Alexis ya da Beyhude Mücadelenin Kitabı – Marguerite Yourcenar

Fransız yazar Marguerite Yourcenar’ın ilk romanı. Sanatçının 1921 ve 1922’de yayımlanan iki şiir kitabından sonra yayımlanan bu yapıtı ilk kez 1929’da buluşmuş okuyucu ile. Eşcinsel bir genç adamın iki yıllık bir evlilikten ve bir çocuktan sonra terk ettiği eşine yazdığı uzun bir mektup biçimindeki eser, insanın kendi doğası ile var olabileceği (ve öyle olması gerektiği) üzerine kırılgan, hüzünlü bir küçük roman. Kendini anlatmaya ama aslında kendini anlamaya çalışan bir genç adamın ağzından yazılması sayesinde, birinci şahıs dili üzerine kurulu olan yapıt, okuyucuyu bir yandan hayli yaklaştırırken eserin kahramanına, öte yandan tam da Alexis adındaki gencin arzu edeceği biçimde, onu hep belli bir mesafede de tutuyor. Kitabı Ağustos 1927 ile Eylül 1928 arasında yazan Yourcenar’ın tam 35 yıl sonra, 1963’te hazırladığı ve hayli değerli olan önsöz romanın kendisi ve onu yazma serüvenine yıllar sonra yeni bir değerlendirme getirirken, hem yazarın hem de onun en çok bilinen eserleri arasında yer almayan bu romanın önemini ve değerini hatırlatıyor.

Kitabın Metis Yayınları’ndan çıkan baskısında Avusturyalı ressam Egon Schiele’nin otoportrelerinden biri kullanılmış, çeşitli Fransızca baskılarda olduğu gibi. 28 yaşındayken, o sıralarda dünyayı kasıp kavuran İspanyol Gribi salgınında yaşamını kaybeden bu ressamın eserlerindeki figürler genelde hep belli bir hüzün taşırlar yüzlerinde. Romanın kahramanı Alexis’in hayatına da, eser boyunca bir kez bile doğrudan adı geçmeyen eşcinselliğinin neden olduğu iç çatışmalar nedeni ile hep bir hüznün ve kırılganlığın hâkim olduğunu düşünürsek doğru bir seçim olmuş Schiele’nin bir figürünü kullanmak; bu figürün bir otoportre olması da mektubun Alexis’in otoportresi olması ile uyumlu ayrıca.

Yourcenar 35 yıl sonraki önsözünde, konusuna eseri yazdığı tarihteki bakışla o günkünü karşılaştırıyor ve toplumla birlikte kendisinin de değiştiğini söylüyor. Bu nedenle eseri onca zaman sonra tekrar eline aldığında, endişeli olduğunu ve metinde ufak da olsa değişilikler yapması gerekeceğini düşündüğünü de belirtiyor başta. Ne var ki birkaç “üslup dikkatsizliği” hariç, hiç dokunmamış eserine ve iki neden belirtmiş bunun için: Eseri ait olduğu dönemden koparmanın yanlış olacağına inanması ve kitabın konusunun 35 yıl sonra da -ve tüm toplumsal değişikliklere rağmen- hâlâ güncelliğini koruduğunu görmesi. Kendisi de eşcinsel olan Yourcenar “cinsel özgürlük”le ilgili bir konunun nasıl ele alınması gerektiği üzerine de düşüncelerini belirtirken, eseri yazma serüveni sırasındaki tercihlerini de sorguluyor açık bir şekilde. Kuşkusuz meraklı bir okuyucu için hayli değerli olan bu önsözde yazar romanın kahramanının ve kitabın adı ile ilgili esin kaynaklarını da paylaşıyor. Buna göre, kahramanın adını, Romalı şair Vergilius’un bir pastoral şiirinde bir çobanın karşılıksız kalan eşcinsel aşkının muhatabı olan genç adamdan almış yazar. Kitabın alt isminin (ve biçimsel unsurlarının) esin kaynağı ise yine eşcinsel olan bir yazarın, André Gide’in “La Tentative Amoureuse, ou le Traité du Vain Désir” (Beyhuse Arzunun Kitabı) adlı eseri. Yourcenar kitabının içeriği ile ilgili asıl ilham kaynağının ise Alman yazar ve şair Rilke olduğunu söylüyor.

Konuşmadan gerçekleştirilen bir terk etme eyleminin arkasında yatanları açıklamaya çalışan bir mektuptan oluşuyor eser. “Her ne kadar yaşam zorsa da, hayatını açıklamaya çalışmak çok daha zahmetli” diyor mektubunun başlarında Alexis ve kendisinden beklediği sevgiyi vermesinin mümkün olmadığı eşine duyduğu saygı adına ama bir o kadar da, kendi kendisini de anlayabilmek için yazıyor bu satırları. Bu nedenle, bir açıklamadan çok, kendini sorgulama ve kendini kendine izah etme metni bu. “Çocukluğumu hatırladığımda, büyük bir endişenin, bütün bir ömrü kaplayacak olan bir endişenin kıyısındaki büyük bir sükûnet gibi görünüyor bana” ifadesi ile anlatılan bir çocukluk döneminden sonra o endişenin içinde buluyor kendisini Alexis ve direnmeler, iç çatışmalar, teslim olmalar ve gizlenmelerin birbirleri ile iç içe geçtiği bir yaşamın ezici baskısı altında kalıyor. Yourcenar, hayatını müzik dersleri vererek kazanan Alexis’in bu mesleği üzerinden müzik ve yaşamdaki yeri ve etkileri üzerine yazdıklarının bir örneği olduğu gibi, ilginç bir şeyi de başarıyor: Yazdıkları hem Alexis ve eşi için ve aralarındaki ilişki için bir şeyler söylerken bize, bir yandan da onlardan bağımsız olarak da okunabilecek içerikteler. Bir başka ifade ile söylersek, Alexis eşine hitap ederken aslında bir şekilde yazar da okuyucusuna hitap ediyor sanki. Bu nedenle olsa gerek, edebî alıntıları sevenlerin kaynaklarından biri olmuştur Yourcenar’ın bu eseri de.

Alexis mektubunda, çocukluğunda yaptığı bestelerden bahsederken “… eserlerimiz, onları yazdığımız sırada, yaşantımızın çoktan aştığımız bir dönemini temsil ederler” diyor. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde geçen romanı bu savaştan yaklaşık 10 yıl sonra yazmış Yourcenar ve o tarihlerde 24, 25 yaşlarındaymış. Romanının kahramanın cümlesi üzerinden yazarın bir bakıma kendisini anlattığını düşünmek mümkün; kahramanının eşcinselliğini, doğrudan olmasa bile, kadınların çoğunlukta olduğu bir ortamda büyümesi ile ilişkilendirmiş gibi görünmesi önsözde de belirttiği gibi kendisinin çoktan geride bıraktığı bir düşüncenin sonucu görünüyor örneğin. Yazarın kendisi de Alexis’in sorgulamalarından, iç mücadelelerinden geçmiş midir ya da ne ölçüde olmuştur bu bilmiyorum ama Alexis’in, eşini dürüst olmak ve gerçek adına terk etmeye karar vermiş olması belki yazarın kendi yaşamı için de geçerlidir. “Acıya saygı gösterilir, iradi olmadığı için” ve “Zevk sadece bir duygu olduğu için neden hor görülür anlamıyorum” cümleri Alexis’e ait olsa da, bir o kadar yazarın kendisine de ait sanki. Alexis’in hepsi ilk cinsel uyanışlarının içinde debeleyip duran ve kabalaşan erkeklerle dolu bir yatılı okulda hissettiği rahatsızlığı anlatan bölümler ancak içeriden bir bakışla bu denli etkileyici anlatılabilirdi elbette.

Hissettiklerinin br hastalık olarak görüldüğünü bilmenin ve bunun da etkisi olan suçluluk duygusunun, kendini kontrol edebilmek için girişilen mücadelenin neden olduğu mutsuzluğun, “yasak eğilimler”in sonucu olan “kendimizi içimize hapsetme”yi kabulün yarattığı “nefsin ve kalbin mutlak yalnızlığı”nın her satırına sindiği bir kitap bu. Ne var ki bu karanlığı, terk etme eylemi ve ona giden süreçle aslında aydınlatıyor Yourcenar. “Terk ettiği için değil, bu kadar çok kaldığı için” özür dileyen, “günahı (bu bir günahsa) cinnete bunca yakın bir kendini inkâra” tercih eden Alexis’in dürüst olmak için yaptığı seçim güçlü bir irade ve iyi bir yürek gerektiriyor çünkü.

Yourcenar’ın kahramanının mektubu, “eşcinsel edebiyat”ının bir başka klasik örneğini, Oscar Wilde’ın Alfred Douglas’a yazdığı ve “De Profundis” adı ile kitaplaştırılan mektubu hatırlatacaktır pek çok okuyucuya. Wilde eleştirse de Douglas’ı, onu affetmeye hep hazır görünür; oysa bu mektubu yazdığı sırada Reading Gaol cezaevindedir yazar ve onu oraya götüren süreçte Douglas’ın da payı vardır. Alexis ise hem kendisine hem eşine acı çektirdiğinin farkında olduğu için verdiği kararın sonucu olacak ve o karara giren süreçte çektirdiği acılar için özür dileyen taraftadır. Wilde’ın mektubu iki eşcinsel erkek arasındaki aşkın sonucu, Alexis’inki ise eşcinsel bir erkeğin gönülsüz evlendiği eşine duyduğu arkadaşça sevginin ve saygının sonucudur bir başka fark olarak.

Edebiyat tarihin o büyük klasiklerinden biri değil bu kitap ve Wilde’ın mektubu/eseri kadar da popüler olmadı ve olmayacak da muhtemelen; ama değerini kesinlikle azaltmıyor bu. Bir karakterin kendini keşfini okuyucunun önüne o denli açık bir resimle çıkarıyor ki yazar, bir insanın ruhunu onun iradesi dışında çırılçıplak görmenin yaratacağı türden bir rahatsızlık ve mahcubiyetle baş başa kalıyorsunuz kitabı bitirdiğinizde. Bir eserin gücünün en önemli göstergelerinden biri de bu olsa gerek, güçlü bir kalıcılık.

(“Alexis ou Le Traité du Vain Combat”)

The Sugarland Express – Steven Spielberg (1974)

“Beni dinleyim, bayım. Şimdiye kadar araç çalma, aşırı hız, tehlikeli araç kullanma suçlarını işlediniz. Polise direndiniz ve tehdit ettiniz; görevini yapmasına engel oldunuz. Ruhsatsız silah bulundurma ve saldırı suçları da var; ama eğer beni bu araca girmeye zorlarsanız, adam kaçırmış olursunuz ki o da federal bir suç…”

Koruyucu aileye verilen çocuklarını ele almak için yasadışı yollara girişen ve bir polisi rehin almaları üzerine tüm güvenlik güçlerinin peşine düştüğü genç bir çiftin hikâyesi.

Senaryosunu Hal Barwood ve Matthew Robbins’in yazdığı, Steven Spielberg’in yönettiği bir ABD yapımı. Gerçek bir hikâyeden uyarlanan film popüler sinemanın usta ismi olan yönetmenin gişede en az gelir getiren yapıtı olmuştu. Komik bir havası da olan bu suç filmi; pek de becerikli olmayan iki genç insanın tüm bir eyalet polisini (ve hatta sivil militanlarını) peşlerine takan maceralarını, Spielberg’in maharetli zanaatkârlığının sonucu olan akıcı bir dil ile anlatması ve temposunu hiç yitirmemesi sayesinde kendisini ilgi ile izletiyor. Buna karşılık, tüm o kaos ve kargaşaya fazlası ile kapılınması, hikâyenin derinleşmesine ve karakterleri yeterince anlamamıza engel olmuş görünüyor. Cannes’da senaryo ödülünü kazanan, halkın ve medyanın kahraman yaratma ve peşine takılma (kısa bir süre sonra unutmak üzere kuşkusuz) alışkanlığını eleştirmesi ile de dikkat çeken yapıt, biraz eğlenerek biraz heyecanlanarak keyifle seyredilebilir yine de.

“Bu film 1969’da Texas’ta yaşanan gerçek bir olaya dayanmaktadır” ibaresi ile açılıyor hikâye. Geçmişlerinde bolca küçük suçlar olan bir çift bir çocuk için gerçekten de ortalığı birbirine katmış o tarihte Texas’ta ama o zaman yaşananlar ile filmde seyrettiklerimiz arasında elbette farklılıklar var. Örneğin gerçekte olay sadece birkaç saat sürmüşken, Spielberg’in filmi iki üç güne yaymış olan biteni; baştaki firar sahnesi ise tamamen senaristlerin hayalinden doğmuş ve finalde bir karakter polis tarafından vurulduğunda, filmde gördüğümüz gibi etkileyici sahnelere konu olamayacak kadar kısa bir sürede ve farklı bir yerde kaybetmiş hayatını. Sonuçta bir anaakım filmi için oldukça alışılagelmiş ve sık rastlanan bir uygulamanın sonucu bu değişiklikler ve gerçeği bir kenara koyarsanız, hikâyeye çekicilik de katmışlar açıkçası.

Hikâye, cezasının bitmesine 4 ay kalan kocası Clovis’i (William Atherton) ziyaret etmek için açık cezaevine gelen Lou Jean (Goldie Hawn) ile açılıyor. Kendisi de 3 hafta önce çıkmıştır cezaevinden ve 2 yaşındaki çocukları kendisi hapisteyken bir koruyucu aileye verilmiştir. Çoğu hırsızlık olan sayısız küçük suça karışmış ve bu eylemlerinde hiç silah kullanmamış olan genç çiftin geçmişi yetkililerin çocuğu onlara geri vermesine engel olmuştur ve genç kadın oğlunu alabilmek için içine düştüğü bürokratik süreçten yılmıştır. Kadın kocasını da ayartır ve ikili çocuklarını kaçırmak üzere yola koyulurlar. Ne var ki genç bir polis memuru (Slide rolünde Michael Sacks var) onların bu yolculuğunun zorunlu ortağı olunca işler çok büyür ve sinema tarihinin “en yavaş” takiplerinden (peşlerine düşen polislerin başındaki Tanner’ı Ben Johnson oynuyor) birini izleyeceğimiz eğlenceli hikâye başlar. Kaçırma planını yapan kadına direnemez kocası ama aslında yaptıkları büyük bir aptallıktır; çünkü hem cezasının bitmesine bu kadar kısa süre kalmışken cezaevinden kaçmak büyük bir hata olacaktır, hem de hikâye hiç de bekledikleri gibi sona ermeyecektir, final hariç biz bu hikâyeyi seyrederken eğleniyor olsak da.

Texas’ta geçen bir hikâyeyi elbette country şarkıları süslüyor sık sık: Conway Twitty ve Loretta Lynn ikilisinin seslendirdiği “Living Together Alone” (şarkı 1973 tarihli ama gerçek hikâye 1969’da yaşanmıştı) adlı şarkıdan Hawn, Atherton ve Sacks’ın arabada birlikte söyledikleri “When My Blue Moon Turns to Gold”a (aralarında Elvis Presley ve Emmylou Harris’in de bulunduğu pek çok sanatçının yorumladığı şarkı ilk kez 1944’te Cindy Walker tarafından kaydedilmiş) country melodileri hikâyenin Texas havasını destekliyorlar bolca. Filmin John Williams imzalı orijinal müzikleri ise onun Spielberg ile bugüne kadar süren ve yönetmenin sonraki pek çok filminde tekrarlanan işbirliğini başlatan ve ona özgü güçlü dramatik öğelerle değil, country motiflerinden beslenen hoş bir çalışma olmuş.

Yönetmenin 1963’te çektiği, tek bir sinemada ve çok kısıtlı bir süre gösterime giren “Firelight”tan sonraki ilk sinema filmi bu; ona ilk büyük başarıyı getiren 1971 yapımı ”Duel” televizyon için çekilmişti. Spielberg burada kahramanlarımızın cezaevinden kaçmak için kullandığı yaşlı çiftten başlayarak hafif bir mizahı hep canlı tutuyor ve aşırı hızlı değil, aşırı yavaş gidildiği için polisin dikkatinin çekilmesinden bu durumun sinema tarihinde görülen muhtemelen en yavaş takibe dönüşmesine, senaryo aksiyonun içinde seyircisini sık sık da gülümsetmeyi başarıyor. “Biz akıl hastası değiliz; aptalca şeyler yaptık ama akıl hastası değiliz” diyor bir sahnede Clovis peşine düşen polislere ama giriştikleri teşebbüsün aptalca olduğunu görmezden gelmeyi tercih ederek komedi unsurunun odak noktası oluyorlar. Benzincide geçen ve onlarca polis aracının karıştığı kaos sahnesi, rehine alınan polisin ikili ile bir süre sonra ister istemez bir “aile” oluşturması, Lou Jean’in indirim kuponu tutkusunun neden oldukları ve seyyar tuvalet sahnesi gibi farklı örnekler verilebilir filmin eğlendirici yanına. Biraz da bu nedenle final bir parça sert görünüyor ama bu eleştirel olarak tanımlanabilecek bölüm hikâyeye ek bir zenginlik katıyor.

Film çeşitli eleştiriler de barındırıyor ki -takibin yavaşlığına rağmen- tempolu ve eğlencesi de olan hikâyenin Cannes’dan aldığı ödülde bunun da payı olsa gerek. ABD’nin özellikle muhafazakârların çoğunlukta olduğu ve aralarında Texas’ın da olduğu eyaletlerinde silahın kutsal bir nitelik kazandığı ve “mahallesini” korumak için silah kuşanmaya hazır sivil militanların varlığı bir gerçek. Film bu tuhaf ama gerçek durumu epey alaya alıyor ve hikâyenin en sert eleştirilerinden birinin de konusu yapıyor. Bu sivil miltanlarının birinin aracının arkasındaki yazı da (“Komünistlerin kaydını tutun, silahların değil”) tıpkı silah gerçeği gibi günümüz ABD’sinin sıradan bir gerçeği. Hikâyenin eleştirisi bununla sınırlı da değil; keskin nişancıların soğuk profesyonelliklerinden (ki bu durum polis amirinin vicdanı ile dengelenmiş tam da bir Spielberg filminden beklenmesi gerektiği gibi) halkın kahraman yaratma huyuna (hayli çılgın ve eğlenceli bir hediye yağmuru sahnesi var filmde) Spielberg filmini aksiyon ve komedi ile sınırlamayarak doğru bir seçim yapmış.

Yine Spielberg ile çalıştığı “Close Encounters of The Third Kind” (Üçüncü Türden Yakınlaşmalar, 1978) ile Oscar kazanan Vilmos Zsigmond’un kamerasının hikâyenin temposunu çok iyi destekleyen çalışması ile önemli bir katkı sağladığı filmin ilginç bir görsel tercihi olan ve hüznü yakalayan son sahnesi Texas’taki Amistad Barajı’nın kıyısında çekilmiş. Bu isim pek çok sinemasevere Spielberg’in 1997’de çektiği “Amistad”ı hatırlatacaktır hemen şüphesiz; tam 23 yıl sonra bu isimde bir film çekeceğini herhalde yönetmenin kendisi de hayal etmemiştir o tarihte. İki (anti)kahramanımızın ve yanlarındaki polisin peşlerine düşen kalabalık arttıkça heyecanın ve aksiyonun da arttığı ve paralelde hikâyenin de gerçeklikten iyice koptuğu (film asıl olarak bir yergi olmayı seç(ebil)seydi bir sorun yaratmazdı bu durum) fimde özellikle Goldie Hawn hayli eğlenceli bir performans sergiliyor ama William Atherton ve kısa süren oyunculuk kariyerinden sonra hayatına bilgi işlem dünyasında devam eden Michael Sacks de ondan hiç geri kalmıyorlar. Spielberg’in en güçlü yapıtlarından olmasa da kesinlikle eğlenceli ve sürükleyici bir film olarak, izlenmeyi hak ediyor.

Re Granchio – Alessio Rigo de Righi / Matteo Zoppis (2021)

“Luciano için çok şey söylendi: Luciano deliydi. Luciano bir asilzadeydi. Luciano bir azizdi. Luciano bir ayyaştı. Birini öldürdüğü biliniyordu, sonra kaçtı”

Luciano adında bir adamın onsekizinci yüzyıl sonlarında başlayan ve onun İtalya’nın Toscana bölgesindeki Vejano halkı arasında bir efsaneye dönüşmesini sağlayan aşk, özgürlük ve hazine avı hikâyesi.

Senaryosunu Alessio Rigo de Righi, Matteo Zoppis, Tommaso Bertani ve Carlo Lavagna’nın yazdığı, yönetmenliğini Righi ve Zoppis’in yaptığı, İtalya ve Arjantin ortak yapımı bir film. Vejano halkından dinledikleri hikâyelerden yola çıkarak 2013’te “Belva Nera” ve “2015’te “Il Solengo” adlı belgesel filmleri çeken yönetmenler, yine aynı halktan dinledikleri bir başka hikâyeyi ise içeriği nedeni ile bir kurgu filme daha çok yakışır görmüşler ve ortaya bu film çıkmış. İtalya’da başlayan ve Arjantin’de sona eren hikâyeyi büyük bir çoğunluğu amatör olan veya ilk kez oyunculuk yapan isimlerden oluşan bir kadro ile çeken yönetmenlerin, sinema dili üçlemenin ilk iki filmindeki belgesel tonuna yaklaşan, görsel gücü hayli yüksek ve masal/efsane/gerçek karışımı bir öyküsü olan bu filmleri hayli çekici ve zaman zaman fazla dizginlenmiş görünse de dönemin toplumsal koşullarını da getiriyor karşımıza. İkinci bölümünde modern bir western (Leone’nin spagetti western’lerinin modern ve yalın bir yorumunu hayal edin) havası da yakalayan, farklı ve hikâyesine dürüstlükle yaklaşan bir yapıt.

Radyonun, sonra televizyonun, ardından İnternet ve sosyal medyanın olmadığı günlerde, küçük yerlerde yaşayanlar toplanıp birbirlerine hikâyeler anlatırlardı ve bu hikâyeler her yeniden anlatılışında değişir, dönüşür ve farklılaşırdı. İşte o günlerde, İtalya’daki Vejano kasabasında yaşayanlar arasında hikâyesi zamanla bir efsaneye dönüşen Luciano adındaki bir adamın öyküsünü izliyoruz filmde. Bu öyküyü iki ana parçada anlatıyor film ama hikâyelerin kahramanı aynı karakter olsa da bu parçaları ayrı birer film olarak seyretmek de mümkün. Bütünsellik bağlamında değerlendirilirse, bir eksiklik olarak görülebilir bu kuşkusuz ve ilkinin meditasyon havalı bir masala, ikincisinin ise westen’e yaklaşması bu ayrıksılığı destekliyor. Ne var ki ilkinde yörenin prensinin bir uygulamasına karşı çıkan ayyaş/deli/kahraman bir adamın sevdiği kıza kavuşma arzusunu, ikincisinde ise aynı kahramanın beş yıl sonra Arjantin’de bir hazine peşindeki macerasını izlediğimiz bu bölümlerin başarısı bu eksikliği rahatlıkla gideriyor.

“Aziz Orsio Günahı” başlığını taşıyan bölümde tanışıyoruz Luciano (Gabriele Silli) ile. Elinden içki şişesi hiç eksilmeyen, köylülerden birinin kızı ile aşk yaşayan ve rahat hareket eden (köyün ortak çeşmesinin büyük kurnasında çamaşır yıkayan bir kadının yanında çırılçıplak soyunup suya girecek kadar rahat) cesur biridir Luciano. Prensin, köylülerin sürülerini otlatmaya götürmek için kullandığı bir kestirme yolu, kendi toprağı olduğu gerekçesi ile kapatmasını herkes boyun eğerek kabul ederken, tek direnen Luciano olur ve onun direnişi istemeden neden olduğu bir ölüme de yol açar ki bu trajedi onun yöreden uzaklaş(tırıl)masının ve ikinci hikâyeyi yaşadığı Arjantin’e yolculuğunun da nedeni olur. Gerek açılışta geçen günümüz sahnelerinde, gerekse birinci bölümde köylüleri izlediğimiz pek çok sahnede has bir belgesel tavrı takınıyor yönetmenler ve hayli cazip bir yerel gerçekçilik yakalıyorlar. Köy halkından seçilen “oyuncular”ın doğallığı ve yönetmenlerin onları adeta özgür bırakmış görünen tercihleri bu çekiciliğin herhangi bir zorlama olmadan yaratılabilmesini sağlamış. Prens üzerinden iktidar eleştirisinin ve sömürü düzeninin ortaya konduğu bu bölüm, koyunların yeteri kadar beslenemediği için sütlerinin az olması gibi saptamalar üzerinden de canlı tutuyor eleştirisini ve zaten “deli” Luciano’nun isyanı da bir direniş resmi çiziyor ama yine de filme burada yeteri kadar “politik” olmadığı eleştirisi getirilebilir. Örneğin Taviani kardeşlerin bu hikâyeyi farklı bir şekilde ele alacağını düşünmeden edemiyorsunuz ama bu durumu ille de olumsuz olarak görmek gerekmiyor. Sonuçta bir halk masalını, anlatıla anlatıla efsaneye dönüşmüş bir hikâyeyi tam da gerçek anlatıcılarının (köylülerin) algısı ve yaklaşımı üzerinden aktarmayı ve bu bağlamda dürüst bir tutumu seçen bir film var karşımızda.

İlk bölümünde Vejano’daki yerel halkın dilini ve şarkılarını bir anlatım aracı olarak da kullanan film ikinci bölümde bizi beş yıl sonrasına ve Arjantin’e götürüyor. “Dünyanın Pisliği” başlığını taşıyan bu bölümde yerli halktan çalınan altınları İspanya’ya götürürken karaya oturan bir gemideki hazineyi kaptanın sakladığı yeri bulmaya çalışanların hikâyesi anlatılıyor. Luciano’nun da aralarında olduğu adamların altın peşindeki macerası bir yandan Amerika’yı yağmalayan İspanyolların suçlarını hatırlatırken bize, bir yandan da adeta bir western öyküsü anlatması ile ilgi çekiyor. Kapanış jeneriğindeki yazılarda kullanılan yazı karakteri seçiminin de desteklediği bu western havası hikâyeye ek bir çekicilik katmış. Öykünün içeriği bir spagetti western filminde de görülebilecek türden kesinlikle ama yönetmenlerin buradaki sinema dili, hatırlattığı türün gösterişinden özenle uzak duruyor. İhanetler, işbirlikleri, cinayetler, hırs, servet gibi ögelerle süslü hikâyede Alessio Rigo de Righi ve Matteo Zoppi ikilisi belgeselci kökenlerine ve yaklaşımlarına sadık kalmışlar ve bu nedenle daha da güçlenen ve gerçekçi olmasının sağladığı olanaklarla zenginleşen bir sonuç koymuşlar ortaya. Üstelik Latin Amerika topraklarında yaşanan olayları anlatırken, kıtanın büyülü gerçekçilik akımından da yararlanarak yapıyorlar bunu.

İlk bölümde mekânların ve doğanın hikâyenin önemli bir başarı ile kullanılması ile dikkat çeken film, bu başarısını ikinci bölümde daha üst bir düzeye taşıyor. Arjantin’in en güney ucunda yer alan Ushuaia şehrindeki “Tierra del Fuego” (Türkçesi ile söylersek, Ateş Toprakları) adlı takımadanın doğasını üstün bir başarı ile hikâyenin en önemli unsurlarından biri yapmış yönetmenler ve görüntü çalışmasını üstlenen Simone D’Arcangelo. Görsel başarı sadece dış çekimlerde değil, iç çekimlerde de gösteriyor kendisini hikâye boyunca. İlk bölümde yer alan ve babasının yaralı Luciano’yu yatağına yatırdığı sahne örnek gösterilebilir bu başarıya. İki mumun ve bir gaz lambasının aydınlattığı, sarı ve kırmızının karışmı renklerin hâkim olduğu ve Luciano’nun kolunun babasının omuzundan sarktığı görüntü müthiş bir klasik tablo güzelliği taşıyor örneğin. Klasik ressamlardan birinin elinden çıktığına ve çarmıhtan indirilen İsa’nın yatağa yatırılmasını tasvir ettiğine yemin edebileceğiniz bir “tablo” burada tanık olduğumuz. Filmde ışığın çarpıcı kullanımına bir başka örnek ise Luciano ile sevdiği kızın babası arasındaki yüzleşme sahnesi.

“Bir fırsat gördüm ve onu kullandım; sonuçta burası Amerika” diyor karakterlerden biri ve film ABD’nin ülke olarak kurulmasının arkasında yatan sömürü ve katliamlara işaret ediyor imalı bir şekilde. İlk bölümde bilmeden neden olunan bir ölümün faili ve kurbanları arasındaki ilişkinin bir benzerinin Yılmaz Güney’in 1968 tarihli “Seyyit Han”ında olmasının kültürler arası ortaklığın bir örneği olduğunu söyleyebileceğimiz filme Vittorio Giampietro’nun müzikleri de, özellikle tedirginlik duygusunu yarattığı anlarda önemli bir çekicilik katmış. Yönetmenlerin Vejano’da halktan dinledikleri hikâyeleri, Tierra del Fuego’ya gittiklerinde dinledikleri ve ilgili dönemde oraya gelen İtalyan göçmenlere ait olanlarla ve farklı sanatçıların eserlerinden (yönetmenlerin kendi ifadelerine göre; Arjantinli Jorge Luis Borges, İtalyan Dino Campana ve Şilili Roberto Bolaño Ávalos) aldıkları ilhamlarla bir araya getirdiği filmi bir arayış hikâyesi olarak özetlemek mümkün: Aşkı, serveti ve özgürlüğü arayanların hikâyesi. Burada Luciano’nun hikâyenin ikinci bölümde peşine düştüğü şeyin aslında hazinenin kendisi değil, onun sayesinde eve dönüş şansı olduğunu düşünürsek; bu bağlamda, aranan asıl şeylerden birinin “ev” olduğunu da kaçırmamak gerekiyor.

Halk bilimine (folklor) ilgisi ile bilinen Amerikalı yazar Joseph Campbell 1969’da yayımlanan “The Flight of the Wild Gander: Explorations in the Mythological Dimension” adlı kitabında halk hikâyelerini “Ruhun görsel dilinin ilk okuma kitabı” olarak tanımlar. Alessio Rigo de Righi ve Matteo Zoppis de bu tanıma uygun bir şekilde; görsel gücü yüksek ve hikâyesinin içinde doğduğu toplumun ve bireylerinin ruhuna yaklaşmayı deneyen bir çalışma. Luciano’yu canlandıran Gabriele Silli’nin ilk bölümde hüzün ve öfkenin hâkim olduğu sessiz karakterini, ikinci bölümde sadeliğini koruyan bir performansla bir “aksiyon” kahramanına dönüştürebilmesi ile de dikkat çeken ilginç bir yapıt bu, özetlemek gerekirse.

(“The Tale of King Crab”)

The Chalk Garden – Ronald Neame (1964)

“Karşınızda Laurel’ın dönüşebileceği kadını görüyorsunuz; yalan söyleyen, aldatan ve nefret eden bir çocuk… çünkü sevildiğine dair basit bir gerçeğe bile inanmıyordu… inanamıyordu”

On altı yaşındaki sorunlu genç bir kızın dadısı olarak girdiği evde bir yandan ona yaklaşmaya çalışırken, bir yandan da herkesten gizli tuttuğu geçmişi ile yüzleşmek zorunda kalan bir kadının hikâyesi.

Britanyalı yazar Enid Bagnold’un ilk kez 1955 yılında ABD’de sahnelenen aynı adlı oyunundan uyarlanan senaryosunu John Michael Hayes’in yazdığı, yönetmenliğini Ronald Neame’in yaptığı bir Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı. Oyunun içeriğine genel olarak sadık kalan film zaman zaman tiyatrodan yeterince uzaklaşamamış görünse de aile ilişkileri, sevgi, pişmanlık, fedakârlık ve emek (ilişkiler için harcanan türünden) üzerine iyi oynanmış ve kendisini ilgi ile izletmeyi başaran bir çalışma. Tümü Britanya kökenli oyunculardan oluşan kadrosu ve Agatha Christie okumuş olanların hemen tanıyacağı türden ve İngiliz kırsalında bolca yer alan büyük malikânelerden birinde geçen dramatik hikâyesinin gizem öğeleri ile de ilgi çekebilecek, öte yandan dadı ve çocuk ilişkisi açısından zaman zaman bir Disney yapıtını çağrıştırmak gibi sorunu da olan bir film.

İç ve dış tüm çekimleri İngiltere’de gerçekleştirilen film, çok kısa sahnelerdeki bir iki karakter dışında hep ana karakterlerin karşımıza çıktığı, hemen tamamı malikânenin içinde ve bahçesinde, ve ıssız bir sahilde geçen bir hikâye anlatıyor. Alışveriş için gidilen kasabadaki kısa sahnede hayli uzaktan görülen birkaç kişi dışında, film adeta yalıtılmış bir ortama yerleştirmiş hikâyesinin kahramanlarını ve öyle ki o muhteşem deniz kenarı bile nasibini almış bu izolasyondan. Bu durum kaynak oyunun içeriğine bağlı kalınmasının sonucu olduğu kadar, film ekibine bir kolaylık sağladığı için de tercih edilmiş olsa gerek. Eski filmlere özgü bir biçimde sahnelerin bol diyaloglu olması da yine kaynak oyuna işaret ediyor elbette; bu yeterince sinemalaşamama durumu bir problem yaratabilirdi eğer klasik sinemanın hikâye anlatma ustalığı ve hikâyenin -zaman zaman Hollywood usulü klişeler kendisini gösterse de- dramatik yapısı, gizemi ve gerilimi devreye girmeseydi. Dolayısı ile filme çekilmiş bir oyun havası hissetmiyorsunuz hemen hiç ve hikâye akıp gidiyor. Üstelik filme oyunda olmayan ek diyaloglar da eklendiğini düşününce, bu başarı daha da önem kazanıyor. Bu arada, bu ek diyalogların genellikle, malikânedeki uşağı oynayan John Mills ile sorunlu genç kızı canlandıran ve gerçek hayatta kızı olan Hayley Mills arasında geçen sahnelere eklendiğini söylemekte yarar var. Anlaşılan yapımcılar seyircinin ilgisini artırmak için gerçek aile ilişkisini kullanmışlar bir pazarlama yöntemi olarak.

Film başka bir aday kadınla aynı gün malikâneye gelen bir dadı adayı (Miss Madrigal rolünde BAFTA’ya aday olan Deborah Kerr var) ile açılıyor. Ev sahibesi Mrs. St. Maugham (Oscar’a ve BAFTA’ya aday olan Edith Evans) gelen her dadıyı işinden eden ve onların sırlarını keşfederek hayatlarını zorlaştıran torunu Laurel (Hayley Mills) ile yaşamaktadır bu evde. Genç kızın annesi eşini terk ederek başka bir erkekle evden ayrılmıştır ve bu nedenle hem annesi hem de kızı kendisinden nefret etmektedir. Evi çekip çeviren uşak (John Mills) kıza duyduğu babacan sevgisi sayesinde durumu idare eden ve kendi geçmişinde de sonradan öğreneceğimiz bir travması olan yalnız bir adamdır. Hikâyenin bundan sonrası seyircinin tahminleri ve beklentilerine uygun olarak ilerleyecek ve seyirci kendisine vaat edileni alacaktır bir anaakım filmde hep olduğu gibi.

Miss Madrigal’ın geçmişindeki gizem, bir ara unutulur gibi olsa da, hikâye içinde önemli bir yer tutuyor. Kapıyı kendisine açan uşağın onunla ilgili ilk izleniminden (dadı ilanı için gelmiş olamayacağını düşünüyor adam) genç kızın bir dedektif gibi araştırma yaparak edindiği bilgilere (tüm kıyafetlerinin yeni olması, masasında hiçbir sevdiğinin fotoğrafının olmaması, kadının evde gördüğü bir fotoğrafa korku ile bakması vs.) pek çok unsur üzerine kurulu bu gizem sonunda açılıyor ve güçlü olmasa da yeterli dozda bir çekicilik katıyor filme. Hikâyenin bocaladığı yer ise, temel olarak yetişkinler için çekilmiş bir film olduğunu zaman zaman unutup, Disney’in o tarihlerde bolca çektiği aile filmlerine yaklaşması. Freud’dan bahsedecek kadar bilgili genç kızın, aynı bilim adamının geliştirdiği psikanalitik teoriye göndermeler içeren “ateş yakmayı sevmesi” gibi davranışları kuşkusuz yetişkinleri işaret ediyor, hikâyedeki cinayet gibi. “Oyuncak bebeğe annelik” sahnesi de tam bir psikanaliz konusu olabilir örneğin. Buna karşılık dadı ile kız arasındaki pek çok sahne rahatlıkla bir Disney filmine de yerleştirilebilecek içerikteler. Anneane, kızı ve torununun tarafları olduğu iki farklı anne – kız ilişkisi türünden ilişkiler örneğin Bergman’ın filmlerinde de yer alır ama elbette buradaki “derinlik”le değil. Hayley Mills’in yönetmen tarafından fazla fingirdek, oyuncu (orijinali ile “kittenish”) bulunan, aksamayan ama bir parça gösterişli oyunu da bu Disney havasına katkı sağlamış gibi.

Arada bir Agatha Christie atmosferi de veriyor bize film ki bunu sağlayan temel unsur sadece İngiliz malikânesi veya karakterlerin, her ne kadar hikâye 1960’larda geçiyor gibi olsa da özellikle anneannenin örneği olduğu gibi, daha eski bir döneme ait bir yaşam sürüyor havası taşımaları değil. Bir cinayet, dadı ile ilgili sırların ortaya dökülmesi ve yüzleşme (evet, bir Poirot sahnesi gibi) ve gizemlerin birer birer çözülmesi de destekliyor bu havayı. Bu durumun yarattığı aşinalıktan bolca yararlanan filmin senaryosundaki bazı replikler ise tam da anaakım filmleri sevenlerin alıntı yapacağı türden: “Tanrı gözyaşlarımızı boşaltmamız için yaratmıştır”, “Kalp sevdiği her insan için odası olan bir evdir” veya “Toprağınız kendisinde olmayanı bitkilere veremez” türünden sözler hikâye boyunca sık sık çıkıyor karşımıza. Bu, “seyredilen sahneyi seyirciye açıklama” yaklaşımının sonucu elbette ve Malcolm Arnold’un imzasını taşıyan müzik de benzer bir işleve sahip. Yönetmen Neame bu güçlü ve dramatik ama her sahnenin altını da kalın çizgilerle çizen müzikten nefret ettiğini söylemiş bir konuşmasında.

Sevilmemek kadar, sevilmediğini düşünmenin de yaratacağı travmaları popüler sinemanın kalıpları içinde kalarak ve seyircisinin ilgisini canlı tutmayı başararak anlatan film “Geçmiş henüz iyileşmemiş bir çirkin yaradır” repliğine de uygun olarak yüzleşmenin ve -en azından mümkün olduğu ölçüde- bu yarayı iyileştirmenin önemini anlatıyor temel olarak. Tiyatro sahnelerinde uzun süre perde açan oyunu görenler, orijinalindeki gerilimin sinema perdesine hak edilen ölçüde aktarılamadığını söyleseler de, bu duygunun ortalama bir sinemaseveri tatmin edecek ölçüde yaratılabildiği söylenebilir rahatlıkla. Deborah Kerr’in klasik oyunculuğu ile de değerlenen film tüm kadrosundan benzer bir başarı elde ediyor (Yukarıda belirtilen probleme rağmen Hayley Mill de dahil buna) ve özellikle Edith Evans, yalınlığı karakterinin gösterişli havası ile çekici bir biçimde birleştirebilmesi ile göz dolduruyor.

Açılış sahnesinde gördüğümüz ve White Cliffs of Dover adı ile bilinen kayalıkların kireci andıran beyazlığı ve hikâyenin geçtiği malikânenin bahçesindeki toprağın, istenen verimin alınamamasına neden olan kireç özelliği filme (ve kaynak oyuna) adını vermekle kalmıyor, aynı zamanda hikâyeyi de özetliyor bir bakıma. Laurel’ın o “toprak”ta yetişmesi mümkün değildir; çünkü ihtiyacı olan anne sevgisi yoktur orada ve “Bu dünyada tek dayanağımız gerçektir” diyen Miss Madrigal işte bu sorunu sorunu çözecek ve bir taraftan kendi yarasının da iyileşme sürecini başlatacaktır en azından. Klasik sinemanın seyirciyi şaşırtmayan, ona beklediğini vermek üzerine kurulu tercihleri ile bezeli film, elbette hiçbiri sağlam bir sinema için yeterli derinliğe ulaşamayan derinlikle ele alınan dram, psikoloji ve gerilim unsurları ile de ilgiyi hak eden eski usul bir çalışma.

(“Şımarık Kız”)