Kuolleet Lehdet – Aki Kaurismäki (2023)

“Babam içkiden öldü, kardeşim de. Annem onların kederinden öldü. Senden hoşlanıyorum ama bir sarhoşla olamam”

Helsinkili iki yalnız emekçinin talihsizlikler ve engellerle karşılaşan aşklarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya ve Almanya ortak yapımı. Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan yapıt Kaurismäki’nin filmografisinin en başarılı örneklerinden biri ve, onun özgün sinema dilini ve hikâyelerini bir kez daha karşımıza çıkardığı başarılı bir çalışma. Yönetmene has dram, komedi ve romantizm ile örülü olan film sinemacının Proleterya başlığı altında grupladığı yapıtlarının dördüncüsü ve şimdilik sonuncusu. Sıradan insanların hikâyelerini yalın, samimi ve hümanist bir bakışla anlatan film sadece Kaurismäki hayranlarının değil, tüm sinemaseverlerin görmesi gereken bir çalışma ve sinemanın asıl gücünü insanların gerçek hikâyelerine samimiyet ile odaklandığında gösterdiğini hatırlatması ile ayrıca önemli.

Kaurismäki’nin Proleterya başlığı altında grupladığı filmlerin ilki 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) olmuştu; bunu 1988’de “Ariel” ve 1990’da “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız) izledi. 2023 tarihli bu filmse serinin şimdilik son filmi ve serinin adına uygun olarak kahramanlarını yine işçi sınıfından seçmiş yönetmen. Ansa (Alma Pöysti) bir markette çalışan ve büyükannesinden kalan evde yaşayan yalnız bir kadındır; Holappa (Jussi Vatanen) ise küçük bir fabrikada çalışmaktadır, alkole düşkündür ve Ansa gibi o da yalnızdır. Kadın marketteki son kullanma tarihi geçtiği için çöpe atılacak ürünleri evine götürdüğünden, adamsa bozuk olduğu konusunda önceden uyardığı bir hortumun neden olduğu iş kazasının, o sırada içkili olduğu için, suçlusu ilan edilerek işten atılır. Bu iki yalnız ve talihsiz insan bir karaoke gecesinde karşılaşacak, aralarındaki arkadaşlık ve sonrasında gelişen aşk pek çok şanssızlık ve engelle karşılaşacaktır.

Oyuncuların karakterleri tüm Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi duygulardan arınmış bir şekilde canlandırdığı ve hislerini gösterdikleri nadir anlarda da sahneyi aydınlattıkları filmi 2019’da hayatını kaybeden Fin müzisyen Harri Marstio’ya ithaf etmiş Kaurismäki. Yönetmenin iki filminde küçük rollerde karşımıza çıkan bu müzisyen, yine onun farklı filmlerinin soundtrack’lerinde de yer almıştı şarkıları ile. Bu ithaf sadece yönetmenin Marstio’ya olan hayranlığının değil, tüm filmografisinde olduğu gibi burada da şarkıların yapıtın ana öğelerinden biri olarak kullanılmasının da sonucu. Filmin adı da çok ünlü bir şarkıdan geliyor: sözlerini Fransız şair Jacques Prévert’in yazdığı, Joseph Kosma bestesi “Les Feuilles Mortes”. Lale Belkıs’ın da “Bizim Şarkımız” adı ile Türkçe söylediği bu klasik şarkıyı filmde Fin popüler müziğinin önemli isimlerinden Olavi Virta kendi dilinde söylüyor. Şarkılardan söz etmişken, Kaurismäki’nin bu filmde de yine bolca şarkı kullandığını ve başta karaoke sahnesi olmak üzere her birini öykünün içine doğal bir şekilde yerleştirebildiğini söyleyelim; öyle ki bu şarkılar olmaksızın hikâye bir parça eksik kalırdı sanki.

Filmin proleterya serisinin bir parçası olmasını sadece iki kahramanının emekçi sınıfından olması sağlamıyor elbette; bu iki kişinin işten atılma sahneleri ve bazı diyaloglar, Kaurismäki’nin kapitalizm karşıtlığını ve hep emekçinin yanında saf tutuşunu gösteren pek çok örneği getiriyor karşımıza. Sigara yasağı tabelasının altında sigarasını içen Holappa’ya iş arkadaşı “Ölümün sigaradan olacak” dediğinde, kahramanımızdan “Hayır, akciğerlerimi önce kömür tozu bitirecek” cevabını alıyor örneğin. Ansa ise market yöneticisinin tarihi geçmiş ürün için “Bu, çöpe ait!” uyarısına “Galiba ben de öyle” tepkisini veriyor çaresizce. Yine Anna’nın, evine gelen bir zarfı açtıktan sonra evdeki tüm elektrikli aletleri kapatması tek bir söz söylemeye gerek duymadan bir emekçinin yoksulluğu üzerine çok söz söylemeyi başardığını gösteriyor Kaurismäki’nin. Kuşkusuz film tam da bu sinemacıdan beklenecek şekilde, emekçi sınıfının dayanışmasını ve “bir insanı sevmekle başlayacak her şey” söylemini destekleyecek pek çok sahne ile bir yol göstericilik de içeriyor bir bakıma. Benzer şekilde filmin mizah yaklaşımı da, herhangi bir duygusal zorlama içermiyor ve tüm sıradanlığı, hatta donukluğu ile etkiliyor seyirciyi. Bir otobüs durağında sızan bir sarhoşun ceplerini yoklayan ve çalacak bir şeyler arayan gençlerin sahnesi, Holappa ve arkadaşı Huotari’nin (Janne Hyytiäinen) ilerleyemeyen sohbetleri veya Olavi Virta’nın Fince sözlerle söylediği “Mambo Italiano” şarkısının bir müzik otomatında çaldığı bardakilerin donuk ve sessiz görünümleri gibi pek çok örneği var tipik Kaurismäki mizahının.

Rahatlıkla bir sinefil filmi olarak tanımlayabileceğimiz bir çalışma yapmış Kaurismäki. Sinemada seyredilen bir film (Jim Jarmusch’un 2019 tarihli çalışması “The Dead Don’t Die”); kahramanlarımızın bu filmin çıkışında, seyrettiklerine benzeterek adını andıkları iki film (Robert Bresson’un 1951 yapımı “Journal d’un Curé de Campagne” (Bir Taşra Papazının Güncesi) ve Jean-Luc Godard’ın 1964 yapımı “Bande à Part” (Çete)); gerek sinemanın vitrininde gerekse başka yerlerde karşımıza çıkan afişler (Jean-Pierre Melville’in 1970 yapımı “Le Cercle Rouge” (Ateş Çemberi), John Huston’ın 1972 yapımı “Fat City” (Boksörün Dünyası), Godard’ın 1965 yapımı “Pierrot le Fou” (Çılgın Pierrot) ve David Lean’in 1945 yapımı “Brief Encounter” (Kısa Tesadüfler) vd.); birbirlerini kaybeden kahramanlarımızın bir sinema önünde karşılaşmaları gibi pek çok örnek Kaurismäki’nin sinefil kimliğinin uzantısı olarak çıkıyor karşımıza ve yapıta sinema sanatının meraklıları için ek bir keyif katıyor.

Filmlerden söz etmişken Holappa’nın okuduğu bir kitap üzerinden yapıtın edebiyat göndermesini de anmakta yarar var. Okuduğu kitabı arkadaşı Huotari’ye veriyor kahramanımız ve “çocuklar için hikâyeler” ifadesini kullanıyor eser için. Kameranın kitabın ismini özellikle göstermesi boşuna olmasa gerek; Fin yazar Marko Tapio’nun 1967 ve 68’de iki cilt hâlinde yayımlanan romanı “Arktinen Hysteria” adlı bu kitap bir ailenin hikâyesini İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan ve Kış Savaşı olarak da bilinen savaş sırasında yaşananlar üzerinden anlatır ve elbette “çocuklar için hikâyeler” sözü bir ironidir sadece. Emekçi sınıfından karakterlerin olduğu roman çok zor bir dönemde hissedilen umutsuzluk ve çıkışsızlık duygusunu ele alırken, ortaya çıkan histeriyi güçlü biçimde anlatır. Bu bağlamda pek doğrudan bir ilişki yok filmin hikâyesi ile ama romandaki “sessizce acı çekmek” kavramının bireysel karşılıkları var Kaurismäki’nin senaryosunda. Buna karşılık asıl ilişki savaşın kendisi olsa gerek; çünkü özellikle Ansa’nın radyosundaki haberler aracılığı ile savaşın kendisi (Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş) öyküde sık sık gösteriyor kendisini ve kadının yalnızlığına ve hüznüne eşlik ediyor bu haberler. Burada vurgulanması gerekense haberlerin tamamının Rusya’nın Ukrayna’ya gönderdiği bombaların sonuçları, dolayısıyla Rus saldırganlığı üzerine olması!

Timo Salminen’in görüntü çalışması, karakterlere samimiyet ile yaklaşan kamera açıları ve zamansızlık havası yaratan renk seçimleri ile dikkat çekiyor ve Ansa ile Holappa’nın küçük bir masada karşılıklı yemek yedikleri sahnede yaratılan “klasik tablo güzelliği”nde olduğu gibi hayli etkileyici anlar da yakalıyor. Bu sahnede masanın önüne konduğu penceredeki gece mavisi, karakterlerin kıyafetlerinin doygun sarı ve kırmızı renkleri ve masadaki çiçeğin yarattığı “küçük mutluluklar” havasından etkilenmemek mümkün değil örneğin. İşte bu görüntülerin de yardımı ile, bu yalın ve güzel film Fin sinemacının bize sunduğu “küçük başyapıtlar”ın şimdilik sonuncusu oluyor ve seyircisine verdiği umudun da katkısıyla ayrıca değer taşıyor.

(“Fallen Leaves” – “Sararmış Yapraklar”)

(Visited 3 times, 3 visits today)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir