The Spy Who Came in from the Cold – Martin Ritt (1965)

“Yoruldun mu diye merak ettim. Bu, burada anlayışla karşılanan bir durumdur; metal yorulması gibi bir şeydir. Biz duygularımızı paylaşmadan yaşamak zorundayız, değil mi? Ne var ki bunu sonsuza dek yapamazsın. İnsan sürekli dışarıda kalamaz; içeri girmeli, soğukta kalmamalı”

Berlin Duvarı’nın tamamlanmasından bir yıl sonra, Batı Berlin’de görev yapan bir İngiliz ajanının Doğu’nun ajanlarına karşı mücadele ederken işinin doğal yozlaşmalarını keşfetmesinin hikâyesi.

İngiliz yazar John le Carré’in 1963 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu Paul Dehn ve Guy Trosper’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim Amerikalı sinemacı Martin Ritt. 1950’li ve 60’lı yıllarda Berlin’de İngiliz istihbarat servisleri MI5 ve MI6 için çalışan le Carré buradaki tecrübelerini çarpıcı bir biçimde yansıttığı güçlü romanları ile casus edebiyatının en parlak örneklerini üreten bir isim ve bu eserleri defalarca sinemaya da uyarlanmış. Martin Ritt imzalı bu uyarlama parlak bir romanın parlak bir uyarlaması ve açılış ile kapanıştaki “aksiyon” sahneleri dışında sadece ajanlara, entrikalara ve ajanlık işine odaklanarak, o dünyanın gerçeklerini çekici bir şekilde getiriyor karşımıza. Başroldeki performansı ile Oscar’a aday olan Richard Burton’ın dengeli, “soğuk” ve sade oyunu ile göz doldurduğu filmde, Ritt hikâyenin gerektirdiği atmosferi başarı ile yaratıyor ve ortaya hem bu türün hem sinemanın önemli örneklerinden birini çıkarıyor.

Yazarın hâlâ istihbaratta çalışırken yazdığı roman türününün en iyi örneklerinden biri kuşkusuz. Bu derece iyi bir romana hakkını veren bir sinema eseri ortaya koymak bir yandan kolay (çünkü güçlü bir potansiyeli var romanın) olsa da, çıkacak sonucun özellikle de romanın hayranlarını memnun etmemesi gibi önemli bir risk de taşıyor. Oswald Morris’in hikâyenin ruhunu çok iyi yansıtan siyah-beyaz görüntü çalışmasının da sağladığı önemli katkı ile Ritt romanın adında yer alan ve temasını çok iyi anlatan “soğuk” dünyayı soğuk bir gerilimle yaratıyor ve bu riski sıfırlıyor sinemasal becerisi ile. Romana oldukça sadık kalan senaryonun giriş ve kapanıştaki hareketli kısa sahneler dışında aksiyona hiç başvurmadan yaratmayı başardığı gerilimli dünyayı ustalıkla kullanıyor Ritt ve ortaya görülmesi gerekli bir sonuç çıkarıyor.

İkiye ayrılmış Berlin’in Amerikalıların yönettiği taraftaki kontrol noktasında başlıyor film. Burton’ın canlandırdığı terübeli ajan Alec Leamas Doğu Berlin tarafında çalışan İngiliz ajanlarından sorumludur ve açılış sahnesinde bunlardan birinin -daha önceki ikisi gibi- tam sınırı gerçerken Doğu Almanya tarafından açılan ateşle vurularak öldürülmesinin tanığı olur. Tüm sadeliği ve gerçekçiliği ile çok iyi çekilmiş bu sahnede Sol Kaplan’ın gerilim, melankoli ve hüzün duygularını içeren caz havalı müziği tanık olduğumuz anın ruhunu çok iyi beslerken, Ritt’in mizanseni tüm yalınlığı ile çok etkileyici. Operasyonda olmayı (“soğukta kalmak”) bırakıp masabaşı bir işe geçmesi (“içeri girmek”) teklif edilen Leamas’ın tercihi ve istihbarat şefinin onu dahil etmeyi düşündüğü plan hikâyenin takip eden gelişmelerini yaratır ve sağlam bir romanı kaynak olarak alan film bizi içine soktuğu dünyanın doğal ahlâksızlığının tanığı yapar.

“Sırf hükümetinin iyilik politikaları yüzünden düşmanlarından daha az kötülük yapamazsın, değil mi?” diyor bir sahnede MI6’nın yöneticisi Leamas’a. Oyunun kuralları bellidir ve bu kurallar doğal olarak sıradan insanlarınkinden çok uzak, kendine has içeriklere sahiptir. Entrikalar, sahte kimlikler, oyunlar, yalanlar, çarpıtmalar, insanları kullanmalar ve acımasızlıklar hâkimdir bu dünyaya ve film tüm bunları güçlü diyaloglar, sağlam bir kurgusu olan hikâye, şaşırtıcılığı ıskalamayan bir gerçekçilik ve dürüstlükle anlatıyor bize. Ne kadar başarılı olursa olsun her ajanın eninde sonunda tek başına kalacağını, kendisi karşı tarafı kullanırken sadece onlar tarafından değil, kendi örgütü tarafından da kullanılacağını ve bu dünyanın doğası gereği sahtelik üzerine kurulu olduğunu çok iyi sergiliyor film. Leamas karakterinin bu dünyada üstlenmek zorunda kaldığı gerçek ve sahte kimliklerini çok iyi işleyen senaryonun kendisine sunduğu imkânları Richard Burton da çok iyi değerlendiriyor ve müthiş bir peformans gösteriyor. Karakterinin gerçekliğini ve sahteliğini ustaca yansıtan, sade ve çarpıcı bir performans bu ve kariyerinin özellikle son yıllarında hayli gösterişli olan tarzından uzak bu tercihi ile filmi zenginleştiriyor. Başta “Kontrol” rolündeki Cyril Cusack ve Nancy rolündeki Claire Bloom olmak üzere tüm diğer oyuncuların da oldukça güçlü destekleri ile film oyunculuklar açısından hayli üst bir noktada yer alıyor bu şekilde.

Leamas’ın komünist kız arkadaşının trajedisi istihbarat dünyasında herkesin her şekilde kullanılabileceğinin örneklerinden biri olurken, film (ve aslında roman) ideolojik tarafsızlığını da -çoğunlukla- doğru bir biçimde koruyor. Çarpıcı finalinin de bir kanıtı olduğu gibi, film Batı’nın veya Doğu’nun tarafında konumlandırmıyor kendisini. Öyle ki tüm Batılı karakterleri Doğulu, Doğulu karakterleri de Batılı yapsanız hikâye etkileyiciliğinden ve gerçekliğinden hiçbir şey yitirmezdi. Aynı derecede “dürüst” iki taraf da, aynı entrikaların egemen olduğu bir dünyaları var ve hedefler için aynı derecede etik dışı davranmakta (eski Nazileri kullanmak, kendi adamını satmak vs.) her ikisi de. Soğuk Savaş döneminde daha da artan bir şekilde tek egemen değerin rakibini alt etmek olduğu bu dünyada iki tarafın da ideolojisine -çoğunlukla- eşit ölçüde uzak duruyor film ve ideolojilerin bireyleri -doğaları gereği- piyon olarak gördüğünü hatırlatıyor güçlü bir şekilde.

Doğru bir final, Oscar’a aday gösterilen güçlü sanat yönetimi, özgün hikâyesi, seyircisini sürekli tetikte kalmaya zorlayan güçlü gerilimi, Soğuk Savaş’ın atmosferini somutlaştıran görselliği, oyuncu kadrosunun başarısı ve Martin Ritt’in kendisini öne çıkarmayan alçak gönüllü yönetmenliğinin yarattığı gerçekçilik ile önemli bir film bu.

(“Utanç Duvarında Casusluk”)

Le Corps de Mon Ennemi – Henri Verneuil (1976)

“İşte nefretim o zaman başladı, o “Kusura bakma” sözü ile: Kızın imtiyazı, adamın benimle senli benli oluşu. Ona sürekli “Hemen, küçük hanım”, “Elbette, küçük hanım” demesi. Adalet çok sonra, o küçük hanımla yattığımda yerini buldu”

Cinayet nedeni ile yattığı cezaevinden çıkan bir adamın geçmişte olan bitenlerin arkasındaki gerçekleri araştırmasının hikâyesi.

Fransız yazar Félicien Marceau’nun 1975 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan bir Fransız yapımı. Senaryosunu Henri Verneuil, Félicien Marceau ve Michel Audiard’ın yazdığı ve yönetmenliğini geniş kitlelerin beğenisine uygun filmler çeken, Fransız sinemasının “entelektüel” imajına uzak düşen ve özellikle polisiyeleri ile dikkat çeken Verneuil’in üstlendiği yapıt Lille bölgesindeki Cournai’de, tekstil patronlarının egemen olduğu bir şehirde, zengin sınıftan olmayan bir adamın hikâyesini anlatıyor. Başroldeki Jean-Paul Belmondo’nun benzerlerini sıklıkla canlandırdığı bir rolde karizmasını tıpkı karakteri gibi bolca kullandığı film sonlara doğru netleşen bir parça karışık hikâyesi, politik bir bakışı meselesinin ana parçası yapması, geçmişle bugün arasında sürekli geliş gidişleri ve iç ses kullanımı ile Verneuil’in temsilcisi olduğu klasik dilden uzak gibi görünse de mizanseni bu dile tamamen sadık kalan bir çalışma. Yönetmenin en güçlü eserlerinden biri değil ama yine de 1970’lerin havasını bolca taşıyan bu çalışma klasik Fransız polisiyelerini sevenler başta olmak üzere sinemaseverlerin ilgisini hak eden bir film.

Filmin sadece başrolünü üstlenmeyip, yapımcılarından da biri olan Jean-Paul Belmondo’nun damgasını bastığı bir eser bu. Açılışta onun bir trenden inişini ve istasyonda yürüyüşünü izliyoruz ve jenerik boyunca da onun dondurulan görüntüleri karşımıza çıkıyor sürekli olarak. Verneuil filmini onun doğal karizması üzerine kurmuş ve oyuncu da üzerine düşeni fazlası ile yerine getirmiş. Bu durum sadece filme bir çekicilik katmakla kalmıyor, aynı zamanda canlandırdığı karakterinin sahip olduğu cazibeyi başarı ile yaratmasını sağlıyor perdede. Cezaevinden çıkan adam işlediği suç ile şehir halkı üzerinde derin bir iz bırakmıştır; çünkü ölenlerden biri şehrin futbol takımının Macar yıldızıdır ve onun ölümü takıma ciddi bir darbe vurmuştur. “Sınıf başkanının daima tekstilcilerin çocuklarından biri olduğu ve bu çocuklara iyilik yapmanın değil, başkan olmanın öğretildiği” bir şehirde doğup büyüyen kahramanımızın ailesi o zenginlerin sınıfından değildir ve babası da seçimlerde şehrin yönetimini elinde tutan nüfuz sahibi ailelere karşı yarışan bir adaydır. Genç adam şehrin en büyük tekstil patronlarının birinin kızını ayarttır ama sonra cezaevine düşmesine yol açar bu ve film temel olarak, adamın başına gelenlerin sorumlusunu bulma çabasını anlatır.

Hikâyenin “bugün” bölümü Almanya’nın Bayern Münih takımı ile Fransız Saint-Étienne arasında Şampiyon Kulüpler Kupası’nın finalinde karşılaştığı zamanlarda geçiyor ve film futbolu aralarında bu maçın da bulunduğu farklı örnekleri ile hikâyenin önemli bir parçası olarak kullanıyor. Yedi yıl önce işlenen cinayetlerde kurbanlardan birinin yerel takımın yıldızı olan bir Macar futbolcu olması, istasyonda binilen takside taksici ile futbol muhabbeti veya Belmondo şehir halkının canlı yayınlanan bir maçı seyretmek için evlerine kapanması nedeni ile ıssız bir şehire dönüşen Cournai’nin sokaklarında dolaşırken kulaklarımıza futbol spikerinin konuşmalarının gelmesi gibi örnekler futbolun geniş kitleler üzerindeki etkisini anlatmaya yararken, film asıl olarak zenginlerin ve güç sahiplerinin bu sporu halkı yönetmek ve bastırmak için kullanmasının altını çiziyor.

Filmin politik boyutu futbolun bir uyuşturucu olarak kullanıldığını vurgulaması ile sınırlı değil; şehre egemen olan sınıf farklılıkları, iş adamlarının “gençlerin sokaklarda politik pankartlar yerine, stadyumda takımlarının flamalarını sallamasını” sağlaması, takıma yabancı futbolcu transferinin grevlerin maliyetinden daha düşük olduğu gerçeği, travestilik üzerinden 1968 Mayıs’ına bir gönderme, tüketim toplumu eleştirisi, şehrin hızlı değişimine neden olan Amerikan tarzı büyümeden şikâyet edilmesi veya bir seçim konuşmasındaki provokasyon Verneuil’in filmini politika meraklıları için de çekici kılabilir. Ne var ki bu örneklerin bazılarının üzerinde yeterince durulmazken, senaryonun tüm bunları gerektiği kadar güçlü (ve üzerinden geçen kırk dört yıldan sonra hâlâ etkileyici) bir biçimde bir araya getirdiğini söylemek zor biraz. Genel olarak filmin bugün bir parça eskimiş görünmesinin de gücünü azalttığını belirtmek gerekiyor. Striptiz sahnesini hikâyeye katkısı olmayacak bir şekilde gereğinden uzun tutarak ucuz bir yola başvuran yönetmenin elindeki senaryonun bir parça karışık ilerlemesi de işini zorlaştırmış görünüyor.

Filmin kapanışında İngiliz şair William Blake’in 1794 tarihli “A Poison Tree” adlı şiirinin son iki dizesini okuyoruz: “Sabah görmekten memnun oldum / Düşmanım, ağacın altında uzanmış cansız” (In the morning, glad, I see / My foe outstretched beneath the tree”. Henri Verneuil’in bu dizelere uygun görüntülerle bitirdiği filmin hikâyesi de uyggun onun dizelerine. Belmondo da düşmanının cesedini bu şekilde görmeyi arzulayan karakterini karizmasını ve çekiciliğini bolca kullanarak ama tüm performansına yansıdığı gibi bunu dizginlenmiş bir şekilde sergileyerek filme önemli bir katkı sağlarken, Francis Lai’nin bolca 1970’ler kokan müziği renklendiriyor hikâyeyi. Blake’in şiiri dile getirilen öfkenin kaybolacağını, dile getirilmeyenin ise nefret, öfke ve intikam duygularını besleyerek zehirli bir ağaca dönüşeceğini ve bunun da yok edici bir sonuç yaratabileceğini anlatır; bu Belmondo filminin onun bu anlatımı ile ne derece örtüştüğünü görmek için de izlenebilecek, bir Fransız polisiye klasiği bu film. Görmekte yarar var.

(“Body of My Enemy” – “Bitmeyen Kin”)

Khrustal – Darya Zhuk (2018)

“Onu sevmek mi? Benden para çalıyor, eşyalarımı satıyor; ne sevmesinden bahsediyorsun sen? Babası gibi ayyaşın teki. DJ’lik yapıyor, biliyor muydun? İş olmamasını hadi anladım, o zaman kendine bir koca bul. Ama hayır, o da yok. Bütün pisliğini ben temizliyorum. Onun tek yaptığı uyumak”

1996, Beyaz Rusya. DJ’lik yapan bir genç kadının, en büyük hayalini gerçekleştirip ABD’ye gidebilmek için yaptığı vize başvurusundaki bir hatayı düzeltme çabalarının hikâyesi.

Darya Zhuk kısa filmlerle başladığı yönetmenlik kariyerindeki bu ilk uzun metrajlı filminin senaryosunu Helga Landauer ile birlikte yazmış. Beyaz Rusya, ABD, Almanya ve Rusya ortak yapımı olarak çekilen film Yabancı Dilde En İyi Film dalında Beyaz Rusya’nın Oscar adayı olmuş 2018’de. Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra bağımsız olan devletlerden biri olan Beyaz Rusya’nın bağımsızlığının ilk yıllarında geçen hikâye House Müzik türünün anavatanı Chicago’ya gitmeyi hayal eden, düzenli bir geliri ve birikimi olmadığından alması hayli zor olan vize için yaptığı başvuruda verdiği yanlış bilgiyi düzeltebilmek için kristal eşya üretimi ile ünlü küçük bir kasabaya gitmesi ile başına gelenleri anlatıyor. Gençlerin ülkeyi terk etmeye çalıştığı, işsizliğin ve ekonomik zorlukların başını alıp gittiği, özgürlük temalı politik gösterilerin olduğu, genç kadının annesinin sembolü olduğu eski nesilin hayal kırıklığı ile “eski güzel günler”in özlemi arasında sıkışıp kaldığı ülkede daha özgür olacağına inandığı ABD’ye gitmeye çalışan Velya’nın hikâyesini hafif mizah anlarının da olduğu, sade bir dram havasında anlatıyor Darya Zhuk. Genç oyuncu Alina Nasibullina’nın kararlı ve inatçı karakterini abartıya hiç başvurmayan, sade bir oyunculukla canlandırdığı film kendisini yaşadığı yere ait hissetmeyen bir insanın çabalarına odaklanan alçak gönüllü ve ilgiyi hak eden bir sinema eseri.

DJ’lik yaparken mavi bir peruk takan, House müzik düşkünü genç bir kadın Velya. Uyuşturucu kullananan, hiç ayık gezmeyen, Tekno müzik düşkünü bir erkek arkadaşı ve bir müzede yöneticilik yapan bir annesi var. Mavi saçı nedeni ile kendisini ucube olarak nitelendiren ve taciz eden erkeklerin ülkesinden kaçıp kendisini özgürce ifade edebileceğine inandığı ABD’ye gitmek için yaptığı vize başvurusunda, para ile satın aldığı antetli bir kağıt ve uydurduğu bir telefon numarası ile kristal eşya üreten bir fabrikada müdür olduğunu belirtir. Verdiği bilgilerin kontrol edileceğini öğrenince de, bir an önce o telefon numarasının sahibine ulaşıp telefonu kendisi cevaplamayı hedefler. Lenin heykellerinin gece kulüplerinde dekorasyon malzemesine dönüştüğü zamanlardır bunlar ve Velya ne yaşadığı başkent Minsk’te ne de gittiği kasabada kendisini mutlu edecek bir gelecek görebilmektedir. Karanlık bir hikâye bu ve sarkastik mizah anlarına rağmen bu karanlık filmin tümüne hâkim oluyor ama Darya Zhuk filmini gereksiz bir sert görünümden uzak tutmuş doğru bir tercihte bulunarak. Velya’nın başına gelen kötü bir olayı doğrudan göstermemesinin bir örneği olduğu bu tercih film bittiğinde ve seyrettiğiniz üzerine düşündüğünüzde daha net hissetmenizi sağlıyor filmin karanlığını.

Vize başvuruları için sahte istihdam belgelerinin satıldığı, sıradan kıyafetlere pahalı markaların etiketlerinin yapıştırıldığı ve mülakat sorularına “uygun cevap”lar verebilmek için vize kuyruğunda provaların yapıldığı bir ortamda Velya hikâye boyunca kararlılığını koruyor amacına erişebilmek için; hiçbir zorluktan yılmıyor ve başına gelenleri de umursamıyor. Hikâye ne genç nesil ne de eski nesil için mutlu ya da en azından umut dolu bir resim çiziyor ve Darya Zhuk ülkesini eleştirmekten de hiç geri durmuyor. Kasabadaki insanlar, gelenekler ve ikiyüzlülükler onun eleştirisinden payını alırken, genç bir oğlan karakteri üzerinden hikâyesini yine de umut vaat eden bir şekilde bitiriyor yönetmen. Annenin meditasyon üzerinden “spiritüel” merakları kafa karışıklığının sembolü olurken, düğündeki sahte Amerikan dolarları veya “dezenfektasyon oyunu” gibi unsurlar üzerinden hikâyeye iyi yedirilmiş mizah anları yaratıyor Zhuk. Kapanışı gerçek protesto görüntüleri ile yapan yönetmen jeneriğe de taşıyor bu görüntülerin ses bandını ve karanlık hikâyesini bir umut duygusu ile bitiriyor.

Carolina Costa’nın özellikle Velya’nın kıyafetleri üzerinden parlak renkleri tercih ettiği filmin hikâyesinin geçtiği 1996 yılı Beyaz Rusya’da toplu eylemlerin yapılabildiği son tarih. İnsan hakları ve demokrasi açısından değerlendiridiğinde “özgür olmayanlar” sınıfında yer alan bir ülke bugün Beyaz Rusya ve otoriter bir rejimle yönetiliyor. Bu bağlamda, filme adını veren kristalin tüm göz alıcılığının yanında kırılganlığı da bir sembol olarak görülebilir kuşkusuz. Darya Zhuk bu sembolü akıllıca kullanıyor ve ne mizah ne de dram alanında zorlamalara veya yönlendirmelere başvurarak seyircini hikâyesi ile baş başa bırakıyor. Eski ile yeni, Doğu ile Batı arasında sıkışıp kalan bir neslin temsilcisi olarak görebileceğimiz Velya’nın bu hikâyesi zaman zaman yeterince güçlü görünmüyor ve daha fazlasını bekliyorsunuz açıkçası ama yine de kesinlikle ilgiyi hak eden bir film bu.

(“Crystal Swan”)

Aşktan Söz Ettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz – Raymond Carver

ABD’nin en büyük yazarlarından kabul edilen Raymond Carver’ın ilk kez 1981 yılında yayımlanan öykü derlemesi. 1988’de henüz elli yaşındayken akciğer kanseri nedeni ile hayatını kaybeden ve şiirleri ile de tanınan Carver’ın öyküleri çeşitli kısa filmlere kaynaklık ettiği gibi Amerikalı sinemacı Robert Altman 1993’te yazarın bu kitaptan iki öykünün de aralarında yer aldığı dokuz öyküsünden ve bir şiirinden yola çıkarak, Venedik’te Altın Aslan kazanan “Short Cuts” (“Sosyeteden İnsan Manzaraları”) adlı filmi çekmişti. Toplam on yedi öykünün yer aldığı kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında çok doğru bir biçimde belirtildiği gibi “yalın ve ekonomik” biçim ve içerikleri ile dikkat çekiyor Carver’ın hikâyeleri. Genellikle çok büyük olaylar anlatmıyor Carver ya da çok trajik bir olayı konu edindiği zaman bile sadelikten ve “sıradan” bir resim çizmekten vazgeçmiyor. İlk bakışta öylesine “sıradan” görünüyor ki okuduğunuz, her an dünyanın herhangi bir yerinde yaşanabilecek türden bir ana / anlara tanık olduğunuzu düşünüyorsunuz. Carver’ın yazar olarak başarısı bu sıradanlıkların her birinin kendine özgü olduğunu ve her birinin farklı bir insanlık hâlini temsil ettiğini gerçekçi bir biçimde okuyucuya anlatabilmesi ve onun sanki kendi hayatından bir ânı seyredermiş gibi okuduğuna yakın hissetmesini sağlayabilmesi.

“Basitlik” Carver’ın kitabındaki öykülerin tümü için rahatlıkla kullanılabilecek bir ifade; ama basitliğin bir edebiyat eserinde bu denli doğal ve etkileyici olabilmesi onun olağanüstü başarısının göstergesi kesinlikle. Yazar okuyucuyu büyük karakterler, büyük olaylar vs. ile etkilemeye çalışmıyor. Öykülerin çoğunlukla orta sınıftan insanlardan oluşan karakterleri her an sokakta karşımıza çıkabileceklerden seçilmiş ve onları popüler edebiyat eserlerinin yaptığının aksine olduklarından farklı göstermeye çalışmıyor Carver; oldukları gibi, değiştirmeden, hikâyelerini çarpıtmadan ve başlarına gelenleri büyük şeyler anlatıyormuş havası yaratmadan (büyük şeyler anlattığında bile) getiriyor okuyucunun önüne. Kitaba adını veren öykü doğrudan aşk üzerine yazılmış ama diğerleri doğrudan bu tema üzerine değil gibi görünüyor. Yine de hemen tamamı aşkın varlığı, yokluğu, kaybedilmesi vs. gibi durumların doğrudan ya da dolaylı olarak etkilediği insanları getiriyor önümüze.

Carver’ın öykülerinin sinemacılara neden cazip geldiği çok açık: Bu öykülerin bir kısmının tamamı adeta bir filmin bir sahnesi havasını yaratıyor okurken, diğerlerinin ise birkaç film sahnesinden oluştuğunu düşünmek mümkün. Sanki yazar alçak gönüllü bir yönetmen gibi kamerasını alıp, tek başına sokulmuş insanların arasına ve onların günlük hayatlarını hiç müdahale etmeden kayıt altına almış. Kitabın Türkçe baskısının Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan kapağında Amerikalı ressam Edward Hopper’ın “High Noon” adlı resmine yer verilmiş ve kitapla aynı adı taşıyan öykünün atmosferine çok uygun bir seçim olmuş bu. Bu öyküde iki çift içlerinden birinin evinde toplanır ve aşk hakkında (aşkın tanımı, anlamı, yaşam vericiliği ve öldürücülüğü hakkında) konuşurlar; hüzünlü bir konuşmadır bu ve bir yere varmaz. Sade diyaloglar aşkın varlığının da yokluğunun da hüzün vericiliğini anlatır sürekli ve Hopper’ın resmi de bu hüznün görsel karşılığıdır sanki. Öyküdeki kadınlardan birinin bir öğle vakti -belki de bu konuşmadan sonra- evin kapısından dışarı bakışıdır bu: Tıpkı öykünün kendisi gibi sıradan bir andır burada tanık olduğumuz ama bu sıradanlık Carver gibi yalın bir dilin ustasının aracısı olmasına benzer şekilde, o anın parçası olan karakterler için çok önemli bir şeylerin varlığını da hissettirir bize.

Başlamaları ve bitirmeleri, terk etmeleri ve terk edilmeleri, kabullenmeleri ve ret edişleri, birleşmeleri ve ayrılmaları, umutları ve umutsuzlukları, yeni başlangıçları ve yıpranmaları anlatan öyküler bunlar ve “… aşktan söz ettiğimizde neden söz ettiğimizi bilirmiş gibi konuştuğumuz için utanç vermeli bize” düşüncesine sahip olan (ya da olması gereken) karakterleri sergiliyor. Sade, gücünü sıradanlığından alan, mizah içerdiği zaman bile hüznü hep koruyan öyküler içeren, okuması çok keyifli bir kitap.

(“What We Talk About When We Talk About Love”)