Ariel – Aki Kaurismäki (1988)

“Ekmeğini burada kazanmaya çalışmanın bir anlamı kalmadı. Buralarda boş boş dolanayım deme. Hiçbir işe yaramaz. Aptallaşana kadar içip hüsrana uğramaktan kurtulamazsın”

Çalıştığı madenin kapanması ile işsiz kalan bir adamın yeni bir yaşam kurmak için gittiği Helsinki’de başına gelenlerin hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya yapımı. Yönetmenin “Proletarya Üçlemesi”nin ikinci filmi olan yapıt (diğerleri 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) ve 1990 yapımı “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız)), sıradan ve iyi yürekli bir adamın öyküsünü ve içinde yaşadığı koşulların karşısına çıkardığı güçlükleri sakin, yalın ve samimi bir dil ile anlatıyor. Kaurismäki’nin sinemasını bilenlerin aşina olacağı gibi, bilinçli bir donukluk, az ve öz diyalog, suskunluk dolu bakışlar ve duyguların frenlendiği bir atmosferin hâkim olduğu film onun, meselesini büyük sözler etmeden seyirciye geçirebildiği önemli bir çalışma. Yönetmenin 2015’te verdiği bir röportajda o zamana kadar çektiği en iyi film olarak nitelediği yapıt, çekici minimalist yapısı ve öykünün başladığı Lapland bölgesinin karlı havasını yansıtan soğuk renklerin (görüntü yönetmeni Timo Salminen) Helsinki’ye de taşınması ile güçlendirdiği kasvetli mizahı ile kesinlikle görülmesi gereken bir sinema eseri.

Hiç konuşmanın yer almadığı ilk birkaç dakikasında madencileri ve onlardan biri olan Taisto’nun (Turo Pajala) işsiz kalmasını izliyoruz. Sahibinin trajikomik bir sahne ile öyküden ayrılmayı seçtiği bir arabaya atlar kahramanımız ve iş bulup yeni bir yaşam kurmak için Helsinki’ye gider. Burada başına pek çok talihsiz olay gelecek ve cezaevine de düşecek ama çocuğunu (Eetu Hilkamo) tek başına büyüten Irmeli (Susanna Haavisto) adında bir kadınla mutluluğu yakalamaya da çalışacaktır. Kahramanımıza bir kısmında, cezaevinde tanıştığı Mikkonen’in de (Matti Pellonpää) eşlik ettiği bu öyküyü Kaurismäki ironi, sosyal gerçekçilik ve kara mizah dolu bir içerikle anlatıyor bize.

Parçası olduğu üçlemenin adına uygun olarak, bir proleterin öyküsünü anlatıyor film. İşsizlik, hayatta kalabilmek için birden fazla işte çalışmak zorunda kalmak, taksitlerle/borçlarla dolu yıllar karakterlerin yaşamlarının önemli bir parçası. Egemen güçleri temsil edenlerin emekçi sınıfına karşı duyarsızlıkları ve bürokratik yaklaşımlarının daha da zorlaştırdığı bu yaşamları kendine has ve tüm filmografisine hâkim olan bir sinema dili ve stil ile anlatıyor Aki Kaurismäki. Eğlenceli ama aslında karanlık unsurlarla dolu öyküsünde oyuncular -yine- duygulardan izole edilmiş performanslarla karşımıza çıkıyorlar ve en absürt görülebilecek unsurlar bile tepkisizlikle karşılanıyor örneğin. Bir intihar, bir gasp, çöpte bulunup sırta geçirilen bir paltonun ilk sahibinin akıbeti gibi farklı örnekler verebiliriz yönetmenin bu yaklaşımının örnekleri olarak. Kaurismäki anlattığı meselelere her zaman özenle yaklaşan ama asla altını çizmeyen (örneğin karakterlerin duygularını bir araç olarak kullanmayan) bir sinemacı; Hollywood tarzı filmlerin “empoze eden” tutumuna alışkın olan seyirciye soğuk görünebilecek bu tavır, onun sinemasını özgün, dürüst ve samimi kılıyor aslında. Irmeli’nin ödemek zorunda olduğu taksitli borçları yüzünden aynı anda temizlikçi, park görevlisi, kasap ve gece bekçisi olarak çalışmak zorunda olması gibi sıradan bir emekçi akıbetini örneğin, oldukça sıradan bir gerçek olarak öykünün ve diyalogların parçası yapıyor Kaurismäki; ama bunu durumu önemsizleştirmek için yapmıyor. Aksine, tanık olduğumuzun yaşadığımız toplumsal ve ekonomik düzenin sıradan bir gerçeği olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatmış oluyor; bunu da vurgulayarak değil, düşünerek keşfetmemizi sağlayarak yapıyor.

Bir kaçış sahnesinde ve kısa bir süre için, kamerayı hafif eğmek dışıında hiçbir teknik oyuna başvurmayan Kaurismäki’nin bu yalın ve “basit” filmi, beklenenin aksine dikkatle izlenmesi gereken bir çalışma. Örneğin bir kavga sahnesinde kısa bir süre için görüntüye gelen bir güvenlik kamerasının önemli bir anlamı var: sıradan insanların devletin bürokratik mekanizmaları içinde nasıl kolayca harcanabileceğinin bir sembolü oluyor bu görüntü. Adaletin doğru yargıda bulunmasını sağlayabilecek bu kameranın varlığı sanki senaryo yazılırken unutulmuş gibi görünüyor ama aslında anlatılmak istenen, düzenin sahiplerinin ve yürütücülerinin sıradan insanların yaşamları için en önemli konularda bile hassasiyet göstermek için zaman ayırma zahmetine katlanmadıkları.

Tüm Aki Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi, burada da zengin bir soundtrack çıkıyor karşımıza. Finalde kullanılan “Somewhere Over the Rainbow” şarkısının Olavi Virta tarafından seslendirilen Fince versiyonunun da (“Sateenkaaren Tuolla Puolen”) aralarında olduğu pek çok şarkı bazen gördüklerimiz ile oldukça uyumlu görünürken, bazense -ironik bir şekilde- tanığı olduğumuz dramatik/trajik anlarla absürt bir zıtlık yaratacak şekilde kullanılıyor. Taisto’ya bazı eylemleri için ilham veren filmin Raoul Walsh’un 1941 tarihli “High Sierra” (Şahikalar Üstünde) ve yine Taisto’nun hoş bir espri olarak yatağının üzerine astığı portredeki kişinin Finlandiya’da 26 yıl boyunca cumhurbaşkanlığı yapan Urho Kekkonen olduğunu (aynı portreyi Kaurismäki 1987’de çektiği “Hamlet Liikemaailmassa” (Hamlet İş Başında) filminde de kullanmış) belirtelim ve sinemacının kendine özgü dili ve içeriği ile, mülkiyeti de dayanışmadan yola çıkan bir bakışla ele aldığı (limandaki işçilerin kahramanımızın radyosunu alması veya hep birlikte onun arabasına binmeleri gibi) filmini tüm sinemaseverlere önerelim. Sonuçta sinema çoğunlukla yapay karakterleri yapay dünyalarda anlatmayı seçerken, Kaurismäki gerçek insanları gerçek öyküleri ile anlatan bir sinemacı ve burada da bu anlatımının parlak örneklerinden birini sergiliyor. Kendisi de işçi sınıfından bir aileden gelen ve sinemaya geçmeden önce liman işçiliği, tamiratçı ve bulaşıkçı olarak çalışan Kaurismäki’nin samimi sineması ve başta Taisto rolündeki Turo Pajala olmak üzere dört ana oyuncusunun da, hiç “oynamadan” oynamaları ve ilk bakışta düşünüleceğinin aksine, aslında hayli zor bir rolün altından rahatça kalkmaları ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Kauas Pilvet Karkaavat – Aki Kaurismäki (1996)

“Ama sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ulaşmaya çalışıyorsun onlara faydasızca / Sürükleniyor bulutlar uzaklara / Ve ben de sana”

Biri tramvay sürücüsü, diğeri başgarson olan bir karı kocanın peş peşe işsiz kalmaları ile içine düştükleri zorlukların ve bir çıkar yol aramalarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Finlandiya’da yılın en iyi filmi seçilen yapıt kazandığı diğer pek çok ödülün yanında, Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da Ekümenik Jüri’nin özel ödülünün de sahibi olmuştu. Bu son ödülün tanımının (Ödülün amacı, “İnsanların gizemli derinliklerini, onları ilgilendiren şeyleri, acılarını, başarısızlıklarını ve umutlarını ortaya çıkarmak için sinemanın gücüne tanıklık eden sanatsal kalitedeki eserleri onurlandırmak”tır) adeta somut karşılığı olan yapıt, Kaurismäki’nin filmografisine aşina olanların hemen tanıyacağı mizahın ve işçi sınıfı odaklı yaklaşımının en parlak örneklerinden biri. Yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi”ndeki ilk film (Diğerleri 2002 tarihli “Mies Vailla Menneisyyttä” (Geçmişi Olmayan Adam) ve 2006 tarihli “Laitakaupungin Valot“ (Alacakaranlıktaki Işıklar)) olan çalışma, bir çiftin hikâyesini kendine has senaryosu ve mizanseni ile çekici biçimde anlatırken, başrol oyuncularının (Kati Outinen ve Kari Väänänen) ve aslında kadronun tümünün “poker surat” denilen oyunculukları ile güçlü bir etkileyiciliğe ulaşıyor. Hümanist ve halkı seven bir sinemacıdan, bu sevginin tüm izlerini taşıyan ve dayanışmanın güzelliğini hatırlatan başarılı bir komedi-dram.

Kaurismäki bu film için hazırlıklara başladığında, niyeti 1986 tarihli filmi “Varjoja Paratiisissa”nın (Cennetteki Gölgeler) devamını çekmekmiş aslında ama o filmin başrol oyuncularından Matti Pellonpää’nın henüz 44 yaşındayken ölmesi üzerine, tüm senaryoyu yeniden yazmış ve ortaya bu yapıt çıkmış. Yönetmen, bir sahnede Pellonpää’nın çocukluk fotoğrafını (Ilona adındaki karakterin hüzünle baktığı, çerçeveli fotoğraftaki çocuk) kullanarak bu başarılı oyuncuyu anmış ve filmi de ona ithaf etmiş.

Filmlerinin alamet-i farikalarından biri olarak sıkı bir soundtrack seçmiş yine Kaurismäki ve bu şarkılardan biri olan “Lonesome Traveller”ı piyanoda çalıp söyleyen, şarkının da bestecisi olan Shelley Fisher’ın görüntüsü ile açmış öyküyü. Bir restorandayız; burasının başgarsonu olan Ilona (Kati Outinen) işinde başarılı bir kadındır ve maddi durumları çok iyi olmasa da, vatman olan kocası Lauri (Kari Väänänen ) ile mutlu bir yaşamı vardır. Ne var ki önce eleman azaltma gerekçesi ile Lauri, ardından da sahibi borçlarını ödeyemediği için restoranın satılması ile Ilona işsiz kalacaktır. Bundan sonrası ise iş arayışları, talihsizlikler ve proletaryanın çıkışsızlığının çözümlerinden biri olan dayanışma duygusunu içeren bir öykü olacaktır ve Kaurismäki de bu öyküsünü içtenliğinden asla kuşku duymayacağınız bir şekilde anlatacaktır bize.

Filmi ülkesi Finlandiya’nın eknomik açıdan sıkıntılı olduğu bir dönemde çekmiş Kaurismäki ve işsizliğin odağında olduğu bir hikâye anlatmış. Proleteryaya olan sevgisinin her karesine sindiği filminde doğrudan bir sermaye veya işveren eleştirisine soyunmamış yönetmen; hatta restoran sahibi örneğinde onu oldukça sevecen birisi olarak çizerek ve Lauri’nin işsizliği örneğinde olduğu gibi “düşman”ı doğrudan işaret etmeyerek, onu adeta görünmez kılmış. Bu tercih Kaurismäki’nin “sessiz” sinemasına uygun elbette ama saptamalarının ve eleştirisinin gücünü azaltmıyor yapıtın. Tıpkı oyuncuların “mimiksiz”, “poker surat”lı performansları gibi, kendisini doğrudan ortaya koymayan ve “eksik bırakılan”ı seyircinin tamamlamasını talep eden bir tercih bu; sonuç ise kesinlikle sadece doğruluğu ile değil, sinema sanatı açısından etkileyiciliği ile de dikkat çekiyor. Tüm sözleri, hatta absürt olanları bile tam bir ciddiyet ile dillendiren karakterlerin, buna rağmen sahici görünmelerinin arkasında yatan en önemli faktör de bu etkileyicilik olsa gerek. Örneğin yaralanan elini tedavi ettirmesi için hemen hastaneye gitmesi söylenen, restoranın kapısındaki görevlinin iş yerinin kapanmasını beklemek istediğini söylemesi ve bunu “ya (ben yokken) isyan çıkarsa” ifadesi ile gerekçelendirmesi tüm absürtlüğü ile hem mizahın kaynağı oluyor hem de bu adamın -bir emekçi olarak- işine bağlılığının ve dolayısı ile Kaurismäki’nin hayata proletaryanın tarafından baktığının bir göstergesi oluyor. Yönetmenin içinde yaşanılan düzene ve dünyada olup bitenlere “politik” ve eleştirel bakışını bir şekilde hep yansıttığı bir çalışma bu ve Ilona’nın televizyonda izlediği bazı kotü haberlere (Filipinler’de selde ölenler, Nijerya’da askeri cuntanın idam ettiği muhalifler) verdiği tepki tam da yönetmenden beklenecek bir şekilde yerleştirilmiş öyküye. İşsizliğin, bir işe yaramadığını hissetmenin ve parasızlığın yakıcılığını absürt mizahının parçası yaparak kendine has eleştirel komedinin örneğini vermiş burada usta sinemacı.

Her ikisi de çalışan karı kocanın evlerindeki kanepe ve kitaplıktan (“Hatta sonrasında birkaç kitap da alabiliriz!”) sonra uzaktan kumandalı ve renkli televizyonu da ancak taksitle alabildikleri bir yaşamla yetinmek zorunda kaldığı bir dünyayı anlatıyor bize Kaurismäki. Banka müdürünün borçlu olanla değil, onun borcunu fırsat bilerek iş yerine el koyan şirketle görüşmeyi seçtiği bir düzen bu ve film bu düzenin karşısına sıradan insanların sadeliğini ve dayanışmanın güzelliğini koyuyor pek çok kez yaptığı gibi. Tüm bunları elbette yine kendine has bir mizah, yalın bir dil ve hiç telaşı olmayan bir sinema anlayışı ile yapıyor. “Hayat kısa ve berbat, yaşıyorken keyfini çıkar” sözünü duyuyoruz karakterlerin birinden ve peş peşe gelen talihsizliklerin neden olduğu olumsuz sonuçların asıl yaratıcısının yaşadığımız düzen olduğu farklı örneklerle anlatırken sağlanılan o absürt doğallığın etkileyiciliğinde işte bu telaşsızlığın önemli bir payı var. Örneğin restorandaki müzik sahnesinde şarkıyı baştan sona dinletiyor bize yönetmen ve zaman zaman insanların yüzlerine yakın planlarla yaklaşarak, duygularının bize geçmesini sağlıyor. Senaryonun adeta özel bir mizah yaratmaya çalışmadan, gülümsetmeyi başarması ve bunu sürekli kılması da destekliyor bu başarıyı ve ortaya güçlü bir sonuç çıkıyor.

Bir sinema fuayesinde karşımıza çıkan film afişleri (Jim Jarmusch’un 1991 yapımı “Night on Earth” (Dünyada Gece), Robert Bresson’un 1983 tarihli “L’argent” (Para) ve Jean Vigo’nun 1931 yapımı “L’Atalente” filmlerinin afişleri bunlar) ile yönetmenin, sinema sanatına bir saygı duruşunda da bulunduğu yapıtı bir sevgi filmi olarak nitelemek de yanlış olmaz. Ilona ve Lauri arasındaki ilişki sevgi, güven ve koruma içgüdüsü ile dolu ve aralarındaki dayanışmadan da (öykünün sınıfsal dayanışma teması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu kuşkusuz) aldığı güçle oldukça sıcak bir hikâye izleme olanağı veriyor bize. Etkileyici kapanış planının, eşlik eden Rauli Badding Somerjoki şarkısının da (39 yaşında yaşamını yitiren Somerjoki’nin son konserinde de seslendirdiği “Pilvet Karkaa, Niin Minäkin” (Bulutlar Uzaklaşıyor, Ben de Öyle) şarkısı bu) katkısı ile sahip olduğu ve başka örnekleri de olan hüzün ile, işte bu dayanışmanın desteği ile baş ediyor karakterler.

Kaurismäki’nin adeta hiç özel bir çaba harcamadan anlattığı ve dramdan mizaha uzanan, karakterlerine sevgisini ve saygısını hep ön plana çıkaran, tüm o “poker surat”lı oyunculuklarla duygu yelpazesindeki her bir rengi bize zarafetle geçiren ve eleştirisini de esirgemeyen bir film bu. Timo Salminen’in sade görüntü yönetmenliğinden aldığı destekle, Kaurismäki’nin karakterleri adeta etraflarındaki objelerle çerçevelemesi ve özellikle Ilona’yı sık sık sanki poz verir gibi görüntülemesindeki özeni de atlamamak gerek. “Ben orta sınıf bir yönetmenim. Hiç başyapıt çekemeyebilirim; ama eğer pek çok iyi film yaparsam, birlikte bir değerleri olacaktır” demiş bir röportajında Fin sinemacı ama aslında kendisine yakışır bir alçak gönüllülüğün ifade kullanmış. Evet, o “büyük” filmlerden değil onun yapıtları ama her biri insanı insana anlatan, insan sevgisini özünde barındıran ve dünyada hüküm süren düzenin insan doğasına aykırılığı üzerinden üretilmiş bir eleştiriye sahip filmografisindeki tüm çalışmalar.

(“Drifting Clouds” – “Sürüklenen Bulutlar”)

La Vie de Bohème – Aki Kaurismäki (1992)

“Ayrıca sıcakkanlıyım ve siz de çok güzelsiniz”

Paris’te hayata tutunmaya çalışan üç sanatçı arkadaşın hikâyesi.

Fransız yazar Henri Murger’in 1847-49 arasında yazdığı ve ilk basımı 1851’de yapılan “Scènes de la Vie de Bohème” adlı kitabından uyarladığı senaryosunu yazan Aki Kaurismäki’nin yönetmenliğini de yaptığı ve Fransa, Finlandiya, Almanya ve İsveç ortak yapımı olarak çekilen bir film. Sinemacının Fransızca çektiği ilk film olan yapıt, Forum bölümünde gösterildiği Berlin’de sinema yazarlarının FIPRESCI ödülünü kazanan ve yönetmenin kendine has bir şekilde mizah ve dramı bir araya getirdiği ilginç ve elbette minimalist bir çalışma. Parasızlıklarına, sanatçı olarak hedeflediklerini yakalayamamalarına ve karşılaştıkları zorluklara rağmen, bir şekilde hayata tutunan üç adamın “bohem yaşam”larını anlatan yapıt, Kaurismäki’nin insan ve yaşam sevgisini, karakterlerine olan sempatisini ve absürt olanı gerçekle keyifli ve doğal bir biçimde birleştirebilme yeteneğini gösterdiği ve Fin ruhunu Paris’in romantizmi ile evlendirdiği başarılı bir çalışma.

Aki Kaurismäki’nin senaryoyu yazarken hayli serbest bir biçimde uyarladığı Henri Murger’in kitabı, 1840’larda Paris’in bohem hayatından farklı karakterleri anlatan, yazarın kendisinin ve sanatçı arkadaşlarının yaşamlarından izler taşıyan ve farklı yapıtlara da esin kaynağı olan bir eser. Sessiz sinema döneminden başlayarak sinemada da karşılığını (Amleto Palermi’nin 1916 tarihli “La Bohéme”, King Vidor’un 1926 yapımı “La Bohéme”, Paul L. Stein’in 1935 tarihli “Mimi”, Marcel L’Herbier’in 1945 tarihli “La Vie de Bohéme” ve romandan kısmen ilham alınan Baz Luhrmann’ın 2002 tarihli “Moulin Rouge!” adlı yapıtlar) bulan kitap iki ayrı opera olarak müzikseverlerin de karşısına çıktı: Her ikisi de “La Bohéme” adını taşıyan bu eserler Puccini’nin 1896 ve Leoncavallo’nun 1897 tarihli yapıtları. Franco Zeffirelli’nin Puccini’nin operasından uyarladığı, 1965 tarihli “La Bohéme” adlı filmi de eklememiz gereken sinema uyarlamalarının -şimdilik- sonuncusu Kaurismäki’nin filmi oldu. Murger’in eserinin bu popülerliğinde “bohem hayat” gibi doğal bir çekiciliği (yoksul ve genç sanatçıların ve entelektüellerin romantik trajedisini düşünün!) olan bir konuyu ele alması, bu yaşamların Paris’in romantik imajı ile bir araya geldiğinde ortaya çıkan etkileyicilik ve aralarında Murger’in kendisinin de olduğu bazı gerçek karakterleri ele alması etkili olurken, kitap doğal olarak özellikle Fransızlar için hayli önemli olmuştu. Bu gerçek karakterleri de analım merak edenler için: Romandaki Marcel karakterine ilham kaynağı olan ressam François Tabar; filmde yer almayan, romanda heykeltraş Jacques olarak karşımıza çıkan Joseph Desbrosses; romanda kendisi için çizilen tasvirden hoşlanmayan ve Murger’i hiç affetmeyen yazar Charles Barbara ki kitapta Carolus adlı yazar olarak çıkıyor okuyucunun karşısına; romanda Gustave olarak hayat bulan, yazar ve felsefeci Jean Wallon; kitapta Colline olarak karşımıza çıkan yazar ve felsefeci Marc Trapadoux; romandaki Schaunard karakterine model olan ressam, müzisyen ve şair Alexandre Schanne. Kaurismäki’nin bu popüler eseri yola çıkış noktası olarak kullandığı filmi ise tam da kendisine has bir havası olan, bohem yaşamı üç ana karakter üzerinden anlatırken yaşamın kendisine de dram, komedi ve hatta trajedi unsurlarını aracı kılarak sevgi ile bakan bir çalışma olmuş.

Kaurismäki siyah-beyaz çekmiş filmi ve öykü boyunca kullandığı müziklerin önemli bir kısmı ile de nostalji havasını desteklemiş. “Pour Tout l’or du Monde” (Marcel Mouloudji); “De Velours et de Soie” ve “Je Bois” (Serge Reggiani; şarkıların sözleri Boris Vian’a ait olan ikincisi adeta film için yazıldığını düşündürecek bir sahnede kullanılmış); “Chantez Pour Moi, Violons” ve “Pour un Seul Amour” (Damia) isimli şarkıları filmin temposu ve ruhuna uygun sahnelerde kullanan yönetmen, yapıtlarında popüler müziklerden bolca kullanma geleneğine burada da başvurmuş ve Mozart’tan favori grubu olan ve farklı filmlerde birlikte çalıştığı Leningrad Cowboys adlı Finli grubun elemanlarına farklı sanatçıların eserlerini de öyküsünün parçası kılmış her zamanki gibi. Nostalji duygusu sadece şansonlarla ve siyah-beyaz ile sınırlı değil; zaman zaman görüntüye gelen Eyfel Kulesi, Paris’in çatıları ve iki farklı görüntüde karşımıza çıkan “sokakta öpüşen çiftler” nostalji ile birlikte Paris romantizmini de, ama bu duyguyu asla abartmadan yaratıyor keyifli bir şekilde.

Öykü üç temel karakter ve hayatlarındaki kadınlar üzerinden dönüyor: Şiir ve oyun yazan ama eserleri hep ret edilen Marcel (André Wilms); kaçak olarak Paris’te yaşayan ve Marcel kadar parasız olan Arnavut ressam Rodolfo (filmden sadece 3 yıl sonra 44 yaşında hayatını kaybeden Matti Pellonpää) ve avangart modern müzikler besteleyen ve parasızlıkta diğerlerinden geri kalmayan İrlandalı müzisyen Schaunard (Kari Väänänen). Rodolfo’nun Mimi (Évelyne Didi), Marcel’in ise Musette (Christine Murillo) adında sevgilileri vardır ama Schaunard şanssızdır bu konuda (“Tipin kızların ilgisini çekmiyorsa, bu bizim suçumuz mu?”). Senaryo Rodolfo karakterini diğerlerinden bir parça öne çıkarırken, onunla Mimi arasındaki ilişki de romantizm, tutku ve melodram boyutları ile öykünün çekiciliklerinden birini oluşturuyor. Kaurismäki bu aşkı ve öykünün diğer öğelerini karşımıza getirirken, dramı (hatta trajediyi) ve mizahı hep kendine has bir biçimde, altını çizmeden ve en absürt olanı bile sıradan bir hava içinde sunarak getiriyor önümüze ve bu seçim özellikle mizahı oldukça orijinal kılıyor. Marcel’in editör tarafından “kısaltılması gerekir” diyerek geri çevrilen 21 perdelik oyunu, Schaunard’ın bohem yaşamını ve kaderini paylaştığı iki arkadaşına ve sevgililerine piyanosunda verdiği mini konserde çaldığı avangart bestesi (gürültü ve müzik karışımı bir eserdir bu ve özellikle iki kadının yapıta verdikleri tepki “sessiz ve sıradan” komedi anlarından biri olarak oldukça eğlenceli) ve Rodolfo’nun sadık ve tek müşterisi ile olan sahneleri bu orijinalliğin örnekleri olarak gösterilebilir. Bu ilginç müşteri karakterinden bahsetmişken, bu rolü canlandıran ve göründüğü her âna damgasını vuran Jean-Pierre Léaud’yu anmakta yarar var; Léaud mükemmel bir “ciddiyet komedisi” katıyor yer aldığı sahnelere. İki ünlü sinemacı, ABD’li Samuel Fuller ve Fransız Louis Malle’in de kısa rollerde (ilki Marcel’in çalıştığı derginin yayıncısı, ikincisi ise Rodolfo’nun ödeyemediği restoran ücretini karşılayan yan masadaki adam rolü ile) konuk oyuncu olarak yer aldığını da belirtelim filmde. Tüm oyuncuların Kaurismäki’nin ruhuna uygun oyunculuklar sergileyerek çekici bir uyum yarattıkları filmde; André Wilms, Matti Pellonpää, Kari Väänänen ve onlardan geri kalmayan Évelyne Didi duygularını hep dizginleyen ve kendilerinin özenle maskeledikleri bu duyguları bizim hissetmemizi sağlayan performansları ile önemli birer katkı sağlıyorlar yapıta.

Tanışmalardan birinin “Yani sizin eşyanız var ama eviniz yok, benimse evim var ama eşyam yok” cümlesi ise başladığı film bohemlerin dayanışması olarak da okunabilir. Üç ana karakter de parasızdır ama Rimbaud veya klasik müzikteki Viyana ekolü üzerine sohbet etmekten geri durmazlar; Rodolfo’nun köpeğinin adı da Baudelarie’dir örneğin. Ellerine para geçtiğinde bunu değerlendirme becerileri yoktur pek ama birbirlerine yardım etmekten de asla çekinmezler koşullar ne olursa olsun. Esprili sözlerin sıradan konuşmalarmış gibi kullanıldığı diyaloglara da yansıyan kendine has mizah (“Gençtik ve âşıktık. Mevsimlerden de bahardı” veya Rodolfo ile tek müşterisi arasındaki, ressamın otoportresi hakkındaki “Kim bu?” / “Annem” sahneleri vb.) eylemler üzerinden de gösteriyor kendisini sık sık. Örneğin yazarın gideceği bir iş görüşmesi için ihtiyaç duyulan ceketi ve eve davet edilen kadına yapılacak çorba için gerekli et parçasını ele geçirme şekli, gece vakti hapishane hücresindeki derin sessizliği bozan gürültü ve mezarlıkta geçen bir sahnede karakterlerden birinin, senaryonun uyarlandığı Henry Murger’in mezarına çiçek koyması gibi pek çok farklı sahnede tadına varıyoruz bu mizahın.

Çok kısa ve vurgulanmadan gösterilse de Eyfel Kulesi, siyah-beyaz görüntüler, klasik şansonlar ve sokakta öpüşen çiftler ile yaratılan nostalji dışında, birkaç sahnede Aki Kaurismäki Fransız sinemasının klasiklerinin havasını da yeniden yaratıyor ve bunu yine o derece “sıradan” bir şekilde yapıyor ki gördüklerinizin doğallığı ve gerçekliği konusunda en ufak bir kuşku duymuyorsunuz. Bunlardan biri özellikle önemli; yağmurlu bir gece vaktinde, bir gece kulübünün önünde geçen bu sahnede kulüpten çıkan kadının kendisini bekleyen arabalardan hangisine bineceği 1950’lerin Fransız filmlerinde görseniz yadırgamayacağınız bir hava ile anlatıyor ve görüntüyü, gücünü doğallığından alan bir romantizm ile dolduruyor yönetmen. Bohemliğin farklı örneklerini mizahı elden bırakmayan bir şekilde sergilediği (bir kadının küreklerini çektiği bir kayıkta uzanan ve bir elinde çiçek, diğerinde kadeh olan adam; zor gelen bir paranın Balzac’ın eserlerinin ilk baskısını almak için kullanılması; üşüyen sevgiliyi yakmak için, bir gün basılması umut edilen şiirlerin yakılması vs.) ve filmografisine örnek teşkil eden bir minimal hava yarattığı yapıtını çekimlerden kısa bir süre önce, 1991’de hayatını kaybeden babasına ithaf etmiş Kaurismäki. 20 yıl sonra çektiği “Le Havre” (Umut Limanı) adlı filmde “La Vie de Bohème“deki birkaç oyuncuya; André Wilms, Évelyne Didi ve Jean-Pierre Léaud’ya tekrar rol veren yönetmen, Wilms’in canlandırdığı Marcel karakterini artık yazarlık hayallerini ve bohem hayatı geride bırakmış olarak tekrar çıkarır seyircinin karşısına.

İşçi sınıfı kökenli olan Henry Murger’in farklı tarihlerde, Paris’te 1823 – 1858 arasında yayımlanan ve yazarları arasında Baudelaire, Paul de Musset ve Jean Wallon’un da olduğu Le Corsaire-Satan adlı gazete için yazdığı öyküler derlenip bir kitapta toplandığında çekmişler asıl olarak ilgiyi. Edebiyat eleştirmenlerinin “sefaletle ihtişamı bir arada taşıyan karakterlerle” dolu olduğunu söylediği kitaptaki “bohem”lerin bir kısmı moda olan bu hayata özenenlerdi ama bir kısmı da işte Kaurismäki’nin filmindeki gibi sanata duydukları inancın kurbanı olan ve gerçek insanlardan esinlenen kişilerdi. Filmdeki üç bohemin; Marcel, Rodlfo ve Schaunard’ın bastırdıkları ya da farklı gösterdikleri duyguları Mimi karakteri üzerinden ve elbette yine dizginlenmiş bir şekilde gösteren film tipik ve çok çekici bir Aki Kaurismäki çalışması olarak ilgiyi hak ediyor.

(“The Bohemian Life” – “Bohem Hayatı”)

Mies Vailla Menneisyyttä – Aki Kaurismäki (2002)

“Hafızanı kaybetmiş olsan da pes etme. Hayat ileriye doğru akar, geriye değil; yoksa işin daha zordu”

Uğradığı saldırı sonucu hafızasını kaybeden ve kim olduğunu bile hatırlamayan bir adamın sıfırdan yeni bir hayat kurmasının ve geçmişin kaçınılmaz olarak bir gün tekrar karşısına çıkmasının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya, Fransa ve Almanya ortak yapımı. Cannes’da Jüri Büyük Ödülü ve Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan yapıt yönetmenin “Finlandiya Üçlemesi” başlığı altında toplanan filmlerinin kronolojik olarak ikincisi (Diğerleri 1996 tarihli “Kauas Pilvet Karkaavat” (Sürüklenen Bulutlar) ve 2006 yapımı “Laitakaupungin Valot” (Alacakaranlıktaki Işıklar)). Yönetmene özgü bir mizahla dramın bir arada olduğu film Kaurismäki’nin ülkesi Finlandiya’da seyirciden en çok ilgi gören eseri olması ile de bilinen; hüzün ve her türlü yoksunlukla örülü hikâyesine rağmen yaşam sevinci de taşıyan; yönetmenin her zaman olduğu gibii zengin bir soundtrack seçiminin dikkat çektiği ve yine onun her zamanki gibi toplumun alt kesimlerini öne çıkardığı ilginç bir yapıt.

Trende tanışıyoruz hikâyenin kahramanı ile; 2007’de 51 yaşında hayatını kaybeden Markku Peltola’nın canlandırdığı karakterin adı jenerikte M olarak geçiyor ve adını onun gibi biz de bilmiyoruz. Elinde bavulu ile iniyor, karanlık havada parkta bir banka oturuyor ve bir süre sonra uyuyakalıyor. Yanına gelen üç serseri onu soymakla yetinmiyor ve önce bir sopa ile başına sert bir darbe vurdukları adamı, daha sonra da tekmelerle epey hırpalıyorlar. Ardından onu bir hastane yatağında görüyoruz; başındaki doktor ve hemşire durumunun çok kötü olduğunu konuşurken, hastanın kalbi duruyor. Hemşire üzerine çarşafı örtüp odadan çıktıktan hemen sonra âni bir şekilde “diriliyor” adam ama hafızası tamamen kaybolmuştur ve yeni bir hayata başlayacaktır kimliği ve geçmişi olmadan.

Sol dünya görüşü olan bir sanatçı Aki Kaurismäki ve hikâyelerine güncel toplumsal sorunları da yansıtmaya çalışan bir isim. Günümüzün en önemli meselelerinden biri olan mülteciler hakkında Finlandiya toplumundaki düşmanca yaklaşıma cevap olarak 2017’de çektiği “Toivon Tuolla Puolen” (Umudun Öteki Yüzü) ile Fin toplumunun bu konudaki düşüncelerini etkilemeye çalıştığını söylemişti örneğin. Hikâyeleri hemen hep Helsinki odaklı olsa da, şehre asla romantik olmayan bir bakışla bakan yönetmen “Mies Vailla Menneisyyttä”da da bu yaklaşımını koruyor. “Finlandiya Üçlemesi”nin ilk filminde işsiz kalan bir karı koca üzerinden kapitalizmin insanları öğüten çarklarını öykünün teması yapan yönetmen bu ikinci filmde yine ağırlıklı olarak, toplumun kıyısında kalan insanlara eğiliyor ve sıcak, hümanist ve dayanışma övgülü bir hikâye anlatıyor bize. Doğrudan politik değil, ya da değilmiş gibi görünüyor bu yapıt da ama öykünün kendine özgü mizahı içinde (örneğin banka soygunu sahnesi) sosyal ve ekonomik düzeni eleştiriyi hiç ihmal etmiyor Kaurismäki.

Kendisi gibi sinemacı olan kardeşi Mika Kaurismäki ile ayrı ayrı çektikleri filmlerin son 40 yılda Finlandiya’da çekilenlerin beşte biri olduğu esprisi yapılır sinema dünyasında ikilinin çalışkanlıkları nedeni ile; ama kesinlikle saygı ve övünmeyi hak eden yapıtlar üretiyor iki sanatçı da. Küçük kardeş Aki kendine özgü mizahının da katkısı ile sinema dünyasında bir parça daha fazla popüler oldu ve işte o mizah burada da kendisini gösteriyor baştan itibaren. Hastanede mucizevi bir şekilde dirilen M’nin ayaklandıktan sonra ilk yaptığı, tamamen sarılı olan yüzüne elini atıp, dövülünce çarpılan burnunu yerine oturtmak oluyor örneğin. “Kurtuluş Ordusu” (Dünya çapında faaliyet gösteren Protestan yardım örgütü) bandosunun yer aldığı hemen tüm sahneler ve M’nin karşılaştığı tüm karakterlerle (örneğin “ev”ini kiraladığı adam) ilişkileri ve aralarındaki konuşmalar başta olmak üzere zaman zaman hafif saçma boyutu da olan bu mizah filme önemli bir katkı sağlıyor. Kaurismäki’nin oyuncularından aldığı çoğunlukla “duygusuz” performanslar da destekliyor bu tuhaf mizahı ve filme önemli bir renk katıyor. Senaryo özel bir çaba harcamıyor bu mizahı yaratmak için ki onu doğal kılan da bu; diyaloglara da yansıyan (“Çocukların önünde vurmaz bana”) mizah anlayışı karakterlerin eylem(sizlik)leri ya da düşüncelerine de sızıyor ve hikâye boyunca tutarlı bir şekilde, seyrettiğimizin önemli bir parçası oluyor. The Renegades grubunun enerjik rock şarkısı “Do The Shake”in çaldığı sahnede, Kurtuluş Ordusu’nda çalışan kadının (sade ama hayli etkileyici oyunu ile Cannes’da ödül alan Kati Outinen) yavaş hareketleri ve muhafazakâr görünümünün bu müzikle oluşturduğu zıtlık, filmin mizah anlayışının iyi bir örneği.

Aki Kaurismäki romantik bir Helsinki görüntüsünden uzak durmakla yetinmeyip, hikâyesini işçi sınıfından karakterler, evsizler ve yoksullar üzerinden anlatmış temel olarak. Araya serpiştirilen evsiz insanların ve onların yemek kuyruğundaki görüntülerinin sık karşımıza çıktığı film bu problemlerin karşısına, bir çözüm olarak değil ama, dayanışmayı yerleştirmiş; sıcak bir dil ile anlatılan bu dayanışma, Kaurismäki’nin kendisinin de inandığını gösteren dürüstlüğü bu bağlamda filmin önemli meselelerinden biri oluyor. Resmî kurumların, devletin bir başka ifade ile, soğuk tavırları ve ilgisizliğinin karşısına halkın kendi içindeki dayanışmayı koyuyor ve M’nin kendisine yeni bir hayat inşa etme çabasının sonuca erişebilmesi için bu işbirliğinin ve desteğin önemini vurguluyor film. Emeğe ve emekçi sınıfa değerbilir bir anlayışla yaklaşıyor yönetmen ve banka soygununu bunu vurgulamak için esprili, dramatik ve hüzünlü bir şekilde kullanıyor. Bankaların halkı sömüren tutumunun tam karşısında, alınterinin bedelinin ödenmesine duyulan hassasiyet ve sadece bir silah sesi ile anlatılan onurlu bir inanç ve saygı var bu hikâyede.

Film yeni bir hayat kurma ihtimali üzerine de tatlı tatlı hayaller kurdurmaya yöneltiyor seyircisini. M’nin eski hayatı ile ilgili hiçbir şey hatırlamaması, dolayısı ile o hayatın iyi ya da kötü yönlerinin bundan sonrası için hiçbir önem taşımaması hayli ilginç ve sonlardaki “geçmiş ile yüzleşme”yi düşünürsek hayli eğlenceli bir potansiyel sunuyor kuşkusuz ve Kaurismäki bu potansiyeli akıllıca ve, keyif ve umut veren bir başarı ile kullanıyor. Filmin keyif ve eğlencesini sağlayan bir diğer unsur ise, yönetmenin her filminde olduğu gibi burada da bolca kullanılan şarkılar. Filmografisinin tüm örneklerinde, bazıları birden fazla yapıtta olmak üzere, oldukça fazla sayıda şarkı kullanması ile bilinen bir sinemacı Kaurismäki. Favorilerinden biri olan ve 1960’da kurulup 1971’de dağılan İngiliz rock grubu The Renegades burada da sık sık şarkıları ile hikâyenin bir parçası olmuşlar. Kendi ülkelerinde hiç popüler olamayan ama Finlandiya’da fanatik ve kalabalık bir hayran kitlesine sahip olan grup (Fin yönetmen Yrjö Tähtelä’nın 1966 tarihli ve “Topralli” adlı filminde kendi isimleri ile oynamışlıkları bile var) anlaşılan sadece yönetmenin değil, Fin toplumunun hafızasında da önemli bir yer tutmuş olsa gerek ki pek çok filminin soundtrack’inde yer almışlar yönetmenin. M’nin kiraladığı evdeki müzik kutusu ve Kurtuluş Ordusu bandosu da filmin bu işitsel olgusunu güçlü bir biçimde destekliyor sürekli olarak. Leningrad Cowboys adlı Fin müzik grubu ile olan sıkı ilişkilerinin de (grup için müzik videoları çeken yönetmen; onlarla kısa filmler, iki uzun metrajlı film ve bir konser filmi de yapmış) gösterdiği gibi Kaurismäki için müzik, sanatının önemli bir parçası oldu hep.

Bar sahnesinde duvarda asılı olan fotoğrafın, 1995’te ve henüz 44 yaşındayken kalp krizi ile hayatını kaybeden ve Kaurismäki kardeşlerin pek çok filminde rol almış olan Matti Pellonpää’ya ait olduğunu ve avukat rolünde karşımıza çıkan Matti Wuori’nin gerçek hayatta da avukatlık yaptığını, bu tür bilgilerin meraklıları için eklerken, filmi görülmesi gerekli yapıtlar arasına rahatlıkla yerleştirebiliriz. M’nin bir bakıma yeniden doğuşu ve yeni seçimler yapabilmesi ile umut vaat eden bir çalışma olan film, başta Markku Peltola ve Kati Outinen olmak üzere tüm kadronun “oynamadan oynayan” performansları ve zamandan bağımsız görünen set tasarımları ile de önemli ve ilginç bir yapıt.

(“The Man Without a Past” – “Geçmişi Olmayan Adam”)