“Ekmeğini burada kazanmaya çalışmanın bir anlamı kalmadı. Buralarda boş boş dolanayım deme. Hiçbir işe yaramaz. Aptallaşana kadar içip hüsrana uğramaktan kurtulamazsın”
Çalıştığı madenin kapanması ile işsiz kalan bir adamın yeni bir yaşam kurmak için gittiği Helsinki’de başına gelenlerin hikâyesi.
Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya yapımı. Yönetmenin “Proletarya Üçlemesi”nin ikinci filmi olan yapıt (diğerleri 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) ve 1990 yapımı “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız)), sıradan ve iyi yürekli bir adamın öyküsünü ve içinde yaşadığı koşulların karşısına çıkardığı güçlükleri sakin, yalın ve samimi bir dil ile anlatıyor. Kaurismäki’nin sinemasını bilenlerin aşina olacağı gibi, bilinçli bir donukluk, az ve öz diyalog, suskunluk dolu bakışlar ve duyguların frenlendiği bir atmosferin hâkim olduğu film onun, meselesini büyük sözler etmeden seyirciye geçirebildiği önemli bir çalışma. Yönetmenin 2015’te verdiği bir röportajda o zamana kadar çektiği en iyi film olarak nitelediği yapıt, çekici minimalist yapısı ve öykünün başladığı Lapland bölgesinin karlı havasını yansıtan soğuk renklerin (görüntü yönetmeni Timo Salminen) Helsinki’ye de taşınması ile güçlendirdiği kasvetli mizahı ile kesinlikle görülmesi gereken bir sinema eseri.
Hiç konuşmanın yer almadığı ilk birkaç dakikasında madencileri ve onlardan biri olan Taisto’nun (Turo Pajala) işsiz kalmasını izliyoruz. Sahibinin trajikomik bir sahne ile öyküden ayrılmayı seçtiği bir arabaya atlar kahramanımız ve iş bulup yeni bir yaşam kurmak için Helsinki’ye gider. Burada başına pek çok talihsiz olay gelecek ve cezaevine de düşecek ama çocuğunu (Eetu Hilkamo) tek başına büyüten Irmeli (Susanna Haavisto) adında bir kadınla mutluluğu yakalamaya da çalışacaktır. Kahramanımıza bir kısmında, cezaevinde tanıştığı Mikkonen’in de (Matti Pellonpää) eşlik ettiği bu öyküyü Kaurismäki ironi, sosyal gerçekçilik ve kara mizah dolu bir içerikle anlatıyor bize.
Parçası olduğu üçlemenin adına uygun olarak, bir proleterin öyküsünü anlatıyor film. İşsizlik, hayatta kalabilmek için birden fazla işte çalışmak zorunda kalmak, taksitlerle/borçlarla dolu yıllar karakterlerin yaşamlarının önemli bir parçası. Egemen güçleri temsil edenlerin emekçi sınıfına karşı duyarsızlıkları ve bürokratik yaklaşımlarının daha da zorlaştırdığı bu yaşamları kendine has ve tüm filmografisine hâkim olan bir sinema dili ve stil ile anlatıyor Aki Kaurismäki. Eğlenceli ama aslında karanlık unsurlarla dolu öyküsünde oyuncular -yine- duygulardan izole edilmiş performanslarla karşımıza çıkıyorlar ve en absürt görülebilecek unsurlar bile tepkisizlikle karşılanıyor örneğin. Bir intihar, bir gasp, çöpte bulunup sırta geçirilen bir paltonun ilk sahibinin akıbeti gibi farklı örnekler verebiliriz yönetmenin bu yaklaşımının örnekleri olarak. Kaurismäki anlattığı meselelere her zaman özenle yaklaşan ama asla altını çizmeyen (örneğin karakterlerin duygularını bir araç olarak kullanmayan) bir sinemacı; Hollywood tarzı filmlerin “empoze eden” tutumuna alışkın olan seyirciye soğuk görünebilecek bu tavır, onun sinemasını özgün, dürüst ve samimi kılıyor aslında. Irmeli’nin ödemek zorunda olduğu taksitli borçları yüzünden aynı anda temizlikçi, park görevlisi, kasap ve gece bekçisi olarak çalışmak zorunda olması gibi sıradan bir emekçi akıbetini örneğin, oldukça sıradan bir gerçek olarak öykünün ve diyalogların parçası yapıyor Kaurismäki; ama bunu durumu önemsizleştirmek için yapmıyor. Aksine, tanık olduğumuzun yaşadığımız toplumsal ve ekonomik düzenin sıradan bir gerçeği olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatmış oluyor; bunu da vurgulayarak değil, düşünerek keşfetmemizi sağlayarak yapıyor.
Bir kaçış sahnesinde ve kısa bir süre için, kamerayı hafif eğmek dışıında hiçbir teknik oyuna başvurmayan Kaurismäki’nin bu yalın ve “basit” filmi, beklenenin aksine dikkatle izlenmesi gereken bir çalışma. Örneğin bir kavga sahnesinde kısa bir süre için görüntüye gelen bir güvenlik kamerasının önemli bir anlamı var: sıradan insanların devletin bürokratik mekanizmaları içinde nasıl kolayca harcanabileceğinin bir sembolü oluyor bu görüntü. Adaletin doğru yargıda bulunmasını sağlayabilecek bu kameranın varlığı sanki senaryo yazılırken unutulmuş gibi görünüyor ama aslında anlatılmak istenen, düzenin sahiplerinin ve yürütücülerinin sıradan insanların yaşamları için en önemli konularda bile hassasiyet göstermek için zaman ayırma zahmetine katlanmadıkları.
Tüm Aki Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi, burada da zengin bir soundtrack çıkıyor karşımıza. Finalde kullanılan “Somewhere Over the Rainbow” şarkısının Olavi Virta tarafından seslendirilen Fince versiyonunun da (“Sateenkaaren Tuolla Puolen”) aralarında olduğu pek çok şarkı bazen gördüklerimiz ile oldukça uyumlu görünürken, bazense -ironik bir şekilde- tanığı olduğumuz dramatik/trajik anlarla absürt bir zıtlık yaratacak şekilde kullanılıyor. Taisto’ya bazı eylemleri için ilham veren filmin Raoul Walsh’un 1941 tarihli “High Sierra” (Şahikalar Üstünde) ve yine Taisto’nun hoş bir espri olarak yatağının üzerine astığı portredeki kişinin Finlandiya’da 26 yıl boyunca cumhurbaşkanlığı yapan Urho Kekkonen olduğunu (aynı portreyi Kaurismäki 1987’de çektiği “Hamlet Liikemaailmassa” (Hamlet İş Başında) filminde de kullanmış) belirtelim ve sinemacının kendine özgü dili ve içeriği ile, mülkiyeti de dayanışmadan yola çıkan bir bakışla ele aldığı (limandaki işçilerin kahramanımızın radyosunu alması veya hep birlikte onun arabasına binmeleri gibi) filmini tüm sinemaseverlere önerelim. Sonuçta sinema çoğunlukla yapay karakterleri yapay dünyalarda anlatmayı seçerken, Kaurismäki gerçek insanları gerçek öyküleri ile anlatan bir sinemacı ve burada da bu anlatımının parlak örneklerinden birini sergiliyor. Kendisi de işçi sınıfından bir aileden gelen ve sinemaya geçmeden önce liman işçiliği, tamiratçı ve bulaşıkçı olarak çalışan Kaurismäki’nin samimi sineması ve başta Taisto rolündeki Turo Pajala olmak üzere dört ana oyuncusunun da, hiç “oynamadan” oynamaları ve ilk bakışta düşünüleceğinin aksine, aslında hayli zor bir rolün altından rahatça kalkmaları ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.
“Dosttuk. Kardeşten daha ileriydik. Çatı katlarında oturup, “kimin umurunda? diyen bütün o boktan insanlardan çok daha iyiydik. Ya şimdi… şimdiyse bana sadece hoşgörü gösteriyorsun. Senin böyle davranmanın benim için ne kadar iğrenç bir durum olduğunun farkında mısın? Hakkımda ne istersen düşün, beni acımasızca yargıla, ama bana hoşgörü gösterme!”
“Eğer şiir okusaydın bilirdin ki âşık adam sınanmaz”
“Seni takip etti ve kullanılmayı bekleyen zavallı, küçük bir pislik olduğunu fark etti”