Salto nel Vuoto – Marco Bellocchio (1980)

“Onu öldürmek istiyorum ama beş dakika sonra ona çikolata alıyorum. Keşke kendisi yapsa ama öylesi fazla rahat olurdu. Küçük de olsa bir risk almak lazım… birazcık ittirmek”

Bir yargıcın, sorunlu bir ilişkisinin olduğu ve depresyondaki kız kardeşinin hayatına bir erkeğin girmesi ile hissettiği kıskançlığın ve aldığı önlemlerin hikâyesi.

Senaryosunu Marco Bellocchio, Piero Natoli ve Vincenzo Cerami’nin yazdığı, yönetmenliğini Bellocchio’nun yaptığı bir İtalya, Fransa ve Almanya yapımı. Altın Palmiye için yarıştığı Cannes’da başrollerdeki Michel Piccoli ve Anouk Aimée’ye ödül getiren film Bellocchio’ya da David di Donatello ödülü kazandırmıştı yönetmenlik çalışması ile. Başyapıtı olduğunu söyleyebileceğimiz “I Pugni in Tasca” (Cepteki Yumruklar) adlı yapıtında olduğu gibi yine aile ilişkilerini, bu kez erkek ve kız kardeşlere odaklanarak ama geçmişten sahnelerle aslında tüm aileyi içine alarak, odağına koyuyor Bellocchio ve karanlık bir mizah da içeren öyküde, Piccoli ve Aimée’nin de müthiş katkıları ile ilginç bir sonuç elde ediyor. Özellikle İtalyan sinemasının en politik olduğu dönemlerin sonlarında çekilen film, eril zihniyeti ve yargıcın temsilcisi olduğu adalet sistemi üzerinden toplumsal düzeni eleştirmesi ile, apolitik görünümün ardında kayda değer bir eleştiri üretmeyi başarıyor ve “I Pugni in Tasca”da da yönetmen ile çalışmış olan Nicola Piovani’nin çekici müziklerinin de katkısı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Mauro (Michel Piccoli) ve Marta (Anouk Aimée) birlikte yaşayan, orta yaşlarda iki kardeş; ikisi de bekâr olan kardeşlerden Mauro yargıçtır ve derin bir depresyonda olan (“Hiçbir şeyden tatmin olmuyor, herkesi suçluyor”) kardeşi ile yakından ilgilenmektedir. Kardeşinin rahatsızlığına bir çözüm olur (aslında zaman zaman kendisinin yapmayı düşündüğü eylemi kız kardeşi kendisi gerçekleştirir!) düşüncesi ile onu Giovanni adında yetenekli ama suça da karışmış ve manipülatif eğilimleri olan bir oyuncu (Michele Placido) ile tanıştırır Mauro ama sonucun onun beklemediği bir noktaya, Marta’nın mutluluğu ile birlikte özgürlüğüne de uzanmakta olduğunu görünce, gelişmelere müdahale eder. Bu müdahalenin sonucu ise beklenmedik bir sürpriz olacaktır seyirci için.

İlk sahnede Mauro’yu evinin penceresinden bakarken görüyoruz; yerde üzerinde kanlı beyaz bir örtü olan bir ceset yatmaktadır. Polis, rahip ve fotoğraf çeken biri vardır cesedin yanında ve konuşmalarından, ölenin bir kadın olduğunu anlıyoruz. Bu ceset, onunla ilişkisi olan adam ve öykünün iki kahramanı olan kardeşleri birbirine bağlayacak öykü bu şekilde başlıyor ve sonrasında sert, karanlık bir mizah içererek ve zaman zaman soğuk bir tavır almaktan da çekinmeyerek devam ediyor. İki kardeş arasındaki sorunlu ve tuhaf ilişki ve intihar temasının hep kendini hissettirmesi, yapıtı soğuk ve sert kılan öncelikle. Özellikle ilk yarım saatinde, karakterler arasındaki bağlantı ortaya çıkana ve bazı sahnelerin anlamı netleşene kadar daha da güçlü olan müphem hava da destekliyor bu nitelemeleri. Senaryonun iki kardeş üzerinden aile kurumuna -sonuçları aracılığı ile en azından- eleştirel bir şekilde bakarken, onların sorunlu ilişkisinin karşısına bir başkasını, bir anne ve çocuğu arasındaki koymasını atlamamak gerekiyor tam da bu noktada. Evdeki işleri yapan kadın ve çocuğu arasında, ev sahiplerinkinin tam karşısında duran sıcak ve sevgi dolu bir bağ olduğunu görüyoruz. Finalde “çocuğun yanına uzanan kadın” görüntüsü bu bağlamda çok kritik bir öneme sahip ve filmin aileyi bir kurum olarak koşulsuz ve kategorik bir şekilde eleştirme niyetinin de olmadığını gösteriyor. Bellocchio asıl olarak işlevsiz ya da yanlış işleyen aile ilişkilerinin peşine düşüyor filmde ve bunu da kesinlikle, ilgiyi hak eden bir şekilde yapıyor. Bir bebeğin vaftiz töreninde, Marta’nın varlığının neden olduğu gerilim, tereddüt ve kaos bir parça kara mizah ile de güçlü bir şekilde resmediyor bu işlevsizliği.

Senaryo eril bakışa iki farklı ilişki üzerinden eleştiri getiriyor: Mauro ile Marta ve Giovanni ile eski sevgilisi arasındaki ilişkiler bunlar ve biri manipülasyon ve diğeri yönetmek (ve birkaç sahnede ima edildiği üzere ensest bir ilgi) üzerinden kuruluyor bu baskı. Öykünün kara mizah anlayışına uygun olarak iki erkeği ilginç bir şekilde bir araya getiriyor Bellocchio ve erkeklerden biri yargıçlık konumunu kullanarak diğeri üzerindeki otoritesini kullanmaktan çekinmiyor. Mauro’nun Giovanni’nin ne ile suçlandığını bildiği halde (aslında tam da bu nedenle), onu önce kız kardeşi ile bir araya getirmesi ama bu beraberliğin sonucunun kendi otoritesinin ve yönetme gücünün (ki aslında kız kardeşe farklı boyutları olan bir bağlılık bu) azalmasına neden olacağını anlar anlamaz gelişmeleri durdurmak için harekete geçmesi eril iktidara yönelik bir eleştiri kuşkusuz. Mauro’nun bu iktidar oyununda içine düştüğü durumdaki acınası halini farklı sahnelerle karşımıza getiriyor film ve finalde de bunların en etkileyicisi ile küçük bir şok yaratıyor izleyiciye. “Hiçbir önemim yok, kimse beni dinlemiyor” sözünü duyuyoruz bir sahnede onun ağzından; kız kardeşinin ve evdeki hizmetçi kadının kendisine karşı birlikte hareket etmesine verdiği bir tepki bu ve bir yandan da onun acizliğini gösteriyor.

Bir İtalyan öyküsünde başrolde iki Fransız oyuncuya vermek ilginç bir seçim gibi görünebilir ama 1960, 70 ve 80’li yıılarda Fransa ve İtalya ortak yapımcılığı ile pek çok film çekilmesi açıklayıcısı olabilir bu durumun. Yine o yıllarda İtalya’da çekilen hemen tüm yapımlarda olduğu gibi oyunculara dublaj yapılmış; İtalyanlar bu konuda hayli tecrübeli ve yetkin olsa da, yine de zaman zaman Piccoli ve Aimée’ye yapılan dublajı hissediyorsunuz. Bunun hiç rahatsız edici olmamasını sağlayan ise iki usta oyuncunun kusursuz performansları oluyor. Cannes’daki ödüllerin de birer kanıtı olduğu gibi, ayakta alkışlanacak oyunculuklar sergiliyor her iki yıldız da ve öykünün sertliği, karanlığı ve kara mizahından kaynaklanan zorlukları mükemmel bir başarı ile aşıyorlar. En ufak bir aksamanın karakterleri ve öykünün bazı bölümlerini inandırıclıktan uzaklaştıracağı bir yapıtta bu başarı çok daha değerli olsa gerek. Piccoli’nin acizliğin doğurduğu mizahı sade bir özenle yaratması ve Aimée’nin karakterine çok yakışan bir mesafeli olma hâline çok doğru bir soğuklukla girebilmesi filmin en çekici yanlarından biri ve hizmetçi rolündeki Gisella Burinato ve Giovanni karakterini canlandıran Michele Placido da sağlam oyunculukları ile bu çekiciliği daha da artırıyorlar.

Zaman zaman geriye dönüşlerle Mauro, Marta ve diğer kardeşlerin çocukluklarından bölümler getiriyor karşımıza Bellocchio ve bu sahnelerde geçmiş ile bugünü bir araya getirmekten de çekinmiyor. Ne var ki bu bölümlerin, görsel olarak kesinlikle çok başarılı olsalar da, içerik olarak beklenen etkiyi yaratmakta bir parça yetersiz kaldıklarını kabul etmek gerekiyor. Yine de şunu da eklemek gerek: bu durum bir problem değil kesinlikle; sadece, hedeflendiği kadar vurucu değil bu sahneler. Buna karşılık gerek yukarıda anılan vaftiz sahnesinde gerekse aralarından birinin hastaneye yatırılması üzerine kardeşlerin konuştuğu sahnede film tam anlamı ile ulaşıyor hedefine ve aile dinamikleri üzerine eğlenceli ve gerçekçi şeyler söylüyor. Özellikle Mauro karakteri üzerinden Bunuel’in yapıtlarını da çağrıştıran filmin dönemin İtalyan toplumundaki kaos ve karamsarlığın izlerini taşıdığını da söylemek mümkün. 1974 ile 1976 arasında başbakanlık da yapmış olan İtalyan politikacı Aldo Moro’nun Marksist-Leninist Kızıl Tugaylar (Brigate Rosse) örgütü tarafından kaçırılarak öldürülmesinin izlerinin taze olduğu ve İtalyan halkının karamsarlığa ve bir çeşit toplumsal depresyona girerek içine kapandığı bir dönemde çekmiş filmini Bellocchio ve “boşluğa atlayanlar” bir toplumun da resmini çizmiş sanki.

(“A Leap in the Dark” – “Leap Into the Void” – “Boşluğa Atlayış”)

I Pugni in Tasca – Marco Bellocchio (1965)

“Bu evde yaşamak tam bir işkence”

Genç bir adamın, üç kardeşi ve gözleri görmeyen annesinden oluşan işlevini yitmiş ailesinin sorunlarını çözmeye soyunmasının hikâyesi.

Marco Bellocchio’nun yazdığı ve yönettiği bir İtalyan filmi. Yönetmenliğe 1961’de çektiği “La Colpa e la Pena” adlı kısa filmle başlayan Bellocchio’nun ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt İtalyan sinemasının solcu ve radikal isimlerinden biri olan sanatçının üzerinden geçen altmış yıla rağmen hâlâ yeni ve modern görünümünü koruyan, öyküsü ve sinema dili ile şaşırtıcı, tüm oyuncuların başarılı peformansları içinde Lou Castel’in müthiş bir performansla öne çıktığı, hiciv yüklü dramı (ve hatta trajedisi) ile seyircisini sarsan güçlü bir filmi. Sosyal çürüme ve yozlaşmayı aile kurumunu odağına alarak, yüreğe ve akla dokunan bir şekilde anlatan Bellocchio’nun bu yapıtı, Ennio Morricone’nin müziğinden de aldığı destekle İtalyan sinemasının parlak örneklerinden biri tartışmasız bir şekilde ve bu ülkenin Yeni Gerçekçilik akımından çok farklı bir yerde durması ile de ilgiyi hak ediyor.

Bellocchio kendi hayatından esintiler de taşıdığını söylediği filmin adını Arthur Rimbaud’nun 1870’de yayımlanan “Ma Bohème“ adlı şiirindeki bir dizeden almış: “Je m’en allais, les poings dans mes poches crevées” (Gidiyordum, yumruklarım yırtık ceplerimde). Ortaya çıkan sonuç ise radikal içeriği ve ayrıksılığı ile İtalyan sinemasında tartışmalara yol açmış zamanında. Örneğin Venedik Film Festivali’nin resmi bölümlerine kabul edilmemiş film ve bu nedenle ilk resmî gösterimini ikincilik ödülünü Istvan Szabo’nun yönettiği “Álmodozások Kora” ile paylaştığı Locarno Film Festivali’nde yapabilmiş. Dönemin ünlü İtalyan şarkıcısı Gianni Morandi kendisine önerilen Alessandro rolünü başta kabul etse de, plak şirketinin “kariyerini mahvedebileceği” gerekçesi ile karşı çıkması üzerine ret etmek zorunda kalmış sonradan. Onun kabul edemediği rolde müthiş bir iş çıkaran Lou Castel’in davranışları çekimlere zaman zaman ara verilmesine ve bir sahnenin değiştirilmesine yol açmış, hatta Alessandro’nun ağabeyi Augosto’yu canlandıran Marino Masé, Castel’i tokatlamış film setinde. Yönetmen için belki asıl önemli olan, çok sevdiği iki yönetmenin, Michelangelo Antonioni ve Luis Buñuel’in (Buñuel için “Büyük bir sürrealist, bir devrimci olduğuna inanılıyor ama o muhafazakâr bir ahlakçıydı” demiş Bellocchio) onun yapıtını sert bir biçimde eleştirmesi osa gerek; ama Pier Paolo Pasolini kendisine gönderdiği bir mektupta beğenisini ifade ederken, onu içeriğin biçimin önüne geçtiği “nesir sineması”nın temsilcilerinden biri ve Yeni Gerçekçilik akımının ötesine geçmeyi başaran biri olarak alkışlamış. Elbette siyasette de karşılığı almış bu tepkilerin ve “aile kurumuna saldırı” nedeni ile, ülkenin en büyük merkez partilerinden Hristiyan Demokrat Parti’den eleştiriler gelmiş filme ve yönetmenine.

Üçü erkek biri kız dört kardeşten ve gözleri görmeyen bir anneden oluşuyor öyküdeki aile: Augusto (Marino Masé) çocukların en büyüğü ve tek çalışanıdır; dış dünya ile anlamlı bir iletişimi de olan tek kişi olan Augusto ailenin doğal liderliğini üstlenmiştir. Her ikisi de epilepsi hastası olan Alessandro (Lou Castel) ve Leone (Pier Luigi Troglio) ve, zaman zaman tuhaf hareketleri olan Giulia (Paola Pitagora) diğer üç kardeş olarak onun gölgesi altında yaşamaktadırlar ve zamanlarının çoğunu evde geçirmektedirler. Sık sık mezarı ziyaret edilen eşini kaybetmiş olan anne (Liliana Gerace) görme engeli yüzünden de evde herhangi bir iktidar sahibi değildir. İşlevlerini yitirmiş bir ailenin resmini çiziyor Bellocchino ve bunu çok güçlü bir sinema ile yapıyor; öyle ki seyirciyi ilk karesinden sonuncusuna kadar avucunda tutan sinema dili ve kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı finali ile “seyri zor” öyküsünü sinemanın en üst düzeydeki örneklerinin arasına yerleştiriyor.

Sinemanın pek çok başyapıtında katkısı olan Ennio Morricone’nin jenerikle başlayan müzik çalışması filmin başarısının en önde gelen faktörlerinden biri. Sahnelerin pek çoğunda kullanılan bu müzikler adeta o sahnedeki karakterlerden biri işlevini üstlenmiş ve özellikle Alessandro’nun ruh halinin dışavurum araçlarından biri olarak müthiş bir iş başarıyor. En başta dinlediğimiz ve gerilim ile hüznün iç içe geçtiği bir ninninin havası taşıyan melodiler Morricone’nin sinema sanatına armağanlarının en parlak olanlarından biri. Tıpkı Bellocchio’nun yönetmenlik çalışması gibi hâlâ modern duran ve dozunda bir stilizasyon (seyrettiğimizin bir film olduğunu ima etmeyi ihmal etmeyen ama öte yandan da kesinlikle çok gerçek görünen bir hava anlamında) içeren bu çalışmanın başarısını görüntü yönetmeni Alberto Marrama da tekrarlıyor. Onun siyah-beyaz görüntüleri bu “renkler”in zıtlığını keskin biçimde kullanırken, başta yakın planlar ile olmak üzere modern bir yoğunluk katmış sahneye ve bir yandan da kimi sahnelerdeki kamera çalışması ile Fransız Yeni Dalga akımından ilham alınmış görünüyor. Belki de Bellocchio, Morricone ve Marrama’nın çıkardıkları işlerin tümünü bir ortak nitelik ile tanımlamak mümkün: dürüst bir hamlık. Tüm bu işler sanki üzerinde hiç oynanmamış bir kendiliğindeliğin doğallığına sahip ki filmi baştan sona güçlü kılanlardan biri de bu. Silvano Agosti’nin kurgusu da işte yine bu sözcükle nitelenebilir; La Traviata’dan bir bölümün (“È strano! … Ah, Fors’ è Lui “ ve “Sempre Libera”) eşlik ettiği olağanüstü final sahnesinin kurgusu Agosti’nin işini ne iyi yaptığını gösteren bir ham sertliğe sahip ve “cepteki yumruklar”ın biz görmesek bile sıkılı olduğunu hatırlatıyor çok doğru bir şekilde.

Bellocchio’nun öyküsü burjuvaya aile kurumu üzerinden indirilen bir yumruk olarak tanımlanabilir. Dört kardeşi ve annelerini ikiyüzlülük, iktidar, özgürlük, cinsel arzular ve aşk (yasak türden olanları da dahil olmak üzere) gibi farklı kavramlar üzerinden anlatan hikâye bu beş karakteri de gerçek kılıyor güçlü bir biçimde. Bunu yaparken de başta final olmak üzere elbette, benzersiz sahneler getiriyor karşımıza: Alessandro’nun kendisinden ders alan bir çocuğa verdiği “terasta güneşlenen kızı gözleme ve gördüklerini tarif ettirme” ödevi ve ona oynadığı karne oyunu, cinayet bölümleri, iki kardeşin tabut başındaki tuhaf konuşmalarına tanık olduğumuz bölüm vb. çekici bir sineması olan pek çok sahne var filmde. Tüm bu sahneleri ilginç kılan en temel unsur ise karakterlerin kendileri kesinlikle.

Bu karakterlerin en ilginç olanı ise sinemanın en özgün olanlarından biri olduğunu rahatlıkla iddia edebileceğimiz Alessandro elbette ve ilginç bir yaşam öyküsü olan Lou Castel müthiş bir oyunculukla canlandırmış onu. Yarı İrlandalı yarı İsveçli olan, Kolombiya doğumlu ama sinema yaşamının önemli bir bölümünü İtalya’da geçiren bir oyuncu Castel, İtalya’da “Anni di Piombo” (Kurşun Yılları) olarak anılan ve hem sağ hem sol örgütlerin yarattığı terörün toplumsal dinamikleri sarstığı dönemde komünist bir örgüte üye olmuş (onu komünizm ile tanıştıranın annesi olduğunu ekleyelim) ve sonuçta istenmeyen kişi ilan edilerek ülkeden çıkarılmış. Kendisi de komünist olan Bellocchio, film okulunda tanıştığı Castel’in -figüran olarak görev aldığı Luchino Visconti’nin “Il Gattopardo” (Leopar) filmini saymazsak- bu ilk oyunculuğunda çıkardığı performansı “Yumuşak huyluluk ile suçlu olmanın karışımı” olarak tanımlamış. O muhteşem finalde teatral bir havada Marlon Brando’nun metot oyunculuğunu hatırlatan (Giulia’nın odasında Brando’nun bir resminin olması da ilginç bu bağlamda) Castel, karakterine beklenmedik bir kibarlık ve tatlılık katarken, âmâ annesinin önündeki vücut dili veya ona gazetede yazıyormuş gibi yaparak uydurduğu haberleri “okumasına” tanık olduğumuz bölüm gibi pek çok örneği verilebilecek bir gösteri yapıyor.

Evin en büyük çocuğu Augusto’yu oynayan Marino Masé, dengesizlikleri olan Giulia rolündeki Paola Pitagora, evin en küçük çocuğu olan ve etrafındaki tüm tuhaflıklara aciz bir çocuk gibi bakakalan Leone rolündeki -ilk ve tek oyunculuğunu yapan- Pier Luigi Troglio ve görme engelinin etkisiz bir figüre dönüştürdüğü anneyi canlandıran Liliana Gerace yalın ve doğal performanlarla eşlik etmişler Castel’e. Burada Pitagora için ek bir söz de söylemeye gerek var: Bir kardeşine ilgili olan ve bir diğer kardeşinin de kendisine ilgi duyduğu kız kardeşin seyirciyi ikilemde bırakan dengesizliklerini çok zor işi başararak inandırıcı kılmış.

Bellocchio’nun senaryosunun başarılarından biri, bir başka filmde sürpriz unsuru olarak kullanılacak bazı gelişmeleri seyirciye hiçbir oyun oynama gereği duymadan değerlendirmesi ki bu da öyküye sert bir etkileyicilik sağlıyor. Daha başlarda Alessandro’nun planlarına tanık oluyor ve onu elinde bıçak, çekiç gibi aletlerle görüyoruz. Onun abisini “özgür kılmak” ve / veya onun gölgesinden çıkmak için giriştiği oyunun hep içinde tutuyor bizi senaryo ve böylece bu genç adamı daha da güçlü bir karakter olarak çiziyor. Bellocchio’nun zaman zaman karakterlere sert zum hareketi ile yaklaşması da artırıyor bu gücü. Bir ilk film için çok olgun ve kararlı bir sinema dili kullanan yönetmen çok düşük bir bütçe ile çalışmış ve finansmanın bir kısmını kardeşi sağlamış. Öyküye klostrofobik bir hava katan ve Piacenza şehrindeki Bobbio kasabasında olan ev ise Bellocchio’nun annesine aitmiş.

23 yıl boyunca New Yorker dergisinde sinema eleştirmenliği yapan, sivri dili ve farklı görüşleri ile bilinen Pauline Kael’in “sinema tarihinin kesinlikle en şaşırtıcı (hayran bırakan anlamında) ilk filmlerinden biri” ifadesi ile övdüğü yapıtta o dönemdeki tüm İtalyan filmleri gibi dublaj kullanılmış ve zaman zaman kendini hissettiren bu durum bile ilginç bir şekilde filmin yukarıda anılan stilizasyonunun parçası olmuş ve seyrettiğimiz eserin ayrıksı doğallığını desteklemiş. Hepsi İtalyan toplumunun belirleyici unsurları olan evlilik, din ve aile kurumlarına saldıran yapıt sadece Alessandro ve Giulia’nın tabut başındaki sahneleri veya Alessandro’nun adeta dünyaya ilk kez karıştığı gece kulübü sahnesindeki uyumsuzluğu için bile görülmesi gereken, İtalyan sinemasının parlak dönemlerini özlemle hatırlatan ve 1968’deki protestoları önceden haber verdiği söylenebilecek “patlayan gençlik” teması ile kesinlikle görülmesi gerekli bir başyapıt.

(“Fists in the Pocket” – “Cepteki Yumruklar”)

Vincere – Marco Bellocchio (2009)

“Ona ilk inanan bendim. Bugün bulunduğu yerdeyse, bana da bir teşekkür borçlu”

Faşist İtalyan lider Mussolini’nin ilk eşi olduğunu iddia eden bir kadının ve ondan olan oğlunun bu iddiayı ispatlama çabalarının hikâyesi.

Gerçek olaylara dayanan film çekildiği tarihte yetmiş yaşında olan ünlü İtalyan yönetmen Marco Bellocchio’nun hayli dinamik bir çalışması. Bu yılki Venedik film festivalinde onur ödülü alacak olan yönetmen 1965 tarihli ilk uzun metrajlı filmi “Pugni in Tasca” (Cepteki Yumruklar) ile dikkat çeken ve çoğunlukla politik duyarlılığı yüksek eserler üreten bir isim oldu sinema dünyasında. Bu filmde ise İtalyan tarihinin en önemli figürlerinden Mussolini’nin özel hayatı ile ilgili uzun süre sır olarak kalan ve ancak 2005’te üzerindeki sır perdesi aralanan bir hikâyeyi sinemaya aktarırken bu diktatörü ikinci planda tutarak Ida Dalser adlı kadına ve oğluna ve kadının yıllar süren kendisini Mussolini’ye ve çevresine kabul ettirme çabasındaki trajediye odaklanıyor.

İtalyan sosyalist hareketinin önemli figürlerinden biri olarak parladığı politikada daha sonra İtalyan faşizminin kurucularından biri olan Mussolini daha 1900’lerin başında Tanrı’ya meydan okuduğu toplantıda gösterildiği gibi müthiş demagoji yeteneği ile süratle liderliğe tırmanan ve filmde de zaman zaman yer verilen gerçek görüntülerde gösterildiği gibi milyonları peşinden sürüklemeyi başaran bir liderdi. Filmde örnekleri verilen kimi Makyavelist yaklaşımlar ile yolunda ilerlerken tanıştığı ve kendisine özellikle maddi yardımı olan kadını daha sonra hayatından çıkarması ile asıl mecrasına akan hikâye temel olarak Ida’nın umarsız çabası üzerinden sonsuz inadının ve bu uğurda yaşamak zorunda kaldıklarının sonucuna ağırlık veriyor. Haklı olmanın ama bir kenara itilmenin ve bu arada Mussolini’nin imajına zarar vermemesi için devlet görevlileri tarafından kendisine verilmeyen zarar kalmayan kadının ve Mussolini’den olan oğlunun hikâyesinin gerçekliğini düşündüğünüzde neden vazgeçmediği sorusu bir süre sonra önemini yitirmeye başlıyor. Bu bağlamda kadının tercihini İtalyan halkının, Almanlar ile kıyaslandığında bir Akdeniz ülkesi olarak bir faşist diktatörün peşinde gitmesi daha şaşırtıcı olan bir halkın, Mussolini’ye gösterdiği itaat ve onun yanında olma tercihi ile birlikte düşünmek anlamlı olabilir belki.

Bellocchio belgesel görüntüleri çekimlerinin içine başarı ile yerleştirdiği filminde klasik anlatımla çekilmiş sahneleri üslup denemeleri yaptığı sahneler ile peş peşe kullanarak filmine bir dinamizm katmayı başarmış ama bu iki farklı sinema dilindeki sahnelerin nerede ise dönüşümlü olarak karşımıza gelmesi bir süre sonra yoruyor ve filmi nasıl ele alacağınız konusunda kafanızın karışmasına neden olabiliyor. 2008’de Paolo Sorrentino bir başka İtalyan politikacı olan Giulio Andreotti’yi ele aldığı “Il Divo” adlı hayli çarpıcı filminde üslup ve içeriğin birbirini biçimlendirdiği ve müthiş bir uyum içinde oldukları bir eser ortaya koymuştu. Burada ise Bellochio’nun aynı uyumu elde ettiğini söylemek zor. Sinema salonunda sosyalistlerle faşistlerin kapışması, hastanede Mussolini’nin iki kadınının çatışması veya oğul Mussolini’nin babasını taklit etmesi gibi oldukça başarılı sahneleri de olan filmde bu sahnelerin tümünün o dinamik üslubun örnekleri olduğunu ve buna karşılık klasik sinema dili ile çekilen bölümlerin bu dinamizmin bir parça altında kaldığını söylemek mümkün özetle. Bu iki farklı dilin (bir görkemli opera ile sakin bir melodram olarak nitelenebilir bu farklı diller) yeterince iyi kaynaşmadığını ve kadına odaklanan hikâyenin bu arada Mussolini’yi ihmal etmesinin filmi sahip olabileceği ek bir gerilimden mahrum bıraktığını da belirtmek gerek.

Hem Mussolini’yi hem oğlunun gençliğini canlandıran (ve açıkçası genci oynamak için bir parça yaşlı duran) Filippo Timi ve kadını canlandıran Giovanna Mezzogiorno rollerinin hakkını vermişler ama Timi canlandırdığı figürü karikatürleşme tuzağına düşmemeyi başarsa da bir parça daha etkileyici olabilirmiş diye de düşündürtüyor. Yönetmenin sinema salonlarını ve çeşitli filmleri (iki sessiz filmi özellikle anmak gerek: Chaplin’in “The Kid” veya Mussolini’nin seyrederken kendisini İsa ile özdeşleştirmiş gibi göründüğü “Christus”) sık sık karşımıza getirdiği film bana dönüp bir filmi tekrar seyretmek gerektiğini de hatırlattı: Ettore Scola’dan Hitler’in Mussolini ile görüşmek için Roma’ya geldiği gün bir kadın ile eşcinsel bir adam arasındaki bir günlük arkadaşlığı anlatan “Una Giornata Particolare – Özel Bir Gün”. En önemli figürünü göstermeden bir ideolojinin nasıl mükemmel biçimde anlatılabileceğinin bir örneği idi bu film.

Bellocchio’nun filmi özellikle üslup denemelerinde operanın atmosferini de akla getiren ama karakterlerini uzun süresine rağmen seyirciye bir şekilde yeterince geçiremeyen bir çalışma. Yine de ustanın filmi kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Filmi ister bir erkeğin neden olduğu bireysel ister bir ideolojinin neden olduğu bir toplumsal trajedi olarak okuyun, faşist bir diktatörlüğe biat ederek, rol yaparak, ses çıkarmayarak veya kilisenin tavrında olduğu gibi işi ahirete havale ederek uyum göstermenin sonuçlarını hissedeceğiniz görsel gücü yüksek bir film karşımızdaki. Bellocchio iyi ki hâlâ üretiyor.

(“Yenmek”)