Boşlukta Sallanan Adam – Saul Bellow

1976 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Kanadalı – ABD’li yazar Saul Bellow’un ilk romanı. 1944 yılında yayımlanan kitap İkinci Dünya Savaşı sırasında orduya alınmayı bekleyen işsiz bir adamın günlüğü formatında yazılmış ve bu genç adamın eşi, ailesi, arkadaşları ve etrafındakilerle ilişkisini anlatıyor. Klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip olmayan roman felsefi düşünceler ve diyaloglarla sıradan günlük notların birlikte kullanıldığı bir içeriğe sahip ve “boşlukta sallanan” bir adamın Bellow’a özgü bir biçimde etrafına “yabancılaşma”sını ve “bunalım”ını aktarıyor okuyucuya.

Çalıştığı seyahat ajansındaki işinden askere çağrıldığı için ayrılan ama tamamlanmayan bürokratik işlemler nedeni ile işsiz bir şekilde 7 aydır süren bir bekleme sürecine giren Joseph adında genç bir adam günlüğü tutan kişi. Yazarın ikinci kitabı “The Victim – Kurban” ile birlikte onun çıraklık dönemi eserlerinden biri kabul edilen romanda içinde bulunduğu ruh durumunu ”Beklemekten başka çare yok; sallantıda, boşlukta, ruhsal çöküntüyle boğularak beklemek. Giderek çürüdüğüm gözle görülür bir hâl aldı” cümleleri ile yazıya döken Joseph yedi ay süren beklemeyi sıkıntılı döneminin nedenlerinden sadece biri olarak açıklıyor. Gerçekten de kitap boyunca Joseph’in başta erkek kardeşi olmak üzere etrafındakilerin sürdürdükleri hayatlarla uyumsuzluğunu ve onların değerlerine uzaklığına tanık oluyoruz; hemen herkese ters davranıyor, eleştiriyor Joseph ve bir entelektüel olarak uyumsuzluğunun neden olduğu sıkıntıları yaşıyor. Kapaktaki -ne yazık ki kime ait olduğu belirtilmemiş olan- resimde bir kitap yığını önünde, bir eli yanağında, düşünceli bir şekilde yerde oturan bir adam olarak resmedilmiş Joseph ve romanda da sıkıntılı yalnızlığı içinde ama bunalımının nedeni net olarak belirtilmemiş bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Yirmi yedi yaşında olan Joseph önceden radikal sol örgütler içinde bulunmuş, şimdi “sosyal demokrat” fikirleri olan bir adam ama şimdi nerede ise genel bir inançsızlık içinde olduğu da söylenebilir. Tam bir başarılı Amerikalı iş adamı profilinde olan abisi ve onun kendisini küçümseyen eşi ve kızının değerlerini aşağılayan ama onlar tarafından da aşağılanan birisi Joseph.

Saul Bellow’un kendisi ile özdeşleşen kara mizaha başvurmadığı kitabın baş karakteri; hayatın anlamı, değerli ya da boş fikirler, insanın varoluşu ve özgürlük gibi kavramlar üzerinden bazen günlüğündeki notlara yansıttığı düşünceler bazen de yine günlüğündeki iç diyaloglar üzerinden kendi bunalımını paylaşıyor bizimle. İlginç bir şekilde, kitabın sonunda özgürlüğünü yitirdiğinde (kitaptaki son not sivil olarak geçirdiği son güne ait) bunu bir rahatlama nedeni olarak görüyor Joseph, bu kavram üzerinde onca düşünmüş ve yazmış olmasına rağmen: “Artık kendimden sorumlu değilim; buna çok memnunum. Başkalarının ellerindeyim artık, kendi kendimden kurtulmuş, özgürlüğüm elimden alınmış durumdayım. Yaşasın düzenli günler, saatler! Ve ruhun zaferi! Yaşasın düzen, disiplin!” Bu cümleleri özgürlüğün reddinden çok, belirsizlikten ve anlamsızlıktan kurtulmanın ve karar alma / inisiyatif kullanma zorunluluğundan muaf olmanın sağladığı bir “özgürlük” olarak değerlendirmek gerekiyor.

İnsanın başkaları ile yaşamak dışında bir alternatifinin olmadığı ama diğer yandan başkaları ile mutlu ve uyumlu bir şekilde yaşamasının da imkânsız olduğu bir dünyanın yükünü sırtında hisseden Joseph’in bu günlüğü her ne kadar roman olarak sınıflanmış olsa da bu türün özelliklerini pek taşımayan bir kitap. Karanlık havası, özellikle sevilesi bir karakter olmayan kahramanı ve bilinen anlamda bir olay örgüsüne sahip olmaktan çok, düşünceler üzerinden ilerleyen yapısı ile “kolay okunan” türden bir kitap değil bu; ama arada kalmışlık, uyumsuzluk ve belirsizlik üzerine yazılmış ilginç bir eser kesinlikle.

(“Dangling Man”)

Maudie – Aisling Walsh (2016)

“Fazlasını istemiyorum, anlıyor musun? Önümde bir fırça olduğu sürece, umurumda değil. Bir pencere… pencerelere bayılıyorum. Pır pır eden bir kuş. Bir yaban arısı. Her zaman farklıdır. Hayatın tümü. Hayatın tümü çoktan çerçevelenmiş. Tam orada”

Genellikle küçük boyutlu olan resimleri ile tanınan Kanadalı folk sanatçısı Maud Lewis’in hayat hikâyesi.

Senaryosunu Sherry White’ın yazdığı, yönetmenliğini Aisling Walsh’ın üstlendiği bir Kanada – İrlanda ortak yapımı. Birtakım doğum kusurları ile dünyaya gelen ve romatoid artrit rahatsızlığı ile hareketleri kısıtlanan Kanadalı sanatçının genellikle çocukluk hatıralarını ve yakın çevresinde gördüklerini çizdiği ve çoğunluğu kartpostal boyutunda olan resimleri bir dergide hakkında çıkan bir makaleden sonra popüler olmuş. İçinde bulunduğu zor koşullara rağmen yaşama sıkı sıkıya sarılan Maud Lewis’in hayatını ilgi ile seyrettiren, potansiyelini yeterince değerlendiremediği hikâyesini farklı bir dil arayışına girmeden klasik bir sinema ile anlatan ve öncelikle başroldeki Sally Hawkins’in parlak performansı ile dikkat çeken bir film bu.

Hayatı yoksulluk içinde geçen, annesinin teşviki ile resim yapmaya başlayan ve özellikle Noel kartları ile kendisini tanıtan bir sanatçı Maud Lewis. Naif ve yalın resimlerinde hepimizin aşina olduğu türden insan, hayvan, doğa ve manzara figürlerini parlak renklerle yaratan sanatçı bir sahnede şöyle diyor: “Bunu kimse öğretemez, resim yapmayı istiyorsan yaparsın. Ben hiçbir yere gitmiyorum, o yüzden sanırım zihnimde resmediyorum. Kendi tasarımlarımı oluşturuyorum”. Hareketleri kısıtlı olan (ama buna rağmen kilometrelerce yürümekten çekinmeyen) Maudie kendisini dışlayan ağabeyi, para karşılığında onunla ilgilenen teyzesi ve fiziksel özürü nedeni ile özellikle çocukların alay konusu olmasına rağmen hayata tutunmayı başaran bir isim. Hayatını kendi başına idare etmesinin mümkün olmadığı söylense de ona sürekli olarak, o inatçı kişiliği ve cesareti ile kendisine bir yol çizmeyi başarıyor. Hizmetçi arayan kaba, soğuk ve sert bir adamın ilanına başvuruyor ve bir başka zor hayatın içine girse de bu hayatında da resim ve yaşam sevgisi ile ayakta kalmayı başarıyor.

Filmin ilk sahnelerinden biri Maud Lewis’in karakteri için iyi bir seçim olmuş. Teyzesinden gizli olarak evden çıkıp tek başına bir eğlence kulübüne gidiyor Maud ve kimse kendisinin farkında olmasa da ve onunla ilgilenmese de elinde içkisi ile tek başına eğlenerek dans ediyor. Konuşkan, zeki ve duyarlı bir kadındır o ve kendisi ile taban tabana zıt bir erkeğin ilanına başvururak teyzesinin evinden kaçış için kendisine bir fırsat yaratır. Yetimhanede büyümüş, balık ve odun satarak geçinen, sürekli çalışan bir adamdır ilanın sahibi ve yorgun argın geldiği evin temiz olması amacı ile vermiştir ilanı. Kadının yaratıcı, duyarlı ve sanatçı kişiliği ve pozitif havasının evine yerleştiği adamın sertliği karşısında canlı kalıp kalmayacağı hikâyenin temel odak noktalarından biri ve Aisling Walsh bu hikâyeyi alışılagelenden farklı olmayan bir sinema dili ile ve bizi hiç şaşırtmadan anlatıyor. Çoğunlukla, gerçek ve ilginç bir karakteri anlatmanın sağladığı gücün ve Sally Hawkins’in kuvvetli performansının katkısı ile ilerlemeyi tercih eden bir sinema dili bu ve açıkçası daha farklı ve çarpıcı olma fırsatını da kaçırmış görünüyor Walsh.

Country türündeki şarkıların renk kattığı film bulduğu her objeyi resim yapmak için kullanan kadının gerek önceki yaşamını gerekse yanına hizmetçi olarak yerleştiği adamla evliliği ve sonrasındaki hayatını anlatırken birkaç başarılı sahne getiriyor karşımıza. Örneğin müziğin olmadığı sessiz dans sahnesinde adamın “Yarın yine huysuz olacağım” sözleri kadın ile erkeğin hayatlarının da iyi bir özeti olan içeriği ve sade görselliği ile ilgi çekiyor. Kadının “Önümde bir fırça olduğu sürece, umurumda değil” sözünü söylediği sahnede kameranın pencereyi ve kadını görüntülediği sahne de dokunaklı ve hüzünlü havası ile ilgi çekiyor. Görüntü yönetmeni Guy Godfree’nin zaman zaman Maud Lewis’in sanatını hatırlatan kareleri filme katkı sağlıyor ama filmin bunun üzerine gitmemesi ve böylelikle rutinden ayrılmamayı seçmiş olması önemli bir fırsatın kaçırılmasına neden olmuş. Sanatçının yarattıklarının görsel biçimi ile kameranın karşımıza getirdiği görselliğin daha fazla örtüşmesi seyrettiğimiz filme önemli bir artı değer katabilirmiş.

Sally Hawkins’in karakterinin bedenine ve ruhuna girmeyi başardığı ve zor bir rolün üstesinden ustalıkla gelmeyi başardığı filmde kendisine eşlik eden Ethan Hawke aksamayan ama bize özel bir duyguyu da geçiremediği bir performans sunuyor. Senaryonun sonlardaki “annenin çocuğunu yıllar sonra ilk kez görmesi” sahnesinde olduğu gibi bazı önemli anları sıradanlıktan fazla uzaklaşamayan ve anlattığının trajikliği ile yetinen bir şekilde sergilemeyi tercih ettiği filmin sonunda Maud Lewis ve eşinin kısa gerçek görüntülerine de yer verilmiş ve kapanış jeneriğinde de sanatçının resimlerinden birkaçı seyirci ile paylaşılmış. Gereğinden fazlası ile konvansiyonel bir sineması olan film çok önemli bir folk sanatçısını gündeme getirmesi ile bile ilgiyi hak eden, Sally Hawkins’in güçlü oyunculuğu ile önem kazanan ve hüzünlü olduğu kadar da güzel (ama gereğinden fazla yumuşatılmış görünen) hikâyesi ile seyirciyi etkilemeyi başaran bir çalışma.

Oslo, 31. August – Joachim Trier (2011)

“Hayatıma bak. Otuz dört yaşındayım. Hiçbir şeyim yok. Sıfırdan başlamak istemiyorum”

Uyuşturucu bağımlılığı yüzünden rehabilitasyon merkezinde tedavi gören bir adamın iş görüşmesi için aldığı kısa izin boyunca yaşadıklarının hikâyesi.

Fransız yazar Pierre Drieu La Rochelle’in 1931 tarihli “Le Feu Follet” adlı romanından serbestçe uyarlanan, senaryosunu Joachim Trier ve Eskil Vogt’un yazdığı ve yönetmenliğini Trier’in üstlendiği bir Norveç, Danimarka ve İsveç ortak yapımı. La Rochelle’in henüz otuz yaşındayken intihar eden Fransız sürrealist şair Jacques Rigaut’nun hayatından yola çıkarak yazdığı roman 1963 yılında da Louis Malle’in kitap ile aynı adı taşıyan filmine ilham kaynağı olmuş. Trier’in her zamanki zarif sinema dili ile çektiği, sessizliğin içinden yüksek bir ses üretebildiği ve kaba bir duygusallıktan uzak durarak yüreklere dokunabildiği film, başrolde yer alan Anders Danielsen Lie’nin Trier’in yarattığı atmosfere çok uygun, yalın ama dokunaklı da olmayı başaran oyunculuğu ile de değer kazanan, alçak gönüllü ama güçlü bir yapıt.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerle işbirliği yapan, Paris’in kurtarılmasından sonra bir süre saklanan ve 1945’teki ikinci intihar teşebbüsü ölümle sonuçlanan bir yazar Pierre Drieu La Rochelle. Yazarın ve yarattığı karakterin intihar teması etrafında buluştuğu romanın adında yer alan 31 Ağustos, hikâyenin geçtiği Oslo’da halka açık olan havuzların suyunun boşaltıldığı tarih ve bu açıdan bir dönemin bittiğini, yeni bir dönemin de başladığını gösteriyor. Hikâye de iki ayrı “suya girme / girmeme” sahnesinde suyu bir sembol olarak kullandığı gibi, kahramanımızın da eski hayatını geride bırakıp yeni bir hayata başlayıp başlayamayacağını anlatıyor temel olarak. Film Oslo sokakları ve dışarıdaki insanların görüntülerine eşlik eden ve farklı insanlara ait olan seslerle başlıyor. Kısa sürede bu insanların grup terapisinde konuşanlar olduğunu anlıyoruz ve Anders de onlardan biridir. Ardından bir odadaki genç adamı ve yataktan ona bakan bir genç kadını görüyoruz. Aralarında bir konuşma geçmiyor; sonra erkeğin tek başına evden çıkışını ve bir su kenarına gidişini görüyoruz. Cebine taşlar dolduruyor, kucağına büyük bir taş parçası alıyor ve kendisini suya bırakıyor ama başarısız olan bir girişimdir bu.

Grup terapisinde diğerleri kadar çok da istekli konuşmadığını gördüğümüz Anders’e bir gün izin verilmiştir bir iş görüşmesine gitmesi için. O da bu günü arkadaşları ve akrabaları ile görüşmek ve iş görüşmesine gitmek için kullanacaktır. Joachim Trier bu ziyaretleri ve kahramanımızın tüm kontaktlarını tam da kendisinden beklenecek doğal, gerçekçi ve samimi bir dille ve sade doğallığı ile dikkat çeken diyaloglarla anlatıyor bize. Her bir ziyareti, her bir iletişimi Anders’i içinde bulunduğu ruh hâli, geçmişi ve geleceği ile ilgili düşünceleri, seyirciyi özellikle bir düşünceye yöneltmeye çalışmadan ve genç adamı yargılamadan anlatmak için kullanıyor Trier. Bu ziyaretlerin ilkinde Anders evli ve iki çocuklu olan eski bir yakın arkadaşının evine gidiyor ve bu çok başarılı bölüm zarif, tarafsız ve bir belgesel gerçekçiliğine sahip olan havası, çok iyi yazılmış diyalogları ve oyuncuların yalın performansları ile tüm filmin biçimsel ve içerik olarak çok iyi bir özeti. Anders ile hep yanında olup, anlamak isteyeceğiniz ve yardımcı olmayı arzulayacağınız bir karakter yaratıyor film ve nerede ise bir doğaçlama duygusu veren diyalogları ve el kamerası kullanımının sağladığı “orada olma hissi” ile bir sahicilik yaratmayı başarıyor. Bu ilk iletişim ile birlikte Anders için bizde oluşmaya başlayan fikir ve ona karşı hissettiğimiz yakınlık her bir ziyaretle birlikte artıyor ve senaryo önceki bölümlerde oluşan birikimin üzerine her bir yeni bölümde yenisini ekliyor. “Kokain, ekstazi, alkol, ne varsa… eroin… Ama artık temizim. 10 aydır ağzıma bira bile koymadım. Tamamen temizim” sözleri ile kendisini ifade eden adamın geleceği ile ilgili kararının ne olacağını bu soruyu özellikle bize empoze etmeden ama farkına varmadan hep içimizde hissetmemizi sağlayarak anlatıyor film ve bizi başarılı ve gerçekçi finale hazırlıyor.

Entelektüel bir adam Anders; beğenilen makaleler yazmıştır ve iş görüşmesi de bir derginin yardımcı editörlüğü içindir. Kendisi gibi aydın bir kişi olan arkadaşı Thomas’ın iki çocuklu evli bir erkek olmasından sonra değişen hayatının kendisine uygun olmadığını net bir şekilde ifade eder Anders ama bunun yerine tam olarak ne koymak istediğini de anlat(a)maz. Eski “parti, alkol ve uyuşturucu” günlerinin niteliğine tanık olduğumuz sahnede yaşadıkları da mutlu etmiyor Anders’i. Bir kafede tek başına oturduğu sahnede diğer müşterilerin konuşmalarına kulak misafiri olduğunda duydukları da benzer bir etki yaratıyor üzerinde. Trier’in filmin gerçekçi havasına hoş ve doğru bir çekicilik yaratacak şekilde, kendisinde uzakta oturanların bile konuşmalarını Anders’in ve bizim duymamızı sağladığı bu sahneyi ve eski kız arkadaşa ulaşma çabasını da film bize adamın “tek başınalığı”nı anlatmak için çarpıcı bir şekilde kullanıyor. Baş karakteri bir anlatıcı rolüne büründürdüğü sahnede de etkileyici bir metinle bize tanıtmayı sürdürüyor Trier ve hikâyenin kahramanını bir iyi veya kötü insan olarak konumlandırmaktan çok farklı bir yaklaşımla sergiliyor.

Genç adamı finalde, doğduğu ve büyüdüğü eve geri götürüyor film; anne ve babasının satmaya karar verdiği evde eşyaların bir kısmı toplanmış, koliler ortalıkta durmaktadır. Bu tercih ile bir eski hayat / yeni hayat veya doğum / yeniden doğum iması ile kahramanımızın yapacağı (ya da yapamayacağı) seçimin sembolünü oluşturuyor yönetmen. Trier’in yönetmen olarak -gece kulübündeki bir sahne dışında- hiç müdahale etmeden anlatmış göründüğü ve tam da bu nedenle çok önemli bir katkı sağladığı film, onun ustası olduğu türden bir çalışma olarak zarif dili, dozunda ve doğal hüznü, iz bırakan karakteri ve seyirci üzerindeki etkisini sona erdikten sonra da koruyan bir sinema eseri. Bir bağımlının ayağa kalkma, depresyon, sorgulama ve anlam bul(ama)ma gibi temalar üzerinden bir gününü anlatan ve başroldeki Anders Danielsen Lie’nin karakterine mükemmel bir uyum sağlayarak onun savunmasızlığını, çabasını ve depresyonunu çok iyi yansıttığı film dürüst bir sinemanın doğal etkileyiciliğine sahip önemli bir çalışma.

(“Oslo, August 31st” – “Oslo, 31 Ağustos”)

Sen Türkülerini Söyle – Şerif Gören (1986)

“Allahaısmarladık. Her zaman alnınız açık, başınız dik olsun. Oğlunuz utanılacak hiçbir şey yapmadı”

12 Eylül darbesinde atıldığı cezaevinde yedi yıl kaldıktan sonra evine dönen bir adamın eski dava arkadaşlarını ziyaret etmesinin ve her şeyin değiştiğini anlaması ile yaşadığı hayal kırıklığının hikâyesi.

Senaryosunu Şerif Gören ve Turgay Aksoy’un yazdıkları, yönetmenliğini Gören’in üstlendiği bir Türkiye yapımı. “12 Eylül filmleri” olarak sınıflanabilecek sinema eserleri 1986’dan itibaren peş peşe çekilmeye başlanmış ve bu film de ilk örneklerden biri olmuştu. Uğrunda savaştığı ideallerin unutulduğu, Özal ve Evren liderliğinde hızla “liberalleşen” ülkede toplumcu ve dayanışmacı duyguların yerini bireyci ve rekabetçi anlayışa bıraktığı ve eski mücadele arkadaşlarının bu yeni düzene hızla uyum sağladığı bir dünyaya dönen bir politik mahkûmun şaşkınlığı, hayal kırıklığı ve anlama çabasını anlatan film konusu ile çok ilgi çekici ama -sinemanın video salgını nedeni ile içinde bulunduğu zor günlerin de etkisi ile- bu çekiciliği yeterince güçlü bir sinema dili ile değerlendirememiş bir çalışma. Yine de türünün ilk örneklerinden biri olan film Türkiye’nin politik tarihinde çok önemli bir dönemi anlatması, örgütlerin darbe öncesindeki üyelerinin 12 Eylül’den sonraki zorunlu / gönüllü tercihlerini sorgulatması ve daha iyi bir dünya inancını yitirmek / korumak üzerine farklı davranışları net bir eleştirel dille karşımıza getirmesi ile önemli ve ilgiyi hak eden bir film.

Çağdaş Türkü grubunun 1986 tarihli “Bekle Beni” albümünde yer alan ve sözleri Yaşar Miraç’a ait olan “Rami Kışlası” şarkısının eşlik ettiği görüntülerle başlıyor film ve elinde küçük valizi ile evine dönen bir adamı (Kadir İnanır) izliyoruz. Kapı ve pencerelerden uzanan, merak ve tedirginlik dolu yüzlerin izlediği adama babası hiç yüz vermezken, annesi sevgi ile karşılıyor ve “Sana bir kötülük yaptılar mı?” diye soruyor oğluna. Adı doğrudan dile getirilmese de, işkencedir annenin sorduğu ve hikâye boyunca tekrarlanan bir görüntünün de kanıtı olduğu gibi bu kötülük yapılmıştır oğluna. Oğluna çok öfkeli olan babanın “Hak etmiştir!” tepkisi sadece onun değil, darbeyi sevinçle karşılayan sıradan insanların düşüncelerinin dışavurumudur aslında. Film tahliye olan ve kısa bir süre sonra Konya’ya iki yıllığına sürgüne gönderilecek adamın ailesi ile ilişkilerini de ele alırken, asıl olarak onun eski örgüt arkadaşlarını ziyaretlerini, onların yeni hayatlarını anlamaya çalışmasını ve ideallerin nasıl darmadağın edildiğini şaşkınlıkla ve hüzünle gözlemesini anlatıyor.

Film müzikleri olarak Çağdaş Türkü’nün şarkıları kullanılmış. Yukarıda anılan “Rami Kışlası” dışında, “Uyanıyor Ankara” ve “Kenar Mahallede Bir Pazar Günü”nün de aralarında olduğu şarkılar hikâyenin genel havasına uygun ve “Rami Kışlası”ndaki “Malatyalı, Vanlı, Muşlu / Bir Ranzada Kurumuş Üçlü” dizelerindeki üç mahkûm bir diyalog ile sınırlı kalsa da hikâyenin parçası olmuşlar. Şarkılar güzel ve uygun ama bir film müziğinden çok hikâyenin politik içeriğine dolaylı ve dolaysız katkıları ile zaman zaman fazlası ile doğrudan görünen bir hava yaratıyorlar. Hayri adındaki kahramanımızın komşu bir evin açık olan penceresinden sürekli gördüğü ve seslerini duyduğu müzisyenler Çağdaş Türkü’nün elemanları mıdır bilmiyorum (jenerikte herhangi bir bilgi verilmiyor bu konuda) ama tekrarlanan bu görüntü bir parça boşta kalıyor filmin farklı ögeleri gibi. Örneğin filmin başında karşımıza çıkan ve sonda da tekrarlanan merak ve korku dolu komşu yüzleri hikâyenin geri kalanı ile örtüşmüyor; çünkü örneğin -kendisini tanıyan- mahalle esnafı oldukça sıcak davranıyor adama.

Film Çağdaş Türkü’nün şarkıları ile dönemin yabancı müziklerini kulanım şekli üzerinden bir mesaj verme gayretinde. Yabancı şarkılar filmin eleştirdiği ve hikâyenin kahramanının rahatsız olduğu ögelerle birlikte kullanılmış hep ve bir yozlaşmanın ve bozulmanın sembolü olarak değerlendirilmişler; Çağdaş Türkü’nün eserleri ise kahramanımızın mücadelesinin, tüm o yozlaşma ile zıt bir noktada duran değerlerini işaret ediyorlar bize. Bir parça kolay ve kaba bir yöntem bu elbette ve böyle bir toptan sınıflama doğru bir yaklaşım değil. Yabancı bir parçanın kullanıldığı mayolu reklam çekimi sahnesi de benzer bir probleme sahip. Kadın vücudunun ve cinselliğin sömürüldüğü reklamlara, dönemin “liberal” değerlerine bir eleştiri amacı taşıyor bu sahne ama filmin kendisini Sibel Turnagöl’ü benzer biçimde kullanmaktan kendisini alamamış görünüyor ne yazık ki. Filmin afişlerinden birinde oyuncunun benzer biçimde sergilenmesi bunun bir diğer kanıtı.

Ana karakterlerin bir kısmına onları canlandıran (Sibel Turnagöl, Şerif Gören, Tunca Yönder vs.) oyuncuların isimlerinin verilmesi ilginç bir tercih olmuş. Bu oyuncuların oynadıkları karakterlerle benzer bir hikâyeye sahip olduğu ima edilerek hikâyeye bir gerçekçilik mi eklenmek istenmiş bilmiyorum ama sonuçta Turnagöl’ün mankenlik geçmişi veya Yönder’in reklam yönetmenliği (her ne kadar Yönder reklam sektöründe 1970’lerden beri çalışıyor olsa da) bir gerçek ve bu da oyuncular açısından cesur bir adım olmuş; çünkü örneğin Turnagöl bir kadın olarak gerçek hayatta da sömürüldüğünü söylemiş oluyor bize filmin bu tercihi ile.

Yönder’in reklam yönetmeni olarak fular takması gibi klişeleri de olan filmin senaryosunun bazı tutarsızlıkları ve gerçekçlik problemleri var. Örneğin bir sahnede “eski solcu, yeni reklamcı” adam Hayri’ye “Bak, Hayri, dünya çok değişti” diyerek onun ahlakçılığını ve “kadının mal olmaması” gibi inançlarını anlamsız ve eski bularak eleştiriyor ama önceki sahnelerden birinde film bize aynı Hayri’yi hayat kadınları ile birlikte olurken gösteriyor (Hayri’nin bu sahnedeki rahatsızlığını yaptığı şeyin yanlış olduğuna inanmasına vermek zor) ve hatta kadınları arabalarına aldıklarında en ufak bir itirazı olmadığı gibi, Kadir İnanır’ın yüzünde de koca bir gülümseme görüyoruz o anda. Beyoğlu’nun o dönemdeki popüler “entel” mekânlarından biri olan Papirüs’ü ve eski solcu yeni reklamcı, iş adamı vs.nin her gece orada takılmasını gereğinden fazla ve bir parça klişe biçimde kullanıyor hikâye. Hayri’nin hapishane arkadaşının kendisine emanet ettiği mektubu karısına götürdüğü sahnede de kadının mektubu onun (daha önce hiç görmediği bir erkeğin) yanında açıp okuması o sahnenin dramatik etkisi için doğru olmuş ama elbette hiç gerçekçi değil.

Kahramanımızın dramının (trajedisinin çok daha doğru bir ifade olabilir aslında) ülkenin yeni düzeni içinde ne kadar ayrıksı kaldığını gösteren önemli ve acıtan bir sahnesi var filmin. Tüm akrabaların hoş geldin demek için evde toplandığı sahnede geçmiş olsun ve nasılsın sorularının yapaylığı yerlerini kısa sürede toplumun yeni düzeninin göstergesi olan konuşmalara bırakıyor. O yıllarda sinemalara büyük bir darbe vuran video akımı ile ilgili konuşmalar örneğin, Hayri’nin o sırada hâlâ kulaklarında yer alan işkence çığlıklarına eşlik ederken, bir akraba çocuğunun ona merhaba dememesi bir çocuk huysuzluğundan çok daha başka bir şeyi, adamın bu yeni dünyada bir hep bir “yabancı” olarak kalacağını işaret ediyor. Evet, bir yabancı olacaktır eğer eski 3 dava arkadaşının seçimlerini tekrarlayıp bu yeni dünyanın değerlerini benimsemezse. Bizimkinin rakı, çay ve gazoz içmeye devam ettiği, diğerlerinin viski ve martiniye geçiş yaptığı bir dünyadır bu ve ya boğun eğecek ya da yok olacaktır.

Hayri’nin kendisini ihbar ederek yakalanmasını sağlayan adamla ilk karşılaşma ânını (bu karşılaşmanın gerçekleştiği yer kilit bir öneme sahip davaya ihanetin şiddetini göstermesi açısından) ve daha sonra muhbirin kapıldığı korkuyu çok iyi anlatmış Şerif Gören ve benzer başarıyı başka sahnelerde de göstermiş. Örneğin reklamcı ile Hayri’nin sabahın erken saatlerinde deniz kenarındaki sessiz sahneleri bir tarafın hayal kırıklığını, diğer tarafın ise içinde bir şekilde hâlâ varlığını sürdüren vicdan azabını hissettirmesi ile çok etkileyici. Tüm final bölümü de hem bir hesaplaşma içermesi hem tüm ana karakterlerin seçimlerini açık biçimde sergilemesi ile filmin parladığı anlardan bir diğeri. Bu başarılarının yanında, senaryonun bazıları yukarıda anılan problemleri (eski kız arkadaşla neden gece kulübüne gidildiğinin hiçbir açıklaması yok örneğin, daha önemli bir sorun olarak Hayri’nin neden eski arkadaşları ile sürekli görüşmeye devam ettiğini açıklamıyor film ve eski kız arkadaş konusu da sahip olduğu potansiyele rağmen iyi değerlendirilemiyor vs.) zarar veriyor filme.

Sibel Turnagöl’ün vasat bir performans sergilediği filmde Kadir İnanır hiç aksamıyor ama tüm sahnelerinde yer aldığı filmde senaryonun ilginç bir biçimde ona güçlü fırsatlar sağlayamaması nedeni ile yeterince parlayamıyor. Sinemamızın ezelî ve ebedî sorunlarından biri olan güçlü senaryo ile ilgili sıkıntıları olsa da, İnanır karakterini gerçek kılmayı ve yakın tarihimizin sinemada yeterince anlatıl(a)mamış insanlarından birinin yaşadıklarını bize geçirmeyi başarıyor. Direnenleri, toplumcu düşünceyi ve dayanışmayı yok etmeyi ve yeni düzene uyumlu bireyler yaratmayı hedefleyen –ve bugün geldiğimiz noktaya bakıldığında bu konuda oldukça “başarılı” da olan- bir sistemin ezdiği insanları hatırlamak, daha adil ve eşit bir düzen için kendilerini feda edenleri anmak ve anlamak için de görülmeyi hak eden dürüst bir film bu. Sonuçta iktidar sahipleri ne derse desin, kendi türkülerimizi söylemeye devam etmemiz gerektiğini ve bunu yaptığımızda -Gezi’de olduğu gibi- nasıl bir güzellik yaratabileceğimizi hiç unutmamamız gerekiyor.