The Sterile Cuckoo – Alan J. Pakula (1969)

“Düşünüyorum da, birbirimizi bu kadar çok görmemiz iyi bir şey mi? Demeye çalıştığım, belki birbirimizden biraz ayrı kalmalıyız, dört ya da beş hafta. Yani bazen böyle ayrılıklar insanlara iyi gelebilir”

Üniversiteye yeni başlayan, karakterleri birbirinden çok farklı iki genç arasındaki aşkın hikâyesi.

Amerikalı yazar John Nichols’ın 1965 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Alvin Sargent’ın yazdığı ve yönetmenliğini Alan J. Pakula’nın yaptığı bir ABD yapımı. Tıpkı kitabın yazarının ilk eseri olması gibi, bu film de Pakula’nın ilk yönetmenlik çalışmasıydı ve iki dalda (En İyi Kadın Oyuncu ve Orijinal Şarkı) Oscar’a aday gösterilmişti. Hikâyesi, karakterleri, sinema dili ve şarkısı ile 1960’lara ait olduğunu her sahnesinde gösteren film romantik komedi gibi başlayıp, daha sonra drama kayan ilginç bir çalışma. Liza Minnelli’nin oyunculuk performansı, aşk ile diğer gereksinimlerin karıştırılması ve ilişkilerin taraflarının farklılığının sonuçları başta olmak üzere farklı alanlara uzanması ve serbest havalı mizanseni ile ilgiyi hak eden bir küçük film.

Amerikalı vokal grubu The Sandpipers’ın seslendirdiği, sözlerini Dory Previn’in yazdığı ve bestesi Fred Karlin’e ait olan “Come Saturday Morning” şarkısının eşlik ettiği açılış jeneriğinde bir şehirlerarası otobüsü bekleyen bir adam ve bir kadının görüntüsü ile başlıyor hikâye. Kadının adı Pookie’dir (Liza Minnelli) ve yanındaki de babasıdır. Tıpkı bu genç kadın gibi o yıl üniversiteye başlayacak olan Jerry de (Wendell Burton) gelir durağa ve konuştukları ilk andan itibaren film bize ikisinin de karakterini akıllıca ve yeterince tanıtmayı başarır; kadın konuşkan, hayli hareketli, cüretkârlığa varacak derecede rahattır; erkek ise tam aksi bir karaktere sahiptir: Sessiz, çekingen ve her anlamda normal. Aralarındaki daha sonra aşka dönüşen ilişkiyi başlatacak olan kadındır ve ilk yarısı romantizmin, ikinci yarısı ise dramın hâkim olduğu hikâyeleri seyircinin ilgisini hep canlı tutacak şekilde ilginç olacaktır. Ünlü Amerikalı eleştirmen Roger Ebert çok doğru bir saptama ile, filmin iddia ettiğinin aksine iki karakter arasındaki ilişkinin kaynağının aşk değil, ihtiyaçlar (kadının sevilme ihtiyacı ile erkeğin dışadönüklüğünü de sağlayacak olan sevişme ihtiyacı) olduğunu yazmış zamanında. Böceklere küçüklüğünden beri meraklı olan oğlan biyoloji okuyacaktır üniversitede ama kadının ne okuduğu konusunda bir bilgiyi nedense esirgiyor film bizden; bir sahnede Russell K. Alspach’ın “Irish Poetry from the English Invasion to 1798” adlı incelemesini okuduğunu görüyoruz kadının ve belki Pookie’nin üniversitede edebiyat bölümünde okuduğunu gösterdiğini düşünebiliriz bu nedenle.

İki ana karakter arasındaki ilişkiyi başlatan ve sürmesini sağlayan kadının ısrarı oluyor; hikâyenin sonunda kadının kişiliği baştaki gibi kalırken (bu kişiliğin arkasında saklananlar yavaş yavaş ortaya çıkıyor), erkek hemen tamamen kadından gördüğü ilgi sayesinde dönüşüyor ve güç anlamında roller değişirken hikâye farklı bir alana açılıyor. Üniversitedeki tüm erkek öğrenciler içinde takım elbise giyen tek kişi olan Jerry’nin finalde yaptıkları ve verdiği karar onun büyüdüğünü ve değiştiğini gösterirken, kadının aynı kalması (ve anlaşılan hep de kalacak olması) aşklarının imkânsızlığını ve aslında aralarındakinin belki de aşktan başka bir şey olduğunu söylüyor sanki. Hikâyenin bu iki karakteri arasındaki farklılığı günümüzün bağımsız Amerikan filmlerinin serbest tavrını da hatırlatan ve 1960’ların “özgür” havasına uygun bir şekilde anlatıyor bize Pakula. Jerry ve Pookie’nin ilk kez yattıklarına tanık olduğumuz sahneden tüm romantizm bölümlerine Hollywood ile Avrupa (özellikle de Fransız) sineması arasında duran bir yerden bakıyor yönetmen ve görsel açıdan üslupçu denebilecek bir bakışla yaklaşıyor zaman zaman öyküye. Örneğin Paskalya tatilini üniversitenin yurdunda ders çalışarak geçiren Jerry ile, “erkeği rahatsız etmeme” sözü vererek onun yanına yerleşen Pookie’nin sahneleri oldukça çekici ve ilginç anlar getiriyor karşımıza. Özellikle ilk yarısında iki karakterin farklılıklarını “ilk seks için soyunma” bölümünde olduğu gibi detaycı ve gözlemci bir mizahla anlatan film karakterlerin psikolojik boyutları ile birlikte anlatıldığı hikâyelerden hoşlananların da ilgisini çekebilir.

Kadının erkeği bir bakıma özgürleştirdiği bir hikâye bu ve onun hem kendisini hem de âşık olduğu kişiyi “tuhaf” dediği “normal” insanlara dönüşmekten esirgemeye çalışması da acı bir tat bırakıyor özellikle ikinci yarıda. Bu bağlamda değerlendirince, hikâyeyi sembolik olarak düzene meydan okuyanların -kaçınılmaz- yenilgisi olarak da görmek mümkün; özellikle erkeğin tüm davranışları yerleşik düzene uygun bir hayata doğru götürürken onu, kadın bir bakıma 1960’ların özgürlükçü arayışının ve yerleşik değerleri sorgulamasının sembolü oluyor. Jerry’nin üniversite yurdundaki oda arkadaşı Charlie karakteri de (41 yaşında hayatını kaybeden Tim McIntire sağlam bir yan oyunculuk sergiliyor bu rolde) filmin aynı özgürlükçü bağlamında ele alınması gereken bir unsuru; kadınlarla arasının çok iyi olması ile övünen bu genç adamla ilgili eşcinsellik imasının gerçekliği belirsiz bırakılıyor ve onun bir parça daha derin işlenmesi hikâyeye önemli bir katkı sağlarmış görünen yaralı hâli filmin ilgi çekici yanlarından birini oluşturuyor.

John Nichols’ın romanının adı Pookie’nin yazdığı bir şiirden geliyor ama bu şiir romandan filmin senaryosuna taşınmayınca, isim havada kalmış doğal olarak. Pakula’nın filmin önemli bir kısmında sadece öykünün iki kahramanını göstermesi, oyuncuların başarılı performanslarının da yardımı ile, seyrettiğimizin gücünün artmasını sağlamış çünkü her ikisinin de duyguları ve eylemleri daha yoğun bir şekilde geçiyor bize. Oscar’a aday olan Liza Minnelli kendisine şov fırsatı veren sahneler başta olmak üzere (örneğin Jerry ile telefonda konuştuğu ve erkeğin sadece sesini duyduğumuz sahne) zor bir karakteri inandırıcılığı yakalayarak ve kadının “anormal”liğini anlaşılabilir ve gerçekçi kılarak güçlü bir biçimde canlandırıyor. Jerry rolündeki Wendell Burton da karakterinin sıradanlığına ve çekingenliğine çok uygun düşen bir ton yakalamış performansında ve Minnelli ile iyi bir uyum göstermiş.

Boş mekânların (spor alanı, kilise, geniş kırlık alanlar vs.) görsel kullanımının dikkat çektiği çalışmada, görüntü yönetmeni Milton R. Krasner’ın kamera açıları ve renk tercihleri de hikâyeye ek bir seyir zevki katmış. Anaakım sinemadan çok uzaklaşmasa da, Pakula’nın taze ve farklı bir hava yakaladığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz film alçak gönüllü yapısı ile ilgiyi hak eden bir Hollywood eseri.

(“Bahar Rüzgârı”)

Le Jeune Karl Marx – Raoul Peck (2017)

“Endüstri devrimi modern zamanların kölesini yarattı. Bu köle proletaryadır ve kendini özgürleştirerek bütün insanlığı özgürleştirecektir… ve bu özgürlüğün bir adı var: Komünizm”

Karl Marx’ın Friedrich Engels ile tanışmasının ve birlikte yeni bir politik hareket başlatmalarının hikâyesi.

Bertina Henrichs ve Pierre Hodgson’ın katkı sağladığı senaryosunu Raoul Peck ve Pascal Bonitzer’in yazdığı, yönetmenliğini Peck’in yaptığı Fransa, Almanya ve Belçika ortak yapımı bir film. Başta Karl Marx olmak üzere sadece sol tarihin değil, dünya tarihinin önemli figürlerini seyircinin karşısına getiren hikâye günümüzün ekonomik ve sosyal krizlerinin ardı ardına geldiği dünyasında güçlü bir alternatifin hayalini yaratan ve güçlü kılanları anlatması ile çok önemli bir yapıt. Sinema açısından belki çok orijinal görünmüyor ve anaakım sinemanın kalıplarına sıkı sıkıya bağlı duruyor ama öykülerini karşımıza getirdiği karakterleri, “Kapital”in doğuş süreci başta olmak üzere tarihin politik açıdan çok önemli olaylarına tanık olma imkânını vermesi ve tarihî figürlerin gençlik yıllarına yakışan bir dinamizm ile anlatılması ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Film 1843’ün başlarında Avrupa’daki durumu ve “iki genç Alman”ın (Marx ve Engels) yola çıkış amacını hatırlatan bir bilgilendirme yazısı ile açılıyor. Buna göre, monarşilerin yönettiği Avrupa ekonomik ve toplumsal krizler içindedir ve İngiltere merkezli Sanayi Devrimi yeni bir işçi sınıfı yaratmıştır; öykünün iki kahramanı olan Marx ve Engels fikirleri ve mücadeleleri ile dünyayı ve geleceğini derinden etkileyeceklerdir. 1843’ün üzerinden bugün 177 yıl geçiş durumda ve gerçekten de Marx ve arkadaşlarının fikirleri hâlâ ilk günkü sıcaklığını koruyarak canlı kalmış durumdalar ve özellikle kapitalizmin -doğası gereği mutlak olan- her krizinde de tekrar geniş kitlelelerin tartışma konusu oluyorlar. Haitili sinemacı Raoul Peck’in çalışması içeriği açısından bakıldığında, bu fikirleri yeni ve farklı tartışmaların konusu yapma hedefi taşımıyor; hikâye “Marksizme Giriş” düzeyinden ileri geçmiyor ve gençler / konuya uzak olanlar için yazılan türdeki politik kitaplarla benzer bir konumda yer alıyor. Temel olarak, Marx’ın ve Engels’in kendi yaşamlarından ve tanık olduklarından yola çıkarak ürettikleri ideolojinin doğuşunu kahramanlarını kanlı canlı birer insan olarak karşımıza çıkararak anlatmayı seçmiş film ve bunun ötesinde bir bakışla ele alınarak haksızlık yapılmaması gerekiyor filme. Sonuçta iyi oyunculuklarla, hedeflenene çok uygun bir tempo ve içerikle anlatılmış ve kahramanlarını sevdirmeyi başaran bir film var karşımızda; pratik uygulamalarının sonuçlarından ve bu sonuçlara yol açan tüm etkenlerden bağımsız olarak, doğru ve adil olanı hedefleyen bir ideolojinin geniş kitlelere mal olmasının kahramanlarının popüler sinema kalıpları içinde anlatılması doğru ve gerekli bir adım çünkü.

Hikâye ormandan kuru ve ölü dalları toplayan yoksulların “hırsızlık”ları nedeni ile katledildiği etkileyici bir sahne ile başlıyor. Bu görüntülere eşlik eden anlatıcı sesin Marx olduğunu ve onun bu katliamı anlatan bir makalesini okuduğunu anlıyoruz bir süre sonra. Hikâye boyunca sık sık karşımıza çıkacak ama ortalama bir seyircinin (ya da bu konularda ortalama bir bilgisi olanların) çoğunlukla anlayabileceği ideolojik tartışmalardan ilkidir bu ve Marx kendisi gibi Ren Nehri Gazetesi’nde çalışan arkadaşları ile daha sert olmaları gerektiği konusunda atışmaktadır: “Elimde bir iğne ile savaşmak yetti, ben bir balyoz istiyorum”. Engels’i gördüğümüz ilk sahnede ise genç Alman varlıklı babasının tekstil fabrikalarından birinde çıkıyor karşımıza; bir iş kazası yaşanmıştır ve patron yoksul işçileri suçlarken, bu işçiler çalışma koşullarının insanlık dışı olmasından şikâyet etmektedir. Engels’in aklı ve kalbi işçilerin tarafındadır elbette: “Beyefendilerden nefret eder ve tiksinirim. Onlar işçilerin teriyle şişmanlayan domuzlardır”.

Marx’ın bugün hâlâ ilk günkü hararetle tartışılan fikirleri aslında onun entelektüel üretiminin de büyüklüğünü gösteriyor. Peck’in filmi işte bu üretimin kahramanının ateşli gençlik yıllarını Engels’i de hikâyenin ana kahramanlarından biri yaparak ve özel hayatlarını da ihmal etmeden anlatıyor. Bu bağlamda Marx’ın eşi Jenny ve Engels’in sevgilisi Mary’nin onların hayatlarındaki yeri ve daha da önemli olarak, onların üretimlerine katkıları dikkat çekecek şekilde vurgulanıyor hikâye boyunca. Bu kadınların tarihsel gerçeklere de uygun olarak, sadece yan karakterler olarak sınırlandırılmamaları ve hak ettikleri önemle anlatılmaları filmin artılarından biri. Kısa da olsa Marx ve eşinin yatak sahnesinin gereksizliği bir yana, senaryo doğru bir ton yakalamış bu alanda. İki devrimci karakterin bir kimlik kontrolü sırasında polisten kaçtıkları sahnede hikâyenin ruhuna aykırı düşmeyen; aksine, karakterlerin gençlikleri ve inançlarının daha da pekiştirdiği ateşli ruhlarına uygun bir mizahın da yakalandığı film, özetle söylemek gerekirse Marx ve Engels’i bir insan olarak da anlatmayı seçmesi ile doğru bir iş yapmış.

Proudhon, Bakhunin, Weitling, Grün gibi tarihsel önemi büyük olan gerçek karakterlerin de yer aldığı, diyalektik, materyalizm, proletarya, anarşizm, Hegelcilik gibi sözcüklerin hikâyesinin parçası olduğu film “Şimdiye kadar filozoflar dünyayı yorumladılar, oysa dünyayı değiştirmek gerekiyor” diyen Marx’ın gençlik yıllarının hikâyesini anlatırken sadece meraklısı için değil, bu konulara uzak olanlar için de ilgi uyandırmayı başaran bir çalışma. Bu ilgiyi, yukarıda belirttiğim gibi “Marksizme Giriş” olarak tanımlanabilecek bir içerikle yapıyor film ve hedefine de ulaşıyor açıkçası. Sinema dili açısından herhangi bir yenilik veya özel çekicilik yok burada ama Marksizmi ve yaratıcısını öyküsünün ana ögesi yapan bir hikâyeye rastlamak mümkün değil günümüz sinemasında ve sadece bu açıdan bile görülmesi gerekli bir yapıt bu. Hikâye ile nasıl bir ilişkisi olduğu açık olmayan Bob Dylan şarkısı “Like A Rolling Stone”un eşlik ettiği kapanışta, çeşitli direniş hareketlerinin ve politik liderlerin görüntüleri yer alırken, Lenin’in ihmal edilmiş olması ise galiba bilinçli ama çok da doğru olmayan bir seçim olmuş.

(“The Young Karl Marx” – “Genç Karl Marx”)

Fúsi – Dagur Kári (2015)

“Nasıl oluyor da yetişkinsin ama karın yok”

Annesi ile yaşayan, 40’lı yaşlardaki bekâr ve iri yarı bir adamın rutin hayatının tanıştığı bir kadın nedeni ile değişmesinin hikâyesi.

Dagur Kári’nin yazdığı ve yönettiği bir İzlanda ve Danimarka ortak yapımı. Kilosu, etrafındakilerden uzak durması ve aşksızlığı ile pek de çekici bir hayatı olmayan bir adamın bu romantik komedi havasında ilerleyen ama seyirciyi olumlu anlamda şaşırtacak bir şekilde başka sulara açılan hikâyesi sinemanın son dönemdeki en gerçekçi ve umut veren çalışmalarından biri. Öykünün kahramanını canlandıran Gunnar Jónsson’un kendi yaşamını canlandırırcasına sade ve inandırıcılığı yüksek bir performans sunduğu film, insanların kendilerinin ve başkalarının hayatlarını değiştirebilme güçleri üzerine ince ve dokunaklı bir yapıt.

Bir havaalanının yer hizmetlerinde bagaj yükleme ve indirme işlerinde çalışmaktadır Fúsi. Hayli kiloludur, bekârdır ve bir sevgilisi olan annesi ile birlikte yaşamaktadır. İş arkadaşlarının zorbalığa varan alaylarına aldırış etmez; hep aynı restoranda aynı yemeği yer tek başına, sunucusu ile samimi olacak kadar uzun bir süredir takip ettiği radyo programından metal şarkılar için istekte bulunur ve tek hobisi evindeki koca bir masa üzerinde kurulu olan bir savaş alanı modeli (2. Dünya Savaşı’nda Mısır’ın El-Alameyn şehrindeki muharebe alanının modelidir bu) ile oynamaktır. Annesinin ve sevgilisinin ona doğum günü hediyesi olarak verdikleri bir dans kursu çeki bu dev adamın hayatını ve belki başkalarınınkini de değiştirecektir. Seyrettiğimiz hikâye temel olarak bu ve Hollywood’un defalarca anlattığı türden bir romantik komedi için de hayli uygun; zaten Dagur Kári’nin senaryosu da böyle ilerliyor başta. Fiziksel olarak “yeterince çekici olmayan” ve mutlulukla ilgili bir umudu olmayan bir karakterin aşkı bulması, örneğin Delbert Mann’ın 1955 tarihli “Marty” adlı filminde güçlü bir biçimde ve dram ile romantizmin karışımı bir öykü ile anlatılmıştı ve ortaya Amerikan sinemasının klasiklerinden biri çıkmıştı. Kári’nin öyküsü ise alışılageldiğimiz türden başlıyor ama sonradan saptığı yollarla kolay olanı değil, zor ve doğru olanı seçerek ilerliyor. İri yarı cüssesi ile çelişir gibi görünen saf yüreği ile Fúsi’nin karşısına çıkan “fırsat” ve hikâye boyunca karşı karşıya kalacağı güçlükleri romantizmin (ya da romantik komedinin) kalıpları ile oynayarak oldukça gerçekçi bir şekilde anlatıyor film.

Annesi ve sevgilisinin kendi özel alanlarına sahip olabilmek için onun evden uzaklaşmasını istemeleri, annesi ile adamı uygunsuz bir hâlde görmesi ve iş yerindeki arkadaşlarının hayli ağır alayları vs. kahramanımızı pek de etkilemiyor; karşılaştığı her türlü olumsuz muameleyi sessizlikle ve aldırış etmeyerek karşılıyor Fúsi. Komşunun kendisi gibi yalnız olan küçük kızının dürüst ve saf yaklaşımına verdiği yanıt onun ne kadar kendi hâlinde ve saf bir insan olduğunun iyi bir kanıtı ama dünya onun gibilerinin rahat bırakıldığı bir yer değildir ne yazık ki. Zoraki gittiği dans kursunda tanıştığı kadının güçlü karakteri onu hemen etkisi altına alır ama hikâye bu andan itibaren akılcı ve orijinal bir biçimde yön değiştirir ve filmin de asıl çekicilik kaynaklarından birini yaratır. Kahramanımızın Slayer’ın “Bloodline” şarkısından Dolly Parton ve Kenny Rogers’ın “Island in the Stream”ine geçişi hiç de kolay değildir elbette ve Dagur Kári kahramanına saygı ve zarafet dolu bir yaklaşımı hiç ihmal etmeden anlatıyor onun hayatındaki değişikliği. Bu bağlamda final ayrıca önemli ve etkileyici; alınan/alınabilen karar hikâyenin inandırıcılığı güçlü umutlu havasının en önemli kaynağı. Öyle ki içerdiği dramlara, mutsuzluklara rağmen yaşama sıkı sıkıya sarılmanızı sağlamanızı sağlıyor film ve iyiliğin/güzelliğin sonucu ne olursa olsun tek doğru olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Dagur Kári ve Orri Jónsson’un oluşturduğu Slowblow grubunun ve Karsten Fundal’ın imzasını taşıyan müziklerinin öykünün melodramatik sadeliğine uygun havaları taşıdığı filmde Fúsi’yi oynayan Gunnar Jónsson’un sade performansı göz yaşartacak bir güzelliğe sahip. Onun Billy Ray Cyrus’ın “Achy Breaky Heart”ı ile attığı dans adımlarına fark etmeden eşlik etmenize yol açacak kadar sahici bir oyun çıkarıyor Jónsson. Tüm yan kadronun işlerini ustaca yapmış göründüğü filmde, Sjöfn rolündeki Ilmur Kristjánsdóttir hikâyedeki öneminin de yardımı ile öne çıkıyor ve hayli zor bir rolün altından ustalıkla ve gerçekçiliği sonuna kadar hissettirerek kalkıyor kesinlikle. Belki de oyuncuların performansındaki yalınlığın filmin diğer tüm unsurlarında da tekrarlanıyor olmasının yarattığı bütünsel hava ve yakalanan uyum seyrettiğimiz hikâyenin tüm alçak gönüllülüğüne rağmen (ya da onun da katkısı ile) bu derece güçlü bir etki yaratmasını sağlıyor. Yönetmenin hüzünün kendisini hep hissettirdiği hikâyeyi yüzümüze çarpmaya gerek duymadığı, kendi mizansen becerisini sergilemek için aşırı ve rahatsız edici çabalara girişmediği ve dürüst bir öykü anlattığına bizi ikna ettiği türden filmlerden hoşlananlar için küçük, sıcak ve güçlü bir yapıt bu ve dünyayı ancak iyilik ve güzelliğin kurtarabileceğini hatırlatması ile de hayli önemli.

(“Virgin Mountain” – “Bâkir Dev”)

Diva – Jean-Jacques Beineix (1981)

“Uçurum uçurumu çeker”

Hayranı olduğu operacının konserini gizlice kaydeden genç bir adamın; kendisini uyuşturucu ve kadın ticareti yapan bir çete, şarkıcıyı kendileri ile anlaşma yaptırmaya kararlı Tayvanlılar, tuhaf bir çift ve yozlaşmış bir polisin karıştığı olayların içinde bulmasının hikâyesi.

Daniel Odier’in Delacorta takma adı ile yazdığı, 1979 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Jean-Jacques Beineix ve Jean Van Hamme’ın yazdığı, yönetmenliğini Beineix’in yaptığı bir Fransız filmi. Bu yıl Ocak ayında hayatını kaybeden yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma Fransız eleştirmen Raphaël Bassan’ın “Cinéma du Look” adını verdiği akımının örneklerinden biri. Bu akımın diğer örneklerinde olduğu gibi, görselliğin öne çıktığı ve bu bağlamda stilize bir anlayışın tercih edildiği yapıt gösterime girdiğinde eleştirmenler tarafından pek beğenilmemiş ama zamanla (ve özellikle ABD’de ilgi görmesinden sonra) kült denebilecek bir statüye ulaşmıştı. Sinemanın en “pop” çalışmalarından biri olan yapıt ilginç karakterlerin görselliğini desteklediği çekiciliği ve bu çekiciliğinin fazlası ile farkında olması ile dikkat çeken, “Cinéma du Look” akımının uzak durduğu 70’lerin gerçekçi Fransız filmlerinin “derinliği”nden yoksun olsa da kesinlikle ilginç bir film.

Raphaël Bassan’ın ilk kez La Revue du Cinéma dergisinin Mayıs 1989 tarihli sayısında kullandığı bir ifade “Cinéma du Look” (nasıl göründüklerine önem vermeleri nedeni ile “Görünüşün Sineması” olarak çevirebiliriz bu ifadeyi). Bassan, Beineix’in yanında Leos Carax ve Luc Besson’u da katar bu sınıflamasına ve onların stilize sinemasını tanımlar. Bu akım içinde yer alan filmler, 1970’lerde Fransız sinemasına hâkim olan realizmden uzak dururken, toplum dışında yaşamayı seçen karakterlerini özellikle metronun “yer altı”nda yaşamanın sembolü olarak kullanıldığı hikâyelerle ve renk/ışık kullanımının özenli bir şekilde öne çıkarıldığı bir tarzla anlattılar genellikle. 1980 başlarından 90’ların ortalarına kadar sürdüğü kabul edilen bu dönemin ilk örneklerinden biri olan bu çalışma da, senaristlerden biri olan Belçikalı Jean Van Hamme’ın çizgi roman metinlerindeki tecrübelerinin de yansıdığı havası ile türün tüm özelliklerini barındıran ilginç ve başarılı bir yapıt olmayı başarmış. Bu akımın filmlerinin ortak yönlerinden biri olan, “pop kültürü” ile “klasik kültür”ün birlikte kulllanımının da desteklediği zenginliği ile de sinema tarihinde kendisine özel bir yer edinen bu yapıtla Beineix’in sinemaya sıkı bir giriş yaptığı açık.

Orijinal müziklerini Erik Satie’nin eserlerinden de yola çıkarak Vladimir Cosma’nın hazırladığı filmde opera sanatçısını oynayan ve kendisi de ünlü bir soprano olan Wilhelmenia Fernandez’in seslendirdiği arya “Ebben? Ne andrò lontana” (İtalyan besteci Alfredo Catalani’nin 1878’de yazdığı şarkı daha sonra kendisinin “La Wally” adlı operasında da kullanılmış ve sanatçının günümüzde en çok seslendirilen eseri) yapıta müthiş bir işitsel tat katmış. Hikâye boyunca birkaç kez dinlediğimiz arya melankolik ve duygusal atmosferi ile hem kendi başına bir keyif kaynağı oluyor hem de Beineix’in akıllıca kullanımı ile hikâyenin gerilimine önemli bir katkı sağlıyor. Hikâyenin kahramanı olan Jules adındaki genç adamın (Frédéric Andréi) operacı kadına hayranlığı, gizlice yaptığı konser kayıtları, sahip olduğu ileri ses sistemi ve arkadaş olduğu bir çiftin evinde geçen sahnelerde dinlediğimiz müzikler filmi bu açıdan hayli önemli kılarken, yapıtı bir “müzik filmi” olarak tanımlamamıza da imkân veriyor. Gerçekten de Beineix filminin her karesine -duymadığımız anlarda bile- müziğin ve müzikalitenin egemen olmasını sağlamış. Bu seçimin ortaya güçlü ve etkileyici bir sonuç çıkarmasında Catalani’nin aryası kadar, Cosma’nın çalışmasının da (başlardaki fena halde 80’ler kokan synthesizer müziği hariç demek gerekiyor belki de ama o müziğin basitliği de filmin “pop” havasına uygun kesinlikle) çok önemli bir payı var. Kesinlikle bir sanat olarak müziğe âşık birilerinin yarattığını hissediyorsunuz filmi ve elde edilen bu duygu, tıpkı Jules’un operacıya hayranlığı kadar baştan sona hep yer alıyor hikâyede. Genç adam ve Cynthia Hawkins (Wilhelmenia Fernandez) adındaki operacı arasındaki bazı sahnelerin “romantizm”i de bu hayranlığın sonucu ve Beineix bu duyguyu incelikle işlemiş.

Koyu renk camlı gözlüklü Uzak doğulu adamlar, tetikçi kılıklı iki adam, iyi/kötü polisler, uyuşturucu ve kadın ticareti çetesi, zen ustası ve dalgalara düşkün bir adam ve onunla yaşayan Vietnamlı genç kadın gibi birbirinden farklı karakterlerle ve -hem olumlu hem olumsuz anlamda- uçarı ve hafif havası ile hikâyenin ciddiye alınacak bir şekilde toparlanması başta zor olacakmış görünüyor gibi olsa da, senayo bu işin altından iyi kalkmış açıkçası. Tüm karakterler arasındaki ilişkiler, karşılaşmalar ve her birinin akıbetinin iyi düşünülmesi sayesinde hikâyenin doğal bir şekilde gelişmesi ve akması sağlanmış ki bu da, filmin öne çıkan asıl unsuru stilize görselliği olsa da, içerik açısından da tutarlı ve ilginç bir sonuca yol açmış. Filmin tıpkı ses bandı gibi, ışığın kullanımının da (karakterlerden birinin evindeki ışık kaynağı gibi somut ögelerden Philippe Rousselot’nun görüntü çalışmasının tümüne) önemli olduğu filmin asıl çekiciliğini biçimsel özelliklerinden alması hikâyeye zarar vermemiş kısacası; ama kötücül bir polis şefinin varlığı üzerinden üretilen eleştirinin bu hikâyeyi yeterince ciddi kılmadığını da kabul etmek gerekiyor. Eğlenceli ama yeterince ciddi değil polisiyesi filmin ve bu bakımdan beklentisi olanları tatmin etmeyebilir belki de.

Beineix’in sık sık başvurduğu yumuşak kaydırmalar kameranın hareketlerini zarif kılarken, film başta metro ve tren istasyonları olmak üzere kovalamacaların olduğu mekânları keyif ve heyecan yaratacak bir şekilde kullanıyor ve aksiyonseverleri de mutlu edebiliyor. Hem kaynak romanın “zen havası”nı koruyabilen hem de yarattığı görsel dünya ve bunu sunuş şekli ile önemli olan film görülmeyi hak eden bir yapıt, özetle söylemek gerekirse. Evet, MTV kuşağının estetiğine uygun çekilmiş bir film bu ama yine de -en azından o zamanlar için- belli bir özgünlüğün yakalandığı gerçeğini değiştirmiyor bu durum.