El Dorado – Howard Hawks (1967)

“İnanç dağları yerinden oynatabilir ama daha hızlı silah çekeni yenemez”

Bir kiralık silahşör, bir şerif, genç bir kumarbaz ve şerifin yardımcısı olan yerli kökenli bir adamın bir çiftçinin arazisine su kaynağı nedeni ile el koymaya çalışan zengin bir adama karşı mücadelelerinin hikâyesi.

Harry Brown’un 1960 tarihli “The Stars in Their Courses” adını taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Brown’un, hikâyenin son halinin romanı ile çok az ilgisinin kalmış olması gerekçesi ile adının jenerikten çıkarılmasını talep ettiği filmin senaryosunda Leigh Brackett’ın, yönetmenliğinde ise Howard Hawks’un adı var. 1967 tarihli olsa da 1950’ler, hatta 1940’ların klasik westernlerinin havasını taşıyan film güçlü kadrosunun da katkısı ile yine de kayda değer bir ilgi görmüş ve türün klasikleri arasına girmeyi başarmış bir çalışma. Yine Hawks’un yönettiği, 1959 yapımı “Rio Bravo – Kahramanlar Şehri” ile hem konusu hem de üç ana karakteri ile oldukça benzerlikleri olan film bu nedenle ilkinin yeniden yapmı olarak da kabul ediliyor kimilerince. John Wayne ve Robert Mitchum’a genç bir James Caan’ın eşlik ettiği film içerdiği mizah tonu, Wayne ve Robert Mitchum’un “yaşlı ve yaralı” karakterleri ve klasik western temalarına ve havasına uygun içeriği ve biçimi ile klasik Holywood’un görülmeyi hak eden eserlerinden biri.

Filmde İsveçli silah satıcısı rolünde görünen Olaf Wieghorst’un çizdiği ve “Eski Batı”da kovboyların hayatlarından çeşitli sahneleri gösteren resimlerin eşlik ettiği bir jenerikle açılıyor film. Bu resimlerin izleyeceğimiz hikâye ile çok da ilgilerinin olmamasının bir örneği olduğu şekilde film başka “ilgisizlikler” de içeriyor. Örneğin filmin adı El Dorado her ne kadar hikâyenin geçtiği kasabanın adı olsa da seyircide çağrışım yapması istenen ve Amerika’yı talan eden İspanyolların uydurduğu bir efsane olan kayıp altın şehirle hiçbir ilgisi olmayan, oldukça sıradan bir yer burası. Sadece kasabanın adı diyerek geçmek de pek mümkün değil; çünkü Edgar Allan Poe’nun bu kayıp şehir üzerine yazdığı “El Dorado” adlı şiirinden bölümler James Caan’ın canlandırdığı karakterin ağzından sık sık dile getiriliyor hikâye boyunca. Benzer şekilde, George Alexander’ın açılışta seslendirdiği ve bestesi Nelson Riddle’a ait olan şarkının John Gabriel imzasını taşıyan sözleri de -ki onlar da Poe’nun şiirinden esinlenmiş- El Dorado’yu ulaşılmak istenen bir yer olarak tarif ederken yine bu kayıp şehri ima ediyor olsa gerek.

John Wayne’in canlandırdığı kiralık silahşör Cole Thornton, Robert Mitchum’un canlandırdığı ve onunla eski bir dostluğu olan şerif J.P. Harrah, Wayne’nin tesadüfen karşılaşıp hayatını kurtardığı cesur bir genç adam olan ve James Caan’ın hayat verdiği Mississippi ve Arthur Hunnicutt’ın oynadığı şerif yardımcısı Bull; bu dört adam zengin bir adamın, toprağındaki suyu ele geçirmek için bir çiftçi ailesini arazisini satmaya zorlamak ve onları bu satışa ikna etmek için de silahşör kiralamaktan çekinmemesi ile kendilerini bir çatışmanın ortasında buluyorlar. Hikâyenin dört ana karakteri de tüm kişisel sorunlarına rağmen doğrunun yanında durmaktan çekinmeyen dürüst insanlar ve yapmaları gerekeni yapıyorlar hayatlarını tehlikeye atarak. Thornton zengin adamın önce kendisine teklif ettiği işi hikâyeyi öğrendikten sonra hemen ret ederek tam bir dürüst profesyonel yaklaşımı gösterirken, istemeden neden olduğu ama kimsenin kendisini bu nedenle suçlayamayacağı bir ölümün vicdan azabını taşıyor içinde sürekli olarak. J.P. Harrah ise kendisini terk eden bir kadının arkasından alkolik olmuş ve tüm fiziksel becerilerini ve otoritesini yitirmiş bir şerif. Senaryo bu iki adamı hikâyenin ilerleyen aşamalarında bedensel yaralanmaları ile daha da zayıf kılıyor üstelik. Mississippi ise kendisini yetiştiren adamı öldüren dört kişiden intikam almak için yola çıkan cesur ama silah kullanmayı hiç bilmeyen bir genç ve son karakter olan Bull ise şerife bağlı ama artık iyice yaşlanmış olan bir adam. Bu adamların ortak bir amaç çerçevesinde bir araya gelip kötü bir adama karşı mücadelelerinin arkasında adalet duygusu kadar, bu kavramın koruması gereken mülkiyetin kutsallığı da var elbette. Evet, mülkiyet iki aile arasındaki çekişmenin nedeni ama kendisi için çatışılan toprağın ilk ve asıl sahibi olan yerlilerin haklarından bir klasik western’e uygun olarak hiç söz edilmiyor elbette. Geldiklerinde “sadece yerliler ve çakalların olduğu” bu bölgedeki o insanların ne akıbetleri ne de haklarından hiç söz edilmeyip, oraya ilk gelen beyaz adamın kutsal mülkiyet hakkının korunması için savaşılması bir ikiyüzlülük kuşkusuz ama aksi bir beklenti de gerçekçi değil bu Amerikan filminden; çünkü yerlilerin haklarının Hollywood’da pek de yerini alamadığı yıllarda çekilen bir film bu.

Filmi farklı kılan yanlarından biri içerdiği mizah; doğrudan vurgulanmayan ama diyaloglarda ve hikâyenin kimi eğlenceli anlarında kendisini hep hissettiren mizah senaryonun başarısı sayesinde dram ve aksiyonu hiç yumuşatmadan bir gerçekçilik katıyor hikâyeye ve ek bir keyif getiriyor seyirciye. Caan’ın bir sahnedeki Çinli taklidi -bugün televizyondaki gösterimlerde ırkçı kabul edilerek kesildiği söyleniyor bu sahnenin- veya Mitchum’un banyo yapmaya çalışması gibi bölümler seyirciyi asıl hikâyeden uzaklaştırmadan eğlendirmeyi başaran bölümlere örnek olarak gösterilebilir. Senaryo zaman zaman tahmin edilir şekilde ilerlese de (örneğin Mississippi’nin bir aşk macerası olacağını ve bunun kiminle olacağını karakterleri tanır tanımaz tahmin edebiliyorsunuz; yine aynı genç adamın Joey’i tekrar Josephine yapması tam bir muhafazakâr bakışın sonu vs.), temposunu ve gerilimini hep canlı tutan bir içeriğe sahip. Görsel açıdan da ilginç bir yanı var filmin; önemli sahnelerin büyük bir çoğunluğu gece geçiyor ve yönetmen Hawks’ın ana karakterlerin üçünün yaşlılığının ve dönemlerinin yavaş yavaş bitip, yerlerini Caan gibi gençlere bırakmasının bir metaforu olarak belirlediği söylenen bu tercih filme görsel bir farklılık katıyor.

İyi yönetilmiş ve kurgulanmış, karakterlerinin zenginliği ile dikkat çeken (Hawks’ın filmdeki rolünü Mitchum’a teklif ederken filmin “bir hikâyesinin değil, sadece karakterlerinin olduğunu” söylemesi de bunun sonucu olsa gerek), eğlenceli olmaktan çekinmeyen ama aksiyonunu asla yumuşatmayan, eski usul olmaktan çekinmeyen ve bunun tüm gereklerini fazlası ile yerine getiren, dayanışmayı ve birbirlerinin kusurlarını hoş görmeyi öne çıkaran sağlam bir western bu. Günümüzün görsel oyunlarından, abartılı efektlerinden, karakterlerin ve onların hikâyelerinin silikleştiği senaryolardan sıkılanlar için iyi bir alternatif kesinlikle.

Super Dark Times – Kevin Phillips (2017)

“Kahrolası bir kazaydı, tamam mı? Kahrolası bir kazaydı işte”

Trajik bir kazanın iki yakın arkadaşın arasını açmasının ve kışkançlık, şiddet ve paranoya dolu günleri başlatmasının hikâyesi.

Daha çok görüntü yönetmenliği ile bilinen Amerikalı sinemacı Kevin Phillips’in altı kısa filminden sonra çektiği, bu ilk uzun metrajlı filminin orijinal senaryosunu Ben Collins ve Luke Piotrowski yazmış. Amerikan bağımsız sinemasının örneklerinden biri olan çalışma ergenlik çağındaki iki gencin dostluğunu odağına alan, bu dostluğu temelinden sarsan bir kazanın sonrasında olanları gittikçe artan bir şiddet dozu ile anlatan ve sürprizi ile hem şaşırtan hem rahatsız eden bir film. Ana karakterler olan Zach ve Josh’u canlandıran Owen Campbell ve Charlie Tahan’ın başarılı performanslar sundukları film ikinci yarısında rayından bir parça çıkmış görünmesi ve kaza anında onların yanında olan bir üçüncü karakterin hikâyede sahip olması gereken yeri ihmal etmesi gibi kusurları da olan ama -finali bu açıdan hayli tartışmalı olsa da- hikâyesine ve karakterlerine dürüstlükle yaklaşan bir sinema eseri olarak, görülmeyi hak ediyor.

Kevin Phillips’in görüntü yönetmeni Eli Bold ile birlikte becerilerini çok iyi sergilediği bir çalışma bu; oldukça temiz bir görüntü çalışması var filmin ve ikili karakterlerinin içinde bulundukları koşulları, ruh hallerini ve hissettiklerini hikâyenin hemen her anında net bir şekilde aktarabiliyorlar seyirciye. Onların “güzel görüntü” tuzağına düşmeyip, sadeliği ile sahnenin anlamını açan ve destekleyen, genç karakterlerinin bir parça hoyrat ve değişken havalarını çok iyi yansıtan görüntü çalışması filmin önemli kozlarından biri oluyor kesinlikle. Buna karşılık filmin -neyse ki sadece çok az sayıda sahnede- genellikle ses üzerinden üretilen bir stilizasyona başvurması pek doğru bir seçim olmamış. 1990’lı yıllarda geçen filmde synthesizer ile üretilmiş ani bir müziğin ve seslerin kullanıldığı bölümler gereksiz bir ayrıksı durum yaratıyor hikâye için. Oysa yine tam da bu ses çalışması filmin başarılı yanlarından da biri. Koridordaki “fısıldaşmalar” örneğin çok doğru bir düşüncenin ve bu düşüncenin başarılı bir şekilde uygulamaya alınmasının sonucu. Benzer şekilde sert final sahnelerinde görselliğe ciddi bir zenginlik katıyor bu ses çalışması.

Zach ve Josh’un sağlam dostlukları bulundukları yaş grubunun doğasına uygun olarak sık sık cinselliğe uğrayan ve daldan dala atlayan “boş” konuşmalarla dolu günlerle anlatılıyor bize. “Uzaylıların hisleri var mıdır”dan “elim koparsa ne olur”a kadar uzanan konular henüz internetin günlük hayatlara girmediği ve video oyunlarının başlıca vakit geçirme aracı olduğu günlerde bu iki sağlam dostun başlıca eğlencesi ve işte bu konuşmalar hayli hareketli hormonların etkisi ile sık sık cinselliğe odaklanarak sürüyorlar. Mastürbasyon alışkanlıklarından okuldaki kızlara cinsellikle ilgili tüm konulara sapan konuşmalar bunlar ve filmi de görsel olarak değil ama sözel olarak sinemanın en “hormon odaklı” çalışmalarından biri yapıyor. Filmin özellikle ikinci yarısındaki gelişmelerde cinselliğin de bir parça etkisi olsa da Phillips’in bu yaklaşımının temel nedeni -onun doğal ve gerçekçi bakışı ile de uyumlu olarak- o yaştaki erkeklerin dünyasını dürüst bir şekilde sergileme isteği kuşkusuz.

Hikâyenin trajik kaza anına kadar olan bölümleri genellikle iki ana karakteri ve kısmen de diğerlerini tanıtmakla geçiyor ve bir bağımsız filme uygun olarak aksiyonun değil, gerçekçi bir anlatımın önceliği ile hareket ediyor. Filmin ABD’deki oldukça düşük gişe gelirinin ana nedeni de bu aksiyonsuzluk olsa gerek; oysa hikâyenin hak ettiği tam da bu. Büyümenin ve şiddetli cinsel arzuların etkisindeki genç karakterlerin (bu konuda özellikle Zach karakterini öne çıkarıyor film) paralelde travmatik bir olayın sonuçları ile karşı karşıya kalması bu alçak gönüllü filme yeterince çekici bir aksiyon sağlıyor çünkü. Karakterlerden birinin korkunç bir anın hemen arkasından çok hoşlandığı genç kızın yakınlaşma çabası ile yüzleşmek zorunda kaldığı sahne örneğin, değme gerilim filmlerine taş çıkartacak bir içeriğe sahip. Bu sahnede arzular ile korkuların birlikteliği çok iyi yansıtılıyor seyirciye ve etkileyici bölümlerden birini yaratıyor bu içerik. Yine aynı temaya uygun bir başka başarılı sahne de, suç mahallinde geçen erotik düş bölümü.

Gerek baştaki uzun açılış sahnelerinde gerekse finale doğru karşımıza çıkan ve Josh karakterini iki genç kızla gösteren bölüm sırası ile hafif ve ağır imalarla tekinsiz anların yaklaşmakta olduğunu söylüyor seyirciye ve her ikisi de ima ettikleri vaatleri fazlası ile karşılıyorlar. Bunların ikincisi gerçekten de “fazlası ile” yapıyor bunu; bu bölümün bu kadar sert ve filmin o zamana kadarki diline pek uymayan bir biçim ve içeriğe sahip olması hikâyeyi olumsuz yönde etkilemiş açıkçası. Karakterlerden birini anlamsız ve pek de doğal olmayan bir biçimde nerede ise bir aksiyon kahramanına dönüştürmek de aynı tercihin uzantısı olmuş herhalde ve filme pek de olumlu bir puan kazandırmamış. Hikâyenin Zach’a çok, Josh’a daha az zaman ayırması anlaşılabilir bir tercih ama travma anının bir diğer parçası olan Charlie karakterinin ihmal edilmesi de pek doğru olmamış. Bu derece önemli bir karakterin sadece hikâyenin bir bölümünün işleyebilmesi için eklenmiş görünmesi senaryo açısından pek de önemsiz olmayan bir sıkıntı.

Kusurlarına rağmen, sade bir hikâyeyi çok iyi anlatması ile dikkat çeken, büyümenin (fiziksel ve ruhsal olarak büyümenin ve değişmenin) içsel zorluklarına eklenen bir dış zorluğun yükü altında ezilen karakterlerinin karabasanlarını özenle ve onlara hem saygı duyarak hem de onlardan bir parça çekinerek zarif bir şekilde anlatan önemli bir çalışma bu ve görülmeyi hak ediyor. Açılıştaki boynuzlu geyik bölümünün de tek başına bir kanıtı olabileceği gibi yönetmen Kevin Phillips yeni hikâyelerini merakla bekletecek bir ustalığa sahip bir sinemacı ve filmin başarısında da önemli bir payın sahibi.

(“Süper Karanlık Zamanlar”)

Fracture – Gregory Hoblit (2007)

“Artık olay kazanmak veya kaybetmek değil, adalet; öyle değil mi?”

Genç ve hırslı bir savcının kendisini aldatan karısını öldürmeye teşebbüs etmekle suçlanan zeki bir adamın manipülasyonları ile mücadelesinin hikâyesi.

Daniel Pyne’ın orijinal hikâyesinden yola çıkan senaryosunu Pyne ve Glenn Gers’in yazdığı, yönetmenliğini Gregory Hoblit’in üstlendiği bir ABD ve Almanya ortak yapımı. Genellikle televizyon için çalışan ve bugüne dek 6 sinema filminin yönetmenliğini üstlenen Hoblit’in bu beşinci sinema çalışması zekî ve hırslı bir genç savcı ile zekî, zengin ve yaşlı bir adamı karşı karşıya getiren bir suç filmi. Hollywood usulü bir ustalıkla anlatılan hikâye yine Hollywood usulü biçim ve içerik klişeleri ile örülü ama başrolleri paylaşan Anthony Hopkins ve Ryan Gosling’in hikâyedeki karşılaşmalarını çağrıştıran bir güç gösterisine -her ne kadar amaçlanan bir epik boyuta ulaşamasa da- girişircesine sergiledikleri performanslarının da katkısı ile bu klişeleri dert etmeyenleri kesinlikle memnun edecek bir çalışma. İnandırıcılık problemleri barındırsa da gizemini seyirci için de uzun süre korumayı başaran hikâyesi de çekici yanlarından biri filmin.

Gerilim vaat eden ve Jeff Danna ile Mychael Danna’nın imzalarını taşıyan müziğin eşlik ettiği hikâye bir polisiye ve “mahkeme salonu” filmi olma arasında gidip gelen, herhalde bir cinsel çekiciliğin kaynağı olsun diye eklenmiş görünen zorlama bir yan hikâyesi ile ise zarar gören bir çalışma bu. İhanet eden bir kadın, kadının gizlilik koşulu nedeni ile soyadını bilmese de ona tutku ile bağlanan ve bir polis olan aşığı, kadının zengin, şeytanî bir zekâsı olan ve öfkeli kocası ve kamudaki savcılık görevinden istifa ederek büyük bir özel hukuk şirketinde avukat olarak işe başlamak üzere olan genç bir savcı. Aldatılan kocanın “Bilmek acı verir ama acıyı ifade etmenin bana keyif verdiğini inkâr edemeyeceğim” sözlerinin de kanıtı olduğu gibi acısının bedelini ödetirken keyif alması üzerine kurduğu planın tıkır tıkır işlemesini ve aynı adamın itirafı da elinde olduğu için davaya sıradan ve çabuk bitecek bir iş gözü ile bakan savcının mücadelesi hikâyenin temel gerilimini oluştururken, silahın nerede olduğu ile ilgili sır seyircinin ilgisinin hikâyenin sonuna kadar ayakta kalmasını sağlıyor.

Ryan Gosling ile Anthony Hopkins’in güçlü performansları ile ek bir çekicilik kazanan çatışma zaman zaman yine Hopkins’in başrolünde oynadığı “The Silence of the Lambs – Kuzuların Sessizliği”ni (Jonathan Demme – 1991) çağrıştırıyor. Orada Hopkins olayın çözülmesine yardım ederken burada tam zıt bir yönde davranıyor ama ilkinde travmaları ve kendisi ile yüzleştirirken suçu çözmeye çalışanı, burada karakterinin bir anlamda kendini daha iyi tanımasını sağlıyor ve bu bağlamda onun hikâyenin başındaki planlarından vazgeçmesinin de nedeni oluyor bir bakıma. Amerikan sinemasında bolca gördüğümüz üzere avukatlar ve hukuk firmaları yine şeytanî bir konuma yerleştiriliyor burada ve bu açıdan savcının değişimi -hatta dönüşümü- olması gerekenin gerçekleşmesi olarak gösteriliyor seyirciye bir bakıma. Herkesin bir kusuru olduğunu söyleyen ve savcıya da “Seninki de davalarını hep kazanıyor olman” diyen katil gibi karakterlerin karşısına kamu görevi yapan savcının işinin “kutsal”lığını koyan hikâye bu açıdan doğru bir iş yapıyor belki ama eleştirdiği hukuk firmalarının doğasının Amerikan sistemin doğasının tam da kendisi olduğu ile ilgilenmiyor elbette.

Hoblit’in genel olarak yerinde bir tempo ile anlattığı hikâyede sinema dili açısından özel bir çekicilik yok; Hoblit alışılanın dışına çıkmıyor ve hatta CSI ve türevi dizilerde bolca tanığı olduğumuz türden yapay görsel güzellikler de yaratmaktan uzak duramıyor ne yazık ki. Örneğin en az üç kez görkemli renkleri olan bir gökyüzü görüntüsünü (gün doğumu, gün batımı vs.) getiriyor önümüze. Hikâye içinde hiçbir yeri olmayan, oldukça yapay efektlerle yaratılmış görünen (öyle olmasa da öyle görünen) bu kartpostal manzarasına neden ihtiyaç duymuş Hoblit, anlamak mümkün değil. Filmin bir başka kusuru da Rosamund Pike’ın canlandırdığı hukuk firması yöneticisi karakteri. Bu başarılı oyuncuyu böylesine zorlama yaratılmış ve filmin “mesaj”larını ve hikâyenin kimi önemli gelişmelerini anlamlı kılabilmek için kullanılmış bir karaktere hayat vermek zorunda bırakmak haksızlık gerçekten. Kadının savcıyı görür görmez adeta orgazm olmuş gibi bakmaya başlaması ve bu bakışı hep sürdürmesi hikâyeye seksî bir cinsellik katma çabasının sonucu, yine onun çok kısa bir süredir tanıdığı savcıyı ailesinin şükran günü yemeğine davet etmesi ve savcının da bu daveti kabul etmesi ise sonra karşılacağımız bir gelişmeye olanak yaratmak için zorlanmanın sonucu sadece. Katilin planının inandırıcılık problemleri (kadını vurduktan sonra eve o polisin geleceğinden bu kadar emin olabilmesi örneğin) ve bir telefon karışıklığının pek de gerçekçi olmayan bir şekilde çağrışım yaratmasının da aralarında olduğu problemleri de var senaryonun. Bu kusurlarına rağmen bir parça tanıdık da gelen hikâyenin akıcılığının sağlanabilmesi ve gerilimini sürekli kılması ise filmin lehine işliyor kesinlikle.

(“Cinayet Gecesi”)

Les Roseaux Sauvages – André Téchiné (1994)

“Ben de sizin gibiyim, bir eşcinselim. Ama henüz ruh ikizimi bulamadım. Beni istemeyen biri ile tanıştım. Ondan vazgeçmem gerekiyor, akıllıca olan bu. Ama ben akıllı değilim. Hiç şansım yok ama yine de ondan vazgeçemiyorum. Cesaretimi yitirmem kolay kolay. Seviştik, sadece bir kez, en başta. Ama artık yapmak istemiyor. O zamandan beri bir hırsız gibiyim… Bisikletimin üzerinde ona sıkıca sarıldığım o kısa anı çalıyorum, bir de onun yanında uyuduğum bir anı. Siz tecrübelisiniz. Bana sadece siz yardım edebilirsiniz. Benim yaşımdayken, size de oldu mu bu? Bir oğlandan hoşlandığınızda, ne yaptınız? İşler nasıl yürüdü?”

Cezayir Savaşının son günlerinde dört genç insanın aşk, eşcinsellik, dostluk ve politika ile örülü büyüme hikâyesi.

Senaryosunu Gilles Taurand, Andre Techiné ve Olivier Massart’ın yazdığı, yönetmenliğini Techinê’nin üstlendiği bir Fransa yapımı. Eşcinsel François (Gaël Morel), yakın arkadaşı olan genç kız Maïté (Élodie Bouchez), François’nın hoşlandığı Serge (Stéphane Rideau) ve erkeklerin okul arkadaşı olan milliyetçi Henri (Frédéric Gorny). Andre Techinê, Bouchez dışındaki tüm oyuncuların ilk kez bir filmde oynadıkları hikâyesini arkaplanda Cezayir Savaşı’nı tutarak çarpıcı bir zariflikle anlatıyor. Karakterleri, diyalogları, aşkı ve cinselliği ele alışı ve politik içeriği ile tam bir Fransız filmi bu. Bu büyüme hikâyesine etkileyici bir gerçekçilik ve dürüstlük katan performansları ile dört oyuncunun da parladığı film gençliği ve onun o güzel günlerini, büyüme sancılarını ve kişiliğini bulma çabasını her anında samimi olmayı başaran bir dil ve içerik ile anlatıyor ve 1990’lı yılların önemli Fransız filmlerinden biri olmayı başarıyor.

Bu, kelimenin her anlamı ile Fransız filminin önemli yanlarından biri bitmekte olan Cezayir Savaşı’nın bir toplum üzerindeki etkilerini ve neden olduğu travmaları dört ana karakteri üzerinden ve yan karakterleri de ekleyerek ustalıkla anlatabilmesi. Techiné otobiyografik bir içeriği olan filmi için eğer Cezayir Savaşı’nı da içermeseydi, hikâyenin sadece bir gençlik hikâyesi olarak kalacağını ve filmini farklı kılanın bu olduğunu söylemiş bir röportajında. Gerçekten de çok doğru bir tercih bu: Serge’in ağabeyi savaştan kurtulabilmek için sevmediği bir genç kızla evlenen (“Üç genç kıza yazdım, cevap verenle evlendim”) birisi, Maïté’nin annesi savaşa karşı olan ve savaştan kaçan gençlerin saklanmasına yardımcı olan bir komünist parti üyesi, Henri ise “Cezayir Fransadır ve öyle kalacaktır” sloganı ile kurulan miliyetçi OAS örgütüne sempati duyan, babasını bu savaşta kaybetmiş ve radyodan sürekli savaşla ilgili haberleri duyan bir genç adamdır; yan karakterlerden biri olan bir öğretmen de Cezayir’de doğmuş ve şimdi Cezayirli bir kadınla evli olan bir adamdır. Bir aşk, cinsel kimlik ve büyüme hikâyesinin içine savaşı özenle yerleştirmiş film ve bu savaşın kendisini hep hissettirdiği bir hikâye anlatmış bize zarif ve çekici bir biçimde.

Bu dört arkadaşın entelektüeli olan François’nın cinsel kimliğini keşfetmesini ve bu kimlikle barışıp hayattaki yolunu bulma çabasını ince ve küçük bir esprisi olan bir dil ile anlatıyor film. François Trufaut’nun başyapıtlarından biri olan “Baisers Volés – Çalıntı Öpücükler” (1968) filminde Jean-Pierre Léaud’nun ayna karşısındaki muhteşem sahnesine bir gönderme olarak nitelenebilecek bir sahnede François “Ben bir eşcinselim” cümlesini kurup duruyor sürekli olarak ve bu kimliği ile öncelikli olarak kendisi barışıyor bu etkileyici anlarda. Onun her gördüğü erkeğe kapılma kapılma korkusunu ince bir mizah ile ele alan film, yine onun sevmeyi ama sevilmemeyi ve bu durumda aşkın yerine dostluğu koyabilme çabasını da hikâyenin inceliklerinden biri yapmayı başarıyor. Aynı karakter sinemanın da hikâyenin önemli ögelerinden biri olmasının aracı olarak kullanılmış: Ingmar Bergman’ın 1961 yapımı “Såsom i en Spegel – Aynanın İçinden” ve Jacques Demy’nin yine 1961 yapımı “Lola” filmlerinin afişleri François ve Maïté’nin gittiği sinemada afişleri ile karşımıza çıkarken, açılış sahnesinde yine aynı iki karakter gittikleri bir filmi tartışıyorlar ve tüm bunlar Truffaut göndermesi ile birlikte hikâyedeki kişilerin filmleri hayatı anlamanın ve kendilerini dışa vurmanın bir aracı olarak kullandıklarını da gösteriyor bize.

Techiné kalıcı bir etkisi olan pek çok sahne yaratmış yalın bir sinema dili ile. Yazının girişinde yer alan sözlerin bir parça komik bir hüzünle ifade edildiği sahneden Maïté ile Henri’nin komünist partinin binasındaki sahnelerine, kameranın bankta yatan Henri’nin yüzünden yola çıka çıkarak nehire ve oradaki motorlu kayığa ve kürekçilere kaydığı ve ardından tekrar genç adama döndüğü sahneden final bölümünün tümüne (bu bölümün görsel gücü nedeni ile görüntü yönetmeni Jeanne Lapoirie’yi ve yönetmeni alkışlamak gerekiyor) film pek çok anında sadeliğin içinde bir büyü yaratmayı başarıyor kesinlikle. “Tekrar yapar mıyız, umudumu korumalı mıyım” sorusunun sembolü olabileceği bir acı ve hüznün de damgasını bastığı ama yine aynı sorunun (ve o soruyu sorabilmenin) sembolü olduğu bir sevgi, güven ve rahatlığın da aynı ölçüde ağır bastığı film Techiné’nin gözü yaşlı bir duygusallıktan ustaca uzak durabilmesi ile de önem taşıyan bir çalışma. Dört genç oyuncusunun kendilerini oynarmış gibi bir rahatlık içinde müthiş bir doğallıkla karakterlerine hayat verdikleri film onların bu olmazsa olmaz katkısı sayesinde, hem çocuk hem yetişkin olan dört bireyin duygusal, fiziksel, cinsel ve politik bir karmaşa ile baş etmelerini kesinlikle etkileyici bir biçimde sergileyen önemli bir sinema yapıtı.

(“Wild Reeds”)