Ghost Stories – Jeremy Dyson / Andy Nyman (2017)

“Çözemediğim 3 vaka hâlâ aklımı kurcalıyor. Sıkıysa git onları araştır ve dönüp bana yanıldığımı söyle; çünkü kaçınılmaz bir sonuca vardım, o da şu: Etrafımızdaki doğaüstü, görülmeyen güçler, seninle hayatımız boyunca çürütüp aksini kanıtlamaya çalıştığımız her şey gerçek; onların her biri gerçek. Lütfen, bay Goodman, bana yanıldığımı söyleyin. Bana yanıldığımı söylemeni istiyorum”

Medyumların sahtekârlıklarını ortaya çıkarma konusunda uzman bir profesörün doğaüstü olayları araştıran bir adamın kendisine ilgilenmesini için verdiği dosyadaki üç vakayı araştırmasının hikâyesi.

Jeremy Dyson ve Andy Nyman’ın birlikte yazdıkları tiyatro oyunundan uyarladıkları ve yine birlikte yönettikleri bir Birleşik Krallık yapımı. Her iki sanatçının da ilk uzun metrajlı filmi olan çalışmada Andy Nyman aynı zamanda başrolü de üstlenmiş. Son yılların ilginç korku filmlerinden biri olan yapıt giriş, her biri farklı bir vakayı anlatan bölümler ve final kısmı ile 5 farklı bölümde anlatıyor hikâyesini. Girişi ile merak uyandıran, vakalar ile bu merak duygusunu diri tutan ve yeterince tatmin edici olmasa da finali ile hikâyeyi toparlamayı başaran senaryo birbirinden bağımsız olsa da kurbanlarının ortak yanları ile onları ilişkili kılabiliyor. Bir korku filmi olarak, seyircisini gerilim / korku atmosferinin içine almayı ve ürkütmeyi başaran film özellikle abartılı efektlere başvurmadığı anlarda bu türe özgü gerçekçiliği yakalamayı da biliyor.

Damlayan suyun ve nefes nefese kalmış birinin sesi gibi efektlerle başlayan film, açılışı hikâyenin kahramanından duyduğumuz “Ailemizi mahveden, babamın dinî inançlarıydı… Neye inanacağımız konusunda çok dikkatli olmalıyız” cümleleri ile yapıyor. Giriş bölümünde önce kahramanımızın ailesini ve özellikle babasının sertliğini anlatan “ev videosu” görüntülerini izliyoruz. Ardından bugüne geliyoruz ve kahramanımızın bir medyumun sahtekârlığını ortaya çıkarmasını, daha sonra ise doğaüstü olaylarla ilgilenen ve birden ortadan kaybolan bir araştırmacının onu davet ederek, kendisinin çözemediği 3 vaka ile ilgilenmesi için ona bir dosyayı teslim etmesini izliyoruz. Profesörümüzün 3 vakayı tek tek araştırdığı bölümler ve son olarak da “gerçeği” keşfettiğimiz final ile kapanıyor film. İlk vakada eşi yıllar önce kanserden ölen, “Locked-in sendromu” (şuurun yerinde olmasına rağmen bedenin tamamen felç olması durumu) olan kızını ziyaret etmeyi bırakmasının neden olduğu suçluluk duygusu ile yaşayan bir gece bekçisinin çalıştığı ıssız, boş ve büyük bir mekânda yaşadıkları anlatılıyor. İkinci vakada ise ailesi ile ilişkisi iyi olmayan, okul ve iş konusunda onlara yalan söyleyen bir genç adamın çok geç bir vakitte bir partiden dönerken ıssız bir ormanlık alanda arabası ile şeytanî bir yaratığa çarpmasını izliyoruz. Son vaka ise kariyeri nedeni ile çocuk sahibi olmayı uzun süre erteleyen eşi hamileliği sırasında geçirdiği bir kanama sonucu hastanede olan zengin bir finansçının evde yalnızken başına gelen doğaüstü olayın tanığı oluyoruz.

Birbirinden bağımsız olan vakaları ve karakterleri bağlayan çeşitli ortak görsel ögeler var. Örneğin her birinde farklı objeler (çoğunlukla kapılar) üzerindeki sayıları gösteriyor bize kamera ve bunun anlamını da finalde sunuyor bize senaryo. Benzer şekilde, yoğun bir ışığa boğulmuş açık bir pencere ve önünde hafifçe sallanan perde her bir vakanın bölümünde -ve sırrı yine finalde açıklanacak şekilde- karşımıza çıkıyor. Vakaların kahramanlarının ruhsal olarak yaralı bireyler olması gibi, onları araştıran ana karakterin de yaraları var ve o da her bölümün sonunda o vaka ile ilgili olacak biçimde kendi geçmişi ve yarası ile ilgili bir eylemde bulunuyor veya onlarınkine benzer hislere kapılıyor. Örneğin birinci vakadaki gece bekçisinin kızını artık ziyaret etmemesini hatırlatan bir şekilde, profesörün de inmesi olan ve konuşamayan babasını uzun aradan sonra ziyarete gittiğini anlıyoruz bölümün sonunda.

Vakaların baş karakterlerinin yanlışları ve ihmalleri olan bireyler olması da dikkat çekiyor: Biri kızını ihmal eden, ırkçı ve pek sevgi dolu olmayan söylemleri olan bir adam; bir diğeri ailesine sürekli yalan söyleyen bir genç; sonuncusu ise zenginliği ile gurur duyan hırslı bir beyaz yakalı. Başlarına gelenleri bir “ceza” olarak görmek ve bu açıdan senaryonun muhafazakâr bir bakışla günah – ceza ikilisini önümüze sürdüğünü düşünmek mümkün ve doğru mu emin değilim ama böyle bir niyeti varsa da senaryo bunun üzerine gitmiyor.

Karanlığı, sesi, müziği ve gölgeleri iyi kullanan filmde Ole Bratt Birkeland’ın görüntü çalışması ve Haim Frank Ilfman’ın melodileri hikâyenin korku havasına sağlam bir destek sağlamışlar. Özellikle ikinci vakaya hâkim olan sarı ve kahverengi renkler etkileyici biçimde kullanılmışlar ve benzer bir başarıya kurguda da (Billy Sneddon) ulaşmış film. Efektler ise genel olarak başarılı ve filmin zaman zaman büründüğü “B filmi” havasına uygun bir doğrudanlığa sahip. Bu hava özellikle ikinci vakanın kahramanını canlandıran Alex Lawther’ın oyunculuğunda da gösteriyor kendisini. Bir başka filmde abartılı görünecek performansı burada hikâyenin ruhuna uygun bir aşırılığa sahip ve filme önemli bir katkı sağlıyor. Filmin hemen tüm oyuncularının erkek olması ve kadınların sesinin hemen hiç duyulmaması da ilginç yanlarından biri hikâyenin. Filme kaynaklık eden oyunun yazarları Jeremy Dyson ve Andy Nyman’ın bu tercihlerini özellikle erkeklerin zayıflıklarını, yaralarını ve travmalarını dışa vurmama ve bunu erkek olmanın bir gereği olarak görmelerine bir gönderme olarak değerlendirebiliriz.

Korku filmlerinde korkunun kaynağı olan “şeyler”i kimin gördüğü (seyirci ve / veya karakterler) seyirciyi bilgi açısından bu karakterlerin yanına, gerisine ya da arkasına koyar ve bu da gördüklerimizin “gerçek” mi yoksa karakterlerin hayal ettiği şeyler mi olduğu konusunda bir ipucu sağlar bize. Burada yönetmenler seyrettiklerimizin “gerçek” olduğu konusunda net bir tavır takınıyorlar ve hayaletleri, doğaüstü varlıkları ve tuhaflıkları sadece karakterlerin değil, kameranın gözünden de görmemizi sağlayarak bizi gerçeklikleri konusunda ikna ediyorlar. “Beyin görmek istediğini görür” sözü hikâye boyunca birkaç kez dile getiriliyor ve final de buna uygun bağlanıyor ama seyirci olarak bizim görmek istediğimizi değil, gerçekten olan biteni gördüğümüz yaklaşımını hep koruyor film.

Haim Frank Ilfman’ın hazırladığı müziklere ek olarak 1960’lardan iki şarkıyı da (“Monster Mash” – Bobby Pickett and The Cryptkicker Five ve “Why” – Anthony Newley) soundtrack’ine almış film. Hikâyeye oldukça yakışan şarkılar bunlar ve filmin zaman zaman özellikle Amerikan ve İngiliz televizyonlarında eskiden yayınlanan ve her hafta farklı bir korku hikâyesini seyirci ile buluşturan dizileri hatırlatıyorlar filmin yapısına da uygun bir şekilde. Bize 3 ayrı vakayı anlatsa da onların doğruluğunu araştıran kahramanımızınkini de ekleyerek aslında 4 farklı hikâyeyi seyirci ile paylaşan film kaynağının bir tiyatro oyunu olduğunu hiç hisssettirmemesi ile de dikkat çekiyor. Başarılarına karşılık, filmin özellikle finali ile zaman zaman daha iyi olabilirmiş hissini yarattığı da bir gerçek. Finaldeki açıklamalar yeterli sayılabilir ama nedense filme yeterince çarpıcı bir kapanış sağlayamayan ve o ana kadar hissettiklerimizi boşa düşüren içerikleri ile tam bir keyif veremiyor seyirciye. Bu kusuruna rağmen, bu alçak gönüllü film getirdiği nostalji havası, korkutmayı başarması ve merak duygusunu hep ayakta tutması ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Martin Freeman’ın üçüncü vakanın, Paul Whitehouse’un ise ilk vakanın kahramanları olarak doyurucu performanslar sergilediği film türün meraklılarını tatmin edecek bir sinema eseri kesinlikle.

(“Hayalet Hikâyeleri”)

Tony Manero – Pablo Larraín (2008)

“Çünkü zaman geçiyor ve filmde Tony Manero yaşlanmıyor; ama siz yaşlanacaksınız”

Saturday Night Fever filminde John Travolta’nın canlandırdığı Tony Manero karakterine saplantılı bir hayranlığı olan ve bu karakterin taklitlerinin yarıştığı bir televizyon programını kazanmayan çalışan bir adamın hikâyesi.

Senaryosunu Pablo Larrain, Mateo Iribarren ve Alfredo Castro’nun yazdığı, yönetmenliğini Larrain’in üstlendiği bir Şili yapımı. 2009’da İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü kazanan film aynı yıl Şili’nin Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği yapıt olmuştu. John Badham’ın 1977 yapımı “Saturday Night Fever – Cumartesi Gecesi Ateşi” filmi tüm dünyada büyük ilgi görmüş ve başroldeki John Travolta’yı da bir yıldız yapmıştı. Hikâyesi 1978’de geçen bu filmde ise Şili’de yaşayan 52 yaşındaki ve küçük bir barda birkaç kişi ile birlikte dans gösterisi yapan bir adamın bir saplantıya varan hayranlığı ve bunun sonuçları anlatılıyor. 1973’teki askerî darbenin üzerinden dört yıldan uzun bir süre geçmiştir ve ülke Pinochet tarafından diktatörlükle yönetilmektedir. Larrain bu ikinci yönetmenlik çalışmasında dönemin poltiik atmosferini filmin -farklı okuma ve tartışmalara açık bir şekilde- parçası yaparken, seyirciyi şaşırtan ve hazırlıksız yakalayan bir şekilde ilerleyen hikâyesi, başroldeki Alfredo Castro’nun oyunculuğu ve disco müziği dönemini genellikle yarattığı çağrışımlara çok uzak düşen bir şekilde sert bir hikâyenin kaynağı yapması ile ilgi çekmeyi başarıyor. Hayranlığın ve kendi hedeflerine odaklı olmanın insanı götürebileceği uçlar üzerine ilginç bir sinema eseri bu.

Yönetmen Pablo Larrain 2012 tarihli “No” adlı filminde ülkesi Şili’de 1988’de düzenlenen ve diktatör Pinochet’nin yönetiminin sekiz yıl daha uzatılma kararının halkın görüşüne sunulduğu referandumda hayır kampanyası için çalışan bir reklamcıyı anlatmıştı. Kampanyasını güler yüz ve pozitif mesaj üzerine kuran reklamcının çalışmasının referandumda hayırcıların kazanmasının ana nedeni olarak gösterilmesi özellikle solcuların tepkisine neden olmuş ve politik aktivistlerin çabalarını (özellikle de halkın oy vermek için kayıt olmasını sağlayan yoğun çalışmaları) görmezden gelmekle eleştirilmişti film. Bir başka ifade ile söylersek, film pazarlamanın gücünü politik aktivizmin gücünün önüne geçirmekle suçlanmıştı. Larrain “No”dan dört yıl önce çektiği “Tony Manero”da ise baş karakteri (Raúl) politikadan özenle uzak dursa da, aktivistleri hikâyesinin daha önemli bir parçası yapmış. Pinochet karşıtı bildiri dağıtanlar, polis baskınları, duvarlarda yazılı sloganlar, sivil polislerin gerçekleştirdiği yargısız infazlar ve sokaklarda dolaşan asker dolu araçlar ile film Şili’nin o günkü politik atmosferini hissettiriyor seyirciye bunu ana konusu yapmasa da. Filmin politika ile ilgili bir diğer ilişkisi de baş karakterinin konuya olan “ilgisizliği”. İlerleyen yaşına rağmen Travolta’nın filmde canlandırdığı karaktere hayranlığını sürdüren, “Saturday Night Fever” filmini defalarca seyreden ve o karakterin repliklerini ezberleyen ve taklitlerinin katılacağı yarışmayı kazanma hırsı ile her şeyi yapmaya hazır olan adamın Pinochet’nin mavi gözlerini anan bir yaşlı kadına verdiği tepki politik bir eylemden çok, onun kendi kişisel hedefleri ve kötülüğü ile ilgili. Sokakta gençlerin saldırısına uğrayan bu kadını evine kadar götüren adamın beklenmedik tepkisi seyirciyi hazırlıksız yakaladığı gibi, onun oldukça tehlikeli kötülüğünün de ilk örneği oluyor asıl olarak. Kendisine danslarda eşlik eden üç kişiden biri olan solcu gençle (diğeri kendisine âşık olan bir kadın ve onun genç kızı) yasak bildiri alışverişi olan adamın peşine düşmesi ve gerçekleştiremese de planladığı eylem onun politik aktiviteleri çevresinden uzak tutmaya çalışmasının çok açık bir örneği. Onun bu apolitikliğini, bir başka şekilde söylersek -ilgisizlikten kaynaklanan boyun eğmiş hâlini- filmin o dönemdeki Şili toplumuna eleştirisi olarak görebiliriz.

Kolayca tetiklenen -özellikle kişisel hedefine engel olduğunu düşündüğü durum ve kişilere ve rakip gördüklerine karşı- öfkesi ile çok ilginç bir karakter var karşımızda. Öfkelendiğinde gerçekleştirdiği eylemlerle her defasında bizi şaşırtan adamın sinemanın en kötü ve tehlikeli karakterlerinden biri olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Senaryoya da katkı sağlayan Alfredo Castro’nun tek bir sahne dışında yüzünde en ufak bir sıcak ifade veya gülümseme olmadan, ruhuna ve tehlikesine uygun bir soğuk ifade ile canlandırdığı ve taklit ettiği karakterin cinsel cazibesine ve dansçılığına güçlü bir zıtlık yaratan performansı oldukça etkileyici ve filmin başarısının da önemli faktörlerinden biri. Senaryonun yeterince ikna edici olmayan yanı adamın tüm soğukluğuna rağmen, onunla birlikte dans eden üç insanın nasıl yanında kalmayı tercih ettiği. Belki onlardan biri olan orta yaşlı kadınınki aşk ile açıklanabilir ama solcu olan genç bir adamın ilgisi ve hayranlığı pek açıklanabilir bir durum değil. Üstelik film bununla da yetinmiyor ve bu dört kişinin gösterilerini sergilediği barın sahibi olan kadını da -adamın ters davranışlarına rağmen- ona âşık olanlardan biri yapıyor film ve bu gerçekçilik problemini büyütüyor.

19 yaşındaki bir film karakterine hayran olan 52 yaşındaki adamın, karakterinin hep genç kalacak olmasına ve doğal olarak bir süre sonra popüler kültürde modasının geçeceği gerçeğine direndiği hikâyede, onun tam bir Amerikalı olan sinema karakterine hayranlığı kültürel emperyalizmin eleştirisi olarak yorumlanabilir. Nitekim Tony Manero benzerleri yarışması düzenleyen televizyon kanalının aynı yarışmayı bir başka tipik Amerikalı olan Chuck Norris ve İspanyol şarkıcı Julio Iglesias için de düzenlediğini görüyoruz hikâyede. Eğer bu yorum doğru ise, Pinochet’nin Allende’yi askerî darbe ile devirip ülkenin başına geçmesinde ABD’nin ana aktörlerden biri olarak rolünü hatırlamak ve dolayısı ile üzerinde durulması gerekenin kültürel emperyalizmden çok politik emperyalizm olduğunu söylemek gerekiyor. Raúl’un ülkenin içinde bulunduğu durumun boyun eğmişliğinin sembolü olmasının yanısıra, Pinochet’nin kendisinin de küçük bir versiyonu olduğunu düşünmek mümkün. O da etrafındakiler üzerinde küçük bir diktatör egemenliği ile hareket ediyor ve tüm hırsızlıkları, onları kullanması ve hatta kan dökmesi ile yozlaşmış bir yönetimi de temsil ediyor sanki. Sonuçta “No” adlı filmin aksine, politikanın çerçevesini daha doğrudan belirlediği, baş karakterinin farklılığı ve sürprizleri ile de dikkat çeken ilginç bir film bu.

The Small Back Room – Michael Powell / Emeric Pressburger (1949)

“Hayatta yaşamaya değer bir dolu şey varken, sen kendine acımaya devam et!”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman uçaklarının İngiliz topraklarına attığı bubi tuzaklı patlayıcıları etkisiz hâle getirmenin yolunu bulmaya çalışırken, bir yandan da alkol problemi ile boğuşan bir bilim adamının hikâyesi.

İngiliz yazar ve senarist Nigel Balchin’in 1943 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu Michael Powell ve Emeric Pressburger’ın birlikte yazdığı ve yine birlikte yönettikleri bir Birleşik Krallık yapımı. 1939 ile 1957 arasında pek çok filmde birlikte çalışan Powell ve Pressburger ikilisi sinemaya bugün hâlâ keyifle seyredilen klasikler armağan etmişler ve bu İkinci Dünya Savaşı filmi de başarılı eserlerinin arasına girmişti. 1943 baharında geçen hikâye bir yandan tehlikeli bir görevi yerine getirmeye çalışan, diğer yandan da savaşta kaybettiği bacağının travmasını atlatamayan ve sığındığı alkolle de başı dertte olan bir bilim adamını anlatıyor. İki önemli ve başarılı sahne dışında, iki sinemacının görsel dilinin bu kez daha klasik bir dile yerini bıraktığı film, başroldeki David Farrar’ın sağlam klasik oyunculuğu, savaş sona ereli henüz dört yıl olmasına rağmen milliyetçiliğe hiçbir şekilde prim vermemesi ve hatta aksine ordu ile hükümet arasındaki anlaşmazlıkları ve bürokrasinin yıpratıcılığını ana konularından biri yapması, kişisel olanla olmayanı ustaca bir araya getirebilmesi ve başta sonlardaki gerilimi yüksek bölüm olmak üzere sağlam sinema dili ile önemli bir klasik.

Churchill, Stalin ve Roosevelt’in fotoğraflarının yan yana asıldığı savaş yıllarındayız. Alman uçakları İngiliz topraklarına bubi tuzaklı küçük patlayıcılar bırakmakta ve siviller bu yüzden hayatlarını kaybetmektedirler. Hükümete bağlı olarak, filme adını veren Küçük Arka Oda’da (“The Small Back Room”) çalışan bir grubun başında olan bilim adamı Rice patlayıcılar konusunda uzmandır. Bir bacağı takmadır ve doktorunun verdiği ağrı kesiciler artık işe yaramadığından “ağrıyı dindirmese de, en azından unutturduğu” için viskinin kollarına bırakmıştır kendisini. Onunla aynı ofiste çalışan iyi yürekli bir sekreter sevgilisidir ve kendisine sürekli olarak destek vermektedir kişisel travmalarına karşı. Hikâye temel olarak kahramanımızın kişisel problemlerinin bu kadar yoğun olduğu bir dönemde başkalarının yaşamları için çabalamaya devam etmesini ve risk almasını anlatıyor. Senaryonun önemli yanlarından biri sadece ana karakterin değil, diğer karakterlerin de kişisel yaşamlarına az ya da çok değinebilmesi ve hikâyenin insan boyutunu bu şekilde hep ön planda tutmayı başarması. Örneğin küçük odada çalışan diğer iki karakterin özel yaşamları da hikâyeye doğal bir şekilde katılmış ve onlar da önemli birer birey hâline getirilmiş.

David Farrar’ın güçlü performansı karakterinin kişisel hikâyesini daha da ilginç kılıyor. Kaybettiği bacağının travmasını atlatamayan; takma bacağını verdiği sıkıntıya rağmen, sevdiği kadının yanında bile çıkarmayan; alkolden uzak durmaya çalışan ama bu konuda da ciddi bir güçlük yaşayan; işini yapmaya çalışırken politik ve bürokratik çekişmeler ve iktidar kavgaları arasında kalmaktan bunalan bilim adamını hem senaryo çok iyi anlatıyor hem de Farrar onun tüm savaşlarını aynı derecede sağlam bir şekilde hissetmemizi sağlıyor. Sevdiği kadına acı veriyor olmanın, çektiği vicdan azabının ve yorgunluğunun her ânını bize hissettirmeyi başarıyor oyuncu ve sinema tarihinin en önemli “kendine acıyan” karakterlerinden birini yaratıyor. Başta sevgilisi rolündeki Kathleen Byron olmak üzere diğer tüm oyuncuların da başarılı performanslar sundukları filmde kısa bir rolde (bubi tuzağına dokunarak ağır yaralanan genç asker) sonraki yılların ünlü sinemacısı Bryan Forbes de yer alıyor.

Savaşın neden olduğu trajedilerin henüz çok taze olduğu bir zamanda çekilen filmde milliyetçiliğin ufak bir izine bile raslanmamasını İngiliz profesyonelliğine bağlamak gerekiyor herhalde. Bu durumu sadece hikâyenin kişisel tarafının önemli olması ile açıklamak filme haksızlık olur çünkü; milliyetçi yaklaşımın tam tersi bir noktada duruluyor ve ülkedeki iktidar çekişmelerine oldukça uzun ve önemli bir yer veriliyor seyrettiğimiz hikâyede. Tarih öncesi dönemden kalan Stonehenge anıtında gerçekleştirilen top deneme sahnesi veya bakanın bilim adamları, bürokratlar ve ordu temsilcileri ile yaptığı toplantıyı izlediğimiz bölüm filmin bu konudaki doğru duruşunun iki çarpıcı örneği olarak çıkıyor karşımıza.

Powell ve Pressburger ikilisi iki farklı sahnede görsel olarak pek çok filmlerinde ortak olan bir hava yakalamışlar. Kahramanımızın her çarşamba gecesi olduğu gibi gece kulübüne gitmek üzere sevgilisini beklediği ama onun mesaiye kalması gerektiği için geciktiği sahnede, kameranın hep ön planda tuttuğu viski şişesi ile olan sınavı oldukça etkileyici. Adamın tereddütleri, saatin gittikçe yükselen tik tak sesi, Farrar’ın yakın planda gösterilen ve terleyen yüzü, büyüyen saat, Brian Easdale imzalı müzik, eğik kamera açısı, hareketlenen içki şişesi ve çığlıklar bu sahneye bir kâbus havası veririyor ve filmin farklı anlarından birini yaratıyor. Sarhoşluk ve terk edildiğini anlama sahnesi de benzer bir şekilde sinema dilinin filmin genel havasından farklı bir şekilde klasik olmaktan uzaklaştığı bir başka bölüm olarak dikkat çekiyor. Finaldeki, bubi tuzağının çalışma mantığını keşfetme ve patlayıcıyı etkisiz hâle getirme bölümü daha sonra sinemada defalarca gördüğümüz bir içeriğe sahip olsa da, Bruce Willisvari esprilere, zorlama kurgu ve kamera oyunlarına başvurmadan da sağlam bir gerilim yaratılabileceğinin ve ulaşılan gerçekçilik ile dürüst bir etkileyicilik yakalanabileceğinin iyi bir örneği oluyor.

Hem fiziksel hem ruhsal açıdan yaralı bir adamın sorumluluk duygusu ve sevginin iyileştiriciliği ile dönüşümünü anlatan hikâyede görüntü yönetmeni Christopher Challis’in filmin gerçekçiliğine katkı sağlayan, yukarıda anılan çeşitli sahnelerde ise dışavurumcu bir görselliği yakalayan çalışması filmin önemli kozlarından biri. “Million Dollar Movie” adlı otobiyografisinde Michael Powell filmin kasvetinin dozunun fazla kaçtığını ve bir parça daha fazla mizah olmasının seyircinin ilgisini çekeceğini belirtmiş ama sonuç ortaya çıkan küçük ve çekici sinema yapıtlarından biri. ABD’de “Hour of Glory” gibi ticari açıdan çekici ama hikâyenin ruhuna uygun olmayan bir isimle gösterime giren film görülmeyi hak eden bir çalışma özetle.

(“Hour of Glory”)

Nightcrawler – Dan Gilroy (2014)

“Seyircilerimizin ilgisini en çok kenar mahallelerde işlen suçlar çekiyor. Bu da kurban veya kurbanlar demek. Hâli vakti yerinde beyazların, azınlıkların ya da yoksulların kurbanı olması öncelikli tercihimiz”

Los Angeles gecelerinde kaza ve suç mekânlarından kan ve şiddet dolu görüntüler çekerek televizyon kanallarına satan bir adamın işinde artan başarısının onu yoldan çıkarmasının hikâyesi.

Dan Gilroy’un yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. Senaryo yazarlığı ile sinemaya başlayan Gilroy’un ilk yönetmenlik çalışması olan film orijinal senaryo dalında Oscar’a aday gösterilmiş, başrolde muhteşem bir iş çıkaran Jake Gyllenhaal ise beklentilerin aksine Oscar adaylığı kazanamamıştı. İşsiz bir adamın, varlığından tesadüfen haberdar olduğu bir işte süratle yükselmesini ve kötücül karakterini, hırsını ve başarıya ulaşmak için her türlü araca başvurmaktan çekinmemesini anlatan film medyaya ve kanlı haberlere ilgi gösteren tüketim toplumuna açık bir eleştiri getiriyor. Gyllenhaal’ın performansı ve Gilroy’un gerilimi ve heyecanı hep diri tutan yönetmenlik çalışması sayesinde ilgi ile izlenen film eleştirdiği “kan şehveti”ne zaman zaman kendisi de kapılmış gibi görünüyor ve hedeflediği çarpıcılığa her zaman ulaşamıyor. Yine de, tüm o gerilim ve sertliğin içinde alaycı bir tavır da yakalamayı başaran ve ilgiyi kesinlikle hak eden bir film bu.

Dan Gilroy filmin senaryosunu yazarken Arthur “Weegee” Fellig adındaki gerçek bir karakterden esinlenmiş. Polis telsizini dinleyerek suç ve kaza yerlerine herkesten önce ulaşan ve çektiği görüntülerle meşhur olan bu adamın işini yapıyor hikâyenin kahramanı Lou (Jake Gyllenhaal). İşsiz bir adamdır Lou hikâyenin başında; çaldığı tel örgüleri ve rögar kapaklarını satarak para kazanmaktadır. Açılış sahnesinde onu girilmesi yasak bir bölgeyi çeviren dikenli telleri keserken görüyoruz; kendisini fark eden güvenlik görevlisine saldırır ve saatini de çalarak kaçar. Ağzı iyi laf yapan Lou evine dönerken tesadüfen bir kazaya denk gelir; kaza yerinde, bağımsız olarak çalışan ve çektiği görüntüleri yerel kanallara satan bir adamı gördüğünde ondan kanın medya için reyting demek olduğunu öğrenir ve hiçbir bilgisi ve tecrübesi olmadan bu işe girmeye karar verir. Sonrası gittikçe artan bir hırs, elde edilen başarı ve her defasında daha da çarpıcı görüntüler elde edebilmek için olayların tanığı olmaktan çıkıp parçası olmaya uzanan bir yoldur.

Kan ve şiddet anlarına Amerikalıların deyişi ile bir kır kurdu (coyote) gibi yaklaşmayı başarı için zorunlu kılan bir iştir Lou’nun giriştiği. Tıpkı bu hayvanların genellikle hava karardıktan sonra avlanması gibi bu işi yapanlar da kazaların ve suçların kurbanlarını gece görüntülemektedirler. Filmin büyük bir kısmı da bu nedenle Los Angeles gecelerinde geçiyor ve Lou ile onunla benzer işi yapanlar kanın peşine düşüyorlar karanlık saatlerde. Mottosu “Piyangoyu kazanmak istiyorsan, önce bileti satın alacak parayı kazanman gerek” olan Lou yeni edindiği mesleğinde başarılı olmak için her yolu denemekten ve sürekli çalışmaktan hiç vazgeçmez ve gerçekten de “başarılı” olur. Yalnız bir adamdır Lou ve oldukça tuhaf bakışları olan, sevimli yüzünün ardında tekinsiz ifadeler barındıran biridir. Senaryo onun yalnızlığını evindeki çiçeklere gösterdiği ilgi ile ince bir şekilde vurguluyor bize ve yanına yardımcı olarak aldığı genç adama davranış şekli üzerinden de onun acımasız karakteri ile ilgili epey bilgi edinmemizi sağlıyor. Rolü için kilo veren ve filmin her sahnesinde yer alan Jake Gyllenhaal bu ilginç karakterin içindeki hırsı, acımasızlığı, sinsiliği ve sertliği tüm vücut diline yansıtarak oynamış. Çok konuşan, dili ile karşısındaki şaşırtmada usta olan adamın tehlikeli ruh yapısını gülümsediğinde bile hissettiriyor oyuncu ve Dan Gilroy’un akıllıca yazılmış diyaloglarının da katkısı ile ortaya dört dörtlük bir iş koyuyor. Lou’nun hem kariyeri için gerekli gördüğü hem de fiziksel bir ilgi duyduğu haber yönetmenini canlandıran Rene Russo ise sallantılı olan kariyerini koruyabilmek için aşırı uçlara gitmekten çekinmeyen ve medyanın etik değerlerine boş veren karakterini yorgun ifadeli yüzü ile sağlam bir şekilde sergiliyor. Pakistan asıllı İngiliz aktör Riz Ahmed de karakterinin tüm şaşkınlığını, acizliğini ve hep bir kaybeden olarak kalacağını çok iyi benimsemiş ve göründüğü her sahnede hissettiriyor bunu bize.

Gerilim dolu, sahnelerin temposunu destekleyen, zaman zaman tıpkı filmin kendisi gibi gereksiz bir epik havaya bürünen ama yine de hikâyeye katkı sağlayan müziklerini James Newton Howard’ın hazırladığı film günümüz dünyasında medyanın etik değerlerden nasıl süratle uzaklaştığını ve tüketicinin de talepleri ile bu uzaklaşmanın ivmesini artırdığını net bir şekilde gösteriyor (bunu bir parça fazla tekrarlasa da). Hikâyenin kahramanının izinsiz olarak kurbanların evlerine girmesi, daha iyi görüntü alabilmek için olay yerine müdahale etmesi ve çarpıcı görüntüler için insanların hayatını tehlikeye sokmaktan çekinmemesi gibi davranışlarına televizyon kanalı da eşlik ediyor ve daha fazla reyting için hiçbir etik sınır tanımıyor. Kanlı görüntülere adeta şehvetle bakan, ölmekte olan bir karakterin son görüntülerinin önünde fiyat pazarlığı yapan, verdikleri haberin düşündüklerinden farklı olduğunu anladıklarında çarpıcılığı azalacağı için bunu gizleyen ve “Ne olursa olsun, çekmeye devam et” sözünün iyi bir özeti olduğu bir anlayışa sahip olan bir medya burada sergilenen. Film bu medyanın seyircisini de talep ettikleri içerik üzerinden eleştiriyor benzer şekilde. Gerek izlediklerimiz, gerekse final bu medya düzeninin değişmesi konusunda herhangi bir umut vaat etmeyerek gerçekçiliğini de koruyor.

Dan Gilroy’un hikâyesi eleştirilerini net bir şekilde yaparken zaman zaman kendisi de sertliğin şehvetine kapılmıyor değil açıkçası. Yaralıların, ölülerin, kanın vs. bu denli açıkça gösterilmesi belki karakterlerin ahlâki kaygılardan ne kadar uzak olduğunu anlatabilmek için tercih edilmiş ama sonuçta bizi de o eleştirilen medyanın tüketicilerininki ile benzer bir konuma koyuyor film bunu yaparak. Oscar adaylığına rağmen hikâyenin, yardımcının akıbetinin ne olacağını önceden hissettirerek finaldeki dramatik anın etkisini bir parça azaltmak ve kahramanımızın hızlı gelişimindeki inandırıcılık problemini çözememek gibi kusurları olduğunu da kabul etmek gerek. Filmin bir diğer sıkıntısı ise müziğinin de altını çizdiğinin aksine olduğundan daha büyük görünmeye çalışması. Oysa kafedeki polis baskını sahnesinin tümünde olduğu gibi alçak gönüllü tavrı ile çarpıcı bir başarıya ulaşabilen bir sinema eseri bu ve anlattığından daha fazlası varmış havasının yararı olmuyor kendisine. Seyrettiğimiz hikâyenin ve Lou karakterinin varlık nedeninin ve medya ile onun tüketicilerinin içinde bulundukları hâllerin arkasında yatanın toplumsal, ekonomik ve politik düzen olduğuna hiç değinmemesini de önemli problemler arasına eklemek ve eğer bu eksiklik tatmin edici bir ölçüde giderilebilseydi, filmin işte asıl o zaman hedeflediği derinliğe ulaşabileceğini kabul etmek de gerekiyor.

“Bu benim işim, ben bunu yapıyorum. Beni görüyorsanız, bu hayatınızın en kötü günü demektir” diyerek işini ve kendini tanımlayan bir karakterin hikâyesini anlatan film kara komedi olarak da nitelendirilebilecek içeriği ile ilginç bir çalışma. Arada çizgiyi aşsa da doğrudanlığı ile de ilgi çekebilir ve hep diri kalan gerilimi ve Jake Gyllenhaal’ın güçlü performansı ile de ayrıca önem taşıyor.

(“Gece Vurgunu”)