Hopscotch – Ronald Neame (1980)

“Adamdaki cesarete bak, benim evimde saklanıyor!”

Operasyonlardan çekilerek masabaşı göreve atanan bir CIA ajanının, örgütü mahcup edecek hatıralarını yayımlama tehdidi üzerine peşine düşenlerden kaçmasının hikâyesi.

Brian Garfield’ın 1975 tarihli ve aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Garfield ve Bryan Forbes’un yazdığı ve yönetmenliğini Ronald Neame’in üstlendiği bu casusluk komedisinin başrolünde sağlam bir kadro var: Hikâyenin kahramanı Miles Kendig’i canlandıran Walter Matthau, kendisi de eski bir ajan olan kız arkadaşı rolünde Glenda Jackson, peşine düşen CIA görevlilerini oynayan Ned Beatty ile Sam Waterston ve Rus ajan rolünde seyrettiğimiz Herbert Lom. Garfield’ın kara komedi olarak sınıflanabilecek romanından bir komedi çıkartabilmesi ve üstelik bunu romanın içeriğinden fazla sapmadan yapabilmesi ile dikkat çeken filmde başta Matthau olmak üzere tüm kadronun sağlam ve eğlenceli performansları önemli katkılar sağlamışlar hikâyeye. Eğlenceli hikâyesi, Kendig’in zekice hazırlanmış planı ve Neame’ın hikâyenin gerektirdiği şekilde su gibi akan mizanseni ile başarılı bir komedi.

Brian Garfield’ın Edgar Allan Poe anısına verilen Edgar Ödülü’nü kazanan romanının ve ondan kaynaklanan filmin adının Türkçe anlamı bir çocuk oyunu olan seksek. Burada oyunu büyükler oynuyor ama kurallar aynı; bir kareden diğerine belli bir hedef doğrultusunda ilerlerken sürekli olarak dikkatli ve dengeli olmak zorundadır oyuncular. Kendig de hamle sırasını karşısındakilere hiç bırakmadan tüm eylemlerin başlatıcısı oluyor ve peşindekilerle kedinin fare ile oynaması gibi oynarken bizi de eğlenceli bir hikâyenin içine sürüklüyor. Önemli olan onun hep inisiyatifi elinde bulundurması, çok dikkatli bir şekilde ilerleyerek dengesini hiç yitirmemesi ve konsantrasyonunu hep korumasıdır ve o da öyle yapıyor finale kadar…

Almanya’da başlayan, İngiltere, Avusturya, İsviçre, Fransa, Bahamalar ve İngiltere’ye de uğrayarak ABD’de sona eren film bu açıdan tıpkı bir James Bond filmi gibi ilerliyor ve seyirciyi farklı mekânlarda keyifle ve heyacanlı bir şekilde dolaştırıyor. Ne var ki Kendig Bond’dan çok farklı ve onun çevik ve güçlü görünümünün aksine hantal ve yavaş görünüyor; ama Bond kadar zekidir ve ustaca yapmaktadır planını ve peşine düşenleri çok iyi tanımasından kaynaklanan avantajını da çok iyi kullanmaktadır. Rusların Almanya’daki bir operasyonunu başarı ile durduran ama eskiden beri tanıdığı ve birbirlerine karşılıklı saygı besledikleri Rus ajanını (Yaskov rolünde Herbert Lom var) serbest bırakan Kendig’in bu hareketi amirini (Myerson rolünde Ned Beatty) çok kızdırır ve ajanımızın “yeni bir Rus ajanının daha büyük bir risk olacağı, oysa Raskov’u çok iyi tanıdığı için tüm hamlelerini tahmin edebildiği” açıklamasından tatmin olmadığı için onu masabaşı göreve atar. Kendig’in tepkisi ise istifa etmek, kendisi de eskiden CIA’de çalışan eski kız arkadaşının (Glenda Jackson) aldığı destekle anılarını yazarak bunları parçalar halinde farklı ülkelerdeki istihbarat örgütlerine göndermek olur. Amacı daha sonra bu anıları bir kitap olarak yayımlamak ve bu örgütlerin beceriksizliklerini ve aptallıklarını kamuoyuna duyurmaktır ve bu arada amirinin peşine taktığı ve kendisinin yetiştirdiği bir ajandan da (Joe Cutter rolünde Sam Waterston var) kurtulması gerekmektedir.

Film Matthau üzerinden eski usul casuslara bir övgü olarak görülebilir. Tarafların birbirlerini tanıdığı ve yetkinliklerine karşılıklı saygı duyduğu, işlerin adeta bir amatörün sevgisi ile yapıldığı günlerin yerini Myserson’ın sembolü olduğu hırs ve düşmanlık almıştır. Senaryonun altını çizmeden zarif bir biçimde dile getirdiği bu durumun doğal sonucu olarak da hikâyenin başından sonuna kadar seyirci kendisini Kendig’in tarafında buluyor ve onun başarılı olmasını umut ve arzu ediyor; bu kahramanla özdeşleşme durumu filmin lehine oluyor elbette. Kendig’in tıkır tıkır işleyen planı hem eğlenceli hem heyecanlı sahnelerle baş başa bırakıyor seyirciyi. Özel bir güldürme çabası olmadan güldüren, zorlamalara başvurmadan heyecenlandıran içerik Ronald Neame’ın Hollywood zanaatkârlığı ile birleşince de ortaya keyifle izlenen bir film çıkıyor doğal olarak. Matthau ile Jackson’ın karakterlerinin ilk ikili sahnelerinden tüm kaçış bölümlerine eğlencesi ve küçük sürprizleri (finaldeki dahil olmak üzere!) ile bu keyif hiç eksilmiyor.

Hikâyenin bir bölümünün geçtiği Salzburg’dan esinlenerek olsa gerek, Kendig karakterinin hayranı olduğu (Matthau da çok severmiş bu ölümsüz besteciyi) Mozart’ın müziklerinden de bolca yararlanıyor film. Seçilen melodiler hikâyenin ruhuna ilginç bir şekilde çok uygun ve bu klasik müzik tercihi kahramanımızın sembolü olduğu eski dünyaya da bir gönderme oluyor böylece. Hikâyenin Kendig’e olduğu kadar, Mozart’a da ait olduğunu söyleyebileceğimiz kadar çok kullanılan bu müzikler intikam oyununun keyfini artırken sık sık bu melodilere ıslığı veya vokali ile eşlik eden Kendig’in oynadığı oyundan kendisinin de çok keyif aldığını gösteriyor bize. Deniz uçağının pilotu rolünde gerçek hayattaki kızının (Lucy Saroyan) ve peşine düşen ajanlardan biri olan Leonard Ross karakterinde de oğlunun (David Mathau) oynamasının da katkısı ile birlikte belki de Mattahau karakterini sevmekten kendinizi alamayacağınız bir sevimlilikle getiriyor karşımıza ve hikâyeye çok önemli bir katkı sağlıyor. Beatty, Lom, Waterston ve senaryo tarafından yeterince değerlendirilmemiş görünmesine rağmen Jackson da onun bu başarısına eş düzeyde performanslarla eşlik ediyorlar ve ortaya sağlam bir takım performansı çıkıyor.

Kahkaha attırmaktan çok yüzünüzde bir gülücüğü hep canlı tutmayı hedefleyen ve bunu kesinlikle başaran film eğlenceli bir intikam hikâyesi. Onca aksiyonu ve oyunu içerip bu kadar hafif olabilmesini de önemli başarılarından biri olarak gösterebileceğimiz filmin kahramanı Kendig de John Le Carre’nin karakterlerinin hafif bir versiyonu gibi. İyi yazılmış diyalogları ve onlar üzerinden üretilen esprileri, oyuncuların bu diyalogları konuşurkenki doğal ve sıcak oyunları ile görülmesi gerekli bir çalışma bu. Ronald Neame ve Brian Garfield’ın Kendig karakterini biraz da Matthau’nun “The Odd Couple” (Gene Saks – 1968) filmindeki Oscar Madison karakterinden esinlenerek çizdiklerini söyledikleri film yavaş başlayan ama sonra süratle sizi telim alacak bir sinema eseri.

(“Bir Casusun Hatıraları”)

Black Sunday – John Frankenheimer (1977)

“Biliyorsun; 30 yıldır cinayet işliyorum, katlediyorum. Başardığım ne? Aynı dünya, aynı savaşlar, aynı düşmanlar, aynı arkadaşlar ve aynı kurbanlar”

ABD başkanının da katılacağı bir spor müsabakasına zeplinle saldırmayı planlayan Kara Eylül örgütü üyelerinin ve onların eylemini durdurmaya çalışan Amerikalı ve İsrailli güvenlik güçlerinin hikâyesi.

Asıl olarak Hannibal Lecter serisi ile tanınan Thomas Harris’in ilk romanı olan, 1975 tarihli “Black Sunday” adlı kitaptan uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu Ernest Lehman, Kenneth Ross ve Ivan Moffat’ın yazdığı ve yönetmenliğini John Frankenheimer’ın üstlendiği film 1970’lerde epey moda olan “felaket filmleri” türüne de göz kırpsa da, temel olarak gerilimli ve politik bir macera anlatıyor seyirciye. Harris’in, Kara Eylül Örgütü’nün 1972 Münih Olimpiyatları sırasında İsrail kafilesine karşı düzenlediği ve sonuçta toplam 17 kişinin (İsrail kafilesinden 5’i sporcu olan 11 kişi, 1 Alman güvenlik görevlisi ve Kara Eylül’ün 5 üyesi) ölümü ile sonuçlanan eylemi televizyonda izledikten sonra yazmaya başladığı romanın bu uyarlaması Amerikan sinemasının geleneği olan test gösterimlerinde çok beğenilmiş ama gişede beklenen patlamayı yapamamıştı. Özellikle son bölümlerinde heyecan ve gerilim dozu oldukça yüksek olan hikâye ilk yarısında (hatta ilk 40 dakikada seyrettiğimiz baskın, patlama ve denizde takip sahnelerine rağmen) sıkı bir gerilim atmosferini yeterince yaratamamasının doğurduğu problemi yaşıyor ve bu nedenle hedeflediği noktaya ulaşamıyor. Karakterlerin seyirciyi hikâyeye bağlayacak kadar derinleştirilmemesi gibi bir problemi de olan film buna karşılık, eski usul aksiyonlardan ve gerilim hikâyelerinden hoşlananlar için -politik içeriği sorunlu olsa da- çekici olabilecek bir çalışma.

12 Kasım’da Beyrut’ta başlayıp, 8 Ocak’ta Miami’de Superbowl maçı (ABD’de düzenlenen ve Amerikan Futbol Ligi şampiyonunun belirlendiği maç) sırasında sona eriyor hikâye. ABD’de çok ses getirecek bir eylem yaparak Amerikan halkının ilgisini Filistin davasına ve halkına yapılanlara çekmeyi hedefleyen Kara Eylül örgütünün üyeleri ile tanışıyoruz öncelikle. Onaların eylemine bir de eski bir Amerikalı subay katılacaktır. Vietnam’da savaşırken esir düşen ve altı yıl boyunca çok küçük bir hücrede tutulan bu askerin ne politika ne de Filistin ile bir ilgisi vardır; aklî dengesini yitirmiş olan adamın tek amacı kendisini askerî mahkemede yargılayan ve evliliğinin bitmesine neden olduğuna inandığı ABD’den kişisel intikamını almak için intihar ederken yanında mümkün olduğunca çok Amerikan vatandaşını götürmektir. Söz konusu intihar eylemi için Superbowl finali seçilmiştir ve Amerikan başkanı da maçı seyretmek için orada olacaktır. Onların bu eylemini durdurmak içinse Amerikan güvenlik örgütü İsraillilerle iş birliği yapacaktır.

Beyrut’ta geçen bazı dış sahnelerde (aslında Fas’ın Tanca şehrinde çekilmiş bu sahneler) kameraya bakan meraklılar gibi -anlaşılan kurguda halledilememiş- bir problemi olan ve John Williams’ın müziklerinden sağlam bir destek alan filmin hikâyesi politik açıdan bakıldığında, sorunlu bir içeriğe sahip. Nefretin ve öldürmenin sadece karşı tarafın da aynı tepkiyi vermesine neden olacağını ve bunun da sonsuza kadar sürecek bir savaş demek olduğunu vurgulayan hikâye bu bakımdan barışçı bir mesaja sahip ama bu mesajı hikâyenin baş kahramanlarından biri olan İsrailli bir duyarlı güvenlik görevlisi söylüyor. Hatta arkadaşının “Sorun şu ki sorunun iki tarafını da görmeye başladın. Bu hiç iyi değil” sözleri ile uyardığı adam sonuçta İsrailli bir istihbaratçı ve kariyerini “teröristler”in peşinden giderek onları öldürmek üzerine kurmuş. Hikâyenin başlarında onun “vurması gerekirken”, bir kadını öldürmemesi hiç gerçekçi değil elbette ama sonuçta barışçıl bir mesajın sahibini İsrailli yapma çabasının sonucu bu. Senaryonun Filistinlilerin acısına hiç değinmeden, savaşın “anlamsızlığı” iddiası ile yetinmeyip, tek barış mesajını İsrailli karakter üzerinden vermesi ana akım bir Amerikan filmi için beklenir bir durum olsa da, eleştirilmeye engel değil bu yaklaşım. İsraillinin örgüt üyeleri hakkında bilgi almak için Mısırlı diplomatı köşeye sıkıştırma becerisini de yine aynı bağlamda değerlendirmek gerekiyor şüphesiz.

Beyrut ile Miami arasında Los Angeles, Washington ve Long Beach’e de uğrayan filmde ABD ve İsrail iş birliğini de “terörizme karşı ortak savaş”tan çok, ABD’nin Filistin meselesinde her zaman İsrail’in yanında taraf tutması ile açıklamak gerekiyor. Kaldı ki senaryonun İsrailli resmî görevlilerin ABD toprakları içinde bize gösterildiği kadar rahat cirit atıp operasyon yapabilmesini -Kara Eylül İsraillilere karşı eylem yapsa da, burada durdurulmaya çalışılan saldırı ABD topraklarında ve Amerikalılara karşı- oldukça normal bir durum olarak göstermesi de bu açıklamayı destekliyor. Hikâyenin İsrail yanlısı tutumuna son bir örnek olarak, Kara Eylül’ün öldürdüğü bir İsraillinin tabutunun batan güneş fonunda hüzünlü karelerle gösterilmesini ekleyebilir ve tüm bunların terörist kadının “geçmişteki acılar”ına değinilmesi ile dengelenemeyeceğini söyleyebiliriz.

Good Year’ın bolca reklamının yapıldığı film yukarıda sıralanan problemlerine rağmen John Frankenheimer’ın becerisi sayesinde özellikle ikinci yarısında kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Miami caddelerindeki sahnede kalabalığın zaman zaman olan biteni film izler gibi izlemesi ve Kara Eylülcüler sivilleri rahatça katlederken İsrailli adamın rehin alınan bir sivili çatışmanın göbeğinde teselli etmeye zaman ayırması gibi problemlere rağmen kesinlikle seyirciyi heyecanlandırmayı ve elinde tutmayı başarıyor Frankenheimer. Stadyumda geçen tüm final de kesinlikle etkileyici,; gerçek görüntülerle hikâye çok iyi kaynaştırılmış bu bölümde ve 80 bin kişilik figüran kadrosu çok iyi değerlendirilmiş. Saldırı aracının bir zeplin olması hikâyeye orijinal bir boyut kazandırdığı gibi yönetmen de bu avantajı ustalıkla kullanmış ve keyifli sahnelere imza atmış sık sık. Başrol oyuncularından Robert Shaw ve Bruce Dern’in kendilerinden bekleneni karşıladığı ve karakterlerini inandırıcı kıldığı, Marthe Keller’ın ise kendisine hiç uymayan bir rolde zorlanmış göründüğü film 1970’lerin politik boyutu olan gerilim ve aksiyon hikâyelerinin en parlak örneklerinden biri değil ama özellikle teknik açıdan elde edilen başarı ile ilgi çekiyor.

(“Kara Pazar”)

Upgrade – Leigh Whannell (2018)

“Tam anlamıyla her şeyi yapabilir. Her şeyi kullanabilir, her şeyle konuşabilir, her şeyi hesaplayabilir: Yeni ve daha iyi bir beyin”

Bir saldırı sonucu felç kalan bir adamın takılan bir çiple vücudunu kontrol edebilir hâle geldikten sonra giriştiği intikam arayışının hikâyesi.

Leigh Whannell’ın yazdığı ve yönettiği bir Avustralya – ABD ortak yapımı. Bilim kurgu ve aksiyon karışımı olarak tanımlanabilecek film -Whannell’ın “Saw” (Testere) serisinin senaristlerinden biri olmasının da açıklayacağı gibi- sert sahnelerle dolu bir distopik çalışma. 2040’lı yıllarda geçen hikâye teknolojiye fobik olarak nitelenebilecek bir bakışı olan adamla bir teknoloji şirketinin yöneticilerinden olan eşinin uğradığı bir saldırından sonra adamın yaşadıklarını (ve yaşattıklarını) anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de sertlikten bolca yararlanıyor. Yapay zekâ ile insan arasındaki çatışma, teknolojinin insanî olanı yok etmesi gibi temalar üzerinden ilerleyen hikâye Amerikan sinemasında, örneğin Charles Bronson’un 1970 ve 80’li yıllarda bolca örneğini verdiği bireysel intikam maceralarından birine dönüşüyor süratle ve tüm o süsün, fütürüstik ögelerin ve havalı temalarının arkasında oldukça sorunlu bir yapıt olduğunu da gizleyemiyor.

Akıllıca tasarlanmış bir jenerikle açılıyor film: Robotik bir kadın sesi sade ama etkileyici bir sesle yapımcı şirketlerin adını söyleyerek (“… film sunar”) açılış yapıyor ama hemen ardından gelen ilk sahnede evinin epey eski görünümlü garajında 1977 model bir Pontiac Firebird’ü onaran ve o sırada da pikapta çalan bir Howlin’ Wolf klasiğini, “Smokestack Lightning” adlı blues şarkısını dinleyen bir adamı görüyoruz. Grey Trace’dir adamın adı ve kendisi ne yaşadığı döneme ne de karısının yaptığı işe ve bu konudaki düşüncelerine uyacak şekilde teknolojinin ruhsuz dünyasından nefret etmektedir. Onun onardığı araba ne kadar klasikse, o sırada eve dönen eşinin arabası o kadar ultra-moderndir tasarımı ve fonksiyonları ile. Yaşadıkları ev de kadının arabası ile uyumlu özelliklere sahiptir ve sesle verilen komutlarla sahiplerinin her türlü isteğini karşılamaktadır. Kadının “Yazıcıdan pizza basmak ister misin?” teklifini yaptığı, adamınsa “Pizza yapmak ister misin?” karşı teklifi ile cevap verdiği sahne hem hikâyenin geçtiği dönemde teknolojinin vardığı noktaya işaret ediyor hem de filmin sorunlu alanlarından birini, inandırıcılık problemini açıkça koyuyor ortaya: Erkek ile kadın arasında onları bir arada tutan nasıl bir ortak yön olduğunu anlamak imkânsız bu hikâyede. Bu konuda bizi ikna etmek, bu birlikteliği olabilir kılmak için en ufak bir gayreti yok senaryonun ve bu derece anlamsız bir zıtlıkla Leigh Whannell’ın neyi amaçladığını anlamak zor. Sinemanın en uyumsuz çifti olacak kadar farklı iki karakteri bir araya getirince film, ister istemez hikâyenin öldürülen eş ile ilgili olan kısmı da kayboluyor ve sadece adamın kendisine yaşatılanla ilgili intikam mücadelesini izler hâle geliyoruz.

Gizemli Eron Keen karakteri de bir parça sorunlu; senaryo bu karakteri yeterince güçlü ve tuhaf kılamadığı gibi onu canlandıran Harrison Gilbertson’a da sağlam ve inandırıcı bir performans sunacak alan sağlayamıyor. Sadece ismi ile değil, fiziksel olarak da Elon Musk’a benzetilen karakter bu nedenle sağlam bir “kötü adam” olamamış ne yazık ki ve kendisine atfedilen ama çok da sahip olmadığı özelliklerinin ilginçliği ile yetinilmiş. Kahramanımızı canlandıran Logan Marshall-Green üzerine düşeni fazlası ile yapıyor ve hatta Stem adındaki çipin kontrolünde olduğu zamanlar yaptıkları ile ilgili korku, endişe ve mutsuzluğu aksatmadan yansıtmayı başarıyor bize. Ne var ki tam da bu sahnelerle ilgili de bir sıkıntısı var filmin. Kendisini bir yergi olarak konumlandırmış olsaydı kabul edilebilir, hatta doğru olabilecek ama seyrettiğimiz ciddi hâli içinde zaman zaman komik görünebilen bir içerik ve biçimi var bu bölümlerin. Bilgisayar oyunlarının karakterlerinkini çağrıştıran hareketleri özellikle kavgalı dövüşlü sahnelerde biraz sakil duruyor, hatta güldürebiliyor seyirciyi.

Filmin ilginç ama boşa düşen ve bir süre sonra anlamını yitiren bir politik içeriği de var: Başlardaki bir sahnede iş arkadaşı, kahramanımızın eşine “Kapitalizm ile idealizmin birlikte var olamayacağını“ söylüyor; bir başka sahnede ise Grey Trace karşısındakine -çipi kastederek- “Siz ona bakınca geleceği görüyorsunuz, bense işsiz kalacakları” diyor. Bu iki sahne (ya da cümle) hikâyede bir yere bağlanmıyor ve tutarlı bir politik tutum oluşmuyor; sanki Leigh Whannell aklında kalmış bir iki cümleyi bir yolunu bulup hikâyeye sokuvermiş gibi duruyor ve hikâyeye eğreti duran bir politik içerik katmış oluyor sadece. Adamın büyüdüğü semtin yoksulluğu ve çirkinliği de aynı politik bakışın uzantısı muhtemelen. Çipler (yapay zekâlı makineler ya da) ile insanların çatışacağı bir dünya öngören hikâye insanın yanında taraf tutuyor (örneğin bir sahnede, çipin taktikleri bitince insan zekâsı devreye giriyor) ama anlattığı intikamın da ancak makinelerin sayesinde alınabilmesi ile bir samimiyet sorununu da bu açıdan yaratmış oluyor Whannell. Anlaşılan yönetmen ortaya bir mesele atmış ama onun üzerine gitmeyip, meselenin ilginçliği ile yetinerek sert aksiyon sahneleri olan bir hikâye anlatmayı tercih etmiş. Evet, gerçekten de epey sert sahneleri var filmin ve başta belirttiğim gibi, Charles Bronson filmlerinin fütüristik bir hikâyeye taşınmış hâli var sanki karşımızda. Dökülen kanlar, parçalanan veya kesilen uzuvlar, sıkça kullanılan silahlar ve yumruklar ile sertlik fırsatını hiç kaçırmıyor film ve evet, şiddeti sömürü derecesinde kullanıyor sık sık.

Sadece dedektifin “eski kafalılığı” ile açıklanamayacak bir analog dinleme cihazının ve yine aynı polisin arabasının -sesle sireni ve ışıkları çalıştırılabilse de ve sanki bu tür seçimler polisin kendisine bırakılabilirmiş gibi- elektronik olmamasının hikâyede kritik yerlere sahip olması vb. tutarsızlıkları da var senaryonun. Bunun yanında “insan olma arzusu” ve finaldeki “sanal gerçekliğin dünyasındaki mutluluk” gibi unsurları ile senaryonun seyirciye bir düşünme alanı açtığını ve böylece kendisini de ilgi çekici kıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Ayrıca yukarıda sıralanan problemlerine rağmen, Leigh Whannell’ın ortaya -özellikle de bu tür içerik problemlerini dert etmeyen ve aksiyon, gerilim filmlerinden hoşlananlar için- kendisini seyrettirmeyi başaran bir sonuç çıkardığını söylemek mümkün. Ne olursa olsun, eğlenceli, hızlı, gerilimli, Grey ile vücuduna yerleştirilen chip arasındaki ilişki üzerinden merak uyandırıcı ve hatta komik bir sinema eseri bu ve vakit geçirmek için tavsiye edilebilir kesinlikle.

Sicilia! – Danièle Huillet / Jean-Marie Straub (1999)

“Sicilya! Sicilya! / Çobanların türkü söylerler dağlarda / Sicilya! Sicilya! / Oynarlar pınarlarda / Hava ve güneşi şiirle doldurur yüreği / Sicilya! Sicilya! / Vatanım, memleketimsin sen benim”

15 yıl önce ABD’ye göç eden bir adamın annesini ziyaret etmek için Sicilya’ya giderken yol boyunca karşılaştıkları ile ve evinde annesi ile yaptığı konuşmaların hikâyesi.

İtalyan yazar Elio Vittorini’nin 1941 tarihli “Conversazione in Sicilia” adlı romanından (kitaptaki diyaloglar 1938 – 1939 arasında Letteratura adındaki bir edebiyat dergisinde bölümler halinde yayımlanmış önce) uyarlanan bir İtalya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Çoğunlukla İtalya ve Almanya’da çalışmakla birlikte aslında Fransız olan sinemacı ikili Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un senaryosunu ve yönetmenliğini birlikte üstlendikleri film onların tarzlarına uygun bir sinema diline sahip ve doğal olarak sıradan sinema seyircisi için çok da çekici olmayabilecek bir çalışma. Fransız Cahiers du Cinéma dergisinin 1999 yılının en başarılı üçüncü filmi olarak seçtiği eser amatör oyuncularının yönetmenlerin tercihlerine uygun olarak, konuşmaları duygulardan mümkün olduğunca soyutlayarak yaptıkları, Vittorini’nin kitabının ruhunu çarpıcı bir şekilde beyazperdeye taşımayı başaran ve Sicilya’nın kültürünü, geleneklerini ve insanlarını tam bir dürüstlükle karşımıza getiren önemli bir yapıt. Kuşkusuz herkese göre değil bu film ama gerçekliğine, samimiyetine ve doğallığına kendinizi bırakırsanız, kesinlikle önemli bir keyif alacağınız bir film bu.

Herhangi bir enstrümanın eşlik etmediği bir kadın sesinden dinlediğimiz, sözleri bu yazının girişinde yer alan kısa bir şarkı (türkü demek daha doğru belki de) ile açılıyor film. Kapanışta da duyacağımız Beethoven’ın Opus 132, La Minör Yaylı Çalgılar Dörtlüsü’nden kısa bir bölüm ve oyuncuların isminin yer almadığı açılış jeneriğinden sonra görüntüye, bir iskele babası üzerine sırtı bize dönük olarak oturmuş bir adam geliyor. Onunla, yanında karısı ile birlikte sırtını duvara vererek oturan bir portakal satıcısının konuşmasına tanık oluyoruz. Adam 15 yıldır yaşadığı ABD’den memleketine dönen bir Sicilyalıdır; Sicilyalılar sabah yemek yemediği için onun oranın yerlisi olmadığını anlayan satıcı ise emeği karşılığında para yerine kendisine portakal ödenen ve sokak sokak dolaşarak bu portakalları umutsuzca satmaya çalışan yoksul bir yerlidir. İşsizlik, yoksulluk ve yemek alışkanlıkları üzerinden Sicilya ve Amerikan kültürlerinin karşılaştırılması bu ilk sahnenin konuları olarak çıkıyor karşımıza. Hikâye boyunca üç farklı mekanda daha geçecektir bu türden konuşmalar: Tren, anne evi ve bir meydan. Vittorini’nin anti-faşist olarak tanımlanabilecek romanındaki temaları (yoksulluk, işsizlik, sadakat (ve ihanet), sömürü, saygınlık vs.) tüm bu dört farklı mekandaki konuşmalar üzerinden anlatıyor film ve bunu yaparken iki sinemacının kendilerine özel sinema anlayışının da iyi bir örneğini sunuyor.

İkinci sahne bir trende geçiyor. Önce trenin koridorunda pencere önünde duran iki adamın Sicilyalı olmak, aç bir insanın ne kadar tehlikeli olabileceği ve yapılan işin saygınlığı üzerine konuşmalarını dinliyoruz. Daha sonra bir kompartımana sokuyor bizi film ve orada memleketine dönen adamın içeridekilerle konuşmalarına tanık oluyoruz. Koridordaki adamlardan gelen koku (meslekleri konuşulmuyor bu adamların ama yaptıkları iş her neyse İtalya’da sadece Sicilyalıların yaptığı bir iştir bu), Sicilyalıların karamsarlığı, memleketleri, yolculuk güzergâhları gibi konular üzerinden uzun sohbetlerini dinliyoruz trendekilerin. Üçüncü sahne Amerika’dan gelen adamın annesinin evinde geçiyor. Anne ile oğlu arasındaki konuşma en uzun sahneyi oluşturuyor ve adamın çocukken sevdiği yemekler, yaptığı haylazlıklar, ailenin ve yaşadıkları bölgenin yoksulluğu (Anne; eşinin, komşularının aksine düzenli bir maaşı olduğunu, bu maaşla 10 gün herkesin kıskandığı bir şekilde yaşadıklarını ama sonra herkes gibi salyangoz ve güneyik otu yiyerek hayatta kaldıklarını anlatıyor) ve annenin sosyalist olan ama Aziz Yusuf için düzenlenen yerel törenlere de keyifle katılan babası etrafında dönüyor çoğunlukla. Sonra konu başka bir kadına âşık olan babaya ve onun ihanetlerine geliyor. Oldukça ilginç ve hatta eğlenceli bu son konu babanın ihaneti üzerinden aksa da, genel olarak aşk, sadakat ve bağlılığa da uzanıyor ve annenin maceralarına varıyor konuşma sonunda! Sözlerin arasında grev, isyan gibi sözcüklerin de geçtiği bu “oğlunun anneyi sorgulaması” bölümü çok yalın bir sinemanın samimiyet ile nasıl etkileyici olabileceğini gösteriyor seyirciye.

Son sahnedeki konuşma bir meydanda, kahramanımızla bir seyyar bıçak bileyici arasında geçiyor. Bileyicinin artık kimsenin bıçak ve makasının olmadığından şikâyet ettiği ve bıçak bilemeyi özlediğini söylediği bu bölümde iki karakter arasındaki felsefi konuşmalar hayli ilginç ve modern bir toplumda çok eski bir geleneği ana konusu yapması ile dikkat çekiyor, bir bakıma Sicilya’nın geleneksel toplumsal düzenine de göndermede bulunarak.

Gücünü romandan da alan içeriği ile önemli bir film bu. Danièle Huillet ve Jean-Marie Straub’un kendilerine özgü bir sinema ile anlattıkları filmin bilinen anlamda bir hikâyesi yok; bunun yerine Sicilya’yı, insanları ve onların yaşamlarını farklı diyaloglar üzerinden anlatıyor kaynak aldığı romanın adının da söylediği gibi. Bir kültürü sadece diyaloglar üzerinden neredeyse tüm boyutları ile anlatabilmek ve bunu yaparken örneğin bir operadaki konuşmalı bölümleri hatırlatan bir sinema dilinden sessizlikten etkileyici biçimde yararlanmaya (bu sessizlik anlarını da bir operada sadece müziğin sesinin çıktığı, karakterlerin ise sahnede sessiz kaldığı anlara benzetebiliriz) uzanan farklı bir anlayıştan yararlanmak filmi özgün bir yere yerleştiriyor kuşkusuz. Büyük bir kısmı sabit kamera ile çekilen filmde sahnelerin kurgusu da “basit” ve sık sık sadece bir karakteri konuşurken görüyoruz. Fransız görüntü yönetmeni William Lubtchansky’in siyah ve beyazın kontrastını bolca kullanan sade kamera çalışması diyalogları öne çıkarırken filmin opera havasını destekliyor gibi ama bu elbette operanın çoğunlukla o görkemli, gösterişli, vurgulu olan havasına oldukça uzak düşen bir biçimde gerçekleştiriliyor. Lubtchansky’nin görüntülerini bir operanın müziklerinin karşılığı, konuşmaları da o operanın librettosu gibi düşünmek mümkün.

Finalde Elio Vittorini’nin fotoğrafını -adını belirtmeden- göstererek ona olan saygılarını sunan yönetmenler kendilerine özgü bir stilize anlatımı ustalıkla kullanıyorlar ve örneğin ABD’den İtalya’ya gelen adamı sanki New York’taki evinden ceketini alıp yürüyüşe çıkmış gibi hiçbir bagajı olmadan seyahat ederken gösteriyorkar. Bu tür tercihlere karakterleri her türlü unsurdan soyutlayıp tüm çıplaklıkları ile seyircinin karşısına getirmek ve onun söylediklerine odaklanılmasını sağlamak için başvurulmuş gibi görünüyor. Konuşmalar bittiğinde karakterleri sessizlikleri ve sabit duruşları ile göstermeye devam eden, hemen her zaman sabit olan kameranın sıradan bir manzara görüntüsünden önce sağa kayarak sıradan bir köy yolunu ve uzaktaki bir mezarlığı göstermesi ve daha sonra sola kayarak başladığı yere geri gelmesi gibi yoruma açık bir eylemde bulunduğu ve karakterlerin -dozu yönetmenlerin diğer filmlerine göre bu kez biraz yumuşatılmış bir şekilde- diyaloglarını okur gibi oynadığı bu ilginç film hikâyesine sızan politik duruşu ile de dikkat çekiyor. Kesinlikle farklı ve önemli bir film!

(“Sicily!”)