Tomorrow – Joseph Anthony (1972)

“Neden tanıştığımızı bilmiyorum ya da seni neden tükenmişken bulduğumu. Ne kadar çok istesem de seni kurtaramadım. Bu çocuğu neden ailenin değil, benim yetiştirmemi istediğini bilmiyorum. Sonra ne yaptılar da onlara böyle sırtını döndün bilmiyorum. Ama önemli değil, ona bakacağıma söz verdim. Ve bakacağım, kendi çocuğum gibi”

Yalnız bir çiftçinin, evine sığınan ve kocası tarafından terk edilmiş bir hamile kadınla olan ilişkisinin hikâyesi.

Amerikalı yazar William Faulkner’ın 1940 tarihli ve aynı adı taşıyan hikâyesinden uyarlanan bir ABD yapımı. 3 kez aday gösterildiği Oscar’ı 2 kez kazanan (“To Kill a Mockingbird” (1962) ve “Tender Mercies” (1983)) Thorton Foote’un bu hikâyeye dayanarak yazdığı kendi tiyatro oyunundan yola çıkarak senaryosunu yazdığı filmi yönetmenlik kariyeri toplam altı eserden oluşan Joseph Anthony taşımış beyazperdeye. Kısıtlı bir gösterim şansı bulan film başrollerdeki Robert Duvall ve Olga Bellin’in parlak performanslar sunduğu, Duvall’in kariyerindeki en iyi eserlerden biri olduğunu söylediği, sadeliği ve gerçekçiliği ile göz dolduran, ABD’nin güneyinin havasını ve karakterlerini tam bir dürüstlükle sergileyen ve iyi yürekli bir adamın sevme yeteneği ve kapasitesinin sınırsızlığını etkileyici bir şekilde anlatan bir çalışma.

Belki seyirciden ilgi görmemesinin de etkisi ile uzun süre boyunca unutulan bu film daha sonra özellikle Robert Duvall’ın hayranları sayesinde sinemaseverlerin gündemine tekrar girebilmiş. Açılış ve kapanış dışında uzun bir geri dönüşten oluşan hikâye temel olarak bir avukatın davayı kaybetmesine neden olan bir jüri üyesinin sırrını çözmek için yaptığı araştırmada öğrendiklerini anlatıyor. Bir adam kızı ile birlikte kaçan bir genç adamı tüfeği ile vurarak öldürmüştür. Genç adam da silahlıdır ve çevresinde ayyaşlığı, hırsızlığı ve kavgacılığı ile bilinmektedir, hatta birisini öldürdüğü yolunda söylentiler de vardır. Mahkemedeki herkes gibi jüri de katilin serbest bırakılması gerektiğini düşünmesine rağmen, tek bir jüri üyesi bunu onaylamayacağını söyler ve inadı ile davanın düşmesine neden olur.

Mississippi’de geçen ve çekimleri de orada gerçekleştirilen bu hikâye daha ilk diyaloglardaki ağır aksanlar ile ABD’nin güneyine ait bir hikâye olduğunu gösteriyor. Irwin Stahl imzalı, dozunda ve yerinde kullanılan orijinal müziklerin de desteklediği bu havanın bir diğer ve asıl güneyli unsuru ise Robert Duvall’in canlandırdığı Jackson Fentry karakteri. Oyuncunun Mississippi’deki Ozark Mountains bölgesinde yaptığı bir yürüyüş sırasında karşılaştığı, aksanından ve derin sesinden etkilendiği bir adamdan yola çıkarak fiziksel özelliklerini oluşturduğu bu karakter babası ile kendi çiftliğinde pamuk yetiştiren, kış boyunca ise bir bıçkıhanede bekçi olarak çalışacak iyi yürekli bir adamdır. Duvall’in özellikle ses tonunda yakaladığı farklılık, duygularını nerede ise hiç belli etmeyen yüzü ile birleştiğinde karşımıza çok ilginç bir portre çıkarıyor ve oyuncunun sakin ama güçlü performansı filme çok büyük bir değer katıyor. Set tasarımının ve kostüm çalışmasının da başarısı ile ortaya o denli gerçek görünen bir karakter çıkıyor ki nerede ise bir belgesel seyrettiğiniz havasına giriyorsunuz. Gerçekten de Duvall’in en güçlü performanslarından biri bu ve nerede ise hiç “oynamıyor”muş gibi görünürken bu düzeye ulaşabilmesi de onun yeteneğinin sağlam bir kanıtı. Olga Bellin ise bu tek sinema filminde -kendi bildiği gibi oynamakta diretmesi yüzünden yönetmen ile epey çatışmış olsa da- Duvall’in karşısında ezilmiyor ve onun aksine daha duygulu bir oyunculukla karakterini gerçek ve ilginç kılmayı başarıyor.

Jackson Fentry’nin kendisine kalması için gösterilen ve bıçkıhanenin çok perişan bir durumdaki kazan dairesi olan yeri içine girilebilecek bir hâle getirmesi onun karakteri için ilk gösterge olur ve evin hemen dışında baygın durumda bulduğu hamile kadına gösterdiği ilgi ve yakınlık bu göstergeyi daha ileri bir boyuta taşır. Yönetmen, Thorton Foote’un kendi oyunundan uyarladığı senaryoyu perdeye taşırken özel bir sinemasallaştırma gayreti içinde olmamış ama çıkan sonuç bunun bilinçli ve doğru bir tercih olduğunu gösteriyor. Büyük bir kısmı “ev”in içinde ve iki karakter arasındaki konuşmalarla geçen filmde iki başrol oyuncusunun önemli katkısı ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor film ve bir tiyatro havasını hemen hiç almıyorsunuz. Fentry’nin kadına gösterdiği ve bir beklenti içermeyen desteği, saygısı ve sevgisi (“Neden burada kalmıyorsun bebeğin doğumuna kadar? İkimize de yetecek yemeğim var. Burası sıcak ve kuru”) finalde anlatıcı olan avukatın sesi ile sözlere dökülürken, adamın sevme kapasitesi gerçekten de göz yaşartacak bir düzeyde. Giydiği gömlek zaman ilerledikçe artık lime lime olurken ve yanındaki zaten güçsüz olan kadının fiziksel durumu kötüleşirken, o inatla hayata tutunuyor ve kadına da yaşam arzusunu sağlamaya ve verdiği sözü tutmaya çalışıyor. Joseph Anthony hikâyeyi gerçekliğine hiç zarar vermeyecek şekilde görüntüye dökerken, “adamın elini tuttuğu kadının yüzünü aydınlatan ışık” ve açılış sahnesi dışında müdahalede bulunmamış gibi görünüyor tanık olduğu ve bizi de tanık ettiği hayatlara. Sonlarda üç farklı nesilden erkeğin kurduğu keyifli hayat sahnelerinde ve bu hayatın yıkılmasında temposu yükselen ve dili farklılaşan sinema anlayışı ile de hoş bir zıtlık yaratıyor yönetmen.

Mahkeme sahnelerinin 1854’te inşa edilen ve bugün hâla ayakta duran tarihî bir binada çekildiği filmde bıçkıhane gerçe bir mekân ve filmde kullanılan pek çok eşya da Mississippi’deki bir müzeden getirtilmiş. Duvall ve Bellin dışındaki oyuncuların hemen tümünün bu film ile ilk ve tek performanslarını sunan ve o yörede yaşayan amatör oyuncular olması da bu bağımsız siyah-beyaz filmi doğal ve değerli kılıyor. Koşulsuz ve sürekli sevebilen bir adamın hikâyesini anlatan filmde yönetmenle birlikte dönemin yoksulluğunu vurgulayacak şekilde filmi siyah-beyaz çekmeye karar veren Alan Green’in görüntüleri esinlendiği Walker Evans fotoğraflarının başarısını sinemada tekrarlayan bir gerçekçi güzelliğe sahip. Evans’ın “Büyük Bunalım” dönemindeki yoksulluğu tüm çıplaklığı ve etkileyiciliği yakalayarak ölümsüzleştirdiği binlerce insandan ikisini anlattığını söyleyebileceğimiz bu film Faulkner’ın eserlerinde yarattığı insanları hayata oldukları gibi geçiren, alçak gönüllü ve değerli bir sinema yapıtı.

Dirty Dancing – Emile Ardolino (1987)

“Yalan söylediğim için özür dilerim ama sen de yalan söyledin. Herkesin eşit olduğunu, iyi davranılmayı hak ettiğini söylerdin. Meğer sana benzeyen insanları kastediyormuşsun. Dünyayı daha güzel bir yere çevirmemi isterdin ama kastettiğin avukat ya da ekonomist olmam ve Harvardlı biriyle evlenmemmiş”

Toplumsal idealleri olan genç bir kızın, ailesi ile geldiği yaz kampında çekici dans öğretmenine âşık olması ile yaşananların hikâyesi.

Eleanor Bergstein’ın kendi gençliğinden esinlenerek yazdığı senaryodan Emile Ardolino’nun çektiği bir ABD yapımı. Tüm çekiciliğini filme adını da veren “kirli (seksî anlamında) dans”lardan ve başrollerdeki Patrick Swayze ve Jennifer Grey’den alan bir gençlik hikâyesi bu ve kuşkusuz 1980’ler denince de ilk akla gelen Amerikan yapımlarından da biri. Çok da ciddiye alınamayacak hikâyesi, değindiği ama ne amaçla ve nasıl değindiği tartışmalı sınıf meseleleri açısından ilgi çekebilecek bu film, dans sahnelerinin tartışmaya gerek olmayan cazibesi ve Amerikan müzik listelerinde hayli başarılı olan şarkıları ile de hatırlanan ve bunlarla yetinebilecek olanlar için eğlenceli bir çalışma olabilir.

1963 yılında geçen film o dönemden pek çok klasik pop şarkısını karşımıza getirse de asıl olarak, listelere giren ve bugün 80’li yılların klasiklerinden kabul edilen şarkıları (ve bu şarkıların eşlik ettiği dans sahneleri) ile hatırlanıyor: Billboard listesinde 1 numaraya kadar yükselen “(I’ve Had) The Time of My Life” (Bill Medley ve Jennifer Warnes), 3 numara olan “She’s Like the Wind”(Patrick Swayze ve Wendy Fraser), 4 numaraya çıkan “Hungry Eyes” (Eric Carmen) ve 45 numaraya çıkan “Yes” (Merry Clayton). Bu şarkılar filmi güçlü bir şekilde desteklerken, filmin başarısı da şarkıların listelerdeki performansına önemli bir destek sağlamıştı elbette. 60’ların “Be My Baby” (The Ronettes), “Some Kind of Wonderful” (The Drifters), “Will You Love Me Tomorrow” (The Shirelles) ve “Love Man” (Otis Redding) gibi klasiklerinin de aralarında olduğu diğer şarkıları da ekleyince, filmin kulaklar için sağlam bir pop ziyafeti verdiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

İşitsel başarısını görselliği ile de yakalamış “Dirty Dancing”; Jeffrey Jur’un görüntü çalışmasında herhangi bir orijinallik yok ve bir gençlik filminin dinamizmini yakalayan kamera çalışması beklendiği ve olması gerektiği gibi. Görsel başarıyı yaratan elbette dans sahneleri ve bu sahnelerde Swayze, Grey ve Cynthia Rhodes’un çekici performansları. Sinema kariyerinden önce profesyonel bir dansçı olan Swayze’ye diğer iki oyuncu da başarı ile katılıyorlar ve ortaya gerçekten kirli ve seksî görüntüler çıkıyor. Açılış ve kapanışta siyah-beyaz görüntülerle ve dansçıların yüz ve bedenlerine odaklanan yakın plan çekimlerle yakalanan erotizmin zaten edepli olduğunu söyleyebileceğimiz dozu hikâyede epey düşürülüyor ama yine de filmin belli bir cinsel cazibeye ulaşan bir görselliği olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Adını andığımız üç oyuncu dışında, açılış ve kapanışta dans eden tüm diğer oyuncular da danslarını bir cinselliğin dışavurumu olarak sergiliyorlar ve meraklıları için keyifli karelere tanık olmamızı sağlıyorlar. 50 yaşında AIDS yüzünden hayatını kaybeden Emile Ardolino’nun bu ilk sinema filminde, henüz 57 yaşındayken ve kanserden ölen Swayze’nin tüm bu cinsel cazibenin merkezinde olduğunu da ekleyelim son olarak.

Swayze bir söyleşisinde filmin bir klasik olmasını hikâyenin “kendilerini bulmaya çalışan insanlar”ı anlatmasına bağlamış. Gerçekten de öyle ama gelinen nokta ne kadar inandırıcı ya da ne kadar doğru? Jennifer Gray’in canlandırdığı Baby doktor olan babasından etkilenmiş, onun gibi entelektüel olan bir kızdır ve kampa yanında 10 ayakkabı getirdiği halde ayakkabısızlığın trajedisinden yakınan kız kardeşine babası ile birlikte asıl trajedinin “polislerin eylemlerde köpekleri protestocuların üzerine salması, keşişlerin protesto için kendilerini yakması veya madencilerin madende mahsur kalması” olduğunu söylerler. Kamp yerinin çalışanları ile “sınıf farkı”nı yıkarak ilişki kurmaktan çekinmeyen genç kız az gelişmiş ülkelerin ekonomisi üzerine okumak isteyen ve barış gönüllülerine katılma planları yapan duyarlı bir bireydir. Swayze ise onun beyaz ve zengin sınıfından çok farklı bir konumu olan, yılın büyük kısmında zorluklar içinde yaşarken yaz kampında evli ve zengin kadınlarla yakınlaşması sayesinde gün yüzü gören genç bir adamdır. Evet, farklı sınıflardan gelmektedir hikâyenin iki kahramanı ama genç kız babasının iki yüzlü liberalliğinin aksine onları ayıran sınıfın duvarlarını yıkmaya kararlıdır. Bu şekilde özetleyince ilginç bir sınıf hikâyesi gibi görünüyor değil mi? Ne var ki filmin bu konudaki dürüstlüğü bir ticarî Hollywood filminden bekleneceği gibi pek de gerçek değil. Finalde “tüm sınıfları kaynaştıran” dans sahnesinin de gösterdiği gibi ABD bu sınıf farklarını “sevgi ve anlayış” ile yok edecek bir toplumdur. Zaten duyarlı ve sorumlu kızımızın dans öğretmenini ilk gördüğü anda ondan etkilenmesi de aşkın (ya da aslında cinselliğin) bu sınıf farkını ortadan kaldıracağının ilk göstergesi olmuştur ve böylece “Her şey sınıfsaldır”ın yerini “Sınıf aslında yoktur”un aldığı hikâyenin politik duyarlılığı da başlamadan yok olmuştur aslında. Garson olarak kampta çalışan bir tıp öğrencisinin genç kıza Ayn Rand’ın “Fountainhead” adlı romanını (Rand’ın dünya görüşüne uygun olarak, bireyciliğin toplumculuğa üstün olduğunu savunan bir içeriği vardır bu kitabın) vermesi sıradan bir Amerikan seyircisi için bir anlamı olan bir gönderme midir bilmiyorum ama hikâyenin tüm içeriği ile birlikte düşünülünce hayli yüzeysel bir politik söylem olarak duruyor bu sahne. Genç kadının “Neden patrona boyun eğiyorsunuz?” sorusuna genç adamın “Çünkü seneye bu işe yine ihtiyacım var” cevabı vermesi ve bu cevaba kadının tepkisizliği ve patronun da bir parça çıkarcı ve uyanık olsa da sevimli bir adam olarak gösterilmesinin de diğer kanıtları olduğu gibi Eleanor Bergstein’ın senaryosu öne çıkarır göründüğü politik tutumu kendisi özenle boşa düşürüyor aslında.

Hikâye epey boş bir hikâye ama örneğin bir müzikalin “hafifliği” içinde hoş görülebilecek bu durum, müzikalin yerini dansların aldığı bu gençlik filminde soyunulan gerçekçilik havasını dikkate alınca oldukça rahatsız edici. Hiçbir dans tecrübesi olmayan birisinin bir haftada ulaştığı düzeyden bu bir hafta boyunca yaptıklarını ailesinden gizli tutabilmesine ve özellikle son bölümlerinde dozu iyice artan kötü melodramından bir itirafın en olmayacak ortamda yapılmasına hikâyeyi ciddiye almak pek mümkün değil. Finalde kampın sahibinin “dünya değişiyor” temalı konuşmasının hikâye ile hiçbir ilgisinin olmaması ve filmin böyle bir meselesi yokken birdenbire ortaya atılıvermesinin de bir örneği olduğu gibi senaryo çok da oturmuş görünmüyor. Oyunculuklarınsa idare eder düzeyden öteye geçemediği filmde Swayze’nin özellikle başlardaki dans sahnelerindeki başarılı dans performanslarını sergilerken neden abartılı yüz mimiklerine baş vurduğunu anlamak mümkün değil. Buna karşılık tüm dans sahnelerinde Swayze ve Fraser ikilisinin uyumu oldukça başarılı.

Finalde “işçi sınıfı sahneyi ele geçirir” görünümü altında “biz bir kaynaşmış toplumuz” mesajını veren film hikâyesinin boşluğuna ve yanlışlarına, ele aldığı meselelere yüzeysel yaklaşımına rağmen dansları, müzikleri ve 60’lı yıllarda geçmesine rağmen yaratacağı 80’ler nostaljisi ile eğlendiren bir çalışma. Kaldı ki tüm o “kirli dans”ları ile seyircisine dans etmenin güzelliğini hatırlatıyor ki bu hiç de önemsiz değil şüphesiz. Kendisini gereğinden fazla ciddiye alıp girdiği derin sularda kaybolmak yerine, eğlencesi ile yetinmeyi unutan filmin yapamadığını siz yapıp, ona sadece bu şekilde yaklaşıp tadını çıkarabilirsiniz.

(“İlk Dans, İlk Aşk”)

Night Tide – Curtis Harrington (1961)

“Deniz suyunu damarlarımda hissediyorum. Denizin kükremesini dinliyorum, benimle bir annenin yavrusuyla konuştuğu gibi konuşuyor. Gelgit yüreğimi çekiyor. Ay’ın yüzü ruhumu garip bir hasretle dolduruyor”

Panayırda deniz kızı olarak çalışan bir genç kadına âşık olan bir denizcinin yaşadığı tuhaflıkların hikâyesi.

Curtis Harrington’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Harrington’ın ilk uzun metrajlı filmi olan çalışmada denizci genç adamı ilk kez bir başrolde oynayan Dennis Hopper canlandırıyor. Yönetmenin Edgar Allan Poe’nun ünlü şiiri “Annabel Lee”den ve hayranı olduğu “Cat People” (Jacques Tourneur, 1942) filminden esinlenerek yazdığı hikâye alçak gönüllü ve ilginç bir korku ve aşk filmine dönüşürken ve finaldeki açıklama ile psikolojik bir boyut kazanırken, belirsizliğe de yer vermesi ile dikkat çekiyor. Belki de korkudan çok, bir fantezi olarak değerlendirilmesi gereken hikâye gerçekçi bir atmosferde anlatılan bir bağımsız yapım. Bir B tipi film olarak üzerinden geçen neredeyse 60 yıl sonra da ilgi toplayabilecek bir “küçük” sinema eseri.

İskelenin üzerinden, sigara içerek denizi ve dalgaları seyreden genç bir denizcinin görüntüsü ile açılıyor film. Johnny Drake (Dennis Hopper) hafta sonu iznini deniz kıyısındaki kasabada dolaşarak geçirmekte ve tek başına takılmaktadır. Saf ve sevimli bir gençtir Johnny ve tesadüfen girdiği “Blue Grotto” adındaki bir gece kulübünde Mora adında ve yalnız başına oturan bir genç kadınla arkadaş olmaya çalışır. Sohbetlerini Johnny’in anlamadığı bir dilde konuşan yaşlı bir kadın böler ve Mora telaş ve korku ile terk eder kulübü. Johnny peşine düşer onun ve gizem dolu bir aşkın da hikâyesi başlar böylece. Kapalı alandaki bir atlıkarıncanın üzerindeki bir dairede oturan Mora’nın evi okyanus manzaralıdır, sabah kahvaltısına çağırdığı genç adama balık hazırlamıştır, kendisi panayırda deniz kızı olarak çalışmaktadır ve patronu onu bir deniz yolculuğunda bulduğunu söylemektedir. Genç adamı herkes uyarır kız hakkında; atlıkarıncanın sahibi ve onun torunu, kızın panayırdaki patronu ve bir falcı. Bir başkomiser de etrafta dolaşmakta ve ölü bulunan iki genç adamla ilgili sırrı çözmeye çalışmaktadır.

Evet, bir deniz kızı hikâyesi bu, daha doğrusu deniz kızı olduğunu söyleyen bir kadına âşık olan adamın tanık olduğu tuhaflıkları, gizemli yaşlı kadını ve elbette deniz kızının sırrını anlamaya çalışmasının hikâyesi. Hikâyenin finalindeki izahat içerdiği psikolojik boyut ile öne çıkıyor ve bir yasak aşkın nelere mal olabileceğini gösteriyor seyirciye ve B tipi bir filme uygun içeriği ile göz dolduruyor. Buna karşılık yeni bir aşk iması ne hikâyeye ne de hikâyesini anlattığı karaktere yakışıyor açıkçası. Neyse ki final bir tereddüt de yaratarak ve bir belirsizlikle seyirciyi ve Johnny’i baş başa bırakarak bu yanlış seçimi unutturuyor.

Filmin alçak gönüllü bütçesi (efektler yok denecek kadar az, adını muhtemelen Capri’deki “Grotta Azzurra” adındaki deniz mağarasından alan kulüpte geçen sahnede rol alanlar yönetmenin arkadaşları vs.) görsel atmosferini yeterli gizemi yaratacak bir düzeye taşımasına engel olmamış. Vilis Lapenieks’in görüntü çalışması pahalı görünmeye soyunmadan da başarılı bir sonuç ortaya çıkarılabileceğinin kanıtı olurken, film başta deniz ve dalgalar olmak üzere hikâyesi için kritik öneme sahip unsurları iyi kullanıyor. Örneğin Johnny’nin bir gece vakti kadının ıslak ayak izlerini takip ederek okyanus kenarına kadar gitmesi ve orada yaşananlara tanık olduğumuz sahne filmin atmosfer inşa etmekteki başarısının çok iyi bir temsilcisi. Kendisi ile ilgili gerçekten ve bunun sonuçlarından korkan bir kadın ile ona olan aşkı ile ne olduğunu anlamak ve sorunu çözmek arasında kalan bir erkeğin hislerini bize geçirirken bu görsel başarıdan bolca yararlanıyor film. Kuşkusuz burada başarı kelimesinin filmin iddiasızlığı ile tutarlı bir düzeyi işaret ettiğini vurgulamak gerek; tıpkı filme ilham veren Poe’nun eserleri gibi kısa ama yoğun hikâyesine yakışan, yalın ve gerçekçi bir görsellik bu ve basit kamera hareketleri ve siyah beyaz görüntü çalışması ile elde edilmiş. Yukarıda anılan sahnenin sonunda iskelenin ayakları altında erkek ve kadının karşılaştığı sahne dalgaların sesi ve görüntüsü, adamın haykırışı ve kadının çığlıkları, yankılar vs. ile elde edilen “ucuz roman” görüntüsünün parlak bir örneği.

Poe’nun tamamlayabildiği son şiiri olan Annabel Lee’nin son dört mısraı ile bitiyor film (Melih Cevdet Anday’ın çevirisi ile: “Orada gecelerim, uzanır beklerim / Sevgilim, sevgilim, hayatım, gelinim / O azgın sahildeki / Yattığın yerde seni”). Bugüne kadar pek çok edebiyat eserine, müzik ve film çalışmalarına ve hatta bir video oyununa ilham veren bu şiir türünün klasiklerinden biri ve burada şiirdekinin aksine aşk ölümden sonra devam etmiyor. Senaryonun tam da bu noktası açıkçası pek doğru bir tercih olmamış ve hatta Johnny karakterinin finale kadar çizilen iyi yürekli ve sevimli profiline de pek uymamış.

Tüplü dalış sahnesi ve tam da B tipi bir gerilim hikâyesine yakışan panayırdaki son bölüm (fırtına, yağmur, gece karanlığı, silah sesi vs.) ile seyirciyi tatmin eden filmin David Raksin imzalı müzikleri -zaman zaman bir parça fazla duyguları yönlendirici olsa da- hikâyeye yakışmış görünüyor. Yönetmenin güçlükle bulabildiği 50 bin dolarla (bugünkü değeri ile yaklaşık 500 bin dolar) çektiği film karanlık bir şiiri hatırlatan havası ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Harrington’ın farklı türleri (korku, gerilim, romantizm, dram, gizem vs.) bir araya getirdiği filmde Dennis Hopper’ın performansı oyuncunun kariyerinin sonraki yıllarındaki daha vurgulu performanslarının aksine oldukça ekonomik ve karakterini gerçekçi kılarken, kahramanımızın filmin başlarındaki rahatlığı kadar sonlarındaki gerginliğini de aynı başarı ile yansıtıyor bize. Bir yalnızlık hikâyesi olarak da nitelendirebileceğimiz film, hiçbir arkadaşı gösterilmeyen Johnny’nin de Mora gibi, yaşadığı toplumda ayrı duran bir karakter olarak bir diğer deniz kızı olduğunu söylüyor belki ama hikâye boyunca, karşılaştığı herkesle çabuk ilişki kurabilmesi ve yüzünden neredeyse hiç eksik etmediği gülümsemesi bu söylemle bir parça çelişiyor.

A Febre – Maya Da-Rin (2019)

“En azından sen kendi ununu yapıyor ve avlanıyorsun. Burada yiyeceği satın alıyorsun. Paran yoksa yiyemiyorsun”

Bir limanda güvenlik görevlisi olarak çalışan ve kaynağı bulunamayan bir şekilde ateşi yükselen, Amazon yerlilerinden Brezilyalı bir adamın hikâyesi.

Sinemaya belgesellerle giriş yapan Brezilyalı yönetmen Maya Da-Rin’in, senaryosunu Pedro Cesarino ve Miguel Seabra Lopes ile birlikte yazdığı bir Brezilya – Almanya – Fransa ortak yapımı. Amazon yerlileri ile ilgili belgesel çekerken şekillendirmeye başladığı bu ikinci kurgu filminde Da-Rin, yaşam alanları yavaş yavaş ellerinden alınan ve geleneksel hayatları ile büyük şehirdeki zorunlu hayatları arasında sıkışıp kalan Amazon yerlilerini belgesel gerçekçiliği ve dürüstlükle ele alıyor. Hikâyenin baş kahramanı olan Justino’yu canlandıran ve Locarno Festivali’nde Erkek Oyuncu ödülünü kazanan Regis Myrupu’nun da aralarında olduğu ve çoğunluğu amatör oyunculardan oluşan kadrosunun doğal performansları ile filmin belgesele yakın duran tavrını desteklediği film, özellikle Jair Bolsonaro’nun 2018’de devlet başkanı seçilmesinden sonra hayatları iyice zorlaşan Amazon yerlilerinin günümüzde karşı karşıya kaldıkları güçlükleri gündeme getirmesi ile önemli, başarılı ses çalışması ile dikkat çeken, politik yanını -hiç vurgulamadığı halde- kuvvetli bir şekilde hissettiren ve gerçek ile düşü sadelikle bir araya getirebilmesi ile önemli bir çalışma. Yavaş -belki bazen gereğinden fazla- temposu ve olaysızlığı ile sıradan seyirci için seyri zor belki ama sinemanın toplumsal meselelere yakın olduğu ölçüde saygınlığının arttığını hatırlatan bu film ilginç bir çalışma kesinlikle.

Maya Da-Rin filme çok uygun bir giriş yapıyor: Bir ormandan gelen sesleri ile hatırlatan bir ses bandı ile açılan film karşımıza işçi kıyafeti içindeki bir yerli adamı getiriyor. Kamera yavaş yavaş ondan uzaklaşırken, adam gözlerini kapıyor. Justino önce bir fabrikada işçi olarak çalışmak üzere geldiği büyük şehirde şimdi bir limanda güvenlik görevlisi olarak görev yapmaktadır. Açılışta duyduğumuz ses, adamın kapattığı gözleri ile belki de kökenlerinin olduğu Amazon ormanlarını ve nehrini hayal ettiğini düşündürürken, onun bulunduğu yer ile hayal ettiği arasındaki fark üzerinden tek bir söz etmeden ve teknik oyunlara başvurmadan bizi etkisi altına almayı başarıyor film. Rutin bir hayatı, evli bir oğlu ve babası ile yaşayan bir kızı vardır. Eşi bir süre önce ölmüştür ve 45 yaşındaki adam ev ile iş arasında geçen sıradan bir hayat sürmektedir. İş yerinde işe yeni başlayan bir başka güvenlik görevlisinin Justino’nun yerli olmasından yola çıkan ve gittikçe dozu artan imalı sözlerini duymazlıktan gelerek karşılarken, aklı terk ettiği vatanındadır ama ama kısa süreliğine bile oraya gitmesini imkânsız kılan bir düzeni vardır. Adamın anavatan özlemini hiç altını çizmeden, dürüst bir belgeselin sadeliği ve gerçekçiliği ile anlatıyor Maya Da-Rin ve bu özlemi örneğin adamın torununa uzun uzun anlattığı bir orman hikâyesindeki gibi unsurlar üzerinden gösteriyor bize çoğunlukla.

Limandaki dev konteynerlerin arasında küçücük kalan Justino iş yerinin insan kaynakları tarafından son günlerde dağınık çalışması ve dalgınlığı nedeni ile uyarılır (filmin bu iddianın doğruluğu veya yanlışlığı konusunda seyirciyi belirsizlik içinde bırakması sorgulanmaya açık bir tercih) ve bir süre sonra da nedeni anlaşılamayan bir şekilde ateşi sık sık yükselmeye başlar. Kızı bir tıp fakültesine kabul edilmiş olsa da şehirdeki doktorlara gitmekten pek hoşlanmayan, onlar hakkında “Doktorların gözleri büyük ama sadece önlerinden olanı görebiliyorlar” gibi sözlerle konuşan ve kaynağı hakkında kızına “Anlatırım ama anlamazsın” diyen adamın hikâyesindeki gizem bu ateşle başlıyor. Filmin özellikle bir mistik havaya sokmaya çalışmadan karşımıza getirdiği gizem çevredeki hayvanlara saldıran gizemli yaratık, düş ile gerçek arasında bir yerde duran ormandaki köpekli sahne veya gece vakti iş yerinde yaşanan olay gibi ögelerle ve düş ile gerçeğin birbirine karışması ile gösteriyor kendisini.

Bolsonaro karşıtlığı ile bilinen yönetmen, yerlilerin Bolsonaro döneminde artan zorluklarını onların günlük hayatındaki konuşmalar (azalan av, çocukların ebeveynlerinin geleneksel hayatını sürdürmek istememeleri, Justino’nun kardeşinin babasını yanına alması için onun oğluna yaptığı önerinin ret olması üzerine söylediği “Babanla birbirinizi anlamıyorsunuz çünkü sadece beyazların dilinden konuşuyorsunuz” sözleri) ve asıl hikâye ile ilgisiz gibi görünen sahnelerle (örneğin dilini kimsenin anlamadığı yaşlı hasta kadın veya ormanın şehire dönüştüğü düş) zarif ve yalın bir şekilde hikâyesinin gündeminde tutuyor. FinaldeJustino’nun kürek çekerek geldiği ormana bir elinde çanta diğer elinde içinde sıvı olan bir bidonla girip kaybolmasını seyircinin yorumuna açık bırakan ama bir dönüşü ima eden film onun şehirde hayata kalmaya çalışan ruhunun tıpkı kendi eli ile inşa ettiği evinin çatlayan duvarını sıva ile kapatması gibi sonuçsuzluğa mahkum olduğunu da söylüyor bize.

Çeşitli festivallerde ödül kazanan ses çalışmasının da (Bruno Furtado, Emmanuel Croset ve Felippe Schultz Mussel) gizemi gerçekçiliğe zarar vermeden desteklemeyi başardığı filmin egzotizmden özenle sakınabilmesi ve göstermek yerine işittirmek üzerinden hareket etmesinin etkileyiciliği de yine bu ses çalışmasının başarısı. Sadece bir kurgu olarak değil, bir belgesel olarak da izlenmesi ve algılanması gereken bir film bu ve yönetmenin artık büyük şehirlerde yaşayan yerli kökenli Brezilyalılar ile olan konuşmalarından doğan bir çalışmanın tüm dürüstlüğü ile önemli bir sinema eseri.

(“The Fever”)