılıyor film. Hikâyenin günümüz ve geçmiş bölümlerinde zaman zaman anlatıcı olarak sesini duyduğumuz Gunther daktiloda bu filme kaynaklık eden romanını yazmaya başlıyor. Zaman zaman siyah-beyaza dönen ama renkli / renksiz tercihinin özel bir anlamış varmış gibi görünmeyen filmin kahramanı; babası, üç amcası ve büyükannesi ile geçen günlerini “Garip bir ortamda büyüdüm” cümlesi ile tanımlayarak başlıyor romanına. Gerçekten de garip, çok garip günler bunlar; Belçika’nın Felemenkçe konuşulan Flandre bölgesinde, 1980’lerde geçen (bir sahnede duvarda asılı takvimde 1988 tarihini görüyoruz) bu çocukluğu garip kılan, Gunther’in babası, Celle lakaplı Marcel (Koen De Graeve) ve üç amcasının (Petrol lakaplı Lowie’yi Wouter Hendrickx, Breejen’i Johan Heldenbergh, Koen’i ise Bert Haelvoet oynamış) sefih yaşamlarından kaynaklanıyor. Sürekli alkol tüketen, kadın peşinde koşan ve düzenli işleri olmayan ya da varmış gibi görünmeyen bu dört adamın tüm yükünü anneleri (Gilda De Bal) üstleniyor. Çocuklarını çok seven yaşlı kadın Gunther’e de annelik yapmaktadır bir bakıma; çünkü oğlanın annesi ayrıdır babasından ve çocuğu ile de görüşmemektedir. “On üç yaşındaydım ve onlar gibi olmak kaderimdi” düşüncesi ile yaşıyor oğlan ve o da erken yaşta içmeye başlamıştır amcalarının teşviki ile; hikâyenin ilerleyen aşamalarında göreceğimiz gibi bu alkol problemi adeta ailenin tüm erkeklerinin genlerine yerleşmiştir. Çok uygunsuz bir yaşamdır Gunther’in sürdürdüğü (odasını paylaştığı amcalarından birinin seks hayatına tanık olmaktadır örneğin); film sadece dört yetişkin adamı değil, yaşadıkları kasabanın başka karakterlerini de sefil ve sefih yaşamların içinde göstermesi ile bu uygunsuzluğu ailenin dışına da taşıyor ki açıkçası hikâyenin meselesine çok da uygun olmamış bu seçim.

Amcalardan birinin, arabası ile yanlışlıkla Gunther’in bisikletinin üzerinden geçmesini dört adamın çocuğun hayatını olumsuz bir şekilde etkilediğinin akıllıca seçilmiş bir sembolü olarak kullanan film, aile lanetinin belirlediği kader ile bireysel seçimler arasındaki mücadeleyi de anlatıyor bir bakıma. Gunther’in yazar olarak yeteneği onu ailenin diğer erkeklerinden farklı bir yere koyuyor ama babasının ve amcalarının yaşamlarının tam içinde olan ve tüm o sefahatın tadını kendisi de çıkaran oğlanın seçiminin ne olacağı (ya da olabileceği) hikâyenin önemli meselelerinden biri; senaryonun bunun üzerine bekleneceği kadar güçlü gitmemeyi seçmesi filme hem olumlu hem olumsuz yönde etki etmiş görünüyor ama artıların daha ağır bastığını söylemek mümkün. Ailenin kuruluşu, büyümesi (bir kafenin arkasındaki ayaküstü bir sevişmenin sonucu olarak!) ve aile dinamikleri üzerine de düşündürten film aile bağları ile bireysel özgürlük arasındaki çatışmanın hikâyesini anlatıyor bir bakıma. Bu anlatımın gücünü zedeleyen iki farklı unsur var: Gunther ve ailesinin yaşadığı kasabada gördüğümüz karakterlerden bazılarının ve kasaba yaşamının bazı öğelerinin, en az kahramanlarımız kadar sefih bir niteliğe sahip olmaları ve çocukların istismarı denebilecek bazı durumların komedi havası içinde karşımıza getirilmeleri. Bu unsurların ilki (erkeklerin “bacaklarını traş ederek, kadın kıyafetleri giyerek” katıldıkları ve dozu her bakımdan kaçan eğlenceler, erkeklerin katıldığı çıplak bisiklet yarışları, “kim daha çok içebilir” yarışmaları vs.) ailenin durumunu özel olmaktan çıkarıyor ki bu da Gunther’in hayatındaki dram ve trajedilerin önemini azaltıyor bir parça; ikincisi de yine Gunther’in yaşamını hafifletiyor bu kez mizah nedeni ile.

“Hayat eskisi gibi devam ediyordu. Zaten zor olan da buydu” diyor anlatıcı olarak Gunther bir sahnede. Bu rutini kırma yolundaki çabanın oğlandan ve babaannesinden geldiği filmde hikâyeye kızı ile birlikte bir süreliğine girip çıkan hala karakterinin işlevi yeterince doyurucu görünmüyor. Küçük kızın parçası olduğu rahatsız edici sahneler filmin yukarıda anılan problemini artırıyor sadece. Öyküye uygun bir şekilde dengesiz ve hareketli bir kameranın tempoyu hep yüksek tuttuğu filme kaynak olan romanın yazarı Dimitri Verhulst şiir kitapları da olan bir sanatçı; hikâyeye zaman zaman hâkim olan karanlık havanın bir şiirsel yanının da bulunmasını açıklıyor bu durum. Jeff Neve imzalı orijinal müziğin, hikâyenin çılgın yanlarına çok iyi yakışan orkestra havası ile önemli bir katkı sağladığı film sevginin zarar vermeye engel olmadığını kanıtlayan aile ilişkilerini dürüst bir şekilde sergilemesi ile de önem taşıyor.

Amerikalı eleştirmen Jeanette Catsoulis filmin öyküsü için, “Ken Loach ve Roberto Benigni birlikte bir bara gidip kendilerini tamamen kaybedene kadar içseler ve sabah ellerinde bir senaryo ile çıkıp gelseler, o senaryo işte bunun gibi olurdu” demiş Felix Van Groeningen’in yapıtı için. Ne var ki Loach’un filmleri çok daha gerçekçi boyutları ve sergilenen sefalet manzaralarının nedenini burada olduğu gibi kolayca atlanabilecek bir iki cümle (“Sen eşyalara sahip olamazsın, eşyalar sana sahip olur”, “Bu onun bizi kapitalizmin ayartmalarından korumasının yoluydu”) ile kısıtlamayan derinlikleri sayesinde çok farklı bir yerde duruyorlar. Set ve kostüm tasarımlarının da övgüyü hak ettiği, tüm kadronun karakterlerine mükemmel uyan performanslar sergilediği film -problemleri olsa da- görülmeyi hak eden bir sinema eseri.

(“The Misfortunates” – “Çölde Kutup Ayısı”)