Ilo Ilo – Anthony Chen (2013)

“Ben senin bakıcınım ve buraya zulüm görmeye gelmedim”

Çocuk bakıcılığı için Singapur’a gelen Filipinli bir kadının ve baktığı çocuğun hikâyesi.

Singapur’un 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film senaryoyu da yazan Anthony Chen’in ilk uzun metrajlı çalışması. Cannes’da ilk filmlere verilen Altın Kamera ödülünün de aralarında olduğu pek çok ödülün sahibi olan film sıradan görünümlü bir hikâyeyi yalın ve gerçekçi bir biçimde aktarması ile ve bir yakınlığın, sevginin gelişimini süslemelere başvurmadan etkileyici bir şekilde anlatmayı başarması ile dikkat çekiyor. 1990’lı yıllarda ve Asya’yı vuran ekonomik kriz zamanında geçen hikâyede öyle büyük olaylar olup bitmiyor ve “heyecan” arayanlara çok şey vaat etmiyor hikâye ama kesinlikle önemli ve çekici bir film gerçek sinemanın peşinde olanlar için. Filmin adı Filipinler’deki bir şehirden geliyor ve Chen hikâyeyi kendisi ve kardeşlerine küçükken bakıcılık yapan ve bu şehirden olan bir kadından esinlenerek yazmış.

Çalışan ve ikinci çocuğuna hamile bir anne, satış işinde çalışan ama pek de başarılı görünmeyen bir baba ve onların uyumsuz ve şımarık görünümlü on yaşındaki çocukları. Bu çocukla ilgilenmesi için Filipinler’den gelen, kendisi de evli ve bir bebeği olan kadın aile ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra, daha önce üzeri örtülü gibi duran mutsuzlukların ortaya çıkması üzerinden ilerleyen hikâyenin en temel başarısı herhangi bir temanın, yan hikâyenin altını çizmeden, anlattıklarını çekici ve çekici olduğu kadar da gerçekçi kılabilmesi. Bir yandan süren kriz ve kadının çalıştığı yerdeki işten çıkarmalar (kadın çıkarılanların “teşekkür” mektuplarını yazıyor sürekli olarak), öte yandan modernleşen ülkenin yüksek, soğuk ve ruhsuz binalarla sembolleştirilen yalnızlaştırıcı etkisi, çocukla sıcak ve gerçek bir ilişki kuramamış olan ebeveynlerin suçluluk duygusu, yabancı bir ülkede çalışmak zorunda kalan insanların tedirgin ve mutsuz hayatları, sınıf, din ve ırk farkları… Chen’in hikâyesi tüm bunlara değinirken, zarif ve sade bir şekilde anlatıyor anlatacağını ve her anlattığını hikayesinin doğal bir parçası yapmayı başarıyor. Öyle ki başka bir filmde tüm bunlar yoğun ve kalabalık bir görüntü yaratacakken burada kesinlikle böyle bir resim oluşmuyor ve gördüğümüz her karenin filme ayrılamaz bir şekilde bağlı olduğunu hissediyorsunuz.

Ortak dil olarak birbirleri ile İngilizce konuşan (başta okul olmak üzere günlük hayatta da İngilizce’nin oldukça yaygın olduğuna tanık oluyoruz hikâye boyunca) dört temel karakterin arasında sevgi, kıskançlık, sır saklama vs. farklı durumlar oluşurken, hikâyemiz duygusal zorlamalar gibi ucuz numaralara başvurmadan getiriyor karşımıza bunları. Telefon ile ülkesini arayan bakıcı kadının mutsuzluğu, aynı kadının karıştığı kavga nedeni ile okulda başı derde giren çocuğu savunması, evin erkeğinin iş hayatındaki mutsuzlukları veya annenin kendi işindeki ve özel hayatındaki stres ve arayışları hep yalın bir dille, olduğu gibi aktarılıyor ve seyircisinden duygulanmasını değil, bu karakterlerin hayatına ortak olmasını bekliyor filmimiz. Çocuk ile bakıcısı arasında oluşan sevgi (ilginç bir şekilde bu sevginin sadece hem çocuğun hem kadının ihtiyacı varmış gibi görünen anne ve çocuk ilişkisi üzerinden değil, aynı zamanda iki birey arasındaki bir dostluk gibi resmedilmiş olduğunu belirtelim takdir ederek) hikâyenin en çekici yanlarından biri ve bakıcının saçlarının sembolü olduğu bir süreçle çok etkileyici bir şekilde anlatılıyor bu sevgi. Kesinlikle çok başarılı finali de bu sembolü akıllıca kullanımı ile daha da vuruyor seyredeni. Tüm bu övgüleri hak eden hikâyenin belki tek eleştirilebilecek yanı annenin kişisel gelişim merakının birden ortaya çıkması ve hikâyedeki yerinin de bu açıdan biraz yara alması.

Arabadaki kavga, klozette bulunan bir izmarit üzerinden başlayan sahne ve bakıcının çocuğu nasıl benimsediğini gösteren okul sahnesi gibi anları ustalıkla anlatıyor Chen bu ilk filminde. “Yavaş” temposu bir parça artmış olsa da filmin son bölümlerinin daha da başarılı görünmesinin asıl nedeni ise sanırım daha çok karakterleri daha iyi tanımış ve tüm umutları, zayıflıkları ve özellikleri ile onları benimsemiş olmamız. Tıpkı annede yavaş yavaş oluşan kıskançlık gibi, filmimiz karakterleri ve hikâyelerini de yavaş yavaş oluşturuyor ve kendimizi onlardan biri gibi hissetmemizi sağlıyor finalde. Umut vaat eden son kareleri, tüm oyuncularının doğal oyunlarının da yarattığı katkı ile zenginleşen gerçekçiliği, bir doğum günü kutlaması için akrabalarla bir araya gelinen yemek sahnesinin el kamerasının etkilieyici kullanımının da sağladığı tedirginlik havası gibi öğeleri ile de önemli olan film yönetmen/senarist Anthony Chen açısından parlak bir ilk film örneği özetle.

(“Ba Ma Bu Zai Jia”)

Sosyalizm Asıl Şimdi – Attilâ İlhan

Attilâ İlhan’ın 1976’dan 1994 sonlarına kadar sosyalizm ve Türkiye’deki yansımaları üzerine yazdığı yazıların bir araya getirildiği bir kitap. Yazıların orijinal yayınlanma tarihini veren ama hangi dergi veya gazetede yayınlandığı konusunu ilginç bir şekilde es geçen kitap biçimsel açından bakıldığında öncelikle yazıların akıllıca bir şekilde ilgili bölümlere ayrılması ile dikkat çekiyor. Kuşkusuz farklı bölümlerdeki yazılar arasında ortak noktalar ve çakışmalar var ama doğal olan bu durum kitabın içindeki farklı tarihlerde yazılmış yazıların oldukça sağlıklı bir şekilde bir araya getirilmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

İlhan’ın kitaptaki yazıları temel olarak birkaç farklı tema etrafında dönüyor: “Özgürlükçü Sol” ile “Bürokratik Sol”un (Jakoben, baskıcı, merkezci, bolşevik vs. gibi isimleri de kullanıyor sık sık İlhan) ve “Avrupa Komünizmi” ile “Bolşevik Komünizmi”nin karşılaştırması, sosyalizmin ulusal uygulamalarının farklılaşması gerektiği, Türkiye’de solun bölünmüşlüğü, sosyalistlerin (devrimi hedefleyenlerin) halktan kopukluğu ve SSCB ve diğer doğu bloku ülkelerindeki rejimlerin çöküşünden sonra ortaya çıkan kaos ve sosyalizmin zamanının asıl şimdi gelmiş olduğu vs.

Gorbaçof’un Rusya ve aslında tüm dünya için “gerçek, özgürlükçü ve demokrat sosyalizm” için kaçırılmış bir fırsat olduğunu ve yerine geçen Yeltsin’in liberal ve kapitalist politikaları radikal ve hızlı politikalarla devreye sokmasının Gorbaçof’un özgürlükçü bir sosyalizm kurma düşününün gerçekleşmemesine neden olduğunu söylüyor. Başarısızlığa uğrayanın sosyalizm değil, onun tek merkezci, tek tipçi ve bürokratik baskıcı uygulamaları olduğunu yazan İlhan, kitaptaki yazıların büyük kısmında bu konuya değinmiş ve hem Türkiye’de sol içindeki fikir ayrılıklarını (temel olarak Mehmet Ali Aybar’ın durduğu tarafta yer almış yazar bu yazılarda) hem de Avrupa’daki komünist/sosyalist partilerin yirminci yüzyıl boyunca (ve özellikle 1945’ten sonra) geçirdiği değişimleri de bu konuyu referans alarak incelemiş. İlhan’ın ısrarla vurguladığı iki tezi var burada: 1-Sanayileşmesini tamamlayamamış toplumlarda işçilerin iktidarı fikri etrafında kurulan sosyalizm idealinin gerçekleştirelemeyecek olması 2-Sosyalizmin bir ülkenin ekonomik, sosyolojik ve kültürel değerleri gözetilerek o ülkeye uyarlanması gerektiği. Bu ikinci konu çok sık üzerinde durduğu bir tez ve solun Avrupa’da iktidarı ele geçirdiği veya en yakın olduğu zamanların ilgili partilerin kendi ülkelerinin sadece ABD’den değil, SSCB’den de (veya Çin) bağımsızlığını gözeten politikalara sahip olduğu zamanlar olduğunu iddia ediyor. İlhan’ın Batı’nın dayattığı liberal politikaların sonucunun eski Doğu Bloku ülkelerinde “faşizan bir diktatörlüğe” neden olacağı iddiası da belki tam bu kelime ile ifade etmek doğru olmayacak olsa da örneğin Rusya ve Macaristan’daki mevcut iktidarların varlık nedenlerinden biri olarak kullanılabilir aslında.

Kimi yazılarını “Nasıl gaddar bir soğuktu! Hangi kapıdan çıksanız, yüzünüzle sanki rakı mavisi bir buz duvarına çarpardınız…” gibi cümlelerle veya “kirli, soğuk ve gri bir Paris havasıydı” gibi betimlemelerle başlatarak şairliğini de hatırlatan İlhan’ın bu kitaptaki yazıları Türkiye’de hiç bitmeyen sol içindeki tartışmaları hatırlamak ve gerçekten sosyalizmin zamanının gelmiş olup olmadığı üzerine düşünmek için iyi bir fırsat olarak değerlendirilebilir. İlhan 1990’lı yılların ortasında söylemiş gerçek sosyalizmin zamanının geldiğini ama bu iddianın üzerinden geçen yirmi yıldan sonra geçerliliğinin ne olduğunu düşünmek okura kalmış. Yunanistan’da sol koalisyon Syriza’nın bu yıl yapılan yerel ve Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki başarısı ve örneğin İspanya’da sol koalisyonun gittikçe artan popülerliği bir ip ucu olabilir mi bilmiyorum ama umudu canlı tutmakta yarar var elbette bu konuda.

The Falcon and the Snowman – John Schlesinger (1985)

“Hiçbir fark olmazdı. Bu absürt dünyaya cevabımı kendi irademle seçtim. Fırsat verilseydi, daha fazlasını yapardım”

ABS casusluk uydukları ile ilgili gizli bilgileri 1970’li yıllarda Sovyetler’e satan iki Amerikalı gencin hikâyesi.

Robert Lindsey’in gerçek bir olayı anlatan kitabından, ilerleyen yıllarda “Schindler’s List – Schindler’in Listesi” ile Oscar kazanacak olan Steven Zaillian tarafından uyarlanan (ki kendisinin ilk senaryo çalışması olmuş aynı zamanda) ve o tarihte Oscar’ını “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu” ile çoktan kazanmış olan John Schlesinger tarafından yönetilen bir film. Orta-üst sınıftan iki gencin kendi istekleri ile bir “vatan haini”ne dönüşmelerini anlatan hikâye gerçekte yaşananlara sadık kalmakla birlikte başta iki gencin yakalanma sahneleri olmak üzere pek çok değişiklik de yapmış yaşananlarda sinemasal çekicilik uğruna. Gençleri canlandıran Timothy Hutton’ın işini yaptığı ama özellikle Sean Penn’in oyunu ile her zamanki gibi öne çıktığı film yeterince ve hedeflediği kadar gerilimli olamasa da (üstelik hikâyenin gerçekliğinden kaynaklanan ilave bir potansiyeli olsa da bu konuda) kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor genel olarak.

Biri FBI emeklisi ve şimdi önemli bir şirkette güvenlik sorumlusu olan bir babanın oğlu, diğeri ise bir doktorun evlat edindiği bir genç olan iki adamın ABD’nin sırlarını Sovyetler’e satması ve sonra bu tehlikeli süreci yönetemez hale gelmelerini anlatıyor hikâyemiz temel olarak. Çocukluk arkadaşı olan ve birlikte papaz yardımcılığı yapmış olan iki gençten Penn’in canlandırdığı Andrew Daulton uyuşturucu satıcılığına bulaşmış, Hutton’ın canlandırdığı Christopher Boyce ise üniversite yerine kilisede kariyer yapmaya başlayan ama hikâyemizin başında kiliseyi terk ederken gördüğümüz iki karakter. Her ne kadar olaylar gerçek olsa da Boyce karakterinin ülkenin sırlarını Sovyetler’e satmaya nasıl bu kadar çabuk karar verdiğini ikna edici olarak anlatamıyor bize film. Çalıştığı yere yanlışlıkla gelen CIA mesajlarının ülkesinin Avustralya’da İşçi Partili başbakanı devirmek ve aynı ülkede ABD çıkarlarına aykırı düşecek bir grevi engellemek için neler yaptığını öğrenmesi gerçek hayatta aynen yaşanmış olsa da Boyce’un Daulton’u aracı yaparak Sovyetlerle temas kurması sinemasal olarak ikna edici durmuyor perdede. Herhangi bir özel politik kimliği olmayan Boyce’un bu sırları satarken beklentisi belki temel olarak ABD’nin kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ama bir siyasi yakınlık duymadığı Sovyetler’in üzerinden bunu yapmayı düşünmesi hikâyede resmedildiği akıllı haline uymuyor açıkçası. Şahinine İngiliz Parlamentosu’nu havaya uçarmaya hedeflenen Guy Fawkes’dan esinlenerek Fawkes adını vermiş olması bir ipucu olabilrmiş belki ama hikâye özellikle kaçınmış gibi bundan. Buna karşılık, uyuşturucu işine çoktan girmiş olan ve zenginlik hırsı ile dolu Daulton’un işe bulaşması çok daha inandırıcı duruyor. Burada elbette senaryonun kendisine daha fazla şans tanıması (süre olarak değil ama içerik olarak) ve Penn’in daha güçlü görünen oyunculuğunun da payı var. Boyce’un babası ile arasındaki ve bir sahnede özellikle vurgulanan ama öncesi ve sonrasında hemen hiç üzerinde durulmayan çatışmasının hikâyede bu bağlamdaki yeri de anlaşılmıyor açıkçası.

Boyce’un çalıştığı ve ülkenin casusluk uydularından gelen bilgilerin raporlaması işini yapan özel şirketteki “eğlenceli” çalışanlar (kağıt kırpma makinasını kullanarak margarita yapmaları vs.), Meksika’nın Hollywood’un geleneksel algısına uygun bir şekilde tehlikeli ve vahşi gösterilmesi (uyuşturucu, işkenceci polisler vs.) ve Sovyet elçilik çalışanlarının (neyse ki fazla abartılmayan) soğuk tavırları gibi klişelere başvurmuş filmimiz elbette. Öte yandan Ronald Reagan’ın başkan olduğu dönemde çekilen bir film olduğunu düşünürsek, milliyetçi bir görünümden çok fazla nasibini almamış olmasını ve çok kaba bir iyi ve kötü ayrımına gitmemesini takdir etmek gerekiyor. Gerçi bir sahnede Boyce’un babası oğlunun casusluk yaptığının ortaya çıkmasından sonra diğer çocuklarının okulda “komünistlik” ile suçlanmasını dehşet içindeki bir yüz ifadesi ile anlatıyor ama yönetmen Schlesinger buradaki dehşeti bizim de hissetmemizi bekliyor mu sorusunun cevabını özellikle ve belki de akıllıca belirsiz bırakmış görünüyor.

Açılış jeneriğinde Amerikan tarihinden kimi video görüntülerini ve ülkenin “sembolü” ponpon kızları gösteren, kapanışta ise David Bowie’nin sesinden “This is not America” şarkısını dinleten filmin ABD’yi ne kadar anlattığı tartışmalı olsa da, CIA’nin Avustralya’da yaptıklarını açıkça dile getiren ve medyanın takınacağı tavıra güvenmediği için (gerçekte medyanın ABD’nin Şili’deki darbeyi örgütlemesinin üzerine düşmemesi Boyce’u bu fikre götürmüş olsa da, filmde bu örnekten bahsedilmiyor hiç) öğrendiklerini gazetelere götürmektense, Sovyetler’e satmayı tercih eden bir karaktere yer vermesi yine de gerçek ABD ile ilgili bir fikir verebilir seyredene. Biri beslediği şahini nedeni ile “Falcon”, diğeri daha lisede bulaştığı “beyaz” ticareti nedeni ile “Kardan Adam” rumuzunu kullanan iki gencin yakalanması ile biten ve sonda sadece aldıkları cezaları belirten filmin atladığı en önemli konu ise aslında Boyce’un hapisten kaçması ve daha sonra yaşananlar. Ne var ki senaryo buralara hiç girmiyor ve özellikle Boyce’un yakalanma şeklini şahinli bir sahne uğruna gerçekte yaşananlara göre tamamen değiştiriyor. Bunlar bir Hollywood filmi ile karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, anlaşılabilir belki ama Schlesinger’ın filme hak ettiği kadar gerilim sağlayamaması ve özellikle Sean Penn’in karakterinin bocalamaları ile başlayan çözülme sürecini daha vurucu kılamamış olması affedilir bir problem değil. Oysa iki amatör casusun hikâyesi, gereksiz yapaylıklara başvurmadan üstelik, daha etkileyici olabilme potansiyeline sahipmiş kesinlikle. Boyce karakterinin aşk hikâyesi de eğreti durmuş hikâyede ve bu nedenle sonlarda sinema gişesindeki sahne de filmin ruhuna aykırı düşmüş bir parça.

“This is not America” adlı şarkının yanısıra başka sıkı parçaları da olan film Amerikan tarihinin en garip casusluk olaylarından birini ele alması ile ilginç bir çalışma ve eksikliklerine rağmen kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Muhafazakâr bir babanın, ülkesinin başka ülkelerde yaptıklarına şahit olan ve herhangi bir şeye “inancı” yok gibi görünen (senaryodan bu özeti doğrudan çıkarmak zor olsa da) Boyce karakteri de kesinlikle ilgi çekici, senaryo onu hakkı ile işleyememiş olsa da. Kahramanlarımızın (özellikle Boyce karakteri) dürtülerinin yeterince açıklanmamış olması, buna karşılık bu iki amatörün bunca zaman bu işi nasıl götürebildiklerinin üzerine gidilmemesi de filmin lehine olmamış ama Rus elçilik görevlisi rolündeki İngiliz oyuncu David Suchet’in göründüğü hemen her sahnede rol çaldığı ve klasik bir dil ile anlatılmış olan film bu kusurlarına rağmen, beklentilerin çok yüksek tutulmaması şartı ile kesinlikle keyifle izlenebilir.

(“Şahin ve Kardan Adam”)

Alceste à Bicyclette – Philippe Le Guay (2013)

“Yazı tura atalım; yazı gelirse ben Alceste olacağım, tura gelirse sen”

Moliére’in “Le Misanthrope – Adamcıl” adlı eserini sahneye koymak isteyen ünlü bir oyuncunun oyunda yer almaya ikna etmek için eski bir oyuncu arkadaşını ziyaretinin hikâyesi.

Yönetmen Philippe Le Guay ve oyuncu Fabrice Luchini’in birlikte çalıştıkları bir önceki filmleri “Les Femmes du 6e étage – 6. Kattaki Kadınlar” sırasındaki sohbetlerinden ilk fikri ortaya çıkan ve Guay’in Emmanuel Carrére’in katkıları ile senaryosunu yazdığı film öncelikle ve özellikle Moliére’in ve onun “Le Misanthrope – Adamcıl” adlı oyununun hayranları için cazip olabilir gibi görünse de, geri kalanlar için de çekici yanları olabilecek hoş ve zarif bir film. Lambert Wilson ve Fabrice Luchini’nin canlandırdığı iki oyuncunun oyunun iki önemli karakteri olan Alceste ve Philinte rollerini prova ettikleri, oyun üzerine tartıştıkları ve oyundaki kimi öğelere ve elbette prova ettikleri iki karaktere göndermelerle dolu birkaç gününü anlatan film belki yeterince güçlü görünmüyor ve Moliére’in gerçek bir klasik olan oyununun çekiciliğinden yeterince esinlenebilmiş değil sanki ama yine de sanat ve hayat, eski ve yeni karşılaştırmaları ile ilgili çağrışımları ve egoların çatışmasından doğan keyifli anları ile ilgiyi hak ediyor.

Moliére’in ilk kez 1666’da sahnelenen oyunu bugün Fransız sanatının tartışılmaz klasiklerinden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Aristokrasinin ikiyüzlülüğü ve insanların doğalarındaki zayıflıklara odaklanan bu oyun filmimizin kaynağını oluşturuyor. Oynadığı ve çok ilgi gören televizyon dizisinin üzerinde bıraktığı imajdan kurtulmak isteyen bir yıldız oyuncu (Lambert Wilson), yıllar önce oyunculuğu bırakmış arkadaşını (Fabrice Luchini) oyunda rol almaya ikna etmek için onun yaşadığı adaya gelir. İkili arasındaki ilk çatışma oyunun asıl kahramanı olan Alceste karakterini kimin oynayacağı üzerinden başlar ve her ikisinin de egoları yüksek olan bu iki oyuncu hikâyemiz boyunca çatışıp dururlar. Guay’in senaryosu bu asıl hikâyeye filme sıcaklık da katan bir küçük aşk hikâyesi, porno film oyuncusu bir genç kadın ve taksi şöförü gibi karakterler katarak filmine dinamizm ve çekicilik katmış ve bu öğeleri çoğunlukla hikâyenin kimi temalarının parçası yapmayı da başarmış görünüyor. Fransa’nın Île de Ré adlı adasında çekilen ve bölgenin sakin ve sessiz güzelliğini zarif biçimde kullanan film temel olarak iki oyuncunun karşılıklı performansları üzerinden ilerliyor. Wilson canlandırdığı soap opera oyuncusuna uygun bir üslupla üzerine düşeni yapıyor ve karakterine zariflik katıyor ama filmin asıl yıldızı Luchini oluyor. Kendisine önerilen rolü başta kesinlikle ret eden, sonra yavaş yavaş yükselen egosu ile role asılmaya başlayan eski oyuncu karakterini küçük bir komedi de katarak keyifle oynuyor ve seyredene de keyif veriyor.

Jorge Arriagada’nın filmin özellikle dış sahnelerdeki uçarı mizahına renk katan müziği ve Jean Claude Larrieu’nun yine özellikle dış mekanlardaki yalın ve zarif çekimleri ile ayrıca bir çekiciliği olan filmde İtalyan Jimmy Fontana’nın hoş bir sahneye eşlik eden 1965 tarihli “Il Mondo” ve Fransız Yves Montand’ın kapanışa doğru dinlediğimiz 1968 tarihli “La Bicyclette” şarkıları da hem yaşattıkları nostalji ile hem de hikâyenin atmosferine uygunlukları ile dikkat çekiyor. Filmin bu çekici yanlarının dışında kimi yetersizlikleri de var ki bunların içinde en önemli olanı eleştirilerinin yeterince güçlü olmaması. Eski ile yeninin karşılaştırılması örneğin, kullanılan araçlar da dahil olmak üzere çok fazla ikna edici değil maalesef. Oyunun ve oyunculuğun odak noktalarından biri olduğu filmde iki oyuncunun oyunu yaratırken harcadıkları çaba ile porno filmlerde oynayan genç kadının kıyaslanması fazlası ile kolaya kaçan bir şekilde yapılıyor. Buna bağlı olarak aynı kadının ikilinin prova yaptığı eve geldiği sahne de hikâyeye bir şey katmadığı gibi biraz üstünkörü yazılmış gibi duruyor. Ayrıca komedisinin her zaman güçlü olmaması ve filmden alınacak keyifin Moliére’in oyununu bilmekle doğru oranda artacak olması da filmin lehine noktalar değil.

Ülkesi Fransa’da Victor Hugo ve Charles Baudelaire gibi ünlü isimlerin eserlerini sahnelerde canlı seslendirmesi ile de sevilen bir isim olan Luchini ile Lambert Wilson arasındaki ikili sahneleri ile, özellikle oyundan bölümlerin provasını yaptıkları sahneleri ile edebiyat severleri, elbette öncelikle bu Fransız klasiğine aşina olanları, ayrıca mutlu edebilecek olan film oyun ile filmimiz arasındaki göndermeleri ile de önemli bir çalışma aslında. Yönetmen Philippe Le Guay’in kendisini bir parça geri planda tutarak oyuncuların performanslarını öne çıkaran mizansen anlayışının da renklendirdiği film ilgiyi hak eden bir çalışma özet olarak.

(“Bicycling with Molière” – “Alceste’le Bisiklete Binmek”)