Çılgınlığın Ötesi – Stephen King

Bugüne kadar 62 roman, 5 kurgu dışı kitap ve 200’den fazla hikâyesi yayımlanan ve bu eserlerinin önemli bir kısmı sinema veya televizyona uyarlanan çalışkan ve popüler Amerikalı yazar Stephen King’in otuzuncu romanı. Korku, gerilim, suç, fantezi ve bilim kurgu türlerinde doğaüstü ögeler de barındıran eserler üreten yazarın bu kitabı ilk kez 1995 yılında yayımlanmış. Eser, kocasından yıllar boyu süren ve korkunç boyutlara varan bir şekilde şiddet gören bir kadının evi terk etmeye karar vermesi ile başlayan olayları ele alırken, onun peşine düşen ve bir polis memuru olan adamın kadını takibini ve yeni bir hayat kurmaya çalışan kadının satın aldığı bir tablo nedeni ile yaşanan doğaüstü olayları anlatıyor. Gerçek zamanlı anlatılan kaçış bölümü ile güçlü bir giriş yapan romanın dozu hayli kaçmış sert bölümleri, kötü karakterinin hayli abartılı bir biçimde çizilmesi ve gereğinden fazla iddialı olmak gibi pek de önemsiz olmayan kusurları var. King’in en beğenilen romanları arasında yer bulamayan kitap başlangıçtaki düzeyini koruyabilse çok daha çekici bir eser olabilirmiş ama yazarın çok şey anlatma ve gidebildiği kadar ileri gitme çabası yüzünden aksıyor.

King neredeyse tüm yazdıkları sinema ve / veya televizyona da uyarlanmış bir yazar ve bu kitabının da sinemaya aktarılması için 2011’de çalışmalara başlanmış ama sonradan vazgeçilmiş projeden. Bu kararda romanın görsel karşılığını üretmenin zorluğu ve bu karşılığın sinema açısından bakıldığında yeterince çekici olmayabileceği endişesi rol almış olmalı. Sadist kelimesinin yetersiz kalacağı, sapık ve vahşi bir kocanın elinde 14 yıl boyunca işkence gören kadının hikâyesi çok iyi başlarken, King bir yandan sapkınlığın ve şiddetin diğer yandan da fantezinin dozunu sürekli artırıyor ve roman bir süre sonra çığrından çıkıyor; daha doğru bir ifade ile söylemek gerekirse, King’in otobiyografisinde de söylediği gibi “kendini çok zorlayan” bir eser bu ve bir noktadan sona fazla gelmeye başlıyor okuyucuya okudukları. King’in sık sık yaptığı gibi popüler kültüre oldukça fazla göndermesi olan roman, ülkemizin de en önemli problemlerinden biri olan kadına uygulanan şiddet ve kadın cinayetleri konusunda popüler edebiyatın en önemli eserlerinden biri olma fırsatını yazarın dizginleyememiş göründüğü fantezileri uğruna feda ediyor sanki.

Terk edemediği bir cehennemde on dört yıl hemen her gün acı çeken kadının yaşadıklarını, kaybolan özgüvenini, korkularını ve hissettiği dehşeti çok güçlü bir şekilde kaleme almış King. Öyle ki çok uzun kaçma kararı verme ve bunu gerçekleştirme bölümünün nerede ise gerçek zamanlı anlatıldığı sayfalarda sizi hemen avucunun içine alıveriyor ve nefes almanıza hiç fırsat vermeden sizi Rose adındaki kadının bir parçası yapıyor adeta. Bundan sonrası ise biraz gerilim, biraz romantizm (Barbara Cartland romantizmi), bolca fantezi (Yunan mitolojisinin usnsurlarından beslenen bir fantezi bu) ve bolca şiddet. Bu dört başlığın ilkinde tipik bir King başarısı var ki romanı okumaya değer kılan da temel olarak burada ulaşılan düzey. Kitabın kötü karakterinin bir polis olması onun karısını takip etmesini ve izini bulmasını kolaylaştırırken, King buradaki gerilimi akıllıca kurgulamış kesinlikle; ama bu bölümlerin bile gücünü azaltan bir problem var “kötü adam”la ilgili. Onun sapkınlığı o kadar ileri götürülüyor ve anlamsız / gereksiz psikolojik açıklamalarla o kadar yoruluyor ki okuyucu, bir süre sonra nerede ise karikatüre dönüşüyor bu koca karakteri.

Sonlardaki piknik bölümünü tıpkı açılışta olduğu gibi gerçek zamanlı ve farklı karakterlerin gözünden anlatan King yine hayli etkileyici bir atmosfer kuruyor burada ve o çok uzun “rüya” bölümünde elinden kaçırdığı okuyucuyu tekrar kazanıyor. Özetle söylemek gerekirse, King çok iyi başladığı ve arada parlak anlar da yakaladığı romanında fazla ileri gitmesinin acısını çekiyor ve roman vaat ettiği düzeye ulaşamıyor. Ne var ki sonuçta hiçbir anında sıkıcı olmayan bir Stephen King romanı bu ve özellikle de yazarın eserlerini bilen ve sevenler için hayli çekici olabilecek yanları da kesinlikle var.

Kitabın çevirisi (Altın Kitaplar – Gönül Suveren) bir parça “mekanik” bir havaya sahip. Klozet kelimesinin yerine İngilizcesinin birebir karşılığı olan tuvalet sözcüğünün kullanılması gibi sorunların rahatsız edeceği kesin. Orijnalinde yer alan “Someone walked over my grave” deyimi “Biri mezarımın üzerinden geçti” diye çevrilmiş ama mekanik tercümenin sonucu oluşan bir hata bu; çünkü İngilizcede bu deyim sebebi bilinmeyen, âni bir korku ve ürpertinin hissedildiği durumlarda kullanılıyor. Dolayısı ile bu yanlış tercüme ilgili karakterin ifade ettiği duyguyu okuyucu için anlaşılmaz kılıyor. Ayrıca Amerikalı bir okuyucu için çok açık olan bazı gönderme ve popüler kültür örneklerinin Türk okuyucu için dipnotlarla açıklanmalarının gerekli olduğu da gözden kaçırılmış.

(“Rose Madder”)

Io La Conoscevo Bene – Antonio Pietrangeli (1965)

“Benden hoşlandı mı? Sorun şu ki o her şeyden hoşlanıyor. Hep mutlu, hiçbir şikâyeti yok. Kimseyi kıskanmıyor. Hiçbir merakı yok, hiçbir şeye şaşırmıyor. Sürekli utanç verici şeyler yaşasa da hiç utanç duymuyor. Yaşadıkları onda hiçbir iz bırakmadan silinip gidiyor. Bir hevesi yok; edepsizce yaşıyor ama fahişelik yapmadığı için parası da yok. Onun dünyasında dün ve yarın yok. Bugün için yaşamak bile onun için çok fazla plan yapmak demek; o yüzden sadece ânı yaşıyor. Tek eğlencesi güneşlenmek, müzik dinlemek ve dans etmek. Kalan zamanda, kafasına göre bir öyle bir böyle davranıyor. Sürekli yeni birileri ile tanışmaya ihtiyaç duyuyor, kim olduğu önemli değil; kendisi ile baş başa kalmasın yeter”

Film yıldızı olmayı hayal eden, özgür ruhlu ve kaygısız bir genç kadının hikâyesi.

Senaryosunu Antonio Pietrangeli, Ruggero Maccari ve Ettore Scola’nın yazdığı, yönetmenliğini Pietrangeli’nin yaptığı bir İtalya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. 1968 yılında henüz 49 yaşındayken, denizde boğularak hayatını kaybeden İtalyan sinemacı Pietrangeli’nin filmi 1960’ların İtalyası’nın pop müzik ve ünlüler etrafında örülü hayatının üzerinden bir genç kadının hikâyesini anlatan serbest havası, İtalyan sinemasının ünlü isimleri ile dolu kadrosu, hem eğlenceli hem dramatik olabilen atmosferi, yönetmenin dinamik anlatımı ve başroldeki Stefania Sandrelli’nin hikâyeye yakışan bir şekilde karanlık bir yanı da olan eğlenceli performansı ile ilgi çeken bir çalışma. Eleştirisi ile de önemli olan film 1960’lı yılların İtalyan sinemasından gelen ilginç bir yapıt.

Boş bir kumsalda kayan kamera ile açılıyor film. Yoğun bir kalabalığın yeni ayrıldığını belli eden ayak izleri ve bu kalabalığın geride bıraktığı anlaşılan çer çöpü gösteren kamera, tek başına kumsalda sırtüstü yatan ve bikinisinin üst kısmını çıkarmış genç ve güzel bir kadına gelerek duruyor. Yanında duran radyodan duyduğumuz, tüm hikâyeye yayılmış 1960’lar havasının örneklerinden biri olan bir pop şarkısı. Sonra telaşla fırlar kadın yerinden; hızla koşarken karşılaştığı ve tanıdığı bir seyyar satıcı adama bikinisinin kopçasını bağlatırken, bir diğer adamın da elindeki hortumla kendisini sulayarak üzerindeki kumu temizletir. Kuaförde çalışmaktadır Adriana ve dükkanın sahibi ile de ilişkisi vardır. İtalya’da 1965 ile 74 arasında yayımlanan ve parapsikolojik ögeleri ile bilinen Demoniak adındaki çizgi romanı okurken gördüğümüz kadın bir sonraki sahnede ise sinemada yer göstericilik yaparken yapmaktadır ve sevgilisinin (bir başka erkektir bu) kendisini almaya gelmiştir. Kız kuaförden ayrılmış ve burada mı çalışmaktadır artık ve eskisini bırakıp yeni bir erkekle mi çıkmaktadır, yoksa tüm bunlar eş zamanlı mı olmaktadır? Bu konuda bir fikir vermiyor Antonio Pietrangeli ve hikâye boyunca sık sık göreceğimiz gibi zamanda atlayarak ilerliyor. Yönetmenin tam da 1960’ların ruhuna özgü serbest tarzının örneklerinden sadece biri bu. Sıkı bir soundtrack’i hikâyenin tümüne yayarak dönemin ruhunu filme egemen kılması bir diğer örneği olurken bu tercihin, şarkılar da bugün hem bir nostalji duygusunu sağlıyor hoş bir şekilde hem de hikâyenin bir parçası işlevi görüyorlar.

Mina’nın “Addio” ve Millie’nin “Sweet William” şarkıları eşliğinde dans edilen, Gilbert Becaud’nun “Toi” (İtalyanca versiyonu) eşliğinde tek başına araba sürülen ve “Letkis”in (1960’larda epey popüler olan Letkajenkka adındaki Fin kökenli bir dans müziği türündeki şarkı Rauno Lehtinen’in eseri) keyifli bir “tek başına dans”a eşlik ettiği filmin Piero Piccioni imzalı müziklerini de ekleyince, Antonio Pietrangeli’nin müzikten filmin hikâyesi, diyalogları ve oyuncuları kadar güçlü bir biçimde yararlandığını söylemek mümkün. Tüm bu şarkılar hikâyenin bir süsü olmaktan çok öteye geçiyor ve Adriana’yı tanımlayan en önemli unsurlardan birine dönüşüyorlar. Pietrangeli’nin sert ve ani kamera hareketlerinden çekinmediği film bir yandan beğendiği her erkekle yatarken, finale doğru olan bir sahnede hiç beklemediği anda sadece cinsellik üzerinden görülmekten de -bir umursamaz gülümseme ile tepki verse de- rahatsız olan kadının, kendisini kullanan bir adama karşı bile herhangi bir tepki duymaması ile çok özgün bir karakter çiziyor bize müziği de kullanarak.

Birlikte olduğu bir yazarın Adriana’dan esinlenerek yarattığı karakterini anlatırken söylediği gibi gerçekten de sadece ânı yaşıyor gibi görünüyor genç kadın. Ne dün, hatta ne de bugün olanlar ne de gelecekte olacaklar onu ilgilendiriyormuş diye düşündürtüyor seyirciye film ama bir yandan da gerçeğin bundan bir parça farklı olduğunu da ince bir şekilde işliyor aslında sık sık: Örneğin kuaförde çalışırken düşürerek bir şişeyi kırması, genç kadına bir kapı önündeki öpüşme sırasında düşüp kırılıan içki şişesini hatırlatıyor birden; aniden verilen kararla gerçekleştirilen bir aile ziyaretinde kadının yüzünde beliren ifade ya da yönetmenin hikâyeye yerleştirdiği diğer “hatırlama” sahneleri geçmişin hiç de o kadar önemsiz olmadığını söylüyor. Kadının sinema yıldızı olmaya çalışırken nasıl kullanıldığını anladığı ve arkadaşlarının yanında mahcup olduğu sahne ve elbette etkileyici final ile gelecek için de hiç de kaygısız olmadığını anlıyoruz kadının. Onun maçlar arasında düzenlenen bir defilede mankenlik yaptığı boks salonundan çıktıktan sonra, maçını kaybetmiş bir boksörle olan konuşması ve adama gösterdiği samimiyet gibi sahneler ile kadının naifliği ve saflığını da dokunaklı bir şekilde gösteriyor bize yönetmen. Hoşlandığı bir erkeğin, adamın hoşlandığı bir başka kızla konuşabilmesi için aracı olması da bir başka örneği onun bu saflığının.

Kadının “pop” dünyası ile gerçek hayat arasındaki farklılığı gösteren önemli bir sahne var filmde. Kadın ve boksör istasyonda treni beklerken, iki görevli memurun konuşmasına tanık oluyoruz. Sosyal güvenlik uygulamalarından şikâyet eden memurların kaygıları ile diğer ikisinin konuşmalarının içeriği birbirleri ile tamamen farklı. Aynı anda gerçekleşen bu zıt konuşmalar, filmin bir diğer temasının sembolü de oluyor bir yandan da: Sinemanın hayal yaratan ve hayal ettiren dünyası ile gerçek hayatın farklılığı. Sinema dünyasının tüm o parlak görüntüsünün arkasındaki sahteliğini güçlü bir trajikomik sahnede getiriyor önümüze film. Yaşlanan ve iş bulmakta zorlanan bir sinema yıldızının rol kapabilmek için bir partide içine düştüğü durumdan etkilenmemek de mümkün değil.

Antonio Pietrangeli hikâyenin serbest ruhunu hep gözeten bir yönetmenlik çalışması gösterirken, farklı birkaç sahnede görüntü yönetmeni Armando Nannuzzi ile birlikte ışık ve gölge oyunlarından ve çarpıcı kamera açılarından ustaca yararlanıyor ve filmine biçimsel açıdan da bir çekicilik katıyor. Onun hikâyenin ufak mizah anları da olan yanına uygun çalışması filmin önemli kozlarından biri ve yönetmenin genç yaşta kaybının neden olduğu üzüntüyü daha da artırıyor. İçine girmek istediği sistemin (burada sinema dünyası ama başka bir dünya da olabilirdi bu) kendisini asla gerçek anlamda kabul etmeyeceğini, sadece kullanıp bir kenara atacağını acı biçimde anlayan bir genç kadını anlatan film adeta farklı bölümler gibi kurgulanması ve popüler kültüre bakışı açısından Godard’ı da çağrıştıran bir çalışma. Bu bölümlerin her birinde kendisine zarar da veren güvenini hep koruyan ama bir yandan da hüzünlü bir şekilde değişmeye başlayan karakterini çok rahat bir oyunla, çekici bir şekilde canlandıran Stefania Sandrelli’nin önemli bir katkı sağladığı filmin zengin bir oyuncu kadrosu mevcut. Sinemadaki ilk rollerinden birindeki Franco Nero’nun (araba garajı çalışanı) yanında, artık rol bulamayan eski yıldız oyuncu rolündeki Ugo Tognazzi, kadının âşıklarından biri olan Dario’yu oynayan Jean-Claude Brialy, yıldız oyuncu rolündeki Enrico Maria Salerno ve menajeri canlandıran Nino Manfredi filmin hüzünlü eğlencesini güçlendiren performanslar gösteriyorlar.

Fellini’nin 1960’da “La Dolce Vita” (Tatlı Hayat) ile anlattığı dünyanın bir benzerini, daha az eğlence ve gösteriş ve daha fazla hüzün ile anlatan bu film, sinemanın unutulma haksızlığına uğramış yapıtlarından biri. Zaman zaman bir bütüncül havadan yoksun kalsa da, dönemin İtalyan sinemasının bu ilginç eserini görmekte yarar var.

(“I Knew Her Well”)

The Man with the Golden Arm – Otto Preminger (1955)

“Ben mi? Ona dokunmasına izin vermektense, kolumu kesip atmayı tercih ederim. Hastanede benimle ilgilenen Doktor Lennox ki çok iyi bir adamdır bana en az on defa dedi ki “Frankie, buradan çıktıktan sonra sadece bir kez bile kullanırsan, tekrar bağımlı olursun”. Benim için meraklanmana gerek yok, dostum”

Gördüğü tedaviden sonra serbest bırakılan bir uyuşturucu bağımlısının bir caz orkestrasında davulcu olmaya ve eski alışkanlığından uzak durmaya çalışmasının hikâyesi.

Nelson Algren’in ABD’de prestijli “National Book” ödülünü kurgu eser dalında kazanmış 1949 tarihli ve film ile aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Kitaptan başta finali olmak üzere hayli uzaklaşan ve bu nedenle de Algren tarafından sahiplenilmeyen filmin senaryosunu Walter Newman, Lewis Meltzer ve jenerikte adı geçmeyen Ben Hecht yazarken, yönetmenlik koltuğunda Otto Preminger oturmuş. Amerikan sinemasında uyuşturucu bağımlılığını konu alan ve kullanımın gösterildiği ilk filmlerden biri olan eser bu “cüretli” içeriği nedeni ile Türkiye’de sansürden geçememiş ve vizyona da hiç girememişti. Hikâyenin kahramanı Frankie’yi canlandıran ve Oscar’a aday gösterilen (filmin diğer iki adaylığı Siyah-Beyaz Sanat Yönetimi ve Müzik dallarında olmuş) Frank Sinatra’nın parlak bir performans sunduğu film, başta finali olmak üzere “Hollywoodvari” havaya sık sık bürünse de; Preminger’in hiç aksamayan yönetmenlik becerisi, Elmer Bernstein imzalı sağlam müzikleri, o zamanlar tabu sayılan bir konuya el atma cesareti ve ortalama bir Hollywood filminde bile hiç aksamayan hikâye anlatma ustalığının burada da yer alması ile ilgiyi hak eden bir yapıt. Kesinlikle bir başyapıt değil ama aynı kesinlikle bir klasik bu çalışma.

Otto Preminger bu filmden üç yıl önce, 1953’te çektiği ve F. Hugh Herbert’ın aynı adlı sahne oyunundan uyarlanan “The Moon is Blue” (Ay Mavidir) ile Hollywood’da ortalığı karıştırmıştı; o tarihte hâlâ yürürlükte olan ve sansürün kurallarını belirleyen Hays yasasına aykırı bir şekilde senaryo o güne kadar kullanılmayan kelimelere (örneğin “bâkire”) yer veriyordu çünkü. O filmi ile sansür anlayışının değişmesi için adım atılmasını sağlayan Preminger bu filmi ile de bir başka tabuyu devirmiş, Sinatra ve ona eşlik eden Kim Novak ve Eleanor Parker gibi yıldız isimlerden de aldığı güçle. Hollywood’daki sol isimlerle yakınlığı nedeni ile FBI’ın takip altında tuttuğu ve hatta bir süre pasaportuna el konulan Preminger 1959’da da “Anatomy of a Murder” (Bir Cinayetin Anatomisi) ile “tecavüz” ve “sperm” kelimelerini Hollywood’a kabul ettirerek sansürün değişmesi çabalarının önde gelen sahiplerinden biri olmayı sürdürmüş. Bugünün seyircisi için akıl almaz görünebilir sansür mekanizmasının karşı çıktıkları ama o dönemin oldukça katı gerçeklerinden biriydi bu ve yıllar boyunca da sinemacıların elini kolunu bağlamıştı.

Filmin bugün bir klasik kabul edilen afişini de hazırlayan Saul Bass’ın sade ve ilginç jenerik çalışması ile birlikte Bernstein’ın caz esintili güçlü müziğini de dinlemeye başlıyoruz. Açılış sahnesinde bir otobüsten elinde iki koca bavulla inen Frankie (Frank Sinatra) ile tanışıyoruz öncelikle. Zorunlu olarak gittiği hastane – cezaevi karışımı bir yerden yeni ayrılan ve artık “temiz” olan bir adamdır Frankie ve eski mahallesine geri dönmüştür. 6 aylık ceza ve tedavi sürecinde davul çalmayı öğrenmiş ve bir orkestraya girerek yeni bir hayata başlamak arzusundadır. Onu bekleyen eşi (Eleanor Parker) tekerlekli sandalye mahkumdur ve adamın eski sevgilisi de (Kim Novak) onlarla aynı apartmanda oturan ve bir gece kulübünde çalışan seksi bir kadındır. Mahallenin uyuşturucu satıcısı Louie (Darren McGavin) peşine düşüp onu tekrar uyuşturucuya çekmeye çalışırken, yasa dışı kumar oynanan bir mekânda önceden “kasa adına kâğıt dağıtıcılığı” yapan (kâğıtları dağıtırken kasa adına kumar da oynayan) Frankie’nin patronu Schwiefka da (Robert Strauss) onun çok yetenekli olduğu işine geri dönmesini istemektedir. Özürlü karısının sürekli yarattığı vicdan azabı ve elbette uyuşturucunun sürekli çağıran sesi kahramanımızın hedeflerine ulaşmasının önünde büyük engeller oluşturmaktadır.

Filmin adındaki “Altın Kol” ifadesi hem Frankie’ye davulcu olarak yeteneği nedeni ile tedavi sürecindeki hocasının taktığı ismi hem de adamın uyuşturucuyu aynı kolundan vücuduna zerk etmesine bir gönderme. Altın Kollu Adam’ın kendisini eski dünyasına geri sokmaya çalışan kişi ve olaylarla mücadelesinden galip çıkıp çıkamayacağı filmin ana gerilim kaynağını yaratıyor. Bu savaşın sonucu kitap ile film arasında çok önemli ölçüde fark göstermiş: Gerçekleşen bir ölümün faili değişirken, kahramanımızın kitapta kısa süreli bir heves olan davulculuğu burada önemli bir yeteneğe dönüştürülmüş. Baş karakter romanda 20’li yaşlardayken, onu canlandıran Sinatra’nın o sırada 40 yaşında olduğunu da düşününce yıldız oyuncunun varlığının hikâyeyi yönlendirdiği ortaya çıkıyor ki bu da Hollywood için oldukça normal bir tutum. Bunun yanında, bu filmi oyunculuk kariyerindeki iki önemli dönüm noktasından biri (diğeri Fred Zinnemann’ın 1953 yapımı “From Here To Eternity” (İnsanlar Yaşadıkça) filminde rol alması) olarak tanımlayan Sinatra’nın performansı oldukça parlak ve oyuncu bir yıldız olarak değil, has bir sanatçı olarak gösteriyor kendisini. Uzun bir tek çekimle gerçekleşen uyuşturucu krizi sahnesinin sağlam performansının en önemli örneklerinden biri olduğu hikâye boyunca Sinatra karakterinin tereddütlerini, kendisine ve etrafındakilere karşı verdiği savaşı ve hissettiği çıkmazları oldukça güçlü bir biçimde sergiliyor. Kim Novak senaryonun onu kilişe bir tiplemeye yerleştirmesinin, Eleanor Parker ise yine senaryonun onu abartılı oynamaya zorlamasının sıkıntılarını yaşasalar da üzerlerine düşeni yapıyorlar.

Otto Preminger sağlam sinema duygusu olan bir sinemacı olarak yönetmenliğinde aksamıyor hiç. Zaman zaman ufak oyunlarla (örneğin uyuşturucu kullanımına hazırlık sırasında davulun ritmine göre kurgulanan görüntü ve kullanım sırasında karakterin yüzüne yapılan zum) hikâyenin dinamizmini koruyan yönetmen, Sinatra’nın performasından çok etkileyici bir biçimde yararlandığı son kumar sahnesinde sinemacılığının sağlamlığını kanıtlıyor bir kez daha. Frankie ile Louie’nin bardaki bir karşılaşmaları kamera hareketleri ve açıları, kurgusu ve yakın planları ile bu adamlardan ilkinin sıkışmışlığını gösterir ve haber verirken, sinema derslerinde üzerinde durulacak güzellikte bir bölüm yaratmış yönetmen. Öncelikle finali olmak üzere film Hollywood alışkanlıklarından sıyrılabilseymiş daha iyi bir sonuç çıkabilirmiş ortaya ama yine de Preminger’in bu filmi -yeterince şaşırtıcılık ve yenilik içermese de dili ve konusu açısından, dış çekimlerin çoğunun stüdyoda gerçekleştirildiği kendisini fazlası ile belli etse de ve uyuşturucu bağımlılığı açısından bazı inandırıcılık sorunlarına sahip olsa da- ilgi ile seyredilebilecek bir çalışma.

(“Altın Kollu Adam”)

Synonymes – Nadav Lapid (2019)

“İbraniceyi reddetmen onu çok üzmüş. Dilini reddetmenin, ruhunda bir parçayı öldürmeye eş değer olduğunu söyledi”

Ulusal kimliğinden kurtulmak için ülkesinden kaçarak Paris’e gelen İsrailli genç bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Nadav Lapid ve babası Haim Lapid’in yazdığı, yönetmenliğini Nadav Lapid’in yaptığı bir Fransa ve İsrail ortak yapımı. Hikâyenin kahramanı olan Yoav’ı canlandıran Tom Mercier’in ilk kez oyunculuk yaptığı film onun açısından cüretkâr olarak nitelenebilecek sahneleri olan, kimlikten (ve onunla birlikte gelen kaderden) kaçmanın imkânsız göründüğü, dili ve içeriği ile cesur bir çalışma. Yönetmenin filmin kurgucularından biri olan annesi Era Lapid’e ithaf ettiği film Berlin’de hem Altın Ayı ödülünü almış hem de sinema yazarları tarafından yarışmalı bölümün en iyisi seçilmişti. Baş karakterinin ifadesi ile “kaderi mühürlenmiş olan bir ülke”nin vatandaşı olarak İsrail’de yaşamanın travmalarını kimliğini ve onun ayrılmaz parçası olan ana dilini terk ederek atlatmaya çalışan adamın bu delice ve imkânsız denemesini farklı kamera kullanımı ve yenilikçi bir üslup ile, hikâyelerin insan için taşıdığı yaşamsal önemi vurgulayarak ve güçlü bir biçimde anlatan bir çalışma.

Taşıdığı koca bir sırt çantası ile bir adam çok hızlı adımlarla yürüyor caddede; kamera onu çok yakından, adeta vücudunun bir parçaymış kadar yakından takip ediyor. Büyük ve boş bir apartman dairesine giriyor adam. Uyuduktan sonra duşa giriyor ve oradan çıktığında, çıkardığı kıyafetleri dahil tüm eşyalarının çalındığını fark ediyor. Hava çok soğuktur, apartmandaki diğer dairelerin kapısını çalar ama açan olmaz. Donmamak için duşa girer tekrar ama sıcak su kesilir ve… Yoav adındaki genç adamın kahramanı olduğu tüm bu sahneleri ilk uyandığı andan itibaren tamamen çıplak olarak oynuyor Tom Mercier ve daha sonra birkaç kez daha tekrarladığı bu çıplaklığını, para kazanmak için modellik yapmaya gittiği bir yerde çok daha ileri götürüyor hayli sert bir sahnede. Yönetmen Nadav Lapid’in bu cüretkârlığın arkasında yatan temel olarak hikâyesinin baş karakterini tüm “çıplaklığı” ile ortaya koymak ve onun bir kimliği üzerinden atmaya çalışırken içine düşebileceği kimliksizliği işaret etme isteği olsa gerek. Mercier bu zor sahnelerin altından ustalıkla kalkıyor ve karakterinin umarsızlığını, çabalarını ve -belki de en çok kendisine karşı- giriştiği savaşı oldukça etkileyici bir performansla getiriyor karşımıza. Travmaları büyük bir karakterin bu dıştan başta fark edilmeyen ama içeride dehşetli bir şekilde can yakan yaralarını adeta kendisi gerçekten yaşamış gibi içselleştirmeyi başarmış genç oyuncu.

Yoav’ın kendisini son anda donmaktan kurtaran iki Fransız karakterle ilişkisinin seyrini, onun üzerine almaya çalıştığı yeni kimliği ile ilgili sıkıntıların bir işareti veya sonucu olarak kullanıyor film. Emile (Quentin Dolmaire) parasını zengin babasının karşıladığı evinde kitabını yazmaya çalışan ve belirsiz bırakılan bir sorunu olan genç bir adamdır ve Yoav hem hikâyeleri ile hem fiziksel olarak ilgisini çeker onun. Onunla birlikte yaşayan Caroline adındaki genç kız ise bir orkestrada obua çalmaktadır ve Emile’e karşı duyduğu ama ileri götüremediği duygularının karşılığını Yoav’da bulacaktır. Bu iki genç insanla olan ilişkileri Yoav için Fransız olmanın aracıdır bir yandan da ve akıbetleri asıl çabasınınki ile aynı olacaktır. Genç adam kaçtığı İsrail’i Paris’te de bulacaktır karşısında. Sadece peşinden gelen babası değil, güvenlik görevlisi olarak işe girdiği İsrail konsolosluğundakiler veya İsrail’deki askerliğinden tanıdığı Michel adındaki milliyetçi Yahudi onun nereye giderse gitsin ulusal kimliğinden kaçışının olmadığını gösteriyor. Yunan şair Kavafis’in “Şehir” adlı şiirindeki mısraları (Cevat Çapan çevirisi) hatırlatıyor Yoav’ın yaşadıkları: “Yeni bir ülke bulamazsın, / başka bir deniz bulamazsın / Bu şehir arkandan gelecektir… Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. / Başka bir şey umma / Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok”. Kendince haklı gördüğü gerekçelerle militarist bir toplum yaratan İsrail’de yaşamanın sonuçlarıdır bunlar. Fransa’da ne yapacağı sorulduğunda “Fransız olacağım” cevabı veren tuhaf, özgün ve yaralı bir karakter Yoav ve film de ona çok uyan bir biçim ve içeriğe sahip.

Sert kamera hareketlerinden çekinmiyor Nadav Lapid ve görüntü yönetmeni Shai Goldman ile birlikte hareketli, kıpır kıpır, tedirgin bir havası olan ve Yoav’ın çalkantılı ruhunu ve savaşını hep hissettiren bir atmosfer yaratıyor. Neta Braun, François Gédigier ve Era Lapid’in imzasını taşıyan kurgunun da doğru temposu ile desteklediği bu havada kamera Yoav’ın bakışından bakarken dünyaya, aniden onu çok yakından görüntülemeye geçebiliyor. El kamerasının yarattığı “gerçekçi” bu üslup seyirciyi ya Yoav ile birlilkte konumlandırıyor ya da onun fiziksel ve ruhsal olarak çok yakınına yerleştiriyor.

Hikâyenin büyük bir kısmında, Emile’in kendisine hediye ettiği altın rengi bir palto ile dolaşan Yoav’ın içine girmeye çalıştığı toplumdaki “yersiz”liğini görsel olarak da anlatan film İsrailli adamın Emile ve Caroline dışında hiçbir Fransızla ilişki kur(a)madığının ve tek istisna gibi görünen bir Fransızın da onun bedenini nasıl sömürdüğünün altını çiziyor. Kendi eylemlerinin sonucu olan ve haklı olarak kapıldığı güvenlik paranoyası ve beraberinde gelen milliyetçiliğin İsrail halkını nasıl esir aldığını ve Yoav’ın biraz da bundan kaçmaya çalıştığını görüyoruz hikâye boyunca. Genç adamın film boyunca anlattığı hikâyelerin -yönetmenin kendi yaşamından esinlenerek yazdığı söyleniyor bunları- hep ülkesindeki yaşamla ilgili olması, henüz Fransa’da yeni olması nedeni ile doğal olsa da, Fransa’da yaşadıklarının yine bu hikâyelerin uzantısı olmasını da aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Herkesle ısrarla Fransızca konuşan (sadece babası ile İngilizce konuşuyor, herhalde adam Fransızca bilmediği için) adamın İbranice konuştuğu (konuşmaya zorlanıyor) ilk ânın bedensel ve ruhsal olarak aşağılandığı sahne de benzer bir gerekçe ile çekilmiş olsa gerek. Batılı bir bakışın oryantalist fantezilerinin nesnesi olmanın ötesine geçemiyor Yoav ve buna mahkûm kalacağını da anlıyoruz.

Filmin karanlığını azaltmayan acı mizah anları da var Yoav ile ilgili: Pink Martini’nin “Je ne Veux pas Travailler” şarkısının ritmi ile askerde atış talimi yapması, konsolosluk önünde yağmur altında bekleyenler için “sınırları kaldırması”, bir barda dans edenlerin ayakları altında sürünerek bedava yemeğe ulaşma çabası (ekmekle yapılan dans acı acı güldürüyor kesinlikle) veya onun da katıldığı bir askerî törende iki kadın askerin İsrail’e 1979’da Eurovision’da birincilik getiren Milk And Honey grubunun “Hallelujah” şarkısını seslendirdirmesi. Bunlara entegrasyon kursundaki karakterlerin ve Yoav’ın yaşadıklarını da ekleyince, filmin Yoav’ın çabasının acınası komikliğini etkileyici bir şekilde anlattığını söyleyebiliriz. Babasının “Askerlik yüzünden mi kaçtın?” sorusunu “Hayır, yazıklar olsun bana ki eğlendim orada” cevabını veren Yoav’ın bu cümlesi hikâyenin trajikomik olarak da tanımlanabilecek havasının da iyi bir özeti oluyor.

Ulusal kimliğimizden tamamen sıyrılabilir miyiz sorusu üzerine düşündürten film bu kimliği oluşturan yaşam hikâyelerimizin önemini de hatırlatıyor. Emile’e kitabında kullanması için izin verdiği hikâyeleri geri isteme gerekçesini şöyle açıklıyor Yoav: “Özellikleri olduğundan değil, bana ait oldukları için”. Kitaplardan öğrendiği Fransızcasının günlük hayata çok da uymayan edebîliği ile ayrıksı bir yerde duran Yoav’ın sondaki “kapıyı zorlama” sahnesi ile sıkı bir kapanış yapıyor film. Hikâyede birtakım boşluklar var (Yoav’ın kaçtığı bir ülkenin konsolosluğunda güvenlik görevlisi olarak işe girmesi, o boş evi nasıl bulduğu ve daha da tuhaf bir şekilde orada soyulması vs.) ve bunlarla ilgili bir açıklama yapma ihtiyacında bulunmuyor senaryo. Hikâyenin sembolizmi de bir parça fazla görünebilir zaman zaman ek bir problem olarak. Bunlara karşılık, Tom Mercier’in -çıplakken de giyinikken de!- vücut dilini ustalıkla kullanan performansı ve Quentin Dolmaire’in Yoav’ın ütopik bir şekilde hayal ettiği “Fransızlığın” sembolü olabilecek entelektüel ve seksî havayı çok iyi yansıtan oyununun da artıları arasında olduğu film sinemanın son dönemdeki ilginç örneklerinden biri ve görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Synonyms” – “Eş Anlamlılar”)