L’ami de Mon Amie – Éric Rohmer (1987)

“Hayır, ben kız arkadaşlarımın sevgililerini çalmam”

Tesadüfen tanışan iki kadın ve onlardan birinin sevgilisi ile diğerinin hayran olduğu bir başka erkeğin karıştığı dörtlü aşkların hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Rohmer’in altı filmden oluşan “Comédies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) serisinin son filmi olan çalışma “Arkadaşımın arkadaşı arkadaşımdır” özlü sözünden yola çıkıyor ve iki kadının ve iki erkeğin aşkı ve mutluluğu arayışlarını anlatırken, arkadaşının aşkına âşık olmak üzerine keyifli bir hikâye sunuyor. Sinema dili olarak bakıldığında tipik bir Rohmer filmi bu ve yönetmen yine yalın, bol diyaloglu ve çekici karakterlerle dolu keyifli bir sonuç elde etmiş. Hep birbirlerini hatırlatır gibi görünen ama yine de çekici bir şekilde her biri ayrı bir keyif veren eserlerdir Rohmer filmleri ve burada olduğu gibi en büyük dayanağını kendimizden de bir şeyler bulduğumuz karakterlerinden ve onların sevimli küçük zavallılıklarından alır. Bir parça gülümsemek ve hüzünlenmek için görülmesi gerekli, eğlenceli finali ile tüm övgüleri ve “Fransız filmi” tanımını sonuna kadar hak eden bir sinema yapıtı.

Enrico Macias’ın “La Femme de Mon Ami” şarkısı bir arkadaşının kadınına aşık olan bir erkeğin aşk ile arkadaşlık arasında kalmasını anlatır ve kollarının arasına alıp gözlerinden öpmek istediği kadına “Bunu yapmaya hakkım yok, çünkü arkadaşımın aşkısın” der. Macias’ın 1962 tarihli bu şarkısına Fecri Ebcioğlu’nun yazdığı sözler bu eseri bizde de bir zamanlar çok popüler kılmıştı ve “Arkadaşımın Aşkısın” adlı şarkı pek çok farklı sanatçı tarafından seslendirilmişti. İlginç olan, orijinalinde erkek kadına onu neden sevemeyeceğini (sevmeye hakkı olmadığını) söylerken sadece, Türkçe versiyonuna Ebcioğlu kadına yönelik uyarı ve eleştiriyi de (“Anlayacaksın hatanı / İki dost arasına girdin”, “Ümit verme, insanım ben / Çek bakışlarını benden”) ekleyerek erkeğin namusunu korur! Rohmer’in hikâyesinin bu şarkı ile bir ilişkisi yok ama anlatılan tam bir arkadaşımın aşkı hikâyesi. Dört genç insanın (aslında filmdeki iki erkekten birinin önceki kız arkadaşını da sayarsak, beş) aşkın, mutluluğun ve ideal partnerin peşinde koşarken yaşadıkları tereddütleri, arzuları ve içine düştükleri eğlenceli durumları gösteren film Rohmer’e özgü bir şekilde karakterlerin tüm ciddiyetleri içinde yarattıkları mizahı da sevimli bir biçimde sergiliyor.

Tesadüfen tanışan iki kadından Blanche (Emmanuelle Chaulet) belediyenin kültür işlerinde çalışan, uzun süredir bir erkek arkadaşı olmayan genç bir kadındır; Lea (Sophie Renoir) ise üniversiteyi bitirmek üzeredir ve Fabien (Eric Viellard) adında bir erkek arkadaşı vardır. Alexandre (François-Eric Gendron) ise iyi bir işi olan, yakışıklı ve zekî bir adamdır ve kadınlar peşinden koşmaktadır sürekli; Adrienne (Anne-Laure Meury) Alexandre’ın kız arkadaşıdır ama anlaşılan adam için daha öncekilerden pek de bir farkı yoktur. Rohmer bu karakterlerin ilk dördünü karşılıklı / karşılıksız ilgiler, beğeniler, şüpheler ve tereddütlerle dolu bir hikâyenin içine bırakıyor ve onlar da hayli sıcak ve doğal bir havası olan bu hikâyede herkesin kendinden bir parça bulacağı hayatlarını yaşıyor ve bizim de ilgi ile seyretmemizi sağlıyorlar. Hikâyenin başında Lea ile Fabien beraberdir ama zaman geçtikçe birbirleri için o kadar da ideal partner olmadıklarını düşünmemize neden olacak olaylara tanık oluruz. Blanche ise Lea aracılığı ile tanıştığı Alexandre’a hemen tutulur ama adamdan hiç ilgi görmez. Bir Rohmer filmi olarak bolca konuşma içeren hikâyede bu dört karakter (aralarına Adrienne’i de katarsak beş karakter aslında) birbirlerine ilişkileri hakkında akıl verir, akıl danışır, birini diğerinin kollarına atmaya çalışır, içlerinden birinin diğerine uygunluğu / uygunsuzluğu hakkında yorum yaparken bizi de eğlenceli bir hikâye ile baş başa bırakırlar.

Seyrettiğimiz, içeriği ile tam bir Fransız olduğunu söyleyebileceğimiz, küçük aşk oyunlarını anlatan ve bunu yaparken de insanların ezelî ve ebedî sorunları olan gerçek aşkı bulma mücadelesinde ortaya çıkan zayıflıklarını ve acizliklerini sergileyen bir film. Âşık olunca tutulan diller, özgüvenle çekingenliğin çatışması, aşk ile dostluğun benzerliği / farklılığı (“Aşkla arkadaşlık arasındaki fark tam da budur işte: Aşkta, karşındaki ile aynı seviyede görmezsin kendini”) ve gerçekle hayal edilenin uyuşmaması (“Sevdiğimin bir kişi değil, bir imge olduğunu fark ettim: Arkamdan koşan bir adam imgesi, yaşıma uygun olmayan çocuksu bir rüya”) gibi unsurlar üzerinden Rohmer bizi modern insanın aşk hayatında sevimli bir geziye çıkarıyor ve bir bakıma kendimizle yüzleşmemizi istiyor yumuşak bir dil kullanarak. Yönetmen filmin “bomba”sını ise finalde çıkarıyor karşımıza: Lea ve Blanche’ın birbirlerini yanlış anladığı yüzleşme ve itiraf sahnesinde oyuncuların da doğal ve samimi performansları ile çok güçlü bir son sunuyor bize Rohmer. Dikkatli bir göz içinse, dört karakterin hangi renk kıyafetleri seçtikleri üzerinden, seyrettiğimizin bir mutlu son olup olmadığını ya da bu mutluluğun kalıcılığını sorgulatıyor film ve belki de bu hikâyenin insanlığın varlığından beri hep yaşanan ve hep yaşanacak olanlardan sadece biri olduğunu söylüyor.

Aslında hikâyedeki karakterlerin hissettiklerinin gerçekten aşk olup olmadığını ve bırakın karşılarındakini, kendilerini bile tanıyıp tanımadıklarını da da sık sık soracağınız bir film bu. Aşkı gerçekten insanî bir duygu olarak hissettikleri tartışmalı aslında; daha çok modern insanın -adını belki de koy(a)madığı- bir boşluğu doldurmaya çalışıyor gibi filmdeki dört genç birey. Blanche’ın yaşadığı ve şehrin yeni yaşam bölgesi olan yerin havası, soyut bir modernliği olan atmosferi (“Eiffel Kulesi de görünüyor” diyor Blanche Lea’ya ama ünlü kule ufukta bir noktadan daha yakın değildir eve) karakterlerin hissettiklerilerinin de adeta şarkılardan, filmlerden aşina oldukları aşk olduğunu sandıklarını; bir başka şekilde söylersek, somut değil, soyut olduğunu gösteriyor sanki duygularının. Evet, Rohmer bir filminde daha kamerasını biz zavallı ve sevimli insanların üzerine doğrultuyor ve anlatmamızı istiyor hikâyemizi. Lea, Blanche, Fabien ve Alexandre da kendi hikâyelerini ve aşk arayışlarını tüm zayıflıklarını ve acizliklerini de ortaya koyarak yapıyorlar bunu ve Rohmer’in steril, dolayısı ile yapay olduğunu görsellikle özellikle vurguladığı dünyalarında yaşayıp gidiyorlar.

(“Boyfriends and Girlfriends”)

Galileo ve Newton’un Evreni – William Bixby

Bilim tarihinin iki büyük ismi, Galileo Galilei ve Isaac Newton üzerine William Bixby’nin hazırladığı ve Türkçe baskısında belirtilmese de MIT’den bilim tarihçisi Giorgio de Santillana’nın danışmanlığını yaptığı bir kitap. TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları dizisinden ilk kez 1997’de yayımlanan kitabın orijinal baskısı ise ilk kez 1964’te yapılmış. Bixby popüler bir bilim kitabının, konunun uzmanlarından çok, meraklılarına hitap etmesi gerekliliğine uygun bir içerikle hazırlamış kitabı ve çekici fotoğraf ve çizimlerle de destekleyerek ortaya okuması keyifli bir eser çıkarmış.

Kitabın yazılış tarihinin üzerinden 56 yıl geçmiş ve bu süre bilim alanındaki değişiklikler için uzun bir süre olsa da, konunun 17. yüzyılın iki dehası olduğunu düşününce bir sorun oluşturmuyor bu ama yine de birkaç yerde “Çevirmenin Notu” ile düzeltmeler yapılmış güncel bilimsel keşifler dikkate alınarak. Örneğin orijinal metindeki Plüton gezegeni için kullanılan “… büyüklüğünü bile söyleyen çıkmamıştır” ifadesinin yanında “… Plüton’un çapının 2302 km olduğu bilinmektedir” notu düşülmüş 1997’de kitap bizde basılırken. Bugün ise çapın 2376,6 (+/- 3,2 km) olduğu biliniyor. Bilimin sürekli araştırma, bilindiği varsayılanları yeniden değerlendirme ve yeni keşifler peşinde çalışmak demek olduğunun güzel bir örneği olsa gerek bu. Belki daha da güzel bir örnek ise kitapta -doğal olarak- hep gezegen olarak anılan Plüton’un statüsünün 2006 yılında gezegenden “cüce gezegen”e düşürülmüş olması. (Güncel bir başka bilgiyi not etmek açısından ekleyelim: Kitapta dünyadaki en büyük teleskobun 1949’da faaliyete geçen Hale olduğu yazıyor ama bu unvanını 1976’da devreye giren Sovyetler’in BTA-6 teleskobuna kaptırmış aslında. Şu anda ise bu unvan Kanarya Adaları’ndaki Gran Telescopio Canarias’a ait.) İşte kitabın ele aldığı iki büyük bilim adamı da çalışmaları ile bu sürekli keşif duygusunun en çarpıcı sonuçları yaratanlarından.

Kitapta orijinal baskıyı yapan American Heritage Publishing’in kısa bir sunuş yazısı var. Burada karakterleri birbirinden çok farklı iki insana (“Tartışmacı” Galileo ile “Pek konuşkan olmayan” Newton) “evrenin bir saat gibi düzgün çalışmasının” açıklamasını borçlu olduğumuz vurgulanıyor. Türkçe baskısına ise 1976’da TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü kazanan Profesör Erdoğan Şuhubi bir önsöz yazmış (kendisi ayrıca Türkçe metnin bilimsel danışmanlığını da üstlenmiş) ve kitapta da açıklanan bir farkı, doğayı anlama çabasında Galileo’nun “Nasıl”a, Newton’un ise “Neden”e odaklanmasını anlatmış ve bilimsel yöntemin bu iki bilimcide de karşılığını bulan öneminin üzerinde durmuş. Bixy “Ancak Galileo ve Kepler cisimlerin nasıl hareket ettiklerini göstermekle sınırlı kalmışlar, nedenlerini ise bilinçli olarak gözardı etmişlerdi” ifadesi ile bir örneğini vermiş bu farkın.

Kitabın görsel tasarımı bir popüler dizi eserine uygun bir şekilde oluşturulmuş. Farklı kaynaklardan alınan tablo ve fotoğrafların (keşke bu kaynaklar toplu olarak listelenmeyip, her bir görsel malzeme için ayrı ayrı belirtilseymiş) yanında Herbert Borst’un orijinal harita ve çizimleri de yer alıyor. Okuma serüvenini zenginleştiren, keyiflendiren ve anlatılanın daha iyi hayal edilebilmesini sağlayan bir görsel düzeyi var kitabın. Kuşkusuz asıl olan eserin metni ama yine de görsel malzemenin zenginliği okuma zevkinin artmasına katkı sağlayarak kitabın da kalitesini yükseltiyor.

Her iki bilim adamı için dörder, toplam sekiz bölüme ayrılmış kitap. Galileo için ayrılan bölümler sırası ile “Tartışmacı”, “Hareket Halindeki Cisimler”, “Yeni Bir Bakış” ve “Galileo’nun Günahı” başlıklarını taşırken, Newton’u anlatan bölümler için “Newton Cambridge’de”, Yere Düşen Bir Elma”, “Principia” ve “Gezegenlerin Ötesinde” başlıkları kullanılmış. Yüzlerce yıl boyunca bilim dünyasını yöntemleri ve yargıları (vardığı sonuçları) ile olumlu ve olumsuz olarak etkilemiş olan Aristoteles’ten farklılaşmanın her iki bilim adamı ama özellikle de Galileo’ya yarattığı zorluklar ve onların bu zorluklara karşı mücadeleleri kitapta önemli bir yer tutuyor. Benzer şekilde, dinsel ve bilimsel düşüncenin yüzlerce yıl boyunca birbiri içine girmesinin neden olduğu dogmalara karşı da verilen bir mücadelenin öyküsü olarak nitelenebilir bu iki bilimciyi anlatan kitap. Tüm hayatları boyunca, Galileo’nun bir başka büyük bilim adamı olan Kepler’e yazdığı mektuptaki “Tıpkı yılanların kulaklarını tıkadıkları gibi, insanlar da gözlerini gerçeğin ışığına kapatıyorlar” ifadesine uygun olarak, kendi gözlerini tüm evrene yönelterek onu anlamamızı sağlayan ve gerçekler için gözlerimizi açmamızı sağlayan Newton ve Galileo’yu bir popüler kitabın doğal dar kapsamı içinde de olsa keyifli bir okuma sağlayacak şekilde ele alan kitap tüm amatör bilim ve tarih meraklıları için.

(“The Universe of Galileo and Newton”)

Düşman – Muzaffer Arslan (1973)

“Dudaklarım hâlâ dudaklarının ateşi ile yanarken, beni gözünü bile kırpmadan başkalarının kollarına atmak zulüm değil de nedir?”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’deki Alman casuslarla mücadele eden bir Türk ajanın şarkıcı bir Alman kadınla iş birliğinin hikâyesi.

Muzaffer Arslan’ın yazdığı ve yönettiği bir film. Sinemamızda en azından o yıllarda pek örneği olmayan bir dönem filmi olmaya soyunan ama bir dönem filmi için gerekli koşulları pek de umursamayan bu Yeşilçam yapımı televizyonun Türkiye’nin hayatına süratle girmeye başladığı o tarihlerde, yapımcılığı da üstlenen Muzaffer Arslan’ın seyircinin ilgisini tekrar sinemaya çekme çabasının bir sonucu. Şöhretinin zirvesindeki Emel Sayın ile bir başka yıldızı, Kartal Tibet’i bir araya getiren film hiçbir inandırıcılığı ve elle tutulur yanı olmayan senaryo ile gidilebilecek bir yol olmadığını gösteren ve Arslan’ın birkaç sahnedeki mizanseni ile dikkat çeken bir çalışma. Emel Sayın’ın şarkıları, sinemamızın vasat rollerde harcanmış ismi Erden Alkan’ın performansı ve bir de nostalji arzusu için izlenebilir.

Yeşilçam filmlerinde o dönemde pek görülmeyen bir uyarı ile başlıyor film ve seyredeceğimiz olay ve kişilerin gerçekle ilgisi olmadığını söylüyor seyirciye. Belki de sansüre takılmamak için eklenen bu uyarının, filmin bir Türk ajanının Almanlara karşı verdiği mücadeleyi ve dolayısı ile resmî görevlileri anlatmasının bir sonucu olduğunu düşünebiliriz. Sinemanın asgarî gereklilikleri açısından bakıldığında ise, bu uyarıya pek de gerek yokmuş aslında; çünkü ne hikâyenin ne de karakterlerin gerçeklerle bir ilgisi olduğunu söylemek mümkün.

İlk sahne bir gece kulübünde geçiyor; aslında bir Sovyet ajanı olan (ajanın hangi ülke için çalıştığı söylenmiyor ama adından ve Almanlara karşı Türklerle ortak mücadele etmesinden onun SSCB için çalıştığı çıkarımını yapabiliriz) Natasha (Seyyal Taner) göbek dansına benzer bir dans icra etmektedir. Film 1940’larda geçmektedir ama kulüpteki seyirciler 1970’lerin kıyafetlerini giymektedirler. Bu sahneden berbat bir kesme ile bir yatak sahnesine geçiyoruz. Almanlar için çalışan bir kadın İngiliz ataşe ile yataktadır ve amacı adamın çantasındaki gizli bilgileri elde etmektir. Bu sırada dışarıda bir kadın, ajan Natasha karanlıkta bu eve doğru ilerlemektedir. Adam uyanır, yataktaki kadın onu vurur; diğer kadın eve girer, iki kadın silahlı çatışmaya girerler; Natasha kadını vurur ve gizli bilgilerin adamın çantasında değil, başındaki peruğun düşmesi ile ortaya çıkan bir yerde (!) olduğunu keşfeder ve bu bilgilerin fotoğrafını çekerek Türk ajana iletir. Bu ajan Kartal Tibet’in canlandırdığı Murat’tır ve Natasha’nın ifadesine göre hiçbir kadının unutamayacağı bir erkektir. Böylece magazin gazetelerimizin “Natasha Türk erkeklerine hayran oldu” manşetlerinin kökenlerinden birini de keşfetmiş oluruz. Tüm bu sahnelerin geçişlerindeki kaba kurgunun bir başka örneği ile tekrar gece kulübüne döneriz. Helga anne ve babası Alman olan ama Türkiye’de doğup büyümüş bir şarkıcıdır (“Helga Türk kültürüne hayran oldu” gibi manşetlerin kökeni de burada) ve bir Alman ajanı olan babası ile onu “vatana ihanet”le suçlayarak tartışmaktadır. Evet, Helga Almandır ama vatanı olarak Türkiye’yi görmektedir. Sonra Emel sahneye çıkar (hazırlanırken üzerinde olan mavi elbise sahnede siyah bir başka elbiseye dönüşür) ve Necip Celal imzalı ünlü tangoyu (“Sevdim Bir Genç Kadını” adı ile bilinen “Özleyiş”) seslendirmeye başlar.

Emel Sayın’ın hikâye boyunca “Yağmur Yağdı Kaç”, “Dinle Sevgili, Dinle”, “Çalma Kapımı” ve “Tanrım Beni Baştan Yarat” şarkılarını da seslendirdiği ve bunların pek çoğunu sonuna kadar dinlediğimiz filmde kullanılan diğer müziklerin tamamı yabancı eserlerden (ç)alınmış ve bolca, hoyratça kullanılmış. Kadınların “yola getirmek” için tokatlanması, bir kurbanın aynaya kendi kanı ile yazdığı yazının görsel bir malzeme olarak hiçbir yere bağlanmaması, Murat’ın aynı sahne içinde Helga’ya bazen sen bazen siz diye hitap etmesi, Helga’nın bilgi vermek için elini kolunu sallaya sallaya Türk emniyetine gitmesi veya casus Alman subay Hans’ın (Erden Alkan) evinde düzenlediği yemeğe şehirdeki tüm Alman casusları çağırması gibi saçmalıklar veya problemlerden bolca bulunan senaryoyu yazan Muzaffer Arslan’ın farklı bir hikâye yaratmak için yola çıkıp, bu kötü senaryoya ulaşması oldukça zarar vermiş filme. Hele bir “Helga’nın namusunu koruma” (ve filmin bakışına göre, Murat’ınkini de aslında) telaşı var ki hikâyenin, ne deseniz boş. Sanki Helga’yı bir başkasının yatağına sokan Murat’ın iradesi değilmiş gibi hikâyenin Murat’ın da namusunu umursaması tipik bir ikiyüzlülük ya da Türk milliyetçiliğini okşama örneği oluyor. Evet, Helga’ya bir seçim şansı varmış gibi davranıyor Murat (ve Muzaffer Arslan) ama onun yapması gerekenin ne olduğunu seyirci olarak biz de biliyoruz. Sonuçta Helga bir Almandır, önemli olan Türkiye’nin bekasıdır ve zaten Murat tüm kadınların taptığı bir Türk erkeğidir ve onu mutlu etmektir asıl olan. Oysa Helga’nın arada kalma durumu çok daha iyi, inandırıcı ve tarafsız bir bakışla işlenebilir ve hikâye bundan çok fazla yararlanabilirdi.

Muzaffer Arslan’ın buradaki yönetmenliği ise senaristliğinden daha iyi; üç farklı sahnede görüyoruz onun farklılık yaratma çabasının bu kez fazla aksamadığını. Hans’ın evindeki partide “şampanya bitecek” telaşı ve bunun neden olduğu gerilimi iyi anlatıyor yönetmen ama asıl olarak iki diğer sahnede (Helga’yı zehirleme ve Murat’ın Alman casusların arasından Helga’yı evin merdivenlerinden indirmeye çalışması) gösteriyor başarısını. Anılan bu son sahnenin kötü bir finalinin olmasına yapılabilecek tek yorum ise yazık olduğu. Romantizm, gerilim ve trajedinin birbiri ile uyumlu bir şekilde bir araya getirilemediği filmin bir diğer olumlu yanı ise Hans rolündeki Erdem Alkan’ın performansı. Emel Sayın ve Kartal Tibet’in aksamayan ama vasatı da geçemeyen performanslarının yanında nüansları olan tek performans onunki ve senaryonun önemli problemlerine rağmen karakterini canlı kılabiliyor diğerlerinin aksine.

Beats – Brian Welsh (2019)

“Dışarıda birlikte geçireceğimiz son gecemiz bu”

Çıkarılan bir kanunla Britanya’da “Tekrar eden ritimlerden oluşan veya bu ritimlerin baskın geldiği müziklerin yüksek sesli olarak çalndığı izinsiz toplaşmaların” yasaklanmasına tepki olarak düzenlenen bir yasadışı partiye katılmak isteyen İskoçyalı iki gencin hikâyesi.

Kieran Hurley’in aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan, senaryosunu Hurley ve Brian Welsh’in yazdığı ve yönetmenliğini Welsh’in üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. John Major’ın başbakanlığındaki muhafazakâr hükümetin çıkardığı ve ülkedeki protestolara rağmen muhalefetteki İşçi Partisi’nin de çekimser kalmayı seçtiği yasa pek çok farklı alanda kısıtlamalar getirmekle birlikte, 20 veya daha fazla sayıda kişinin (İskoçya için 100 olarak belirlenmiş bu sınır) “rave“ adı verilen partilerde bir araya gelmesini yasaklaması filmin konusu. Tek kişilik ve monologlardan oluşan oyuna Hurley ve Welsh ikilisi sinemada yeni bir hayat verirken, ortaya özellikle o tarihlerde gençliğinin başında olanlar için hayli nostalji yaratacak bir sonuç koymuşlar. Genç iki başrol oyuncusunun (Spanner rolünde Lorn Macdonald ve Johnno rolünde Cristian Ortega) parlak performansları, son yarım saate damgasını vuran parti sahnesi ve gerçekçi yaklaşımı ile ilginç bir film bu. Hikâye tahmin edilenden farklı ilerlemese de ve aynı zamanda bir büyüme hikâyesi olarak belki yeterince orijinal görünmese de samimiyeti ve yaratmayı başardığı gençlik havası ile bu sorunları unutturan, sevimliliği ile de dikkat çeken bir sinema yapıtı.

Annesi ve küçük kardeşi ile yaşayan, annesinin polis erkek arkadaşından pek hoşlanmadığı gibi mesleğinden de rahatsız olan, okul dışındaki zamanlarında bir markette çalışan genç bir adamdır Johnno ve “rave parti”lerin, elektronik müziğin ve sonsuza kadar tekrarlanıyor görünen ritmlerinin hayranıdır. Spanner ise serseri ve çeteci abisi ile birlikte yaşayan, okul hayatından çoktan kopan ve aynı zevkleri paylaştığı Johnno ile çok yakın arkadaş olan bir başka genç adamdır. Her ikisinin de sorunlu aileleri (ilkinde baba ortada yoktur, anne ve yeni erkek arkadaşın birlikteliği ise gencimizi rahatsız etmektedir; ikincisinin ise annesi de babası da yoktur ve kendisine epey eziyet eden abisi ile başı derttedir) olan bu iki genç adam Johnno’nun ailesinin taşınacak olması nedeni ile yakında ayrılacaklardır. Tam o sıralarda düzenlenecek olan bir parti bu iki genç için kendilerinden büyük gençlerin arasına karışma, çılgınca dans etme ve belki de son kez birlikte eğlenme fırsatıdır; Johnno’nun baştaki tereddüdüne rağmen iki genç bu fırsatı değerlendirmeye karar verirler. Kieran Hurley ve Brian Welsh bu hikâyeden başrol oyuncularından aldıkları sıkı destekle samimi bir gençlik filmi çıkarmışlar. Çok büyük bir kısmı siyah-beyaz olarak çekilen filmde müzik hikâye gereği elbette sık sık kendisini hissettiriyor ama asla hikâyenin önüne geçmiyor. Müziğe yaslanmama (ve en azından zaman zaman sadece ritimlerden, hatta tek bir ritimden oluşan bu müziği sömürmeme, bir başka ifade ile söylersek) tercihi çok doğru olmuş ve finale doğru seyrettiğimiz parti sahnesinin ruhu belki tam da bu nedenle bize de geçebiliyor. Aynı şekilde filmin açılış sahnesi, ikisi de kendi evlerinde olan Johnno ve Spanner’ın telefon üzerinden paylaştıkları müzikle çılgınca dans ettikleri sahne de hem karakterleri tanımamızı sağlıyor hem de çok sık tekrarlanmaması nedeni ile çekicilik kazanabilen müzik ve dans sahnelerinden biri olabiliyor.

Çıkarılan kanuna karşı isyan etmek için düzenlenen partiye katılmayı kafalarına koyan iki gencin önünde iki büyük engel var: Polis ve Spanner’ın serseri abisi. Birbirine zıt iki uçta duran bu kişilerin, tek istekleri dans etmek ve eğlenmek olan gençlere engel olmakta buluşmaları hikâyeyi renklendirdiği gibi filmin mesajına da çok uygun. Sonuçta rave hayranlarının politize olmasını ve düzenle, onun kurallarını koyanlarla dertleri olduğunu söylemesini anlatıyor bir bakıma film. Partinin organizatörü olan DJ’in “Tek iyi sistem ses sistemidir” cümlesi kuşkusuz ki apolitik bir politikliği işaret ediyor ama yine de hikâyedeki olayların nedeni olan yasayı çıkartanlara karşı bir direniş bu sonuçta. Kieran Hurley bir röportajında rave’in aslında bu yasaklar nedeni ile ölmediğini, diğer “marjinal” pek çok şey ve örneğin rap müziğin şimdi başına geldiği sistemin (sermayenin, bir başka şekilde söylersek) egemenliği altına girmesinin onu yok ettiğini ve içinin boşaldığını söylüyor. Gerçekten de hikâyedeki partinin düzenlenme yönteminden gerçekleştirilmesine ve sonuçlanma şekline bakılırsa, sistemin bu “korsan” eylemi yaşatmaması çok beklenen bir eylem günümüz dünyasında.

Benjamin Kracun’un görüntüleri ve Robin Hill’in kurgususu filme yakışan bir genç ve taze hava veriyorlar kesinlikle. Ne var ki filmin odağındaki müziğin ritim odaklı havasının her zaman ve tutarlı bir şekilde yakalandığını söylemek zor. Evet, parti sahnesi kesinlikle çok başarılı ama hikâye ve kurgulanış şekli ile sık sık “ritmi kaçıran” film hikâyesindeki alışıldık yanların da daha çok göze batmasından kurtulamıyor. Johnno’nun “zoraki şoförlüğü” gibi sahnelerin vaat ettiği heyecanı ve gerilimi yaratamaması gibi problemler de filmin çekiciliğini düşürüyor açıkçası. Ne var ki bu problemlere rağmen Brian Welsh filmi görmeye değer kılıyor ve burada iki genç oyuncusundan da önemli bir destek alıyor. Spanner rolündeki Lorn Macdonald daha önce İskoçya’da geçen başka filmlerden de aşina olduğumuz sorunlu genci oldukça olgun ve dinamik bir performansla orijinal kılmayı başarıyor; Cristian Ortega annesinin ondan beklediği sorumlu hayat ile arkadaşına olan sevgisi ve eğlenme arzusunun arasında sıkışan karakterini hiç eksilmeyen, masum ama çılgınlığa hazır bakışları ile hayli eğlenceli ve sevimli bir şekilde yaratıyor. Sinemanın iki erkek arasında geçen ve eşcinsel olmayan en güzel yatak sahnelerinin birinde masum bir dostluğu etkileyici bir şekilde sergileyen film eğlenceli ve hüzünlü, gerçekçi ve gençliğin kendisi kadar hayalci, hem sevgi hem öfke dolu bir çalışma. İsyanın her türlüsünün güzel olduğunu hatırlamak ve gençliğin ritmini dinlemek için…