Terra em Transe – Glauber Rocha (1967)

“Yardımseverlik faaliyetleri yoksulluğu sadece erteler ya da daha kötüleştirir”

Siyasî faaliyetlere girişen bir şairin hayalî bir Latin Amerika ülkesi olan Eldorado’da idealleri ile politikanın gerçekleri arasında sıkışıp kalmasının hikâyesi.

Brezilya sinemasında 1960’lı yıllara damgasını vuran Cinema Novo akımının en önemli isimlerinden Glauber Rocha’dan Cannes’da FIPRESCI (Sinema Yazarları Örgütü) ödülünü ve Locarno’da Altın Leopar’ı kazanan ilginç bir çalışma. 1964 ile 1985 arasında askerî diktatörlükle yönetilen ülkede -her ne kadar hikâye hayalî bir ülkede geçiyor olsa da- çekilmesi bir hayli cesaret gerektiren film, Brezilya’dan yola çıkarak evrensel meselelere değinen, seyri dikkat gerektiren ve deneysel bir dili olan farklı bir yapıt. Büyük bir kısmı geri dönüşle anlatılan hikâyeyi takip etmek zor ve deneysel dil de bu konuda çok yardımcı olmuyor seyirciye ama sabırlı ve özenli bir seyirciyi ödüllendiren bir çalışma olmuş sonuç. Sinemanın politik olmaktan çekinmediği, hatta politik olmayı öne çıkardığı dönemden gelen bu yapıt politikanın ve politika ile hedeflenenlerin (reform, devrim vs.) erişilebilirliği (ve erişilemezliği) üzerine ilgiyi kesinlikle hak eden bir film.

İlginç sinemacıların ve onların farklı eserlerinin dünya sinemasına armağan edildiği bir akımdı Cinema Novo. Fransız Yeni Dalga ve İtalyan Yeni Gerçekçilik akımlarının yanında, özellikle içeriği açısından Sovyet sinemasından etkilenen bu akımın 1960 – 1964 arasındaki ilk döneminde işçi sınıfı ve yoksulluk ele alınırken ağırlıklı olarak, diktatörlük dönemine denk gelen ikinci döneminde (1964 – 1968) solun ve entelektüellerin demokrasiyi korumaktaki başarısızlıklarına eğilen filmler çekildi. Bu dönem aynı zamanda filmlerin halktan çok aydınlara seslenmesi eleştirisine de bir cevap dönemiydi ama işte Rocha’nın bu yapıtının da bir örneği olduğu gibi bunun ne kadar başarıldığı tartışmaya açık. 1968 – 1972 arasındaki son dönemde ise filmler ilk iki dönemin aksine daha profesyonel bir hava taşırken, sosyal meselelere yine eğilmekle birlikte işçi sınıfından olan halkın beklentilerine daha uygun bir hava taşıyorlardı. Gocha’nın bugün 1964 yapımı “Deus e o Diabo na Terra do Sol “ ve 1969 tarihli “O Dragão da Maldade Contra o Santo Guerreiro” ile birlike en çok bilinen ve konuşulan filmlerinden biri olan “Terra em Transe” politik yozlaşma (ve belki de bunun kaçınılmazlığı) ile halkın liderlere koşulsuz itaatinin neden olduğu çıkmaz sokakta kalan idealist bir adamın yaşadıklarını anlatırken, sineması ile oldukça entelektüel ve hatta avangart bir hava taşıyor.

Havadan ve oldukça yukarıdan çekilen bir deniz görüntüsü ile açılan filmde kamera sahile ve sonra dağ ve ormana kayıyor; bu sırada davul sesleri ve bir halk şarkısını duymaya başlıyoruz. Perdede “Atlantik’teki Eldorado Eyaleti” yazısı beliriyor ve trampet sesleri ile kendimizi valilik sarayında buluyoruz. Sonradan vali olduğunu anlayacağımız bir adam ve etrafındaki bazıları silahlı birkaç kişi öfkeli bir telaş içindeler; başkan tarafından istifası istenmiştir valinin ve aralarında şair Paulo’nun da olduğu bazıları gerekirse silah kullanarak direnmeyi önerirken, vali kanın kutsal olduğunu ve direnmenin bir iç savaşa yol açacağını söylemektedir. Paulo’nun cevabı ise “Tarih gözyaşlarıyla değişmez” olur. Sevgilisi ile birlikte elinde silahla yola çıkar Paulo ama güvenlik güçleri ile karşılaşırlar… Sonrası uzun bir geriye dönüşle Paulo’nun bu noktaya nasıl geldiğinin hikâyesi olur ve bu hikâye üzerinden Rocha Brezilya’yı ve ülkedeki politik durumu anlatırken, aslında genel olarak demokrasi, siyaset, liderler ve halk gibi konularda pek de iyimser olduğu söylenemeyecek bir yapıt getirir seyircinin karşısına.

Yukarıdaki özet doğrusal bir anlatıma ve kolayca takip edilebilecek bir olay örgüsüne işaret ediyor gibi olsa da, film hiç de öyle değil. “Şiirsel sözler”, görüntü ile konuşmaların zaman zaman örtüşmemesi, her zaman açık olmayan semboller, politik söylemlere uzak olanlar için takibi zor olabilecek konuşmalar vs. gibi unsurları ile geniş kitlelere hemen geçebilecek bir çalışma değil bu. Aslında olay örgüsünün kendisinden çok, hikâyenin temaları ve tüm o gösterdikleri ve işittirdikleri ile odağına aldığı meselelerin ne olduğu önemli bu film için. “Yoksullara teklif edilen her şey servetin kırıntıları olacak” (Arjantinli şair José Hernández’in epik şiiri Martin Fierro’dan bir alıntı), “Gökyüzünün akbabalara ait olması gibi, sokaklar da halkındır” (vali karakterinden duyduğumuz bu sözün ikinci kısmı çok eski bir ifade kuşkusuz ve örneğin 1912’de ABD’de kadınların oy hakkı için yapılan eylemlerdeki en popüler sloganlardan biriydi bu cümle), köylülerin “Toprak işleyenindir” düsturunu hatırlatan sözleri veya kendi sanatının toplumsal gerçekler karşısında “anlamsız” kalmasından ve siyasette gördüklerinden hayal kırıklığına uğrayan ozanın “Şiir manasız, sözcükler… sözcükler yararsız” ifadesinin arkasında yatıyor hikâye. Vali için çalışırken, ona “Bize bir siyasî lider gerek” diyen şairin bir yandan bir şeyler yapmaya çalışırken, öte yandan kendisini sefahate kaptırmasına kadar uzanan hayal kırıklığının içine düşerek tüm liderlerden uzak durması Rocha’nın ne anlatmaya soyunduğunun iyi bir özeti aslında. Sinemacının alıntılanan tüm bu diyaloglara rağmen filmini görsel olanı hep öne çıkararak anlatması önemli bir başarı. Bir politik meselenin demagojiye başvurulmadan dile getirilmesi ve -eğer varsa- manifestosunun görsel olarak şekillendirilmiş olması çok değerli. Bunu yaparken Rocha, işitsel tercihleri ile de dikkat çekiyor. İlginç ve doğru bir soundtrack’ten ses efektlerinin kullanımına ve sesin kurgulanmasına (örneğin final sahnesi) film seyirciyi kendisine çekmeyi başarıyor.

Karakterlerin sahne içinde bazen sanki bize konuşuyorlarmış gibi konumlandırılmalarını filmin politik içeriği ile ilişkilendirmek gerekiyor şüphesiz. Rocha bir bakıma kendi hayal kırıklığını şair karakteri üzerinden doğrudan bize geçirmeye çalışıyor sanki bu seçimi ile ve net bir şekilde başarıyor bunu. Halkla birlikte iktidara gelip ilk “çatışma”da halkın karşısına geçen politikacılar, politikacıların hedeflerinin aracı olan medya, kendi “kutsal” iktidarını dünyevî olanla daha güçlü ve sürekli kılmaya soyunan kilise kurumu ve sefih bir hayatın parçası olan burjuvazi gibi ögeleri hikâye boyunca karşımıza getiren yönetmen bu gösterdiklerini hep yerel unsurlardan seçmiş gibi görünse de, anlatılan tamamen evrensel bir hikâye. Devrim aşkı ile çıktığı yolda yönünü yitirenler, halkın iktidarını yaratmaya soyunup iktidarına halka rağmen sarılanlar, güçlerini korumak için kirli iş birliklerine girmekten çekinmeyenler ve bir liderin peşinden gitmekten hiç vazgeçmeyen halk… Kuşkusuz bunların tümü sadece Brezilya’da değil, dünyanın hemen her yerinde karşılaşılabilecek tecrübeler. Hikâyenin genlerine yerleşmiş görünen hayal kırıklığının arkasında yatan da bu olsa gerek.

Nisan 1967’de askerî yönetim tarafından yasaklanan film Brezilyalı ve Fransız sinemacıların protestolarından sonra, ödül aldığı Cannes ve Locarno’da gösterilebilmiş ancak. Doğrusu bu tür bir içeriği olan filmi askerî bir rejim altında çekmek ciddi bir cesaret gerektiren bir iş. 1971’de gönüllü bir sürgünü tercih ederek ülkesinden ayrılan Glauber Rocha’nın “Sanat sadece yetenek değildir, asıl olarak cesarettir” sözünü bu bağlamda hatırlamakta yarar var, filme emeği geçen tüm sanatçıları anarken. Hayal kırıklığının varoluşsal bir soruna dönüştüğü film aydınların sınıf mücadelesi, demokrasi, emperyalizm (hikâyedeki EXPLINT şirketi uluslararası sermaye aracılığı ülkelere giren emperyalizmin bir örneği) ve özgürlükler gibi konularda ne yapabileceği (ya da yapamayacağı) konusunda seyircisini düşünmeye ve bir değerlendirme yapmaya yönlendirerek, onların da cesur davranmasını bekliyor bir bakıma.

Dinamik kamera kullanımı, ses bandının etkileyici kurgusu ve görsel denemeleri ile bu ilginç film Cinema Novo’nun “Üçüncü Sinema” olarak adlandırılan türün neden önemli örneklerini verebildiğini de gösteriyor bize. Amerikan sinemasını kitlelere yönelik ticarî havası ile “birinci”, yaratıcı (auteur) sinema tercihi ile Avrupa sinemasını (Fransız Yeni Dalga, İtalyan Yeni Gerçekçi) “ikinci” olarak konumlandıran bakış, politik içeriği vurgulayarak ve “ikinci”nin karakteristik yanlarını koruyarak “üçüncü” bir türü işaret ediyordu. Rocha da burada “lidersiz bir hareket”i belki de bir umut olarak gösterirken, bir üçüncü yol olması gerektiğini söylüyor ama karamsarlığını hissettirmeyi de ihmal etmiyor.

(“Entranced Earth”)

The Day of the Locust – John Schlesinger (1975)

“Seni üzmeme izin verme. Çok iyi ve akıllı birisin; ama ben sadece zengin bir erkeğin beni sevmesine izin verebilirim. Sadece aşırı yakışıklı birini sevebilirim. Lütfen anlamaya çalış, ben böyleyim. Üzgünüm”

1930’lu yıllarda ünlü olmaya çalışan bir kadın figüran ve bir sanat yönetmeninin çakışan yaşamları üzerinden anlatılan bir “Hollywood’un gerçek yüzü” hikâyesi.

1975 yılında gösterime girdiğinde seyirciden pek ilgi görmeyen bu film Nathanael West’in 1939 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanmış. Senaryosunu Waldo Salt’ın yazdığı filmin yönetmeni İngiliz John Schlesinger. Görüntü ve Yardımcı Erkek Oyuncu dallarında Oscar’a aday olan film seyirci ilgisizliğinin yanında eleştirmenlerden de yeterince ilgi görmemiş zamanında. “Korku filmi olmayan bir korku filmi” olarak tanımlanan film finaldeki görkemli kaosuna kadar, Hollywood’da başarılı olmaya çalışanların hikâyesi havasında ilerliyor daha çok ve ünü ve ünlü olmayı satan Hollywood’un çekici tuzağına kapılanların öyküsü gibi görünüyor. Buna karşılık, film seyirciyi yavaş yavaş finaline doğru ustaca hazırlıyor aslında; ama defalarca görülmüş bir “yıldız olmaya çalışan kadının trajedisi” hikâyesinin uzun süre öne çıkması filmin gücünü azaltıyor. Conrad Hall’un çarpıcı görüntü çalışmasının önemli bir avantaj sağladığı film kesinlikle daha yakın bir ilgiyi ve gösterilenin arkasındakileri görmeyi hak eden ve finalinin de kanıtladığı gibi çok farklı bir çalışma. Hollywood’un ve geniş kitleleri “oyalayarak” varlığını sürdüren ve yükselen tüm diğerlerinin sert bir eleştirisi bu ve dikkatli bir bakışla ele alınması gerekiyor.

Hikâye İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçiyor. Sinemanın halkın hayatına bir çılgınlık derecesinde hâkim olduğu, yıldızların ulaşılamaz bir kutsallığa büründüğü bir dönemdeyiz. Filmlerin galalarının çılgınlık derecesine varan düzeyde ilgi gördüğü bu dönemde Faye (Karen Black) figüranlıktan öteye gidemeyen, bir zamanlar tiyatro oyuncusu olup şimdi gezgin satıcılık yapan alkolik babası ile birlikte yaşayan bir genç kadın; Tod (William Atherton) ise filmlerin sanat yönetmenliğinde çalışan genç ve yetenekli bir erkek. Tod’un Faye’in yaşadığı “bungalow court”a (aynı avluya bakan bungalovların bir arada olduğu yerlere verilen ad bu ve 1930’lu yıllarda oldukça yaygınmış ABD’de) taşınması ile tanışıyorlar. Kadının sadece güvenilir bir arkadaş olarak görmeyi tercih ettiği genç adam Faye’e âşık olur ve hikâye her ikisinin yaşadıkları üzerinden 1930’ların Hollywood’unun eleştirisine dönüşür.

Daha açılış sahnesinden başlayarak görüntü yönetmeni Conrad Hall’un Oscar’a aday olan çalışması kendisini gösteriyor: Emlakçının gezdirdiği dairesine bakan Tod’un gözü avludaki bahçeye takılır. Bir kadın fıskiyenin yanında yere oturmuş, ayak parmaklarını boyamaktadır. Bu sahnede olduğu gibi, güneşin parlaklığını ve nesneler üzerindeki yansımasını kullanan Hall hikâye boyunca farklı filtreler aracılığı ile adeta Hollywood’un parıltılı dünyasını hatırlatıyor seyirciye. Yeşilçam’ın şarkıcılı filmlerinde kabaca kullanılan bu parıltılı hava orada o dünyanın şıklığını vurgulamak için tercih edilirken, burada Hall o parıltının sahteliğini ve yapaylığını anlatmak için başvuruyor bu seçime. Bir yakın plan yüz çekiminde Karen Black’in göz bebeklerindeki parıltıyı görebiliyorsunuz örneğin; ama bu çekim bazen oldukça trajik bir sahnede de çıkıyor karşımıza. Böylece Schlesinger ve Hall’un bu görsel tercihi karşımızdaki dünyanın seyirci (tüketici) için özellikle parlatılmış bir sahtelikten ibaret olduğunu çekici bir şekilde belirtmiş oluyor. Bu sahtelik kendisini, Tod’un çekimlerinde görev aldığı filmlerin görkemli setlerinde de gösteriyor: Waterloo Savaşı’nı anlatan bir film için iskeleler üzerinde oluşturulan çayırlık örneğin, çekimler sırasında yaşanan trajik olayın da güçlü katkısı ile sinemanın “yalan dünya”sının tipik bir sembolü oluyor. Kendisi de oldukça etkileyici olan set, Hollywood’un gerçeği kendine göre yeniden yaratması ve tanımlamasının çarpıcı bir örneği.

Hikâyedeki romantizm, daha doğrusu ilişkiler iki farklı örnekle çıkıyor karşımıza: Homer (Donald Sutherland) adındaki tuhaf bir karakter ile Faye arasındaki ve Faye ile Tod arasındaki. İlki filmin ruhuna ne kadar uygunsa ve hikâyeyi besliyorsa, ikincisi o derece aksıyor ne yazık ki. Bir entelektüel olan Tod’un Faye’e karşı hissettikleri inandırıcı değil ve daha ilk sahnelerinde “Isn’t It Romantic” şarkısı eşliğindeki araba gezisi oldukça zorlama görünüyor. Bu bağlamda hikâyenin Tod karakterini konumlandırması da bir parça sorunlu. İçine girdiği dünyanın kötülüğünü ve pisliğini pek çok örneği ile görüyor genç adam ve zaman zaman eleştiriyor da açıkça bunu ama hevesli bir parçası olmaya da devam ediyor o dünyanın. Bunu o karakteri eleştirmek için kullandığını hissettirmiyor film, eğer amacı gerçekten bu ise. Bunun yerine karakteri sadece bizi o dünyanın içinde gezdirmek için kullanıyor gibi görünüyor. Yıldız olma heveslisi genç kadınların kendilerini fuhuş dünyasının parçası olarak bulabildikleri, toplu olarak porno film seyretmek için partilerin düzenlendiği, sette meydana gelen kazanın sorumluluklarının üzerinin örtüldüğü ve yıldız oyuncular aracılığı ile kitleleri uyutan bu dünyanın içinde Tod’un konumunun adını nedense bir türlü tam koymuyor film. Örneğin etik ve ahlâk anlayışı genç adamın içeriğinin ne olduğunu bildiği partilere gitmesine engel olmazken, bir yandan set kazası ile ilgili cüretkâr bir çıkışta da bulunabiliyor.

Hikâyenin bazı unsurlarının varlığı da tartışmalı: Örneğin gerçek bir karakterden esinlenen ve hastaları, sakatları ve yaşlıları dua ile mucizevî bir biçimde iyileştiren vaiz karakteri çekici ve eğlenceli anların karşımıza gelmesini sağlıyor ama tüm öykü içinde nereye oturtabileceğimizi bulmak zor. Homer’ın karakterini açıklayıcı özelliği ile ilginç ve Faye’in babasının “son performans”ı olarak sembolik değeri yüksek olan bu kilise sahnesini belki de Hollywood’un sahteliğinin bir başka alandaki karşılığı olarak görmek ve değerlendirmek gerekiyor. Aslında bu ve Homer karakteri gibi benzeri tartışmalı yanları genel olarak sinema dili için de geçerli filmin. Schlesinger Amerikan sineması ile Avrupa sineması arasında gidip gelmiş görünüyor filmde; bu durumu ille de olumsuz bir puan olarak görmemek gerekiyor; çünkü yönetmen bu şekilde iki sinemanın da çekici yanlarını katabilmiş filmine. Günümüzde anaakım bir sinema filminde asla müsaade edilmeyecek horoz dövüşü sahneleri ise yanlış ve rahatsız edici bir seçim.

Bir çocuğun (annesinin filmlerde oynatmaya çalıştığı bu çocuğun epey sinir bozucu olduğunu söylemek gerekiyor!) Homer’i rahatsız etmesi ile başlayan ve “The Buccaneer” (Kara Korsan – Cecil B. DeMille, 1938) filminin galasının görkemli kaosunun bir kıyamete dönüştüğü final sahnesi ile, başından beri yavaş yavaş hissettirdiği korku türüne sert bir geçiş yapan filmin bu bölümü ustalıkla çekilmiş sahnelerle dolu. Başarılamasa kolayca absürtlüğe kayabilecek bu final filme çok etkileyici ve parlak bir kapanış sağlıyor ve Schlesinger’ın takdiri hak etmesinin temel nedenlerinden de biri oluyor. Dönemin şarkılarından oluşan sağlam bir soundtrack’i olan ve John Barry imzalı orijinal müziğinin de hikâyeye uygunluğu ile dikkati çeken filmde Lübnan asıllı Amerikalı müzisyen Paul Jabbara’nın “Hot Voodoo” şarkısını seslendirdiği sahne de çok başarılı. Josef Von Sternberg’in 1932 tarihli “Blonde Venus” (Sarışın Venüs) filmi için yazılan ve orada Marlene Dietrich’in seslendirdiği şarkıda 44 yaşındayken AIDS’ten hayatını kaybeden Jabbara güçlü bir performans sunarken, karakteri ile de Schlesinger’ın anlattığı Hollywood tekinsizliğini destekliyor. Filmin oyunculuk açısından en başarılı ismi Oscar’a aday olan Burgess Meredith kuşkusuz. Alkolik, kalbi tekleyen ve oyunculuk hayalleri geride kalmış adam rolünde vurgulu, eğlenceli ve gücünü hep gösteren bir oyunculuk sunuyor Meredith. Başta Karen Black ve zor bir roldeki Donald Sutherland (Homer karakterini absürtlüğüne rağmen gerçek kılabilmek kolay bir iş olmasa gerek) olmak üzere diğer oyuncuların da üzerlerine düşeni yaptığı film Hollywood’un ve onun temsilcilerinden biri olduğu “Amerikan Rüyası”nın gerçek yüzünü karşımıza getirmesi ve bu rüyayı gerçekleştiren birkaç kişinin yanında binlercesinin öğütülüp bir kenara atıldığını göstermesi ile de önem taşıyor. Kusurları var, evet; ama yine de epikten korkuya romantizmden gizeme farklı duraklara uğrayan film harcanan bu küçük insanların (filmin adındaki ifade ile “çekirgeler”in) bir gün “isyan” edebileceğini göstererek çok önemli bir iş başarıyor. Filmin hiçbir karakterini (Faye ve Tod da dahil olmak üzere) seyirci için çekici kılmayarak önemli bir risk aldığını ama hikâyenin ele aldığı mesele düşündüldüğünde bunun doğru bir seçim olduğunu da ekleyelim son bir not olarak.

(“Çekirgenin Günü”)

Searching – Aneesh Chaganty (2018)

“Onu tanımıyormuşum. Kızımı hiç tanımıyormuşum”

On altı yaşındaki kızı kaybolan bir adamın, çocuğunun çevrimiçi dünyada bıraktığı izleri takip ederek onu aramasının hikâyesi.

Aneesh Chaganty ve Sev Ohanian’ın senaryosundan Chaganty’nin çektiği bir ABD ve Rusya ortak yapımı. Amerikan sineması için çok küçük sayılacak bir bütçe ile (880 Bin Dolar) çekilen ve yaklaşık 75,5 Milyon Dolar gelir elde eden film, tamamı bilgisayar ve telefon ekranları üzerinden seyircininn karşısına gelen ilginç bir çalışma. Görüntülerin önemli bir kısmı “eylem kamerası” (action camera), drone, webcam, dijital kamera ve cep telefonu ile çekilen film pandemi öncesi çekilmiş olsa da tamamı ile çevrimiçi bir dünya üzerine kurulması ile adeta bu dönemi de haberleyen bir yapıt olmuş. Kaybolan kız ile ilgili gizemi genel olarak hikâyesi boyunca korumayı başaran filmin finaldeki çözümü şaşırtıcı ama pek de tatmin edici değil; buna karşılık ilginç teknik ve biçimsel özellikleri ile seyircinin ilgisini hep üzerinde tutmayı başaran ve teknik kısıtlarını çoğunlukla bir avantaja dönüştürmeyi başarmış bir yapıt bu.

Windows’ın eski versiyonlarından birinin görüntüsü ile açılıyor film ve birkaç görüntüden sonra baba, anne ve tek çocukları olan kızlarından oluşan bir ailenin hikâyesini izleyeceğimizi anlıyoruz. Hem ailenin tek tek bireylerinin hem de bir grup olarak ailenin hikâyelerini dijital dünyada bıraktıkları -bilinçli veya bilinçsiz- izler üzerinden izlemeye başlıyoruz. Youtube’a yüklenen videolar, Google’da yapılan aramalar, bilgisayarda açılan dosyalar ve bu dosyalara yüklenen fotoğraflar, Facebook hesapları, takvim uygulaması üzerinde işaretlenen ajanda kayıtları vs. üzerinden birkaç dakika içinde bize uzun bir dönem boyunca ailenin hikâyesini anlatıyor görüntüler ve kolayca monotonluğa düşebilecek biçimsel tercihlerini ilginç kılmayı başarıyor. Örneğin annenin hastaneden eve döneceği günün işaretlendiği takvimde yapılmak zorunda kalınan değişiklik; tarihin önce ileri atılıp, daha sonra takvimden bu “etkinliğin” tamamen silinmesi, sadece bir ekran görüntüsü olmasına rağmen etkileyici olmayı başarıyor.

Başlangıçta 8 dakikalık bir kısa film olarak düşünülen ve sonradan uzun filme çevrilen hikâye seyirciyi şaşırtıyor kızın başına ne geldiği ve kimin sorumlu olduğu konusunda. Belki çok orijinal değil bu oyunlar ama farklı biçimsel tercihlerinin de katkısı ile film, seyircisini hemen hiç sıkmadan, ilgiyi ayakta tutmayı başarıyor. Ayrıca tüm o “teknik” görünümünün altında aile olmak, ebeveyn ve çocuk ilişkileri veya ebeveyn olmanın “kutsal”lığı hakkında da bir şeyler söylemeyi başarıyor seyircisine ve hikâyedeki gerilimin içeriğini de çoğunlukla bu kavramlar üzerine inşa ediyor. Evet, burada da yeni bir şeylere tanık olmuyoruz ama farklı olan bir durum var: Çevrimiçi dünya ile gerçek dünya arasındaki zıtlık ve ebeveynlerin zannettiği ile çocukların sanal dünyadaki hayatlarının birbirinden çok farklı olabileceği gerçeği. Sosyal medya uygulamalarından bloglara ve Google ile erişilen dünyalara ebevyenlerin bildiğini ve sınırlarını belirlediği dünyalardan çok farklı yerlerde hayatlarını sürdürebiliyor çocuklar. Filmin bunu bir sosyal mesele olarak ele aldığını söylemek ise pek olası değil; hikâye daha çok ebeveynlerin çocuklarını ne kadar tanıdığı (ya da günümüzün dijital dünyasını dikkate alırsak, ne kadar tanıyabileceği) konusunu hatırlatmakla yetiniyor. Hikâyenin bir başka hatırlattığı ise, bu sanal dünyada bıraktığımız ve kimileri bilinçli kimileri bilinçsiz olan izlerin varlığı ve bu izlerin sırlarımızı, özel hayatlarımızı başkalarının gözü önüne serdiği gerçeği. “Cool” imajlı bir adamın Justin Bieber konserine gitmesi örneğinin gösterdiği gibi, büründüğümüz rollerle gerçek karakterlerimizin birbirine karıştığı bu dünyanın hem kaçmak hem de kovalamak için ideal bir araç olduğunu da anlıyoruz hikâye boyunca. Bir dipsiz kuyu içinde kaybolmak kolay ama bu kuyuya giden yol boyunca ardımızda bıraktığımız izler de bulunmamızı kolaylaştırıyor bir bakıma.

Hikâyenin hep ekran görüntüleri üzerinden anlatılmasının neden olabileceği yorgunluğu, temposu ve gerilimi ile genellikle atlatmayı başaran filmin dile getirdiği son bir meselesi sosyal medya cehennemini ve oradaki yalan, taciz ve sahtelikleri göstermesi; daha önce ilgilenmedikleri birinin kaybından sonra gözyaşı videoları çekerek Youtube’a yükleyenler, ilgi peşindeki fenomenler, sahte kimlikler ve profil fotoğrafları bu dünyanın etik dışı olduğunu ve tehlikelerini seyircinin sık sık hatırlamasını sağlıyor. Torin Borrowdale’in hikâyenin gerilim ve gizemine yakışan müziğinin katkı sağladığı film bu ve benzeri meseleleri ele alıyor ama o çok da dert edinmiyor sanki. Karşımıza çıkan, daha çok, tüm hikâyeyi bilgisayar ve cep telefonu ekranları üzerinden anlatmanın peşine takılmış bir takımın çabasının sonucu gibi görünüyor ve bu hedeflerini tutturmuş olmaları açısından değerlendirince, başarılı oldukları söylenebilir. Nicholas D. Johnson ve Will Merrick yönetiminde bir devam filminin çekimleri süren bu çalışmanın, olan biteni hep ekranlardaki görüntü üzerinden anlatma denemesini başardığını ve bizi hep bir ekranla baş başa bırakmanın yolunu çoğunlukla (ama her zaman değil; biz görmeye devam edelim diye ekranın açık bırakılması sırıtıyor örneğin) inandırıcı bir şekilde bulduklarını da söyleyebiliriz. Finali yeterince tatmin etmeyen film, bir kısa film düşüncesinin bir uzun metraja dönüştürülmesinin bazı sıkıntılarını da yaşıyor hikâye ilerledikçe.

(“Kayıp Aranıyor”)

Dünyayı Değiştiren Beş Denklem – Michael Guillen

Amerikalı fizikçi, matematikçi, yazar ve akademisyen Michael Guillen’in 1995 tarihli kitabı. Guillen kitabında “dünyayı değiştiren” beş denklemin ve o denklemi oluşturan bilim adamlarının öyküsünü popüler bir bilim kitabı tadında ve rahat okunan bir dil ile anlatıyor. Kitabın alt başlığı “Matematiğin Gücü ve Şiirselliği” olsa da ve amaçlardan biri matematiğin önemini vurgulamak gibi görünse de, eser bundan daha çok bilim, bilim insanı, bilimin aynı zamanda bir birikimin tarihi olması ve söz konusu beş denklemin bilim ve dünya tarihindeki önemi üzerine odaklanıyor. Bir başka şekilde ifade edersek, kitap matematiğin güzelliğinden daha fazla bilimin güzelliğine ve bilim insanlarının tarih boyunca birbirlerini beslemesine eğiliyor ve okuyucuyu beş denklem üzerinden bilim tarihinde keyifli bir yolculuğa çıkarıyor.

On dört yıl boyunca Amerikan ABC kanalında bilim editörü olarak görev yapan Guillen bizde TÜBİTAK’ın Popüler Bilim Kitapları dizisinde çıkan bu kitabında sade ve rahat okunur bir dil ile okuyucuyu seçtiği beş denklem üzerinden bir bilim tarihi yolculuğuna çıkarıyor. Bugüne kadar altı kitap yazan ve yedincisi de 2021 Eylül’de basılacak olan yazarın ilk iki eserinden sonrakileri bilimin manevî boyutlarını öne çıkaran ve onun bir “Hristiyan Bilim Adamı” sıfatı ile tanımlanmasını gerektirecek bir içeriğe sahipler. Örneğin 2016 tarihli kitabı “Amazing Truths: How Science and the Bible Agree” (Şaşırtıcı Gerçekler: Bilim ve İncil Nasıl Uyuşuyor) adını taşırken, basılacak son kitabının adı da “Believing is Seeing: A Physicist Explains How Science Shattered His Atheism and Revealed the Necessity of Faith” (İnanmak Görmektir: Bir Fizikçi Bilimin Ateizmini Nasıl Darmadağın Ettiğini ve İmanın Gerekliliğini Gösterdiğini Anlatıyor” olacak. Bu yazının konusu olan kitapta -neyse ki- böyle bir yol seçmemiş yazar ve okuyucuya beş denkleme giden yolu, bu denklemlerin anlamlarını ve dünyamızı nasıl şekillendirdiklerini anlatmakla yetinmiş.

Kitabın incelediği denklemler şöyle (Kitaptaki ifadelere göre): Isaac Newton’un “Evrensel Kütleçekim Yasası”, Danilel Bernoulli’nin “Hidrodinamik Basınç Yasası”, Michael Faraday’in “Elektromanyetik İndükleme Yasası”, Rudolf Clasius’un “Termodinamiğin İkinci Yasası” ve Albert Einstein’ın “Özel Görelilik Teorisi”. Yazar denklemler ve onları bulan bilim adamlarının her birine birer bölüm ayırmış ve bu bölümleri de beş ayrı alt başlıkta ele almış. Önce her bir bilimcinin başından geçen çarpıcı bir olayın anlatıldığı giriş bölümü yer alıyor; ardından ise Veni, Vidi ve Vici bölümleri geliyor: Bu bölümlerde sırası ile; bilim adamının üzerinde çalışacağı ve denklemimizin konusu olan alanı nasıl seçtiği, bu alanın tarihsel açıdan taşıdığı önem ve denkleme nasıl ulaşıldığı anlatılıyor okuyucuya. Sondeyiş başlığını taşıyan son bölümde ise denklemin, içinde yaşadığımız dünyayı geri dönülemeyecek biçimde nasıl değiştirdiği örnekleri ile getiriliyor karşımıza. Okumayı kolaylaştıran ve bilim adamı, denklem ve onun insanların hayatını nasıl etkilediği böylece akılda kalır ve takip edilebilir bir şekilde ilişkilendirilmiş oluyor ve özellikle de bilime olan merakı amatörlükten öteye geçmeyen okuyucular için taşlar yerine sağlam bir şekilde oturuyor.

Michael Guillen kitabını İngiliz şair Matthew Arnold’un bir sözü ile açıyor: “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır”. Matematiğin de bir dil olduğunu ve diğer dillerin aksine farklı milletleri, ülkeleri birbirinden ayırmayıp, onları ortak bir noktada bir araya getirdiğini söylüyor çok doğru bir şekilde Guiilen ve bu dilde denklemlerin de şiire karşılık geldiğini belirtiyor. Kitabı yazmasının asıl nedeni olarak da şunu söylüyor yazar: Şiirin yazıldığı dilden bir başkasına tam olarak asla çevirilemeyecek olması gibi, “Kaleme alındığı dilde okunmadıkça, bir denklemin gerçek anlamını kavramak ya da güzelliğini takdir etmek olanaksızdır”. Kitap seçilen beş denklemin güzelliğine ve kısa bir “cümle” ile insanlığın önünde nasıl yeni yollar açtığına odaklanıyor ve bunu başarıyor da; buna karşılık kitaptan asıl geriye kalan; matematiğin güzelliğinden de öte, genel olarak bilimin yüceliği oluyor.

Kitabın çekici yanlarından biri, bilim adamları ve denklemlerini kısa bir biyografi olarak da tanımlanabilecek şekilde, yaşadıkları ve “keşfedildikleri” toplumsal, tarihsel ve sosyal ortamla keyifli bir biçimde ilişkilendirebilmesi. Din ile bilimin tarih boyunca birleşmeleri ve ayrılmalarını ve her bir bilimsel ilerlemenin kendinden öncekilerin omuzlarında yükseldiğini örnekleri ile tarihsel bir bağlamda oturtabilmesinin de aydınlatıcı yanlarından biri olduğu kitap, Sondeyiş bölümü ile de önemli. Newton’un denklemi için ayrılan bölümde, bugün uzay çalışmalarının geldiği noktada bu denklemin taşıdığı büyük önemin anlatılmasının bir örneği olduğu gibi, her bir denklemin bugün insanlığı nereye taşıdığına yer verilmesi de doğru bir seçim olmuş. Popüler bilim kitabı sınıflamasına uygun, bugün basit ve normal gördüğümüz gerçeklerin (buradaki karşılıkları ile denklemlerin) nasıl bir insan gücü ve emeği, ve tüm bir insanlık birikimi ile ortaya çıktığını görmek için doğru bir kitap bu, özetlemek gerekirse.

(“Five Equations That Changed the World”)