Sorgulayan Denemeler – Bertrand Russell

Britanyalı filozof ve matematikçi, entelektüel sıfatını tüm insanlık tarihi içinde en çok hak eden isimlerden biri olan Bertrand Russell’ın denemelerinin derlendiği bir kitap. İlk kez 1928’de yayımlanan eserin orijinal adının da (“Sceptical Essays” – Kuşkucu Denemeler) vurguladığı gibi, Russell kitapta yer alan tüm makalelerde kuşkuculucuğu, sorgulamacı ve rasyonel düşünceyi öne çıkararak dile getiriyor düşüncelerini ve her biri insan(lığı)n geleceğinde kritik önemi olan konular hakkında ince zekâsını (ve araya sıkıştırdığı ironi becerisini) kullanarak okunması gereken bir derleme oluşturuyor. Politik, sosyal veya ekonomik düşüncesi ne olursa olsun, fikirlere ve inançlara her türlü sorgulamadan uzak duranlara sağlam bir eleştiri içeren denemelerdeki bu yaklaşım gerçek bir aydının takınması gereken bakışa işaret ediyor ve karşı karşıya kaldığımız ve kalacağımız her türden sorunun çözümünün bu tavır sayesinde yaratılabileceğini kanıtlıyor.

Voltaire’in “Le Micromégas” adlı kısa romanında yer alan ve kitabın Türkçe tercümesinde nedense yer verilmeyen bir sözü ile açılıyor yapıt: “Sevmek ve düşünmek: Ruhların gerçek hayatı”. Russell’ın kitabı için çok doğru bir alıntı olmuş bu; çünkü denemelerin tümünde konusuna (rasyonel) düşünce ve sevgi ile yaklaşmış Russell da. Eserde yer alan yazıları bu açıdan iki temel gruba ayırmak mümkün: Rasyonel düşüncenin tanımı ve önemi, ve çok farklı alanlarda bu düşünme yöntemi kullanılarak öne sürülen düşünceler. Kuşkucuk için şu kuralları getiriyor Russell: “1-Uzmanlar bir görüşte hemfikir ise, bunun tersinin doğru olduğundan emin olunamaz. 2- Uzmanların hemfikir olmadığı bir görüş uzman olmayanlarca kesin doğru olarak kabul edilemez. 3- Bütün uzmanlar, doğru olması için yeterli neden bulunmadığını kabul ediyorlarsa, sıradan bir kimsenin karar vermekte çekingen davranması akıllıca olur.” Bilimsellik açısından kesinlikle ve elbette doğru olan bu tanımı 1920’lerde dile getirmiş Russell ve üzerinden geçen yüz yıldan sonra da geçerliliğini koruyor bu tarif. Evet, koruyor ama insanlığın genel düzeyinin bu açıdan bir “ilerleme” gösterdiğini iddia etmenin zor olduğunu da gizlemiyor öte yandan. Kutuplaştırmanın/ötekileştirmenin yönetmenin en sağlam stratejilerden biri olduğu ve bu stratejiyi egemen kılmanın en sağlam yolunun da inanları mutlak kılarak, onları her türlü sorgulamadan da muaf kılmak olduğu bir dünyada Russell’ın önerileri çok daha doğru ve bir o kadar da ütopik duruyor maalesef. Yine de Russell’ın yazdığı gibi, “Eğer insanlar bir başkasının mutsuzluğu peşinde koşmak yerine, kendi mutluluklarının peşine düşmeyi öğrenirlerse”, aslında hiç de zor değil bu ütopyayı gerçekleştirmek; çünkü sevgi nefretin önüne geçecek ve eylemlerimizin arkasındaki temel dürtü de o olacaktır.

“Doğru olduğuna dair herhangi bir kanıt bulunmayan bir önermeye inanmak sakıncalıdır” diyor kitaptaki ilk yazıda Russell ve bu açıdan dinsel, ideolojik veya diğer herhangi bir türden tüm inanları baştan mahkûm ediyor. Örneğin “İnançlar gerçekten ne ölçüde kanıtlara dayanır?” ve “Öyle olmaları ne ölçüde olanaklı veya arzu edilen bir şeydir?” sorularının cevapları üzerinden ilerleyerek kuşkuculuğun, rasyonelliğin ve bilimselliğin öneminin altını ısrarla çiziyor her yazısında ama bunu bir başka boşinan yaratma tuzağına düşmeden yapıyor. Russell kendisini “rasyonalist”, “özgürlükçü”, “sosyalist”, “enternasyonalist” ve -ikisi arasında karar vermenin güçlüğünden söz ederek- ateist veya agnostik olarak tanımlayan bir aydın. Diğer eserlerini olduğu gibi, bu kitaptaki yazılarını da bu tanımlamalara uygun düşen bir bakışla yaratmış olan yazarın, kurtuluşu “gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal veya siyasal değişimlerde değil, bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerine daha akıllıca ve dengeli bir bakış açısı getirme çabaları”nda bulması ve özellikle tek kurtuluş yolu olarak bir ideolojiyi ve ona uygun toplumsal dönüşümü işaret edenlerden farklı bir noktada durması da önemli. Kitaptaki birden fazla yazıda rakip ideolojiler olan kapitalizm ve komünizmi olumlu/olumsuz yönleri ile ele alıyor Russell (yazıların 1920’lere ait olduğunu ve Sovyetler’deki komünizm uygulamasının en popüler günlerinde olduğunu hatırlamakta yarar var burada) bu farklılığa uygun olarak.

Russell’ın kitabı günümüz Türkiyesi’nde eğitimden tamamen çıkartılmış olan felsefenin önemini ve bu kaybın bireysel ve toplumsal sonuçları üzerine düşünmeyi de teşvik ediyor. Yazar, “Orta Çağ’ın sonlarından bu yana felsefenin sosyal ve politik önemi giderek azalmıştır” derken, herhalde örneğin Türkiye’de gelinen noktayı hayal dahi etmemiştir. Çeşitli tabuları da sorguluyor Russell ve 1920’lerin Batı ülkelerinde “iyi insan”, “erdemli insan” için genel kabul gören tanımları da eleştiriyor farklı örnekler üzerinden ve kendi tanımını da getiriyor: “Bir insan eğer mutluysa, coşkuluysa, cömertse ve başkalarının mutluluğuna seviniyorsa “iyi” insan sayılmalıdır. Benzer şekilde, püritanizm ve ahlakçılık da yazarın eleştirilerinden paylarını alıyorlar kitaptaki birden fazla denemede ve gücün (iktidarın) onların eline geçmesinin yarattığı tehlikeleri ele alıyor net ve ortalama okuyucunun anlayabileceği bir dil kullanarak. Russell’ın kitabının bir önemi de bu dil konusunda ortaya çıkıyor; felsefeden dinlere ideolojilerden bilim dallarına ve politikaya çok farklı alanlarda gezinen yazıların tamamında bu konuların uzmanı olmayanların da rahatlıkla takip edebileceği metinler var ve daha da önemlisi, daha derin yeni okumaları teşvik eden metinler bunlar.

“İnanma arzusu” konusunda öğütler verdiğini söylediği Amerikalı filozof William James’e nazire olarak “kuşku duyma arzusu”nu ve bunun uzantısı olan “öğrenme arzusu”nu öğütlüyor dünyaya Russell; rasyonalizm ve özgürlükçü düşüncenin önünde üç engel (Eğitim, propaganda ve ekonomik baskı) görüyor ve bunlarla mücadelenin yöntemleri üzerine düşüncelerini belirtiyor. Serbest rekabeti düşüncelerde değil, sadece ticarette öngören dönemin liberalizmini de eleştiren Russell kitaptaki son deneme olan “Geleceğe Dönük Bazı Tahminler”de, gelecek için olumlu ve olumsuz öngörülerini de açıklıyor ve tartışmaya hayli değer tahminlerde bulunuyor. Gerek içerdiği düşünceler, gerekse bu düşüncelerin yaratılma yöntemleri olan kuşkuculuk odağı ile okunması gereken bir yapıt bu.

(“Sceptical Essays”)

L’amour à la Mer – Guy Gilles (1965)

“Dün aklımdan çok üzücü bir düşünce geçti. Eğer bir gün seni bir daha görmemek zorunda kalırsam, sana olan aşkımdan vazgeçmek zorunda kalırsam yaşamaya nasıl devam ederim bilmiyorum. Başka bir erkeği asla sevemem. Aşkı tanımadan evvel, dünyanın en geniş hayal gücüne sahip olsak da, bizi nasıl bir şeyin beklediğini öngörmek mümkün değil. Seninle tanışmadan önce etrafıma bakardım, yüzlere ve insanlara. Kendime, nasıl seçeceğim diye sorardım. Bir çehreden sıkılırdım ben. Diğer herkes nasıl beceriyor bunu diye sorardım. Şimdi birinin yüzünü gördüğümde aklıma seninki geliyor. Sorularıma dair tüm cevapları aşkta buldum”

Parisli bir genç kadınla tatilde tanıştığı bir denizci er arasındaki, yaz günlerinde başlayan ve sonbaharın başlaması ile ara vermek zorunda kaldıkları aşkın hikâyesi.

Guy Gilles’in senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bir Fransa yapımı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt Yeni Dalga’dan esintiler taşıyan; öyküde adı da geçen Fransız şair Jacques Prévert’in şiirlerinin ve klasik şansonların tadını hatırlatan bir aşk filmi. Aşk, özgürlük, gençlik ve hüzün/melankoli üzerine tüm alçak gönüllü yapısı içinde müthiş bir başarı yakalayan film siyah-beyaz ile renkli arasında gidip gelen görsel tercihleri ve lirik hikâyesi ile sinema tarihinin keşfedilmeyi hak eden klasiklerinden biri.

Edith Piaf ve Fréhel ile birlikte “Chanson Réaliste” (Paris’in işçi sınıfının ve yoksullarının hayatlarını konu edinen şansonlar) geleneğinin en önemli temsilcilerinden biri kabul edilen Fransız şarkıcı Damia’nın söylediği “L’étranger” adlı şarkı ile açılıyor film. Piaf’ın da seslendirdiği şarkıda gemisi evi, deniz de köyü olan bir denizci yabancıya olan aşkını anlatır bir kadın. Şarkının sözleri hikâye ile dolaylı da olsa ilginç bir şekilde örtüşüyor ve Gilles’in senaryosunu yazarken bu şarkıdan yola çıktığını bile düşünebilirsiniz. Şarkıya pencere kenarındaki çiçekleri sulayan bir el, karşı pencerede saçını tarayan bir kadın, bu siyah-beyaz karelerin arasına giren renkli deniz, kayık ve denizci görüntüleri eşlik ederken iki kadının samimi sohbetinin içinde buluyoruz kendimizi; genç kadının (Geneviève Thénier) adı Geneviève’dir. Sekreter olarak çalışmaktadır, aşk şarkılarını sevmektedir (Damia’nın şarkısı da yanlarındaki radyodan gelmektedir) ve annesi ile geçirdiği yaz sırasında tanıştığı Daniel’e (Daniel Moosmann) âşıktır. Daniel askerliğini Cezayir’de yapan bir denizcidir, izninde Paris’e gelecek ve buluşacaklardır. Hikâyenin başındaki yaz günlerinde bu iki gencin aşklarını izletir bize film, adamın izni biter ve araya sonbahar girer; adam Brest’te askerliğine devam edip arkadaşları ile vakit geçirirken, kadın Paris’te onun askerliğinin bitmesini beklemektedir ve aşkları karşılıklı mektuplar üzerinden sürer.

Sadece Fransız sinemasının değil, tüm sinema tarihinin en kendine özgü yönetmenlerinden biri Gilles ve bu ilk uzun metrajlı çalışmasında da, sinemasına aşina olmayanlar için küçük ve değerli bir mücevheri keşfetmenin tadını yaratıyor kesinlikle. Yönetmenin kuzeni olan Jean-Pierre Stora’nın filmin hüzünlü uçarılığının tonlarını taşıyan başarılı müzik çalışmasının yanı sıra, Damia’nın söylediği de dahil olmak üzere hikâye boyunca kulağımıza çalınan şarkıları da dikkat çeken film dolaylı yoldan da olsa politik bir içeriğe sahip. Daniel’in Cezayir’den Paris’e gelirken bindiği uçakta, Cezayir’in bağımsızlığı ile sonuçlanan savaştan sonra ülkelerine dönmekte olan Fransızlar da vardır. Filmin çekimlerine 1962’de başlanmış olmakla birlikte ancak 1965’te tamamlanabildiğini ve o yıl gösterime girebildiğini biliyoruz. Dolayısı ile filmin başındaki bu sahnenin Cezayir Savaşı’nın henüz bitttiği ya da bitmek üzere olduğu bir dönemde çekildiğini düşünebiliriz. Daniel’in “her şeylerini bırakıp gelen” Fransızlar için üzüldüğünü söylemesi yanlış bir politik duruşun işareti değil ama ve zaten Gilles de doğum yeri olan Cezayir’e hep bağlı kalmış; “Pied-noir” (Kara Ayaklar) olarak isimlendirilen ve çoğu Cezayir’de doğup büyümüş Fransız kökenlilerin “vatan”larını bırakıp Fransa’ya döndükten sonra yaşadıkları da -elbette asıl kurbanların Cezayirliler olduğunu asla değiştirmeden- trajik hikâyelerdi çünkü. Gilles’ın senaryosunun bu politik konuda daha ileri gitmesi dönemin Fransa koşullarında pek mümkün değildi kuşkusuz.

Filmin tüm hikâyesi, diyalogları ve tam bir Fransız havası taşıması seyrettiğimizin adeta bir Prévert şiirinin veya bir Brel şarkısının (Evet, Brel Belçikalıdır ama Frankofon dünyanın en önemli sanatçılarından biridir) uyarlaması olduğunu düşündürüyor bize. Daniel’in Brest’te askerliğini sürdürürken Geneviève’e yazdığı bir mektupta Prévert’in “Barbara” adlı şiirinden bir bölüme (“Dinmek bilmeyen bir yağmur yağıyordu Brest’e / Siam Sokağı’nda rastladım sana”) yer vermesi, erkek ile kadının yataktaki ilk sohbetlerinin bir örneği olduğu diyalogları ve karşılıklı yazılan mektupların metinleri (Örneğin Daniel’in Brest ve Prévert’den bahsettiği mektup), birkaç kez karşımıza çıkan ve hikâyenin zaman zaman lirik bir gerçekçiliğe uygun olan ara yazıları (“Yaz bitmek üzereydi. Her şey çoktan hatıralara, muhafaza edilen anlara dönüşmüştü”) ve Guy Gilles’in kendisinin canlandırdığı ve diğer oyuncular gibi kendi adını taşıyan asker karakterinin -bir parça gereğinden uzun görünen- Paris günleri anlatımı bu havayı destekleyen ögelerden sadece birkaçı. Jean-Marc Ripert imzalı görüntüler de benzer bir havadalar; özellikle Daniel’in Brest’teki gece görüntüleri renklerin etkileyici kullanımı ile hüzünlü bir şehir gecesini hissettirmesi ve zaman zaman neredeyse her birinin birer hikâye anlatması ile çok başarılı ve ince bir düşüncenin ürünü olmuş kesinlikle. Görüntü çalışması ile ilgili olarak, renkli sahnelerdeki canlı ve güçlü tonların seçiminin siyah-beyaz sahnelerle hoş bir kontrast yarattığını da belirtmek gerekiyor.

Yazın aşkı, sonbaharın ise melankoliyi davet ettiği filmin oldukça hoş bir süprizi de var: Fransız sinemasının ünlü oyuncuları kısa birer sahnede karşımıza çıkıyorlar hikâyede. Henüz ilk uzun metrajlı filmini çekmekte olan Gilles’in onları bu rollere ikna etmesi belki de o yıldızların hikâyeyi beğenmelerinin de sonucudur; sonuçta filme ciddi bir çekicilik katıyor bu isimler. Alain Delon ve Juliette Gréco sinemada seyredilen bir filmin oyuncuları olarak yer alırlarken hikâyede, Jean-Claude Brialy gece yaşamayı seven bir adamı canlandırıyor. Benim için asıl sürpriz Jean-Pierre Léaud’un sinemadan çıkan ve metroya binecek parası olmayan bir genç adamı canlandırması olurken, Fransız sinemasında bir seks sembolü olan Lili Bontemps’ı şarkı söylerken ve Sophie Daumier’i bardaki kız olarak görüyoruz. Aslında Romy Schneider de varmış filmde ama onun sahneleri son kurguda kesilmiş nedense.

Birkaç sahnesinin ve Noun Serra imzalı kurgunun Godard’ın 1960’larda Yeni Dalga dönemindeki yapıtlarını da çağrıştırdığı filmde başta ıslak Brest sokakları olmak üzere yağmur hep kendisini gösteriyor hikâyenin hüznüne hem biçim hem içerik açısından destek olacak şekilde. Biçimle içeriğin müthiş bir uyum içinde olmasının örneklerinden sadece biri bu. Aşka ve hayata Daniel’inkinden farklı bakışları olan Guy karakterinin kendi başına bir kısa film olabilecek uzun bölümü ise bir uyumsuzluk hissi yaratmıyor değil açıkçası. Guy’in Paris ve özgürlük düşkünlüğünü dile getirdiği ve onun şehirdeki görüntülerini uzun uzun izlediğimiz bölümde onunla Daniel arasındaki farklara (kadınlara bakış başta olmak üzere) odaklanılıyor ama yine de ayrı bir hikâye izlediğiniz havasını hissediyorsunuz bu uzun bölüm boyunca. Buna karşılık, bu “ayrı” hikâye filmin geri kalanından bağımsız değerlendirilse bile, oldukça başarılı ve bir genç adamın Paris ve hayat ile ilişkileri üzerine oldukça çekici bir yapıt. Şunu da eklemekte yarar var bu bağlamda: Eşcinsel olan ve 1996’da AIDS’ten hayatını kaybeden Gilles’in iki erkek karakter arasındaki yakın dostluğu zarif bir şekilde resmettiğini ama bir cinsellik imasından kesinlikle uzak durduğunu belirtmekte yarar var.

Ünlü sinema oyuncularının konuk oyunculuğunun yanında, Guy Gilles gazetedeki Greta Garbo haberi, duvarda asılı bir Marlene Dietrich posteri ve bir Brigitte Bardot afişi ile sinemayı hikâyesinin bir parçası yapmış bu ilk uzun metrajlı filminde. Sinema sanatının nihayetinde düşler ve hayaller demek olduğunu hatırlatıyor bu yaklaşımı ile film ve kendisi de hayaller ile ilgili bir hikâye anlatıyor bir yandan da. Daniel ile Geneviève arasındaki ilişkinin niteliği ve akıbeti konusunda da seyirciyi özenle bilgilendiriyor ve dürüst bir tutum takınıyor Gilles’in öyküsü. Yukarıda da anılan “yatak sohbeti” sahnesinde kadının uzun, erkeğin kısa cümleleri veya sokakta karşılarına çıkan bir geline kadının heyecanlı yorumu ile erkeğin bu yorumun boşa düşmesini kullandığını gösteren tepkisi gibi farklı örnekleri var aşkın gittiği noktayı bize açıklayan. Gilles hikâyesinde her ikisini de yargılamamaya dikkat ediyor ama; filmi bitiren “Hayatta güzel olan şey, her şeyin değişmesi ve bize de değişme şansı verilmiş olması” cümlesinin özeti olabileceği hikâyesi boyunca ikisini de anlamaya ve anlatmaya çalışıyor tarafsız bir gözle.

Jacques Prévert’in “Barbara” şiirinin Joseph Kosma tarafından bestelendiğini ve Yves Montand, Mouloudji, Torika ve Les Frères Jacques tarafından seslendirildiğini, ve özellikle Montand’ın yorumunun adeta bu film için bestelenmiş kadar seyrettiğimiz hikâyeye uygun düştüğünü belirtelim meraklısı için ve, kısıtlı imkânlarla ve dış çekimlerin önemli bir kısmı yetkililerden izin alınmadan çekilen filmi yeni keşiflere açık tüm sinemaseverlere önerelim.

(“Love at Sea”)

The Sterile Cuckoo – Alan J. Pakula (1969)

“Düşünüyorum da, birbirimizi bu kadar çok görmemiz iyi bir şey mi? Demeye çalıştığım, belki birbirimizden biraz ayrı kalmalıyız, dört ya da beş hafta. Yani bazen böyle ayrılıklar insanlara iyi gelebilir”

Üniversiteye yeni başlayan, karakterleri birbirinden çok farklı iki genç arasındaki aşkın hikâyesi.

Amerikalı yazar John Nichols’ın 1965 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan, senaryosunu Alvin Sargent’ın yazdığı ve yönetmenliğini Alan J. Pakula’nın yaptığı bir ABD yapımı. Tıpkı kitabın yazarının ilk eseri olması gibi, bu film de Pakula’nın ilk yönetmenlik çalışmasıydı ve iki dalda (En İyi Kadın Oyuncu ve Orijinal Şarkı) Oscar’a aday gösterilmişti. Hikâyesi, karakterleri, sinema dili ve şarkısı ile 1960’lara ait olduğunu her sahnesinde gösteren film romantik komedi gibi başlayıp, daha sonra drama kayan ilginç bir çalışma. Liza Minnelli’nin oyunculuk performansı, aşk ile diğer gereksinimlerin karıştırılması ve ilişkilerin taraflarının farklılığının sonuçları başta olmak üzere farklı alanlara uzanması ve serbest havalı mizanseni ile ilgiyi hak eden bir küçük film.

Amerikalı vokal grubu The Sandpipers’ın seslendirdiği, sözlerini Dory Previn’in yazdığı ve bestesi Fred Karlin’e ait olan “Come Saturday Morning” şarkısının eşlik ettiği açılış jeneriğinde bir şehirlerarası otobüsü bekleyen bir adam ve bir kadının görüntüsü ile başlıyor hikâye. Kadının adı Pookie’dir (Liza Minnelli) ve yanındaki de babasıdır. Tıpkı bu genç kadın gibi o yıl üniversiteye başlayacak olan Jerry de (Wendell Burton) gelir durağa ve konuştukları ilk andan itibaren film bize ikisinin de karakterini akıllıca ve yeterince tanıtmayı başarır; kadın konuşkan, hayli hareketli, cüretkârlığa varacak derecede rahattır; erkek ise tam aksi bir karaktere sahiptir: Sessiz, çekingen ve her anlamda normal. Aralarındaki daha sonra aşka dönüşen ilişkiyi başlatacak olan kadındır ve ilk yarısı romantizmin, ikinci yarısı ise dramın hâkim olduğu hikâyeleri seyircinin ilgisini hep canlı tutacak şekilde ilginç olacaktır. Ünlü Amerikalı eleştirmen Roger Ebert çok doğru bir saptama ile, filmin iddia ettiğinin aksine iki karakter arasındaki ilişkinin kaynağının aşk değil, ihtiyaçlar (kadının sevilme ihtiyacı ile erkeğin dışadönüklüğünü de sağlayacak olan sevişme ihtiyacı) olduğunu yazmış zamanında. Böceklere küçüklüğünden beri meraklı olan oğlan biyoloji okuyacaktır üniversitede ama kadının ne okuduğu konusunda bir bilgiyi nedense esirgiyor film bizden; bir sahnede Russell K. Alspach’ın “Irish Poetry from the English Invasion to 1798” adlı incelemesini okuduğunu görüyoruz kadının ve belki Pookie’nin üniversitede edebiyat bölümünde okuduğunu gösterdiğini düşünebiliriz bu nedenle.

İki ana karakter arasındaki ilişkiyi başlatan ve sürmesini sağlayan kadının ısrarı oluyor; hikâyenin sonunda kadının kişiliği baştaki gibi kalırken (bu kişiliğin arkasında saklananlar yavaş yavaş ortaya çıkıyor), erkek hemen tamamen kadından gördüğü ilgi sayesinde dönüşüyor ve güç anlamında roller değişirken hikâye farklı bir alana açılıyor. Üniversitedeki tüm erkek öğrenciler içinde takım elbise giyen tek kişi olan Jerry’nin finalde yaptıkları ve verdiği karar onun büyüdüğünü ve değiştiğini gösterirken, kadının aynı kalması (ve anlaşılan hep de kalacak olması) aşklarının imkânsızlığını ve aslında aralarındakinin belki de aşktan başka bir şey olduğunu söylüyor sanki. Hikâyenin bu iki karakteri arasındaki farklılığı günümüzün bağımsız Amerikan filmlerinin serbest tavrını da hatırlatan ve 1960’ların “özgür” havasına uygun bir şekilde anlatıyor bize Pakula. Jerry ve Pookie’nin ilk kez yattıklarına tanık olduğumuz sahneden tüm romantizm bölümlerine Hollywood ile Avrupa (özellikle de Fransız) sineması arasında duran bir yerden bakıyor yönetmen ve görsel açıdan üslupçu denebilecek bir bakışla yaklaşıyor zaman zaman öyküye. Örneğin Paskalya tatilini üniversitenin yurdunda ders çalışarak geçiren Jerry ile, “erkeği rahatsız etmeme” sözü vererek onun yanına yerleşen Pookie’nin sahneleri oldukça çekici ve ilginç anlar getiriyor karşımıza. Özellikle ilk yarısında iki karakterin farklılıklarını “ilk seks için soyunma” bölümünde olduğu gibi detaycı ve gözlemci bir mizahla anlatan film karakterlerin psikolojik boyutları ile birlikte anlatıldığı hikâyelerden hoşlananların da ilgisini çekebilir.

Kadının erkeği bir bakıma özgürleştirdiği bir hikâye bu ve onun hem kendisini hem de âşık olduğu kişiyi “tuhaf” dediği “normal” insanlara dönüşmekten esirgemeye çalışması da acı bir tat bırakıyor özellikle ikinci yarıda. Bu bağlamda değerlendirince, hikâyeyi sembolik olarak düzene meydan okuyanların -kaçınılmaz- yenilgisi olarak da görmek mümkün; özellikle erkeğin tüm davranışları yerleşik düzene uygun bir hayata doğru götürürken onu, kadın bir bakıma 1960’ların özgürlükçü arayışının ve yerleşik değerleri sorgulamasının sembolü oluyor. Jerry’nin üniversite yurdundaki oda arkadaşı Charlie karakteri de (41 yaşında hayatını kaybeden Tim McIntire sağlam bir yan oyunculuk sergiliyor bu rolde) filmin aynı özgürlükçü bağlamında ele alınması gereken bir unsuru; kadınlarla arasının çok iyi olması ile övünen bu genç adamla ilgili eşcinsellik imasının gerçekliği belirsiz bırakılıyor ve onun bir parça daha derin işlenmesi hikâyeye önemli bir katkı sağlarmış görünen yaralı hâli filmin ilgi çekici yanlarından birini oluşturuyor.

John Nichols’ın romanının adı Pookie’nin yazdığı bir şiirden geliyor ama bu şiir romandan filmin senaryosuna taşınmayınca, isim havada kalmış doğal olarak. Pakula’nın filmin önemli bir kısmında sadece öykünün iki kahramanını göstermesi, oyuncuların başarılı performanslarının da yardımı ile, seyrettiğimizin gücünün artmasını sağlamış çünkü her ikisinin de duyguları ve eylemleri daha yoğun bir şekilde geçiyor bize. Oscar’a aday olan Liza Minnelli kendisine şov fırsatı veren sahneler başta olmak üzere (örneğin Jerry ile telefonda konuştuğu ve erkeğin sadece sesini duyduğumuz sahne) zor bir karakteri inandırıcılığı yakalayarak ve kadının “anormal”liğini anlaşılabilir ve gerçekçi kılarak güçlü bir biçimde canlandırıyor. Jerry rolündeki Wendell Burton da karakterinin sıradanlığına ve çekingenliğine çok uygun düşen bir ton yakalamış performansında ve Minnelli ile iyi bir uyum göstermiş.

Boş mekânların (spor alanı, kilise, geniş kırlık alanlar vs.) görsel kullanımının dikkat çektiği çalışmada, görüntü yönetmeni Milton R. Krasner’ın kamera açıları ve renk tercihleri de hikâyeye ek bir seyir zevki katmış. Anaakım sinemadan çok uzaklaşmasa da, Pakula’nın taze ve farklı bir hava yakaladığını rahatlıkla söyleyebileceğimiz film alçak gönüllü yapısı ile ilgiyi hak eden bir Hollywood eseri.

(“Bahar Rüzgârı”)

Le Jeune Karl Marx – Raoul Peck (2017)

“Endüstri devrimi modern zamanların kölesini yarattı. Bu köle proletaryadır ve kendini özgürleştirerek bütün insanlığı özgürleştirecektir… ve bu özgürlüğün bir adı var: Komünizm”

Karl Marx’ın Friedrich Engels ile tanışmasının ve birlikte yeni bir politik hareket başlatmalarının hikâyesi.

Bertina Henrichs ve Pierre Hodgson’ın katkı sağladığı senaryosunu Raoul Peck ve Pascal Bonitzer’in yazdığı, yönetmenliğini Peck’in yaptığı Fransa, Almanya ve Belçika ortak yapımı bir film. Başta Karl Marx olmak üzere sadece sol tarihin değil, dünya tarihinin önemli figürlerini seyircinin karşısına getiren hikâye günümüzün ekonomik ve sosyal krizlerinin ardı ardına geldiği dünyasında güçlü bir alternatifin hayalini yaratan ve güçlü kılanları anlatması ile çok önemli bir yapıt. Sinema açısından belki çok orijinal görünmüyor ve anaakım sinemanın kalıplarına sıkı sıkıya bağlı duruyor ama öykülerini karşımıza getirdiği karakterleri, “Kapital”in doğuş süreci başta olmak üzere tarihin politik açıdan çok önemli olaylarına tanık olma imkânını vermesi ve tarihî figürlerin gençlik yıllarına yakışan bir dinamizm ile anlatılması ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

Film 1843’ün başlarında Avrupa’daki durumu ve “iki genç Alman”ın (Marx ve Engels) yola çıkış amacını hatırlatan bir bilgilendirme yazısı ile açılıyor. Buna göre, monarşilerin yönettiği Avrupa ekonomik ve toplumsal krizler içindedir ve İngiltere merkezli Sanayi Devrimi yeni bir işçi sınıfı yaratmıştır; öykünün iki kahramanı olan Marx ve Engels fikirleri ve mücadeleleri ile dünyayı ve geleceğini derinden etkileyeceklerdir. 1843’ün üzerinden bugün 177 yıl geçiş durumda ve gerçekten de Marx ve arkadaşlarının fikirleri hâlâ ilk günkü sıcaklığını koruyarak canlı kalmış durumdalar ve özellikle kapitalizmin -doğası gereği mutlak olan- her krizinde de tekrar geniş kitlelelerin tartışma konusu oluyorlar. Haitili sinemacı Raoul Peck’in çalışması içeriği açısından bakıldığında, bu fikirleri yeni ve farklı tartışmaların konusu yapma hedefi taşımıyor; hikâye “Marksizme Giriş” düzeyinden ileri geçmiyor ve gençler / konuya uzak olanlar için yazılan türdeki politik kitaplarla benzer bir konumda yer alıyor. Temel olarak, Marx’ın ve Engels’in kendi yaşamlarından ve tanık olduklarından yola çıkarak ürettikleri ideolojinin doğuşunu kahramanlarını kanlı canlı birer insan olarak karşımıza çıkararak anlatmayı seçmiş film ve bunun ötesinde bir bakışla ele alınarak haksızlık yapılmaması gerekiyor filme. Sonuçta iyi oyunculuklarla, hedeflenene çok uygun bir tempo ve içerikle anlatılmış ve kahramanlarını sevdirmeyi başaran bir film var karşımızda; pratik uygulamalarının sonuçlarından ve bu sonuçlara yol açan tüm etkenlerden bağımsız olarak, doğru ve adil olanı hedefleyen bir ideolojinin geniş kitlelere mal olmasının kahramanlarının popüler sinema kalıpları içinde anlatılması doğru ve gerekli bir adım çünkü.

Hikâye ormandan kuru ve ölü dalları toplayan yoksulların “hırsızlık”ları nedeni ile katledildiği etkileyici bir sahne ile başlıyor. Bu görüntülere eşlik eden anlatıcı sesin Marx olduğunu ve onun bu katliamı anlatan bir makalesini okuduğunu anlıyoruz bir süre sonra. Hikâye boyunca sık sık karşımıza çıkacak ama ortalama bir seyircinin (ya da bu konularda ortalama bir bilgisi olanların) çoğunlukla anlayabileceği ideolojik tartışmalardan ilkidir bu ve Marx kendisi gibi Ren Nehri Gazetesi’nde çalışan arkadaşları ile daha sert olmaları gerektiği konusunda atışmaktadır: “Elimde bir iğne ile savaşmak yetti, ben bir balyoz istiyorum”. Engels’i gördüğümüz ilk sahnede ise genç Alman varlıklı babasının tekstil fabrikalarından birinde çıkıyor karşımıza; bir iş kazası yaşanmıştır ve patron yoksul işçileri suçlarken, bu işçiler çalışma koşullarının insanlık dışı olmasından şikâyet etmektedir. Engels’in aklı ve kalbi işçilerin tarafındadır elbette: “Beyefendilerden nefret eder ve tiksinirim. Onlar işçilerin teriyle şişmanlayan domuzlardır”.

Marx’ın bugün hâlâ ilk günkü hararetle tartışılan fikirleri aslında onun entelektüel üretiminin de büyüklüğünü gösteriyor. Peck’in filmi işte bu üretimin kahramanının ateşli gençlik yıllarını Engels’i de hikâyenin ana kahramanlarından biri yaparak ve özel hayatlarını da ihmal etmeden anlatıyor. Bu bağlamda Marx’ın eşi Jenny ve Engels’in sevgilisi Mary’nin onların hayatlarındaki yeri ve daha da önemli olarak, onların üretimlerine katkıları dikkat çekecek şekilde vurgulanıyor hikâye boyunca. Bu kadınların tarihsel gerçeklere de uygun olarak, sadece yan karakterler olarak sınırlandırılmamaları ve hak ettikleri önemle anlatılmaları filmin artılarından biri. Kısa da olsa Marx ve eşinin yatak sahnesinin gereksizliği bir yana, senaryo doğru bir ton yakalamış bu alanda. İki devrimci karakterin bir kimlik kontrolü sırasında polisten kaçtıkları sahnede hikâyenin ruhuna aykırı düşmeyen; aksine, karakterlerin gençlikleri ve inançlarının daha da pekiştirdiği ateşli ruhlarına uygun bir mizahın da yakalandığı film, özetle söylemek gerekirse Marx ve Engels’i bir insan olarak da anlatmayı seçmesi ile doğru bir iş yapmış.

Proudhon, Bakhunin, Weitling, Grün gibi tarihsel önemi büyük olan gerçek karakterlerin de yer aldığı, diyalektik, materyalizm, proletarya, anarşizm, Hegelcilik gibi sözcüklerin hikâyesinin parçası olduğu film “Şimdiye kadar filozoflar dünyayı yorumladılar, oysa dünyayı değiştirmek gerekiyor” diyen Marx’ın gençlik yıllarının hikâyesini anlatırken sadece meraklısı için değil, bu konulara uzak olanlar için de ilgi uyandırmayı başaran bir çalışma. Bu ilgiyi, yukarıda belirttiğim gibi “Marksizme Giriş” olarak tanımlanabilecek bir içerikle yapıyor film ve hedefine de ulaşıyor açıkçası. Sinema dili açısından herhangi bir yenilik veya özel çekicilik yok burada ama Marksizmi ve yaratıcısını öyküsünün ana ögesi yapan bir hikâyeye rastlamak mümkün değil günümüz sinemasında ve sadece bu açıdan bile görülmesi gerekli bir yapıt bu. Hikâye ile nasıl bir ilişkisi olduğu açık olmayan Bob Dylan şarkısı “Like A Rolling Stone”un eşlik ettiği kapanışta, çeşitli direniş hareketlerinin ve politik liderlerin görüntüleri yer alırken, Lenin’in ihmal edilmiş olması ise galiba bilinçli ama çok da doğru olmayan bir seçim olmuş.

(“The Young Karl Marx” – “Genç Karl Marx”)