Koleksiyoncu – John Fowles

İngiliz yazar John Fowles’un ilk romanı. 1963 tarihli kitap kelebek koleksiyonu yapan, yalnız ve ruhsal sorunları olan bir adamın beğendiği genç bir kadını kaçırarak evinin mahzeninde tutması ve kendisini sevmesini beklemesini anlatıyor. İlk bölümü adamın ağzından anlatılan romanın ikinci bölümünde kadının mahzende tuttuğu günlükler var ve böylece aynı olaylar iki karakterin farklı bakış açıları ile getirilmiş oluyor okuyucunun önüne. Kısa son bölümde ise Fowler tekrar adamın ağzından anlatıyor hikâyenin finalini. 1965 yılında William Wyler’ın yönettiği ve başrollerinde Terence Stamp ve Samantha Eggar’ın yer aldığı bir sinema uyarlaması da çekilen kitap saplantılı bir adamın ve onun kurbanı olan kadının yaşadıklarını anlatırken; özgürlük, İngiliz toplumunun sınıf farkları ile biriktirme ve sahiplenme temaları üzerinden ilginç bir resmini çiziyor.

AFA yayınlarından çıkan baskının Türkçeye çevirisini yazar ve fotoğrafçı Münir Göle yapmış ve Göle kapak fotoğrafını çekmenin yanı sıra, oldukça doyurucu ve detaylı bir giriş de yazmış kitap için. Göle’nin çeviri sırasında tereddüt ettiği konularda doğrudan yazar ile iletişim kurmasının çalışmasına gösterdiği özenin bir örneği olduğu kitap için Fowles iki ilham kaynağından bahsetmiş: “Béla Bartók’un 1911 tarihli “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı operası ve bir gazete haberi (kaçırdığı genç bir kadını üç ay boyunca hapseden bir adamla ilgiliymiş bu haber). Esir alanın esir alınanı elinde tutmasının sembolü olacak şekilde ikincinin günlüğünü ilkinin dilinden anlatılan iki ayrı bölüm arasına sıkıştıran Fowles hikâyenin içeriğinin doğal sonucu olarak özgürlük temasını ele almış öncelikle. Adamın başarılı bir kelebek koleksiyoncusu olması özgürlük ile yakından ilgili kuşkusuz; sonuçta biriktirene malzeme olan kelebeklerin tutsaklığının sonsuza kadar süreceği bir eylem bu biriktirme. Doğadaki bir kelebek ölerek doğaya karışacak ve bir şekilde özgür olacakken, koleksiyonun bir parçası olan bir kelebek sonsuza kadar “canlı” ve tutsak olarak kalacaktır. Hikâyenin kahramanı olan Clegg de kaçırdığı Miranda adındaki genç kadını sonsuza kadar canlı ve tutsak olarak tutmak amacını taşımaktadır ve zamanla kendisini seveceğine inanmaktadır. Taraflardan biri her ânını özgürlüğe kavuşmak umudu ile geçirirken, diğerinin bu tutsaklığı sonuna kadar götürme arzusu çatışan bu iki duygu üzerinden romana sağlam bir gerilim ve çekicilik kazandırıyor.

Sınıf farkları açısından baktığmızda ise, Clegg geniş kitleleri (kitaptaki ifade ile “yığınlar”ı) temsil ederken, Miranda burjuva sınıfının bir parçasıdır. Birikimi, hayata bakışı ve kültürü ile Clegg’den çok üstündür genç kadın ama onu hem ailesi ile olan ilişkisi hem de hayran ve âşık olduğu, yaşı kendisinden hayli büyük olan bir sanatçıya karşı hissettikleri üzerinden en az Clegg kadar zayıf buluyor ve eleştirisinin konusu yapıyor yazar. Bunun yanında Münir Göle’nin çok doğru bir biçimde belirttiği gibi cahil yığınların birikimi olan azınlık üzerine yaptığı bir saldırının alegorisi bu roman. Şöyle yazmış Göle: “Clegg gibi sonradan görme burjuvalar kültürel bir girdaba sürüklenerek ruhsal olarak ölmüşlerdir ve bu eksikliklerini gidermek için açgözlü bir toplumda maddi bir biriktirme üzerine kurulu bir yaşam sürmeye başlarlar… Bu öykü kıskanç, cahil ve hınçlı kalabalığın zeki ve yaratıcı azınlık üzerine yaptığı saldırının… kabalık ve bayağılığın sanatın ırzına geçmesinin modern bir alegorisi”. Clegg ile mahzende tuttuğu Miranda arasında müzik ve resim sanatının örnekleri üzerinde geçen konuşmalar iki taraf arasındaki çözülemez uzlaşmazlığın iyi bir örneği bu konuda. Clegg’in kötürüm olan kuzeni için düşündükleri de (“Bana sorsalar, Mabel gibi insanların acı çektirmeden ortadan kaldırılması gerektiğini söylerdim”) yığınların günlük hayatlarındaki “sıradan faşizm”inin bir örneği olarak görülebilir.

Fowles’un basacak bir yayıncı bulabilmek için uzun süren bir uğraş verdiği kitapta Clegg’in piyangoda para kazandıktan önce ve sonra yaşadığı bazı olaylar ve Miranda ile olan diyalogları üzerinden (örneğin zengin olduktan sonra gittiği bir lüks lokantada hissettikleri) sınıf farkını ve bunun bireyler tarafından nasıl algılandığını anlatan kitap Clegg’in anlattıkları (“Aramızda hep sınıf farkı vardı”) ve söyledikleri (“Asla sizinle aynı şansa sahip olamadım. İşte bu, nedeni”) ile sık sık dile getiriyor bu konuları. Miranda’nın “Sıradan insan medeniyetin lanetidir” ve “Ondan öylesine üstünüm ki. Bunun kulağa son derece kasıntılı geldiğini biliyorum, ama gerçek”) benzeri sözleri de onun sınıfının bu farka nasıl baktığını anlatıyor okuyucuya. Kadının erkeği kafasındaki sapık veya tecavüzcü gibi kalıplara oturtmaya çalışması yine onun ait olduğu sınıfın geniş kitlelere karşı takındığı kolaycı sınıflama tavrının bir eleştirisi olarak görülmeli.

Fowles’un yaşananları iki karakterin bakış açıları ile de anlatması romana önemli bir katkı sağlamış. Bu katkıyı değerli kılan, bu anlatımın bekleneceğinin aksine aynı olayların nasıl farklı algılandığı ve hikâye edildiği üzerine kurulu olmaması. Aynı şeyleri anlatıyor her iki karakter de ve yazar bu aynı olayların onlarda yarattığı duygu ve tepkilere odaklanıyor asıl olarak. Bir başka ifade ile söylersek, her iki karakter de olayları benzer şekilde anlatıyor ve yazar okuyucunun ne olduğundan çok, olanın onlar üzerindeki etkilerine dikkat etmemizi bekliyor. Psikolojik gerilimin parlak örneklerinden biri olan roman William Wyler’ınki dışında başka filmlere de esin kaynağı olan, tiyatroya da uyarlanan ve gerçek hayatta pek çok suçlunun kendilerine yol gösterdiğini öne sürdüğü ve eylemlerinin kaynağı olarak da nitelediği ilginç bir edebiyat yapıtı. Klostrofik ve karanlık içeriği ve Fowles’un ilgiyi hep ayakta tutan dili ile okunmayı kesinlikle hak eden roman göndermeleri, sembolleri ve alegorileri bir yana bırakıldığında da, sadece gerilimi ile bile çok başarılı bir roman.

(“The Collector”)

Doğu’nun Limanları – Amin Maalouf

Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un bir romanı. Bizde de hayli popüler olan ve bugüne kadar toplam dokuz roman ve aralarında çok satmış “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin de olduğu yedi kurgu-dışı eser yazan Maalouf, ayrıca Fin besteci Kaija Anneli Saariaho’nun dört operasının da librettosunu hazırlayan bir sanatçı. İlk kez 1996’da yayımlanan ve yazarın altıncı romanı olan kitap Ortadoğu meselesine, babasının devrimci olmasını istediği için İsyan adı verdiği bir adamın hikâyesi üzerinden bakan bir çalışma. “Bir elin beş parmağı” gibi olan ama her biri diğerlerine düşmanlık besleyen milletlerin imkânsız görünen birlikteliği için bir umut sembolü ya da çağrısı olarak görülebilecek şekilde alegorik havası olan bir kitap bu ve okuyucusunu, özellikle de Ortadoğu’ya meraklı olanlarını kendisine hemen çekebilecek ve zorlanmadan kendisini okutacak bir içeriğe sahip.

“Benim değil bu hikâye, bir başkasının hayatını anlatıyor” cümlesi ile açılıyor roman. Yazar 1976’da Paris’te tesadüfen karşılaştığı ve yıllar önce okulda tarih kitabında fotoğrafını gördüğü bir adamla olan konuşmalarını, daha doğrusu onun anlattıklarını aktarıyor okuyucuya. Dinleyip not aldıklarının gerçekliği için de şu ifadeleri kullanıyor yazar karakteri: “Bana anlattıklarına yalan karışmış mıdır? Bilemiyorum”. Onun iyi niyetli olduğuna inandığını söylerken, “yargıları gibi belleğinin de pek tekin” olmadığını belirtiyor. Bir aşk romanı ama aynı zamanda Ortadoğu’nun hikâyesi ve hatta tarihi bu alçak gönüllü kitap. Babası, padişahlıktan azledilmiş ve intihar etmiş bir Osmanlı sultanının (adı verilmiyor ama Abdülaziz olsa gerek) torunu olan İsyan yazara dört gün boyunca hikâyesini anlatıyor ve araya giren yazarın kısa açıklamaları dışında kitap İsyan’ın ağzından anlatılan bir hikâye olarak oluşuyor. Lübnan’da başlayan, baş karakterin tıp okumak için gittiği Fransa’da devam eden ve daha sonra Lübnan’a dönerek uzun süre sonra tekrar Fransa’da sona eren ilginç bir hikâye okuduğumuz. Bu hikâyeyi belki biraz fazlası ile alegorik bir bakışla oluşturulmuş karakterlerle ve bu karakterlerin sembolü olduğu Ortadoğu’nun ebedî ve -o kadar uzun ki artık öyle görünen- ezelî meselelerini merkeze alarak anlatıyor Maalouf.

“Ben dünyaya geldiğimde çürüme çoktan hayatımı sarmıştı” diyor hikâyesinin başlarında İsyan. Buradaki çürüme Osmanlı’daki gerilemenin artık yıkılmaya dönüşmeye başlamasına işaret ediyor. Bu dönüşüm beraberinde “Her milletten insanın Doğu’nun limanlarında yan yana yaşadığı, dillerin birbirine karıştığı o çağ”ın da sonunu da getirecektir ve İsyan’ın hayatı bir bakıma bu sonun neden oldukları ile örülecektir. Adana’da 1909’da başlayan ve Maalouf’un ifadesi ile söylersek, “altı yıl sonra çok daha büyük çapta olacakların bir provası” olan ayaklanmalar ve Türkler ile Ermeniler arasındaki çatışmalar, daha sonra İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa’daki direniş günleri ve son olarak da Araplar ile Yahudiler arasında Ortadoğu’da yaşananlar üzerinden hep bir kaos havası oluşturuyor Maalouf ve buna bireysel kaosları da ekliyor: İsyan’ın babaannesinin akıl hastalığı, kardeşinin Ortadoğu’nun tüm yozlaşmışlığının sembolü olan kötülükleri ve kendisinin yaşadığı ruhsal bunalım. “Herkes ötekilerin duasını sustursun diye kendi tanrısına yakarıyordu” cümlesi ise tanımladığı bir coğrafyanın sık sık kararan, en iyi günlerinde de ancak gri bir ton alabilen dünyasını bu şekilde anlatırken, karakterlerini birer sembol olarak kullanıp umuda gidecek yolu da göstermeye çalışmış Maalouf: İsyan’ın büyükbabası İranlı, annesi Ermeni, âşık olacağı kadın ise Avusturyalı bir Yahudidir örneğin. “Hayat insana bıkkınlık verecek kadar uzun değildir” benzeri cümlelerin bu umudun simgesi olduğu romanın sonu da belirsizliği ile çok gerçekçi bir tutum takındığının kanıtı oluyor yazarın.

Belki romanın bir parça mesaj kaygılı olması nedeni ile çok rahat okunan bir dil kullanmış yazar ve sahte pasaport olayında olduğu gibi zorlama görünen gelişmelere de yer vermiş. Bu da kitabın dil açısından gücünü yazarın diğer eserlerinin biraz gerisinde tutmuş. Buna karşılık aynı dilin kitapta ele alınan konuların önemine hiçbir şekilde zarar vermediğini, bu derin meselelere asla yüzeysel yaklaşılmadığını ve romanın saygın edebiyat eserleri arasında yerini almasına kesinlikle engel teşkil etmediğini rahatça söyleyebiliriz. İsyan karakterinin, doğduğu ve büyüdüğü coğrafyanın ırka ve dine dayanan çatışmalarından kendisini uzak tutabilmesi ve özellikle bir eylem adamı olmadığı halde başarabildikleri ile yazar onu “ideal” bir insan olarak çiziyor ve aralarında onunkinin de olduğu evlilikler (Müslüman ile Yahudi, Müslüman ile Ermeni, Lübnanlı ile Mısırlı vs.) üzerinden özlem duyduğu bir birlikteliğin umudunu bize de geçiriyor. Kitaptaki bir ifade ile söylersek, İsyan ve eşi arasındaki aşk ile “bir başka yol”un mümkün olduğunu söyleyen Maalouf, kahramanının yaşadığı trajedilerle de bu yolun kolay olmadığını kabul ediyor açık bir şekilde. Okunması gerekli, ilginç bir roman ve özellikle de bizim coğrafyamızda yaşayanları ve yaşananları anlamak için ayrıca değerli.

(“Les Échelles du Levant”)

Çılgınlığın Ötesi – Stephen King

Bugüne kadar 62 roman, 5 kurgu dışı kitap ve 200’den fazla hikâyesi yayımlanan ve bu eserlerinin önemli bir kısmı sinema veya televizyona uyarlanan çalışkan ve popüler Amerikalı yazar Stephen King’in otuzuncu romanı. Korku, gerilim, suç, fantezi ve bilim kurgu türlerinde doğaüstü ögeler de barındıran eserler üreten yazarın bu kitabı ilk kez 1995 yılında yayımlanmış. Eser, kocasından yıllar boyu süren ve korkunç boyutlara varan bir şekilde şiddet gören bir kadının evi terk etmeye karar vermesi ile başlayan olayları ele alırken, onun peşine düşen ve bir polis memuru olan adamın kadını takibini ve yeni bir hayat kurmaya çalışan kadının satın aldığı bir tablo nedeni ile yaşanan doğaüstü olayları anlatıyor. Gerçek zamanlı anlatılan kaçış bölümü ile güçlü bir giriş yapan romanın dozu hayli kaçmış sert bölümleri, kötü karakterinin hayli abartılı bir biçimde çizilmesi ve gereğinden fazla iddialı olmak gibi pek de önemsiz olmayan kusurları var. King’in en beğenilen romanları arasında yer bulamayan kitap başlangıçtaki düzeyini koruyabilse çok daha çekici bir eser olabilirmiş ama yazarın çok şey anlatma ve gidebildiği kadar ileri gitme çabası yüzünden aksıyor.

King neredeyse tüm yazdıkları sinema ve / veya televizyona da uyarlanmış bir yazar ve bu kitabının da sinemaya aktarılması için 2011’de çalışmalara başlanmış ama sonradan vazgeçilmiş projeden. Bu kararda romanın görsel karşılığını üretmenin zorluğu ve bu karşılığın sinema açısından bakıldığında yeterince çekici olmayabileceği endişesi rol almış olmalı. Sadist kelimesinin yetersiz kalacağı, sapık ve vahşi bir kocanın elinde 14 yıl boyunca işkence gören kadının hikâyesi çok iyi başlarken, King bir yandan sapkınlığın ve şiddetin diğer yandan da fantezinin dozunu sürekli artırıyor ve roman bir süre sonra çığrından çıkıyor; daha doğru bir ifade ile söylemek gerekirse, King’in otobiyografisinde de söylediği gibi “kendini çok zorlayan” bir eser bu ve bir noktadan sona fazla gelmeye başlıyor okuyucuya okudukları. King’in sık sık yaptığı gibi popüler kültüre oldukça fazla göndermesi olan roman, ülkemizin de en önemli problemlerinden biri olan kadına uygulanan şiddet ve kadın cinayetleri konusunda popüler edebiyatın en önemli eserlerinden biri olma fırsatını yazarın dizginleyememiş göründüğü fantezileri uğruna feda ediyor sanki.

Terk edemediği bir cehennemde on dört yıl hemen her gün acı çeken kadının yaşadıklarını, kaybolan özgüvenini, korkularını ve hissettiği dehşeti çok güçlü bir şekilde kaleme almış King. Öyle ki çok uzun kaçma kararı verme ve bunu gerçekleştirme bölümünün nerede ise gerçek zamanlı anlatıldığı sayfalarda sizi hemen avucunun içine alıveriyor ve nefes almanıza hiç fırsat vermeden sizi Rose adındaki kadının bir parçası yapıyor adeta. Bundan sonrası ise biraz gerilim, biraz romantizm (Barbara Cartland romantizmi), bolca fantezi (Yunan mitolojisinin usnsurlarından beslenen bir fantezi bu) ve bolca şiddet. Bu dört başlığın ilkinde tipik bir King başarısı var ki romanı okumaya değer kılan da temel olarak burada ulaşılan düzey. Kitabın kötü karakterinin bir polis olması onun karısını takip etmesini ve izini bulmasını kolaylaştırırken, King buradaki gerilimi akıllıca kurgulamış kesinlikle; ama bu bölümlerin bile gücünü azaltan bir problem var “kötü adam”la ilgili. Onun sapkınlığı o kadar ileri götürülüyor ve anlamsız / gereksiz psikolojik açıklamalarla o kadar yoruluyor ki okuyucu, bir süre sonra nerede ise karikatüre dönüşüyor bu koca karakteri.

Sonlardaki piknik bölümünü tıpkı açılışta olduğu gibi gerçek zamanlı ve farklı karakterlerin gözünden anlatan King yine hayli etkileyici bir atmosfer kuruyor burada ve o çok uzun “rüya” bölümünde elinden kaçırdığı okuyucuyu tekrar kazanıyor. Özetle söylemek gerekirse, King çok iyi başladığı ve arada parlak anlar da yakaladığı romanında fazla ileri gitmesinin acısını çekiyor ve roman vaat ettiği düzeye ulaşamıyor. Ne var ki sonuçta hiçbir anında sıkıcı olmayan bir Stephen King romanı bu ve özellikle de yazarın eserlerini bilen ve sevenler için hayli çekici olabilecek yanları da kesinlikle var.

Kitabın çevirisi (Altın Kitaplar – Gönül Suveren) bir parça “mekanik” bir havaya sahip. Klozet kelimesinin yerine İngilizcesinin birebir karşılığı olan tuvalet sözcüğünün kullanılması gibi sorunların rahatsız edeceği kesin. Orijnalinde yer alan “Someone walked over my grave” deyimi “Biri mezarımın üzerinden geçti” diye çevrilmiş ama mekanik tercümenin sonucu oluşan bir hata bu; çünkü İngilizcede bu deyim sebebi bilinmeyen, âni bir korku ve ürpertinin hissedildiği durumlarda kullanılıyor. Dolayısı ile bu yanlış tercüme ilgili karakterin ifade ettiği duyguyu okuyucu için anlaşılmaz kılıyor. Ayrıca Amerikalı bir okuyucu için çok açık olan bazı gönderme ve popüler kültür örneklerinin Türk okuyucu için dipnotlarla açıklanmalarının gerekli olduğu da gözden kaçırılmış.

(“Rose Madder”)

Kasırga – Miguel Ángel Asturias

Nobel ödüllü Guatemalalı yazar Miguel Ángel Asturias Rosales’in “Muz Trilojisi” adı ile bilinen üçlemesinin ilk kitabı. 1950 tarihli “Kasırga”dan (Viento Furte) sonra, 1954’te “Yeşil Papa” (El Papa Verde) ve 1960’da “Gözleri Açık Gidenler” (Los Ojos de los Enterrados) ile devam eden üçlemesinde yazar Orta Amerika’daki muz yetiştiriciliği üzerindeki Amerikan kontrolünü merkeze alarak bu ülkelerde yaşayan insanların içinde yaşadıkları sömürü düzenini güçlü bir edebî dil ile anlatıyor. Sovyetler Birliği’nden Lenin Barış Ödülünü kazanan yazarın Batı ülkelerinde de takdir edilen sanatçılığı onun yazarlıktaki üstün düzeyinin önemli kanıtlarından biri kuşkusuz. Tropical Platanera adındaki hayalî bir şirket üzerinden Batı kapitalizminin ve emperyalizminin sömürüsünü güçlü bir şekilde sergileyen romanın Cem Yayınevi baskısının başında Tahir Alangu’nun hazırladığı oldukça kapsamlı ve hem kitap hem yazarı için doyurucu bilgiler içeren bir tanıtım yer alıyor.

Tahir Alangu incelemesinde Asturias’ın hayat ve yazarlığının iki yanı olduğunu yazmış: “… halkının iki büyük kaynağa (İspanya ve Maya) dayanan kültürü” ve “… yurdunun dış sömürücülerine… yabancılara satılmış yerli politikacılara açtığı savaş”. Alangu yazarın eserlerinde ise iki yönün ortaya çıktığını belirtiyor: “… kendi yurdunun sosyal – politik sorunlarına bağlı oluşu, kökünü halk sanat ve kültürünün gür kaynaklarından alan güçlü bir sanat çabası”. Gerçekten de kitap yazarın ülkesinin kültüründen yola çıkarak evrensel bir sorunu anlatabildiği, politik içeriğini sanatsal olanın önüne geçirmeden ve manifesto edasına bürünmeden güçlü bir manifesto olabilen bir eser. Yerel halkın Amerikalı bir karı kocanın liderliğinde dev bir şirkete, temsilcilerine ve bu şirketin sembolü olduğu güce karşı açtığı savaşı anlatan eser somut ve soyut bir “fırtına”yı çekici ve sağlam bir dil ile okuyucunun karşısına çıkarırken politik edebiyatın da önemli örneklerinden biri oluyor.

Romanın başında İngiliz şair Robert Browning’in “Paracelsus” adındaki epik şiirinden bir bölüme yer vermiş Asturias: “İki an yok mudur dalgıcın serüveninde? / Biri, dalmaya hazırlanırken, dilenci; / Öbürü, incisi ile görünürken, kral?” Bu mısralardan yola çıkarak, muzu (inciyi) üreten (çıkaran) çiftçi (dalgıç) ile onun kan ve terini dökerek elde ettiği ürünün keyfini kendisinin değil, onun yerine kral olanın (uluslararası şirketler) sürdüğü bir düzeni anlattığını söyleyebiliriz yazarın. Üreticilerin zorlu çalışma koşullarının etkileyici bir tasviri ile açılan romanda “El değmemiş toprakları ele geçiren, bedava işçilikten yararlanan…” bir büyük şirkete karşı yerel halkın mücadelesinin sembolü olan kasırganın da kitabın sonlarında çok güçlü bir anlatımı yer alıyor. Halkın değerleri, gelenekleri ve kültürünü oldukça içeriden bir dil ile anlatan bölümleri (örneğin cenaze evi bölümü) ile de dikkat çeken kitap temel olarak sömürüye karşı dayanışmayı ve ortak mücadeleyi (ve kooperatifleşmeyi) öne çıkararak yazarın politik görüşlerinin de izlerini taşıyor. Emperyalizmin bir ülkeyi tüm kurumları ile ele geçirerek düzenini sürdürülebilir kıldığını medyanın durumu, yargıda rüşvetin yaygınlığı ve şirketin beyaz yöneticilerinin cinsel sömürüsü üzerinden de örneklendiren Asturias, sömürülenler ile sömürenlerin fiziksel olarak tüm yakınlıklarına rağmen zıt bir içerikleri olan hayatlarını da karşıtlıkların altını ustaca çizerek sergiliyor.

Amerikalı Lester Mead karakterinin ilginçliğinin de önemli bir cazibe kattığı romanda bu karakterin direnişi örgütlemesine ve önderi olmasına rağmen düzenin reformlar aracılığı ile düzeltilebileceğine olan inancı ve Amerikalı karakterlerin bir parça klişe olarak çizilmiş olması (Guatemalıların tam tersi bir derinlikte çizilmiş olması hafifletiyor bunu) romana zarar vermiş görünse de, önemli bir yazarın bu romanı okunmayı kesinlikle hak eden ilginç bir yapıt.

(“Viento Furte”)