The Color of Money – Martin Scorsese (1986)

“Kazanmak için iki şeyin olmalı: Zekâ ve cesaret. Sende birinden çok fazla, diğerinden yetersiz miktarda var”

Eskiden ünlü bir bilardocu olan yaşlı bir adamın çok yetenekli ama fazlası ile kendisini beğenmiş bir delikanlıya bu oyundan nasıl para kazanacağını öğretmesinin hikâyesi.

Robert Rossen’ın 1961 tarihli klasiği “The Hustler”ın (Bilardocu) 35 yıl sonra çekilen devamı. İlki gibi Walter Tevis’in romanından uyarlanan filmde, ilkinde genç bir oyuncuyu canlandıran Paul Newman bu defa bir başka genç oyuncuyu (Tom Cruise) kanatları altına alarak, ona yeteneğini nasıl paraya dönüştürebileceğini öğretmesi anlatılıyor. “The Hustler” ile Oscar’a aday olan ama kazanamayan Newman, “The Color of Money” ile, toplamda dokuz kez aday gösterildiği En İyi Erkek Oyuncu ödülüne ilk ve son kez sahip olmuştu. Tevis’in kendi romanından yazdığı senaryoyu kullanmamaya karar veren yapımcılar Richard Price’ın nerede ise tamamen yeni olan hikâyesi ile ilerlemeyi seçmişler ve yönetmen olarak da Martin Scorsese ile çalışmışlar. Ortaya çıkan sonuç ne Scorsese’nin ne de Newman’ın filmografilerindeki en iyi çalışmalardan biri ama Newman’ın performansı -Oscar’ı hak etmek diye bir deyim varsa, bu deyime en yakışır performanslardan biri olmasa da-, Cruise’un karakterinin bir parça sinir bozuculuğunu -belki kendisinin de öyle olmasının da katkısı ile- eğlenceli bir şekilde yansıtması, Oscar’a aday gösterilen Mary Elizabeth Mastrantonio’nun sağlam yardımcı oyunculuğu ve yönetmenin özellikle bilardo maçlarındaki mizansenleri ile ilgi çekebilir.

Rossen’ın filmi Scorsese’nin filminin olmaya soyunup olamadığı her şeyi başaran bir Hollywood klasiğiydi. Paul Newman’ın aynı karaktere ikinci kez hayat verdiği film ise Scorsese’nin baştaki vaatkâr girişine rağmen bir türlü istediği büyük havayı yakalamayan, pek çok unsuru ile ilgiyi hak eden ama zaman zaman da sıradanlaşan bir çalışma. Bir bilardo çeşidi olan “Dokuz Top”u açıklayan bir ses (Scorsese’nin kendi sesi bu) ve bu sese eşlik eden sigara dumanı ve bilardo tebeşiri görüntüsü ile başlıyor film ve bu sahneden başlayarak müzik hikâye boyunca Scorsese filmlerinde her zaman olduğu gibi önemli bir unsur olarak kullanılıyor. Scorsese, filmlerinde sahneler için doğru müzikleri bulmak ve seçmekle tanınan bir sinemacı ve burada da film onun bu doğru seçimlerinden bolca yararlanıyor. En az ıstaka ile topların veya topların birbirleri ile çarpışmasından çıkan sesler kadar önem veriyor şarkılara Scorsese ve işitsel açıdan başarılı bir sonuç koyuyor ortaya.

1961 tarihli filmin hikâyesine hemen hiç referans vermeyen ve başka bir şekilde de Newman’ın karakterinin geçmişini (neden bilardodan para kazanmayı bıraktığını örneğin) paylaşmayan senaryo filmin soyunduğu epik havayı eksik bırakmasına neden oluyor ki bu problem filmin tümü için geçerli aslında. Şimdi viski satışı ile geçinen adam başka oyunculara nasıl para kazanılacağını öğreterek ve kendisi de komisyonunu alarak bu işin içindedir hâlâ ve tesadüfen karşısına çıkan genç ve yetenekli bir oyuncu onun bu konudaki motivasyonunu artırır ve fazla konuşan, bir parça kibirli genç adamın bir bakıma menajerliğini üstlenerek eski heyecanına kavuşmasını sağlar. Film Newman ve Cruise’un karakterleri üzerinden bir eski-yeni, hoca-öğrenci, baba-oğul çatışması yaratmaya; bazı havalı diyaloglarla Scorsese filmlerindeki “büyük” erkek karakterlerden birini ortaya koymaya çalışmış ama sonuç bir yarım başarı olarak kalmış. Bir türlü amaçlanan o büyük havaya erişemiyor film ve etkileyiciliği de yeterince güçlü olmuyor. Cruise’un bilardo vuruşlarının nerede ise tamamını kendisinin gerçekleştirdiği filmde karakteri ile Newman’ın karakteri arasındaki ilişkiyi sizi yakalayacak bir sağlamlıkta işleyemiyor film ve genellikle vaat edilen ile yetinmek durumunda kalıyorsunuz.

Paul Newman Amerikan sinemasının en yetenekli oyuncularından biriydi kuşkusuz. Daha önce çok daha iyi filmlerle ve çok daha başarılı performansları ile aday olup kazanamadığı Oscar’ı aldığı bu rolde yine yeteneğini konuşturuyor ve filmi görmeye değer kılan en önemli unsur oluyor. Yine de şunu vurgulamak gerekiyor ki buradaki rolü güçlü bir karakteri getirmiyor karşımıza ve Newman da en iyi oyunculuklarından birini sergilemiyor; ödülü almasını ise belki de Hollywood’un gecikmiş bir özrü olarak değerlendirmek gerekiyor. Sinema kariyerinin henüz başlarındaki Tom Cruise ise rahatsız edici bir kendini beğenmişliği ve rahatlığı olan, şov meraklısı karakterine iyi uymuş ve işini iyi yapıyor. Onun kız arkadaşı rolündeki Mary Elizabeth Mastrantonio da benzer bir başarı göstererek, sade bir oyunculuğun sağlam da olabileceği kanıtlıyor. Onun canlandırdığı karakterin adının Carmen olması ile bir sahnede afişi görüntüye gelen filmin Scorsese’nin ilham aldığı yönetmenlerden biri olduğunu söylediği Francesco Rosi’nin yönettiği “Carmen”e ait olması da sadece bir tesadüf olmasa gerek.

Scorsese “Raging Bull” (Kızgın Boğa) filminde boks üzerinden güçlü bir hikâye sunmuştu bize; burada ise bir başka spor (boksun ve bilardonun spor olup olmadıkları ayrı bir konu) üzerinden o derece güçlü olmayan bir hikâye anlatıyor. Aksamayan sinema dili, bilardo masası üzerinde çekici kamera kullanımı ve Newman’ın çekiciliği ile bu film içerik ve biçim açısından bir yenilik içermese de ve hikâyesi tahmin edilen şekilde ilerlese de ilgiyi hak ediyor. Mutlaka görülmesi gerekli Amerikan klasiklerinden biri olan “The Hustler”ın devamı sayılabilecek ve kesinlikle onun gölgesinde kalan film, ünlü kurgu ustası Thelma Schoonmaker’in sadece bilardo maçları sırasındaki değil, -daha ilk sahnede parlak bir örneğini verdiği gibi- “sıradan” sahnelerdeki çalışmasının da tadının çıkarılabileceği bir yarım başarı.

(“Paranın Rengi”)

Solaris – Stanislaw Lem

Polonyalı yazar Stanislaw Lem’in sadece kendisinin değil, tüm bilim kurgu edebiyatının da başyapıtlarından biri olan romanı. İlk kez 1961’de yayımlanan kitap bir uzay istasyonunun konuşlandığı gezegenin tümünü kaplayan gizemli bir okyanusun niteliğini anlama ve onunla iletişim kurma çabasını ve bu okyanusun istasyondaki insanları tuhaf bir şekilde etkilemesini anlatıyor. Tiyatro, bale ve opera uyarlamaları da olan roman bir kez televizyon filmi olarak, dört kez de sinemaya uyarlanmış: Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un yönettikleri 1968 tarihli SSCB yapımı televizyon filmi, uyarlamaların en başarılısı olarak kabul edilen ve Andrei Tarkovsky’nin yönettiği 1972 SSCB yapımı başyapıtı, Steven Soderbergh’in 2002 tarihli Amerikan yapımı ve Japon yönetmen Ryûsuke Hamaguchi’nin 2007’de ve henüz öğrencilik zamanlarında çektiği filmi. Kitapta oldukça önemli bir yer tutan astrobiyolojik unsurlar -belki de sinemaya taşınmalarının güçlüğü ve hatta imkânsızlığı nedeni ile- bu uyarlamalarda pek yer bulamazken, Lidiya Ishimbaeva ve Boris Nirenburg’un filmi romana en sadık kalan uyarlama olmuş, diğer uyarlamaların aksine istasyondakileri değil, gezegenin kendisini odağına almıştı.

Lem’in kitabı bir olay (veya olaylar zinciri) anlatmıyor okuyucuya. Kitabın türünü anlatmak için kullanılan “felsefi bilim kurgu” ifadesi gerçekten de çok doğru bir seçim bu nedenle; insanların keşfetmek için uzayın her köşesine erişmeye çalıştığı zamanlarda “kendini keşfettirmeyen” bir gezegen ve o gezegeni tamamen kaplayan bir okyanusun gizemi üzerine odaklanıyor roman. Uzun sayfalar boyunca bu gizemle ilgili onlarca teori, yüzlerce (belki binlerce) araştırma ve kitaptan söz ediyor Lem. Okyanusun niteliği veya neyin sembolü olduğu konusunda pek çok yorum yapılmış bugüne kadar ve hatta bu gizemli “canlı” varlığın Sovyetler Birliği’ni temsil ettiğini söylemeye kadar uzanmış bu değerlendirmeler. Belki de okyanusun ne olduğunu bir kenara bırakıp, insanların onu anlama ve onunla iletişim kurma çabasına ağırlık vermek ve onun uzay istasyonundakiler üzerindeki etkisini ele almak gerekiyor asıl olarak.

İstasyona yeni gelen bir adamın ağzından anlatılan romanda onun dışında iki karakter daha ve kuşkusuz romanın en gizemli ögelerinden biri olan “ziyaretçi”ler var. Kevin adındaki anlatıcı iki ayrı güneşi olmasına rağmen, beklenenin aksine yörüngesi değişmeyen gezegenin istasyondaki diğerlerine ve kendisine gönderdiği ziyaretçilerin sırrını -okyanusunki ile birlikte- anlamaya çalışırken bizi de çabasının parçası yapıyor ama herhangi bir çözüm veya açıklama sunmuyor bize. İletişim çabasının sonuçsuzluğu insanların kendi türleri dışındakileri anlamasının imkânsızlığına işaret ederken, Snow isimli karakterin şu sözleri uzayın keşfi çabalarının arkasındaki asıl amaçla ilgili olarak -romanda sonradan üzerinde durulmasa da- tartışmaya ve düşünmeye değer bir fikir öne sürüyor aynı bağlamda: “Aslında kozmosu ele geçirmek değil istediğimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek istiyoruz… Yalnızca İnsan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz… Bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz, ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz…”. Gezegeni ve okyanusu anlama çabasının umarsızlığını da açıklıyor bu sözler bir bakıma; insanın arayışına kendi birikimi, değerleri, beklentileri ve amaçları açısından yaklaşıyor olması (ve belki de bunun bir alternatifinin olmaması) bu çabayı umarsız kılan.

Romanın önemli yanlarından biri de ziyaretçilerden biri olan ve Kevin’e gelen Rheya’nın kendisinin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı. “Neyim ben” sorusunun çok iyi bir özeti olduğu kimlik karmaşası, en az kendilerine ziyaretçi gelenlerin bu ziyaretçilerin onların geçmişlerindeki suçluluk duyguları ve trajedileri ile bağlantılı olması kadar önem taşıyor. Her parçası ile birisi gibi olmak ama gerçekten o birisi olup olmadığından emin olamamanın neden olacağı karmaşayı Rheya karakteri üzerinden etkileyici bir şekilde anlatıyor Stanislaw Lem. Bununla bağlantılı olarak, yitirilen bir insanı ve onunla ilgili tüm anıları tekrar bulmanın -bulunanın gerçekliği söz konusu olmayacak olsa da- yaratacağı ikilemi de çok iyi işliyor. Tekrar yakalanan ve bir suçluluk duygusunu giderecek mutluluk fırsatına gerçekliğini umursamadan sarılmanın anlamı ya da anlamsızlığı üzerinde düşünmenizi de sağlıyor Lem ve sadece bir bilim kurgu yazarı olmanın çok ötesine geçiyor.

İletişim kavramı da Lem’in eserindeki önemli temalardan biri; sadece okyanusla istasyondaki insanlar arasındaki değil, bu insanların kendi aralarındaki ve daha da çarpıcı olarak onların ziyaretçileri ile olan iletişim nitelikleri ve olasılıkları ile sürekli kendisini gösteriyor roman boyunca. Bu kavramı işlemekte gösterdiği başarıyı ele aldığı diğerlerinde de gösteren Lem’in, bilim kurgunun başyapıtlarından biri olan bu romanı felsefe, astronomi ve biyoloji meraklılarının da ilgisini çekebilecek önemli bir yapıt kesinlikle ve bir klasik.

The Warriors – Walter Hill (1979)

“Şu anda 100 çetenin dokuzar delegesi ile birliktesiniz. 100 kadar daha var. Bu, 20 bin çetin üye demek. İş birlikçilerle 40 bin eder. 20 bin de organize olmamış ama savaşa hazır kişi vardır. 60 bin asker! Şehirde sadece 20 bin polis var. Anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz? Anlıyor musunuz! Olay bundan ibaret: Şehri bir çete yönetebilir, bir çete! Biz izin vermeden hiçbir şey olamaz. Suç örgütlerinden ve polisten haraç alırız. Sokaklar bizim çünkü!”

New York’taki çetelerin bir araya gelerek şehir üzerinde hâkimiyet kurması için çağrı yapan karizmatik bir lideri öldürmekle suçlanan The Warriors’ın peşlerine düşen diğer çetelerden kaçmasının hikâyesi.

Amerikalı yazar Sol Yurick’in 1965 tarihli aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Walter Hill ve David Shaber’in yazdığı, yönetmenliğini Walter Hill’in üstlendiği bir ABD yapımı. Sadece doğrudan bu türe giren filmleri ile değil, aksiyon filmlerini de western olarak nitelendiren Hil’in bu filmi zamanında gerçekçi olmayışı ve içerdiği şiddet sahneleri ile eleştirilmiş, görsel başarısı ve zaman zaman stilize bir havaya bürünen biçimsel yanı övülmüş bir çalışma. Temposu ve gerilimi hiç azalmayan film sıradan bir aksiyonun ötesine geçmeyi başaran, eleştirilen yanları görmezden gelinirse keyifle seyredilebilecek bir çalışma. Özgün, sert, biraz ucuz numaralara başvuran ve görsel değeri yüksek bu sinema eseri görülmeyi (ve eleştirilmeyi) hak ediyor.

Sol Yurick romanını Sokrates’in öğrencisi de olan Yunan filozof Ksenofon’un “Anabasis” adlı eserinden esinlenerek yazmış. Pers tahtını ele geçirmeye çalışan Kyros için savaşan paralı askerlerin öyküsünü anlatan bu antik dönem eserinden yola çıkan Yurick, “West Side Story” (“Batı Yakasının Hikâyesi”) gibi eserlerin romantikleştirdiğini ve yumuşattığını söylediği New York sokaklarını gerçek sertliği ile çıkarmayı hedeflemiş okuyucunun karşısına. Bu romandan uyarlanan film de sertlikten hiç sakınmayan bir içeriğe sahip ama özellikle son bölümlerinde eleştirdiği romantizme ve yumuşamaya saplanmaktan da kurtulamayan bir çalışma ve romanın derinliğini ve kimi temalarını da (aile, cinsellik vs.) bir kenara bırakmayı tercih etmiş.

Walter Hill’in filminin bugün en çok bilinenlerinden biri olmasa da bir kült olduğu söylenebilir rahatlıkla; video oyunlarına ve çizgi romanlara da konu olan filmin bu statüye kavuşmasını sağlayan ise Hill’in görüntü yönetmeni Andrew Laszlo ile birlikte yarattığı atmosfer ve zaman zaman bir Yunan trajedisini hatırlatan mizansen çalışması. Filmin Barry De Vorzon imzalı ve synthesizer ağırlıklı rock müziğinin de özgünlüğü ile katkı sağladığı bu atmosferi ve biçimsel unsurları en önemli kozu filmin. Açılış sahnesinden başlayarak, -sonlarda bir parça sıradanlaşır gibi olsa da- görsel başarısını hep koruyor Walter Hill. Bu açılışta karizmatik bir çete liderinin çağrısı üzerine bir parkta toplanmak için yola çıkan ve metro vagonlarına binen yüzlerce çete elemanını görüyoruz. Her bir çete kendilerine özel bir örnek “üniforma”ları ve dokuzar üyesi ile ve silahsız olarak (“Herkes gibi gideceğiz: Dokuz kişi ve silahsız”) parka doğru yaptıkları yolculuğu uzun uzun gösteriyor bize Walter Hill. Aralarından birinin, -işlemedikleri- bir cinayet nedeni ile diğer tüm çetelerin peşine düşeceği The Warriors olduğu bu çetelerin toplanmasını adeta bir müzikal (ve zaman zaman da bir dans) havasında çekmiş Hill; bildiğimiz anlamda, oyuncuların dertlerini şarkılarla anlatarak konuştuğu türden bir müzikal değil bu. Hill “West Side Story”nin tarzını daha gerçekçi bir biçimde ve çok daha sertleştirerek taşımış bu sahneye ve aslında filmin tümüne. “Batı Yakasının Hikâyesi”nde The Jets ve Sharks adındaki çetelerin kapışma yerlerine gittiği sahneyi hayal edin; onların şarkılarını söyleyerek yaptığı yürüyüşlerini çete sayısını ikiden yüze çıkararak, şarkıların yerine Barry De Vorzon’un müziğini koyarak ve yürüyüşlere metrodaki sahneleri ekleyerek yeniden yaratmış Hill. Filmin tümünde olduğu gibi, Freeman A. Davies, David Holden, Susan E. Morse ve Billy Weber’in eseri olan kurgu çalışmasının da göz doldurduğu bu açılış sahnesi teknik açıdan ve görsel olarak çok başarılı. Oyuncuların konuşma tarzları ve kamera kullanımı (bir trajedinin satırlarını okur gibi konuşmalar, çete üyelerinin konuşmalarının özellikle kopuk kopuk verilmesi, yüzlere odaklanan yakın plan çekimler vs.), bir belgesel havası da (hikâyenin tüm gerçekdışılığına rağmen) taşıyan bu açılışta kalabalık sahnelerin başarılı yönetimi ve özenli bir koreografinin varlığı da dikkat çekiyor.

Peşlerindeki yüzlerce çete elemanından kaçarak kendi bölgeleri olan Coney Island’a dönmeye çalışan The Warriors’ın dokuz elemanının bir gece boyunca süren hikâyesini anlatan film müzikten de biçimci ve akıllıca yararlanmış. Örneğin kaçışın başladığı anda Arnold McCuller’ın sesinden “Nowhere to Run”ı dinliyoruz ve kaçış boyunca yakın plan bir çekimde yüzünün alt yarısını gördüğümüz bir kadın DJ hem uygun şarkıları anons ediyor (dinleyicilere ve bize) hem de kaçan ve kovalayanlara mesajlarını veriyor ilginç bir şekilde.Orijinal müziği ve seçilen şarkıları ile ilginç bir soundtrack’i olan film çeteleri kıyafetleri ve silahları ile birbirinden farklı çizerek hayli renkli bir hava da yaratıyor. The Warriors’ın başlardaki ilk kapışmadan son ana kadar diğer çetelerle tüm yüzleşmelerini -zaman zaman hayli sertleşerek- tempolu ve gerilimli bir şekilde anlatan film çetelerin oluşumuna veya onları yaratan koşullara (ve elbette toplumsal düzene) hiç değinmiyor bir popüler film olarak (Walter Hill de zaten bu tür dertleri olan bir yönetmen değil pek); bunun yerine, belki dolaylı olarak bir analiz sayılabilecek bir şekilde, çete üyesi olmanın bu genç adamlara vazgeçilmez ve nerede ise kutsal bir kimlik kazandırdığını vurguluyor.

Filmin ana karakterlerinin biri hariç tümü erkek; kadın karakter ise hem zorlama görünüyor hem de gençlerin kendilerine dayatılan hayatlara isyanını oldukça yüzeysel ve ucuz bir biçimde dile getirmek için hikâyeye eklenmiş gibi duruyor. Son anlarında o ana kadarki biçimsel havasını ve orijinalliğini unutan ve “doğan güneş, okyanus kenarı, el ele tutuşma” gibi filme hiç uymayan klişelere başvuran çalışma, gerçeküstü (veya -olumlu anlamda- komik) sahneleri (örneğin beyzbolcular tarafından kovalanma) ve şiddete dozu kaçmış bir şehvetle yaklaşan ve koreografisi iyi düzenlenmiş kavga bölümleri (örneğin metro tuvaletindeki kavga) ile de ilgi çekebilir. Hikâyenin sonu ile filmin ne mesaj verdiğini anlamak ise hayli güç; zorlama görüntülerle, anlamsız ve temelsiz bir “dönüşüm”ü anlatıyorsa bu son, hiç doğru bir seçim olmamış kesinlikle. Hill’in sertliğe ve şiddete hiç eleştirel yaklaşmayan ve hatta onların tadını çıkarır görünen bu ilginç aksiyonu özgünlüğü ile ilgiyi hak ediyor özetle.

(“Savaşçılar”)

The Spy Who Came in from the Cold – Martin Ritt (1965)

“Yoruldun mu diye merak ettim. Bu, burada anlayışla karşılanan bir durumdur; metal yorulması gibi bir şeydir. Biz duygularımızı paylaşmadan yaşamak zorundayız, değil mi? Ne var ki bunu sonsuza dek yapamazsın. İnsan sürekli dışarıda kalamaz; içeri girmeli, soğukta kalmamalı”

Berlin Duvarı’nın tamamlanmasından bir yıl sonra, Batı Berlin’de görev yapan bir İngiliz ajanının Doğu’nun ajanlarına karşı mücadele ederken işinin doğal yozlaşmalarını keşfetmesinin hikâyesi.

İngiliz yazar John le Carré’in 1963 tarihli ve aynı isimli romanından uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu Paul Dehn ve Guy Trosper’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda oturan isim Amerikalı sinemacı Martin Ritt. 1950’li ve 60’lı yıllarda Berlin’de İngiliz istihbarat servisleri MI5 ve MI6 için çalışan le Carré buradaki tecrübelerini çarpıcı bir biçimde yansıttığı güçlü romanları ile casus edebiyatının en parlak örneklerini üreten bir isim ve bu eserleri defalarca sinemaya da uyarlanmış. Martin Ritt imzalı bu uyarlama parlak bir romanın parlak bir uyarlaması ve açılış ile kapanıştaki “aksiyon” sahneleri dışında sadece ajanlara, entrikalara ve ajanlık işine odaklanarak, o dünyanın gerçeklerini çekici bir şekilde getiriyor karşımıza. Başroldeki performansı ile Oscar’a aday olan Richard Burton’ın dengeli, “soğuk” ve sade oyunu ile göz doldurduğu filmde, Ritt hikâyenin gerektirdiği atmosferi başarı ile yaratıyor ve ortaya hem bu türün hem sinemanın önemli örneklerinden birini çıkarıyor.

Yazarın hâlâ istihbaratta çalışırken yazdığı roman türününün en iyi örneklerinden biri kuşkusuz. Bu derece iyi bir romana hakkını veren bir sinema eseri ortaya koymak bir yandan kolay (çünkü güçlü bir potansiyeli var romanın) olsa da, çıkacak sonucun özellikle de romanın hayranlarını memnun etmemesi gibi önemli bir risk de taşıyor. Oswald Morris’in hikâyenin ruhunu çok iyi yansıtan siyah-beyaz görüntü çalışmasının da sağladığı önemli katkı ile Ritt romanın adında yer alan ve temasını çok iyi anlatan “soğuk” dünyayı soğuk bir gerilimle yaratıyor ve bu riski sıfırlıyor sinemasal becerisi ile. Romana oldukça sadık kalan senaryonun giriş ve kapanıştaki hareketli kısa sahneler dışında aksiyona hiç başvurmadan yaratmayı başardığı gerilimli dünyayı ustalıkla kullanıyor Ritt ve ortaya görülmesi gerekli bir sonuç çıkarıyor.

İkiye ayrılmış Berlin’in Amerikalıların yönettiği taraftaki kontrol noktasında başlıyor film. Burton’ın canlandırdığı terübeli ajan Alec Leamas Doğu Berlin tarafında çalışan İngiliz ajanlarından sorumludur ve açılış sahnesinde bunlardan birinin -daha önceki ikisi gibi- tam sınırı gerçerken Doğu Almanya tarafından açılan ateşle vurularak öldürülmesinin tanığı olur. Tüm sadeliği ve gerçekçiliği ile çok iyi çekilmiş bu sahnede Sol Kaplan’ın gerilim, melankoli ve hüzün duygularını içeren caz havalı müziği tanık olduğumuz anın ruhunu çok iyi beslerken, Ritt’in mizanseni tüm yalınlığı ile çok etkileyici. Operasyonda olmayı (“soğukta kalmak”) bırakıp masabaşı bir işe geçmesi (“içeri girmek”) teklif edilen Leamas’ın tercihi ve istihbarat şefinin onu dahil etmeyi düşündüğü plan hikâyenin takip eden gelişmelerini yaratır ve sağlam bir romanı kaynak olarak alan film bizi içine soktuğu dünyanın doğal ahlâksızlığının tanığı yapar.

“Sırf hükümetinin iyilik politikaları yüzünden düşmanlarından daha az kötülük yapamazsın, değil mi?” diyor bir sahnede MI6’nın yöneticisi Leamas’a. Oyunun kuralları bellidir ve bu kurallar doğal olarak sıradan insanlarınkinden çok uzak, kendine has içeriklere sahiptir. Entrikalar, sahte kimlikler, oyunlar, yalanlar, çarpıtmalar, insanları kullanmalar ve acımasızlıklar hâkimdir bu dünyaya ve film tüm bunları güçlü diyaloglar, sağlam bir kurgusu olan hikâye, şaşırtıcılığı ıskalamayan bir gerçekçilik ve dürüstlükle anlatıyor bize. Ne kadar başarılı olursa olsun her ajanın eninde sonunda tek başına kalacağını, kendisi karşı tarafı kullanırken sadece onlar tarafından değil, kendi örgütü tarafından da kullanılacağını ve bu dünyanın doğası gereği sahtelik üzerine kurulu olduğunu çok iyi sergiliyor film. Leamas karakterinin bu dünyada üstlenmek zorunda kaldığı gerçek ve sahte kimliklerini çok iyi işleyen senaryonun kendisine sunduğu imkânları Richard Burton da çok iyi değerlendiriyor ve müthiş bir peformans gösteriyor. Karakterinin gerçekliğini ve sahteliğini ustaca yansıtan, sade ve çarpıcı bir performans bu ve kariyerinin özellikle son yıllarında hayli gösterişli olan tarzından uzak bu tercihi ile filmi zenginleştiriyor. Başta “Kontrol” rolündeki Cyril Cusack ve Nancy rolündeki Claire Bloom olmak üzere tüm diğer oyuncuların da oldukça güçlü destekleri ile film oyunculuklar açısından hayli üst bir noktada yer alıyor bu şekilde.

Leamas’ın komünist kız arkadaşının trajedisi istihbarat dünyasında herkesin her şekilde kullanılabileceğinin örneklerinden biri olurken, film (ve aslında roman) ideolojik tarafsızlığını da -çoğunlukla- doğru bir biçimde koruyor. Çarpıcı finalinin de bir kanıtı olduğu gibi, film Batı’nın veya Doğu’nun tarafında konumlandırmıyor kendisini. Öyle ki tüm Batılı karakterleri Doğulu, Doğulu karakterleri de Batılı yapsanız hikâye etkileyiciliğinden ve gerçekliğinden hiçbir şey yitirmezdi. Aynı derecede “dürüst” iki taraf da, aynı entrikaların egemen olduğu bir dünyaları var ve hedefler için aynı derecede etik dışı davranmakta (eski Nazileri kullanmak, kendi adamını satmak vs.) her ikisi de. Soğuk Savaş döneminde daha da artan bir şekilde tek egemen değerin rakibini alt etmek olduğu bu dünyada iki tarafın da ideolojisine -çoğunlukla- eşit ölçüde uzak duruyor film ve ideolojilerin bireyleri -doğaları gereği- piyon olarak gördüğünü hatırlatıyor güçlü bir şekilde.

Doğru bir final, Oscar’a aday gösterilen güçlü sanat yönetimi, özgün hikâyesi, seyircisini sürekli tetikte kalmaya zorlayan güçlü gerilimi, Soğuk Savaş’ın atmosferini somutlaştıran görselliği, oyuncu kadrosunun başarısı ve Martin Ritt’in kendisini öne çıkarmayan alçak gönüllü yönetmenliğinin yarattığı gerçekçilik ile önemli bir film bu.

(“Utanç Duvarında Casusluk”)