Aylak Adam – Yusuf Atılgan

Biri yarım kalmış üç roman, biri çocuklar için üç öykü kitabı, bugün adı hemen hiç geçmeyen ve milliyetçi içeriği nedeni ile yazarın siyasî görüşlerine uymayan bir tiyatro oyunu ve dergilerde kalan birkaç şiir… Edebiyatımızın ünlü ismi Yusuf Atılgan’ın -tercümeleri dışındaki- tüm eserleri bunlarla sınırlı. Son romanı üzerinde çalışırken hayatını kaybeden Atılgan iki romanı (“Anayurt Oteli” ve “Aylak Adam”) ve bu romanların anti-kahramanları (“Zebercet” ve “C.”) ile edebiyat tarihimize kendine has damgasını vurmuş bir isim kuşkusuz. İlk kez 1959 yılında yayımlanan “Aylak Adam” -Yunus Nadi Ödülleri’nde roman dalında ikincilik kazansa da- zamanında yeterince ilgi görmemiş ama yıllar içinde önemi gittikçe kabul edilmiş ve özellikle kahramanı C. İle kült niteliğini kazanmış bir eser. Hep vurgulandığı gibi bir “yabancılaşma ve yalnızlık” romanı bu ve içinde yaşadığı topluma tüm alışkanlıkları, değerleri ve yaşam biçimleri üzerinden karşı çıkan ilginç kahramanı ile mutlaka okunması gereken bir kitap.

Yusuf Atılgan romanını dört ana bölüme ayırmış; her biri bir mevsimin adını taşıyan bu ana bölümler sırası ile “Kış”, “İlkyaz”, “Yaz” ve “Güz”. Bir adamın, bir aylak adamın bir yılını anlatan kitabın açılışında divan şairi Bâki’nin bir dizesini alıntılamış yazar: “Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin” (Öğüt veren türden bir hikaye anlatmaya başlarsın; bakarsın ki anlattığın hikâye efsaneye dönüşmüş). Roman ne bir “kıssa” ne de anlattığı bir efsane niteliği taşıyor oysa. 28 yaşında, çalışmayan ve çalışmaya -babasından kalan para nedeni ile- ihtiyacı da olmayan ve işini aylaklık olarak tarif eden bir adamın bu hikâyesi ile okuyucuya öğüt vermenin ya da bir efsane yaratmanın peşinde değil Atılgan elbette; ama romanın okuyucuyu C. karakteri üzerinden bir sorgulamaya ittiğini (doğrudan kendisininkini olmasa bile her zaman, en azından hayatla ilgili olarak) ve bu bu nedenle aslında öğüt vermenin zorlayan ya da yönlendiren içeriğinden daha öteye uzanarak ondan daha etkili olduğunu söyleyebiliriz rahatlıkla. Benzer şekilde, romanın kahramanı C.’nin de bugün bir efsaneye dönüşmese de, modern edebiyatımızın bir kült karakterine dönüştüğünü de görmek gerekiyor.

“Kış” adını taşıyan ana bölümün ilk alt bölümü romanın kahramanının ağzından yazılmış ama sonraki bölümlerde Atılgan anlatıcı rolünü C.’den devir alıyor ve yazar olarak kendisi üstleniyor bu rolü kitabın sonuna kadar. Bu tercihin özel nedeni nedir bilmiyorum ama belki de bunu yazar ile karakterinin iç içe geçmesi olarak görmek ve okuduğumuzun da Yusuf Atılgan’ın “bilinç akışı”ı olduğunu düşünmek gerekiyor. Romanın büyük bölümünü bazıları sadece bir veya iki kelimeden oluşan kısa cümlelerle kurmuş Atılgan ve anlatıcının ağzında yazılan cümlelerin içine özellikle C.’nin iç monologlarını da yerleştirmiş. Bunun yanında birkaç bölümü de C. dışındaki karakterlerin mektuplarından oluşturmuş. Tüm bunları birlikte değerlendirdiğimizde romanın sadece içeriği ile değil, biçimsel olarak da farklı bir yerde durduğunu görüyoruz ve okuma keyfini bir hayli de artırıyor bu farklılık.

“Yoksa dünyada olmayanı mı arıyordu?” ifadesi ile tanımladığı karakterini toplumun tüm yerleşik alışkanlıkları ve kabullerinin karşısına koyuyor Atılgan. İnsanın yalnız olamayacağını kabullenen ama içine gireceği toplumun en fazla iki kişiden (o ve sevdiği bir kadın) oluşması gerektiğine inanan bir adam var karşımızda. İnsanların tekrarlardan ve rutinlerden oluşan hayatlarından nefret eden ve onları bu hayatları nedeni ile aşağılayan C.’nin “eli paketliler” olarak nitelediği bu insanlardan kaçışı ve onlara benzememe çabası bir bakıma okuduğumuz kitap ve finali ile de bu umarsız çabanın kahramanımızın yazgısı olduğunu düşündürtüyor bize. “O kadın”ı arayan ve onunla sevgileri dışında başka hiçbir unsurun (ne başka bir insan ne de bir başka duygu) yer almayacağı bir hayatı düşleyen adamın çocukluğunun ve ilk gençliğinin travmatik geçmesine neden olan babasına karşı olan nefreti ve ona benzeme korkusunu, karakterini şekillendiren “psikanalitik” bir açıklama olarak mı kullanmış yazar, yoksa babasını onun nefret ettiği bireylerin bir sembolü olarak mı değerlendirmiş, cevabı okuyucuya göre değişebilecek bir soru bu kuşkusuz.

“Onlar kalıplarının içinde rahat” diye yerdiği ve “Neden? Neden böylesiniz?” vb. soruları ile eleştirdiği insanlardan uzakta yaşamaya çalışan adamın aradığının bir cevabı yok şüphesiz. İki bireyin bir araya gelmesi ile oluşan ve diğerlerinin katılımı ile büyüyen tüm toplumsal kurumların insana ettiğinin resmini çizmiş baş karakteri üzerinden Yusuf Atılgan bir bakıma. Romandan yıllar sonra, hayli popüler olan filmi “Issız Adam” ile Çağan Irmak bu romandaki C.’den alınmış ilhamla yaratılmış görünen karakteri ile ilgi toplamıştı ama “Issız Adam” “Aylak Adam”ın yanında oldukça yüzeysel göründüğü gibi, ilkinin belki de sadece “bağlanma korkusu” ile tanımlanabilecek sorununun çok daha fazlası var burada.

Jeux Interdits – René Clément (1952)

“Gömebilmemiz için ölmüş olmaları lâzım”

Anne ve babası İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanların hava saldırısında ölen Parisli küçük bir kız ile yanına sığındığı yoksul bir köylü ailenin küçük erkek çocuğunun dostluklarının hikâyesi.

François Boyer’in ilk adı “Les Jeux Inconnus” olan romanından uyarlanan ve yönetmenliğini René Clément’ın üstlendiği bir Fransız yapımı. Boyer önce senaryoyu yazmış ama yapımcı bulamayınca romana dönüştürmüş eserini. İlk yayımlandığında kendi ülkesi Fransa’dan çok ABD’de ilgi gören roman daha sonra tekrar senaryoya dönüştürülmüş Boyer’e eşlik eden Jean Aurenche, Pierre Bost ve René Clément’ın katkıları ile. İki çocuğun savaş ortamındaki dostluğunu anlatan ve yetişkinlerin pis bir oyunu olan bu savaşın karşısına onların masum oyunlarını koyan film bugün sinema tarihinin en önemli klasiklerinden biri olarak kabul edilen çok önemli bir çalışma. Mesaj kaygısından ve didaktik bir yaklaşımdan kesinlikle uzak duran film iki zıt dünyayı karşımıza getirirken doğallık ve gerçekçilik duygusunu hiç yitirmiyor. Çocuk karakterleri canlandıran ve her ikisi de ilk kez bir sinema filminde rol alan Georges Poujouly ve özellikle Brigitte Fossey’in performanslarının damgasını vurduğu film sade sinema dili ve hikâyeye ustalıkla yerleştirilmiş -ve yaşamın devam ettiğini gösteren- küçük mizah anları ile de dikkat çeken bir eser ve her sinemasever tarafından mutlaka görülmeyi hak ediyor.

Venedik Film Festivali’nde jüri büyük ödül olan Altın Aslan’ı verirken filmin “ifade gücünü” ve “savaşın trajedisi ve kederi içindeki çocukluğun masumiyetini” dile getirme becerisini övmüş. Gerçekten de çok doğru bir gerekçe ve filmin başarısını özetlemek için de etkileyici bir ifade bu. Açılış sahnesinde Alman uçaklarının bombaladığı ve sivillerden oluşan kafilenin trajedisini yüksek bir etki gücü ile sergileyen film bu bölüm dışında doğrudan savaşın kendisini getirmiyor hiç karşımıza. Arada birkaç kez düşen bomba seslerini duyuyoruz ama bunlar iki çocuğun yaşadığı dünyayı hiçbir zaman doğrudan ve uzun süreli olarak etkilemiyor. Film onların büyük bir trajedinin yaşandığı çevrelerinde kendilerine yarattıkları özel dünyaları içinde yaşamalarını ve sıkı bir bağlılıkla örülü dostluklarını anlatıyor bize ve adeta bir “aşk”ın oluşumunu seriyor önümüze. Oscar’a aday gösterilen senaryonun önemli başarılarından biri, çocukların yarattığı dünyanın da aslında ölüm kavramı etrafında şekillenmesine rağmen, onu tüm o masumiyeti ve doğallığı yitirmeden anlatabilmesi bize. 1940 yılının Haziran ayında, Almanların en güçlü olduğu bir dönemde geçen hikâyenin hem savaşın içinde hem de bu denli dışında anlatılabilmesini de bir diğer başarı olarak eklemek gerek. Bir gazete parçasından okunan bir savaş haberi, küçük kızı evlerine alan ailenin komşusunun savaşı kaybetmekte olan Fransız ordusundan kaçarak evine dönen oğlu ve kızın oradaki varlığının tek nedeninin kurbanlarından biri olduğu savaş olması gibi unsurlar hep doğrudan savaşı işaret ediyor elbette ama senaryo bunu asla öne çıkarmıyor ve hayatın “doğal” akışını anlatıyor asıl olarak. Öyle ki evde yaşanan bir ölüm vakası da aynı doğallığın bir parçası olarak gösteriliyor sadece.

Bestecisi bilinmeyen ve filmde ünlü İspanyol müzisyen Narciso Yepes’in versiyonu ile dinlediğimiz “Romance” adlı eserin hikâyeye eşlik ettiği filmin kalabalık figüranlı açılış sahnesi etkileyici bir savaş, daha doğrusu savaştan kaçan siviller sahnesi anlatıyor. Yürüyerek, motorlu araçlarla, bisikletlerle veya at arabaları ile yola çıkan yüzlerce insanın uğradığı hava saldırısı sırasında yaşananlar ve bu sahnenin sonunda küçük kızın ölen köpeğinin peşinden gidişi bir bakıma filmin atmosferinin de özeti oluyor. Bir yanda dehşetli bir trajedi, diğer yanda ise çocukların temsil ettiği hayat ve umut var. Tam da bu nedenle, küçük kız ölüsünün peşinden gittiği köpeği için döktüğü göz yaşını, bir yenisini alabilme olasılığı karşısında silebiliyor hemen. Evet, ölüm sürekli odağında hikâyenin. Baştaki bombardımanda ölenlerden köy evinde yaşanan ölüme, cenaze törenine ve çocukların yarattığı mezarlığa kadar ölüm tüm anlarında var hikâyenin. Benzer şekilde din de kendisini sık sık gösteriyor. Paris’ten gelen kızın dinle hemen hiç ilgisi olmamışken (“İsa kim?” sorusu), köydekiler dinle iç içe bir hayat yaşıyorlar ve köyün rahibi de ara bulmaktan günah çıkarmaya hayatlarının her an içinde olan önemli bir öge olarak yer alıyor. İki çocuğun köydeki tüm haçlarla olan maceraları ve sık sık edilen dualar köy yaşamının bir gerçeği olarak karşımıza gelirken, çocukların temsil ettiği hayatla büyüklerle ilişkilendirilen ölümü yan yana koyuyor film ve savaş ortamında umudu da diri tutuyor.

Filmin sergilediği tüm trajedilerin yanında bir mizah duygusunu da (hayatın içinde hep olması gerektiği kadar ve olması gerektiğini de ima ederek) barındırabilmesi ve bunu hikâyenin doğal bir parçası yapabilmesi de hayli önemli. Birbirleri ile kavgalı iki köylü aile arasında yaşananlar, günah çıkarmada itiraf edilen bir suçun bu itiraftan hemen sonra tekrar işlenmesi ve üstelik olay yerinin de günahın çıkarıldığı kilise olması ve tüm bir mezarlıktaki kavga bölümü örneğin hoş bir gülümsemeye neden olarak filmin görünüşte karanlık olan hikâyesini aydınlatıyor. Muhteşem bir performsn sunan oyuncu Brigitte Fossey’in yıllar sonraki bir röportajda önce bir kısa film olarak düşünüldüğünü ve çekimlerine başlandıktan sonra uzun metraja dönüştürüldüğünü belirttiği filmin baştaki bombalama bölümü dışında yüreğe dokunan iki dramatik sahnesi daha var: Küçük oğlanın bir kolyeyi bir baykuşa emanet ederken “Al, bunu 100 yıl sakla” dediği bölüm ve küçük kızın finalde arkadaşının adını umutsuz bir şekilde çağırdığı anlardan etkilenmemek mümkün değil.

Robert Juillard’ın siyah-beyaz görüntüleri açılış sahnesinin dehşetini ve daha sonra da köydeki hayatın doğallığını başarı ile yansıtırken, yönetmen René Clément’ın sade mizanseni de filme önemli bir katkı sağlıyor ve seyrettiğimizin gerçekçiliğini ve dolayısı ile etkileyiciliğini artırıyor. Savaşın vahşetini çocukların masumiyetini öne çıkararak unutturmaya veya konuyu yumuşatmaya çalışmayan, bunun yerine daha doğru bir yol seçip o masumiyeti o ortamda ancak çocukların koruyabildiğini gösteren filmde küçük kızın yüzünü iki farklı resmi (savaşın ve arkadaşlığın resimleri) göstermek için başarı ile kullanıyor. Zamanında Fransa’da özellikle solcu eleştirmenler tarafından “köylüleri kötü göstermek”le suçlanarak eleştirilen ve Cannes’ın yarışmalı bölümüne kabul edilmeyen film sinema tarihinin önemli çalışmalarından biri kuşkusuz. Mutlaka görülmeli.

(“Forbidden Games” – “Yasak Oyunlar”)

The Nice Guys – Shane Black (2016)

“Tamam, bir plan yapıyoruz: Önce kusuyoruz, sonra bu cesetten kurtuluyoruz”

Kayıp bir kızı ve bir porno yıldızının ölümünü araştıran iki özel dedektifin hikâyesi.

Bret Halliday’in (gerçek adı ile Robert Terrall) “Blue Murder” adlı romanından esinlenerek yazılan senaryosu Shane Black ve Anthony Bagarozzi’ye ait olan, Black’in yönetmenliğini de üstlendiği bir ABD yapımı. Bir ara bir televizyon dizisi olarak da düşünülen ama sonradan sinema filmi olarak çekilen hikâye iki özel dedektifin eğlenceli bir macerasını anlatıyor bize. Russell Crowe ve Ryan Gosling’in canlandırdığı iki dedektifin seyrettiğimiz hikâyesi çok da orijinal görünmüyor ama iki oyuncunun (özellikle de Gosling’in) keyifli performansları, hiç düşmeyen temposu ve eğlencesi ile dikkat çeken bir çalışma bu. 1977’de geçen hikâyede Hollywood’un dönem filmi çekme ustalığına bir kez daha tanık oluyoruz ve film iki saate yakın süresi boyunca seyircisini hiç sıkmamayı da başarıyor. Dozunda bir “edepsizlik” ile hikâyesini anlatan film vakit geçirmek için birebir olan ama yeterince orijinal olmadığı için kalıcılığı da tartışmalı bir sinema eseri.

David Buckley ve John Ottman’ın orijinal müzikleri, 1970’lerin bugün hâlâ keyifle dinlenen şarkıları ve tüm görsel unsurları (açılış jeneriğinin yazı karakterlerinden hayli başarılı kostüm ve set tasarımlarına kadar) adeta 1970’lerde çekilmiş denecek kadar tam bir dönem filmi bu. Filmin özellikle final bölümünde doruğuna çıkan eğlencesi ile birlikte en başarılı yanlarından biri de bu kesinlikle. Amerikan sinemasının teknik ustalığının iyi örneklerinden biri olarak rahatlıkla nitelendirebiliriz bu filmi. Bu sinemanın, anlattığı hikâye ne olursa olsun, onu bir şekilde seyredilebilir kılma becerisi burada da kendisini gösteriyor ve film seyircinin gözünü alacak numaralarla kendisini seyrettirmeyi başarıyor. Buradaki hikâye kesinlikle kötü değil, hatta zaman zaman vasatın üzerine bile çıkıyor ama yeterince orijinal değil ve ortalarından itibaren de sırrı yavaş yavaş çözmeye başlıyorsunuz ki bu da hikâyenin türü açısından bakıldığında filmin zayıf noktalarından birini oluşturuyor. İşte burada bu hikâyeyi anlatma becerisi devreye giriyor ve filmi seyredilir kılıyor.

Filmin önemli bir kozu iki baş oyuncusu: Crowe ve Gosling. Pek çok filmde veya TV dizisinde gördüğümüz uyumsuz ikiliyi (polis veya özel dedektif) canlandıran oyuncular senaryonun onlara pek de yardımcı olmamasına rağmen rollerinin altından başarı -ve anlaşılan keyifle- kalkmışlar. Senaryonun özellikle onların karakterlerine yansıttığı sıkıntı, uyumsuzluklarını pek de belirgin kılamaması. Ortada çok da dikkat eden bir zıtlık yok çünkü ve bu nedenle bu zıtlıktan yola çıkılarak bir eğlence pek de üretememiş film. Burada Gosling bir parça daha şanslı çünkü onu daha iyi ele almış senaryo ve kızının da varlığı nedeni ile sahnelerini daha ilgiye değer kılmış. İki oyuncunun performansı tam da bu nedenle önem kazanmış filmin başarısı için ve Crowe -hikâye için özellikle kilo almış hali ile- bir parça yaşlı ve yorgun görünen ama becerisi diğerine göre daha üst düzeyde olan karakterini aksamadan canlandırmış. Gosling ise daha genç ve bir parça da beceriksiz karakterini tempolu ve keyifli bir performansla getirmiş karşımıza ve onun da keyif alır göründüğü bu performansı da filme ciddi bir katkı sağlamış.

Açılış sahnesindeki beklenmedik şoku ve eğlenceli anlatımını tüm hikâye boyunca koruyan film peş peşe ve eğlencesini inkâr edemeyeceğiniz sahneler getiriyor karşımıza. Gosling’in tam bir fiziksel performans örneği sunduğu tuvalet sahnesinden California’daki çevre kirliliğini protesto eden gruba, hemen tümü bir mizah içeren diyaloglarından (filmin bol konuşmalı olmasına rağmen hiç tempoyu aksatmıyor bu diyaloglar) Nixon esprisine ve bir cesetten kurtulma bölümüne kadar film eğlence arayanları tatmin edecek bir içeriğe sahip. 1970’lerin toplumsal konuları ele alan polisiyelerine ve komplo teorili hikâyelerine göndermeler de barındıran film eğlenceli kavga sahneleri ve tüm finale yayılan ve çok iyi koordine edilmiş görünen kaos ve çatışma anları ile de dikkat çekiyor ve aksiyonseverlere de göz kırpıyor. Hikâye yeterli bir çekiciliğe sahip olmasa da ve Gosling’in kızı karakterinin varlığı ve karıştıkları ciddi bir inandırıcılık problemi yaratsa da eğlenceli ve komik olmayı hedefleyen ve bunu da başaran bir film bu.

(“İyi Adamlar”)

Afife Jale – Şahin Kaygun (1987)

“Ben kimim? Yalnızca bir Afife mi? Evleneceğim, çocuklarım olacak; sabah kahvesi, komşu ziyaretleri, yemek, bulaşık… Kocaman bir boşluk var yüreğimde. Afife bu kadar mı?”

Sahneye çıkan ilk müslüman kadın oyuncu Afife Jale’nin trajik hayat hikâyesi.

Nezihe Araz’ın aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan, senaryosunu Araz ve Selim İleri’nin yazdığı, yönetmenliğini Şahin Kaygun’un üstlendiği bir film. Henüz kırk bir yaşında hayatını kaybeden ve yönetmenlik kariyeri iki filmle sınırlı kalan Kaygun’un yönettiği ilk film bu (ikincisi, ertesi yıl çektiği “Dolunay” olmuştu). Öncü bir kadının, sanatçı olabilmek ve tiyatro sahnelerinde dram oynayabilmek için tüm bir ömrünü feda eden bir kadının trajik hikâyesini anlatan film bu açıdan önemli ama hikâyenin hak ettiği gücü perdede yeterince yaratamayan bir çalışma. Hakkında çok az bilgi ve belge bulunan bir sanatçının yaşamını oyunlaştırırken Nezihe Araz epey zorluk çekmiş ama yine de onu ve bir bakıma devamı sayılabilecek Cahide Sonku’yu Türkiye’nin gündemine getirmiş yine de. Başroldeki Müjde Ar’ın -senaryodan ve rejiden kaynaklanan kimi sıkıntılar yaşasa da- başarılı bir performans sunduğu filmde irili ufaklı rollerde yer alan hayli zengin bir oyuncu kadrosu var. Sonuç bütünsel bir hava yaratamayan ve dayandığı oyunun tiyatro havasını sinemanınkine yeterince dönüştüremeyen ama yine de ilgiyi hak eden bir çalışma.

Hikâye final sahnesi ile başlıyor ve sonra geriye dönüşle Afife’nin (sahneye ilk çıktığı gün eklenen Jale ile birlikte, Afife Jale’nin) olağanüstü mücadelelerle dolu hayatını izliyoruz on iki yaşından itibaren. Artık sokağa ve erkeklerin yanına çarşafla çıkması gereken bir yaşa gelmiştir Afife ve film onun ilk mücadelesi olan çarşaf zorunluluğuna karşı çıkmasını anlatarak başlıyor. Sert ve muhafazakâr bir adam olan babası, tiyatro oyunculuğunun nerede ise fahişelikle eş görüldüğü bir toplum ve büyük babası dışında kimsenin kendisini desteklemediği ya da en azından desteğini açıkça dile getiremediği bir aile… Afife Jale’nin tüm hayatı bunlara karşı verdiği savaşlarla geçiyor. Bu savaşın bedeli henüz otuz dokuz yaşındayken bir akıl hastanesinde sona eren bir yaşam, ödülü ise kendisinden sonra gelen kadın sanatçılar için bir yol açmayı başarmak oluyor. Bu bedeli ve ödülü anlatan iki güzel ifade var filmde Nezihe Araz’ın kaleminden çıkan: “Yaşadığım herşey cam kırıkları gibi paramparça oldu. İşte bütün hikâyem. Sordunuz, hiç saklamadan anlattım. Morfinman, kokainman, başaramamış bir tiyatrocu; zavallı bir kadın” ve “Çok inatçıyım, değil mi? Ama ben yolumuzun dikenlerini temizleyeceğim. Sonraki kadınlar tertemiz yollardan geçecek. Değmez mi?”

Hikâyenin dramatik öğeler açısından potansiyeli yüksek şüphesiz ama film bu potansiyelin ne kadarını değerlendirebiliyor sorusunun cevabı yeterince parlak değil. Şahin Kaygun fotoğrafçı kökenli olmasının neden olabileceği tuzaktan kurtulmuş ve karşımıza bir “güzel fotoğraflar” dizisi çıkarmamış (tam da bu nedenle, iki yanı ağaçlıklı yolda ilerleyen faytonun görüntüsü bir yandan müthiş bir fotoğraf olurken, diğer yandan filmin genel görsel havasına aykırı düşmüş; neyse ki bu sadece bir kez karşımıza çıkan bir durum). Görsel estetik açıdan bakıldığında filmin belirli bir düzeyi tutturduğu da rahatlıkla söylenebilir. Buna karşılık yönetmenlik performansı açısından değerlendirildiğinde, bir oturmamışlık havası var filmde. Örneğin her bir sahne sanki bir öncekinden ve sonrakinden bağımsız oluşturulmuş ayrı tablolar gibi ve bu da bir süreklilik sorunu yaratıyor (Filmin ayrıca bir süreklilik ve kurgu problemi daha var: Aynı sahne içinde birbirini izleyen planlarda oyuncuların vücut dilleri ve mimikleri tutarsızlık gösteriyor sık sık). Bu tabloların -herhalde oyundan kaynaklanan ve bir tiyatro oyununa uygun düşen- sahneleme biçimleri ve içerikleri sinemasal açısından bir eksiklik duygusu yaratıyor. Afife Jale’nin bir çocuk olarak seyrettiği ve reaksiyonlarının çok az görüntüye geldiği “Kamelyalı Kadın” oyunu uzun gösterilirken, kendisinin ilk kez sahneye çıktığı oyunun süresinin çok kısa tutulması da yanlış bir seçim olmuş bu sahnenin tarihî önemi açısından.

Film Türkiye sinemasının çok zor koşullar altında çalıştığı, film sayısının çok düşük olduğu ve bunların da sadece birkaçının sinemasal bir değer taşıdığı yıllarda çekilmiş. Dolayısı ile kostümlerin başarısını ve setlerin en azından belli bir düzeyi tutturmuş olmasını takdir etmek gerek. Ayrıca ana kadronun dışında pek çok ünlü ismin de kısa rollerle filme katkı sağlamış olması hikâyeye bir değer katıyor. Senarist Selim İleri ve yönetmen Kaygun da kısa birer roller üstlenmişler filmde ve sadece bir kadının değil aynı zamanda bir sanatçı kadının da portresi olan hikâyeye katkı sağlamışlar. Buna karşılık Afife Jale’nin 12 yaşındaki halinden genç bir kadın olduğu yıllara geçişte kadın karakterin doğal olarak geçirdiği fiziksel değişime karşın Tarık Tarcan’ın karakterinin fiziksel olarak hiç değişmemesi, açılış sahnesinde bulundukları köşkü terk eden iki karakterin dış kapıyı öylece açık bırakıp çıkmaları, tiyatroyu güvenlik güçlerinin bastığı sahnenin sanki bu baskın sergilenen oyunun bir parçasıymış gibi çekilmesi ve seyirciyi (tiyaro seyircisini değil, bizi) yanıltmış olması ve sessiz çekilmiş olması nedeni ile ortam seslerinin hemen hiç olmayışı gibi farklı alanlarda kusurları olan film yine de bu kusurlarının nispeten göz ardı edilebilmesini sağlıyor yaratıcılarının iyi niyeti sayesinde.

Tiyatro tutkusu hiç dinmeyen ve ömrünün son yıllarında unutulmanın acısını çeken Afife’yi canlandıran Müjde Ar senaryonun sinemasal açıdan içerdiği problemlere rağmen karakterini elle tutulur kılmayı başarıyor ve başta kendisini morfine ve ardından kokaine alıştıran doktor ile olan sahneleri olmak üzere iyi bir performans sergiliyor. Atilla Özdemiroğlu imzalı müziklerin de önemli bir katkı sağladığı filmin jeneriğinde “Bir Şahin Kaygun Filmi”, afişinde ise “Şahin Kaygun’un Filmi” gibi iddialı ifadelere yer verilmesini anlamaksa pek mümkün değil. Sonuçta bir yönetmenin ilk filmi bu ve en azından ismi bir “marka” bile değilken henüz bu abartılı tanımlama kimin fikri olmuş acaba?

Film gösterime girdiğinde eleştirmen Atilla Dorsay film için hayli övgü dolu bir eleştiri yazmış: “Avrupa filmleri düzeyinde bir senaryo çalışması… Kaygun bu senaryoya kendi görüntü, renk, biçim dünyasını katıyor; kendi estet yanını, görsellik çabasını ekliyor… Tüm oyunculardan görüntü kalitesine, yönetiminden müziğine, katkıda bulunan herkesin kutlanmasını gerektiren düzeyli bir çaba…”. Bu övgüde dönemin yerli sinemasının içinde filmin en azından farklılığı ve iyi niyetli çabası ile ayrı bir yerde durmasının önemli bir payı olsa gerek ama bugün sakin bir kafa ile değerlendirildiğinde bu övgü bir parça abartılı duruyor açıkçası. 2008 yılında Ceyda Aslı Kılıçkıran’ın “Kilit” adlı çalışmasında Müjde Ar’ı yeniden Afife Jale rolünde oynatarak bir anlamda bu filmi yeniden çektiğini de hatırlatalım ve sanat ve kadın hakları tarihimizin büyük bir haksızlığa uğramış bireylerinden biri olan Afife’yi gündeme getirmesi ile bile önemli olduğunu hatırlatalım bu filmin.