İngiliz yazar John Fowles’un ilk romanı. 1963 tarihli kitap kelebek koleksiyonu yapan, yalnız ve ruhsal sorunları olan bir adamın beğendiği genç bir kadını kaçırarak evinin mahzeninde tutması ve kendisini sevmesini beklemesini anlatıyor. İlk bölümü adamın ağzından anlatılan romanın ikinci bölümünde kadının mahzende tuttuğu günlükler var ve böylece aynı olaylar iki karakterin farklı bakış açıları ile getirilmiş oluyor okuyucunun önüne. Kısa son bölümde ise Fowler tekrar adamın ağzından anlatıyor hikâyenin finalini. 1965 yılında William Wyler’ın yönettiği ve başrollerinde Terence Stamp ve Samantha Eggar’ın yer aldığı bir sinema uyarlaması da çekilen kitap saplantılı bir adamın ve onun kurbanı olan kadının yaşadıklarını anlatırken; özgürlük, İngiliz toplumunun sınıf farkları ile biriktirme ve sahiplenme temaları üzerinden ilginç bir resmini çiziyor.
AFA yayınlarından çıkan baskının Türkçeye çevirisini yazar ve fotoğrafçı Münir Göle yapmış ve Göle kapak fotoğrafını çekmenin yanı sıra, oldukça doyurucu ve detaylı bir giriş de yazmış kitap için. Göle’nin çeviri sırasında tereddüt ettiği konularda doğrudan yazar ile iletişim kurmasının çalışmasına gösterdiği özenin bir örneği olduğu kitap için Fowles iki ilham kaynağından bahsetmiş: “Béla Bartók’un 1911 tarihli “Mavi Sakal’ın Şatosu” adlı operası ve bir gazete haberi (kaçırdığı genç bir kadını üç ay boyunca hapseden bir adamla ilgiliymiş bu haber). Esir alanın esir alınanı elinde tutmasının sembolü olacak şekilde ikincinin günlüğünü ilkinin dilinden anlatılan iki ayrı bölüm arasına sıkıştıran Fowles hikâyenin içeriğinin doğal sonucu olarak özgürlük temasını ele almış öncelikle. Adamın başarılı bir kelebek koleksiyoncusu olması özgürlük ile yakından ilgili kuşkusuz; sonuçta biriktirene malzeme olan kelebeklerin tutsaklığının sonsuza kadar süreceği bir eylem bu biriktirme. Doğadaki bir kelebek ölerek doğaya karışacak ve bir şekilde özgür olacakken, koleksiyonun bir parçası olan bir kelebek sonsuza kadar “canlı” ve tutsak olarak kalacaktır. Hikâyenin kahramanı olan Clegg de kaçırdığı Miranda adındaki genç kadını sonsuza kadar canlı ve tutsak olarak tutmak amacını taşımaktadır ve zamanla kendisini seveceğine inanmaktadır. Taraflardan biri her ânını özgürlüğe kavuşmak umudu ile geçirirken, diğerinin bu tutsaklığı sonuna kadar götürme arzusu çatışan bu iki duygu üzerinden romana sağlam bir gerilim ve çekicilik kazandırıyor.
Sınıf farkları açısından baktığmızda ise, Clegg geniş kitleleri (kitaptaki ifade ile “yığınlar”ı) temsil ederken, Miranda burjuva sınıfının bir parçasıdır. Birikimi, hayata bakışı ve kültürü ile Clegg’den çok üstündür genç kadın ama onu hem ailesi ile olan ilişkisi hem de hayran ve âşık olduğu, yaşı kendisinden hayli büyük olan bir sanatçıya karşı hissettikleri üzerinden en az Clegg kadar zayıf buluyor ve eleştirisinin konusu yapıyor yazar. Bunun yanında Münir Göle’nin çok doğru bir biçimde belirttiği gibi cahil yığınların birikimi olan azınlık üzerine yaptığı bir saldırının alegorisi bu roman. Şöyle yazmış Göle: “Clegg gibi sonradan görme burjuvalar kültürel bir girdaba sürüklenerek ruhsal olarak ölmüşlerdir ve bu eksikliklerini gidermek için açgözlü bir toplumda maddi bir biriktirme üzerine kurulu bir yaşam sürmeye başlarlar… Bu öykü kıskanç, cahil ve hınçlı kalabalığın zeki ve yaratıcı azınlık üzerine yaptığı saldırının… kabalık ve bayağılığın sanatın ırzına geçmesinin modern bir alegorisi”. Clegg ile mahzende tuttuğu Miranda arasında müzik ve resim sanatının örnekleri üzerinde geçen konuşmalar iki taraf arasındaki çözülemez uzlaşmazlığın iyi bir örneği bu konuda. Clegg’in kötürüm olan kuzeni için düşündükleri de (“Bana sorsalar, Mabel gibi insanların acı çektirmeden ortadan kaldırılması gerektiğini söylerdim”) yığınların günlük hayatlarındaki “sıradan faşizm”inin bir örneği olarak görülebilir.
Fowles’un basacak bir yayıncı bulabilmek için uzun süren bir uğraş verdiği kitapta Clegg’in piyangoda para kazandıktan önce ve sonra yaşadığı bazı olaylar ve Miranda ile olan diyalogları üzerinden (örneğin zengin olduktan sonra gittiği bir lüks lokantada hissettikleri) sınıf farkını ve bunun bireyler tarafından nasıl algılandığını anlatan kitap Clegg’in anlattıkları (“Aramızda hep sınıf farkı vardı”) ve söyledikleri (“Asla sizinle aynı şansa sahip olamadım. İşte bu, nedeni”) ile sık sık dile getiriyor bu konuları. Miranda’nın “Sıradan insan medeniyetin lanetidir” ve “Ondan öylesine üstünüm ki. Bunun kulağa son derece kasıntılı geldiğini biliyorum, ama gerçek”) benzeri sözleri de onun sınıfının bu farka nasıl baktığını anlatıyor okuyucuya. Kadının erkeği kafasındaki sapık veya tecavüzcü gibi kalıplara oturtmaya çalışması yine onun ait olduğu sınıfın geniş kitlelere karşı takındığı kolaycı sınıflama tavrının bir eleştirisi olarak görülmeli.
Fowles’un yaşananları iki karakterin bakış açıları ile de anlatması romana önemli bir katkı sağlamış. Bu katkıyı değerli kılan, bu anlatımın bekleneceğinin aksine aynı olayların nasıl farklı algılandığı ve hikâye edildiği üzerine kurulu olmaması. Aynı şeyleri anlatıyor her iki karakter de ve yazar bu aynı olayların onlarda yarattığı duygu ve tepkilere odaklanıyor asıl olarak. Bir başka ifade ile söylersek, her iki karakter de olayları benzer şekilde anlatıyor ve yazar okuyucunun ne olduğundan çok, olanın onlar üzerindeki etkilerine dikkat etmemizi bekliyor. Psikolojik gerilimin parlak örneklerinden biri olan roman William Wyler’ınki dışında başka filmlere de esin kaynağı olan, tiyatroya da uyarlanan ve gerçek hayatta pek çok suçlunun kendilerine yol gösterdiğini öne sürdüğü ve eylemlerinin kaynağı olarak da nitelediği ilginç bir edebiyat yapıtı. Klostrofik ve karanlık içeriği ve Fowles’un ilgiyi hep ayakta tutan dili ile okunmayı kesinlikle hak eden roman göndermeleri, sembolleri ve alegorileri bir yana bırakıldığında da, sadece gerilimi ile bile çok başarılı bir roman.
(“The Collector”)
Lübnan asıllı Fransız yazar Amin Maalouf’un bir romanı. Bizde de hayli popüler olan ve bugüne kadar toplam dokuz roman ve aralarında çok satmış “Arapların Gözünden Haçlı Seferleri”nin de olduğu yedi kurgu-dışı eser yazan Maalouf, ayrıca Fin besteci Kaija Anneli Saariaho’nun dört operasının da librettosunu hazırlayan bir sanatçı. İlk kez 1996’da yayımlanan ve yazarın altıncı romanı olan kitap Ortadoğu meselesine, babasının devrimci olmasını istediği için İsyan adı verdiği bir adamın hikâyesi üzerinden bakan bir çalışma. “Bir elin beş parmağı” gibi olan ama her biri diğerlerine düşmanlık besleyen milletlerin imkânsız görünen birlikteliği için bir umut sembolü ya da çağrısı olarak görülebilecek şekilde alegorik havası olan bir kitap bu ve okuyucusunu, özellikle de Ortadoğu’ya meraklı olanlarını kendisine hemen çekebilecek ve zorlanmadan kendisini okutacak bir içeriğe sahip.
Bugüne kadar 62 roman, 5 kurgu dışı kitap ve 200’den fazla hikâyesi yayımlanan ve bu eserlerinin önemli bir kısmı sinema veya televizyona uyarlanan çalışkan ve popüler Amerikalı yazar Stephen King’in otuzuncu romanı. Korku, gerilim, suç, fantezi ve bilim kurgu türlerinde doğaüstü ögeler de barındıran eserler üreten yazarın bu kitabı ilk kez 1995 yılında yayımlanmış. Eser, kocasından yıllar boyu süren ve korkunç boyutlara varan bir şekilde şiddet gören bir kadının evi terk etmeye karar vermesi ile başlayan olayları ele alırken, onun peşine düşen ve bir polis memuru olan adamın kadını takibini ve yeni bir hayat kurmaya çalışan kadının satın aldığı bir tablo nedeni ile yaşanan doğaüstü olayları anlatıyor. Gerçek zamanlı anlatılan kaçış bölümü ile güçlü bir giriş yapan romanın dozu hayli kaçmış sert bölümleri, kötü karakterinin hayli abartılı bir biçimde çizilmesi ve gereğinden fazla iddialı olmak gibi pek de önemsiz olmayan kusurları var. King’in en beğenilen romanları arasında yer bulamayan kitap başlangıçtaki düzeyini koruyabilse çok daha çekici bir eser olabilirmiş ama yazarın çok şey anlatma ve gidebildiği kadar ileri gitme çabası yüzünden aksıyor.
Nobel ödüllü Guatemalalı yazar Miguel Ángel Asturias Rosales’in “Muz Trilojisi” adı ile bilinen üçlemesinin ilk kitabı. 1950 tarihli “Kasırga”dan (Viento Furte) sonra, 1954’te “Yeşil Papa” (El Papa Verde) ve 1960’da “Gözleri Açık Gidenler” (Los Ojos de los Enterrados) ile devam eden üçlemesinde yazar Orta Amerika’daki muz yetiştiriciliği üzerindeki Amerikan kontrolünü merkeze alarak bu ülkelerde yaşayan insanların içinde yaşadıkları sömürü düzenini güçlü bir edebî dil ile anlatıyor. Sovyetler Birliği’nden Lenin Barış Ödülünü kazanan yazarın Batı ülkelerinde de takdir edilen sanatçılığı onun yazarlıktaki üstün düzeyinin önemli kanıtlarından biri kuşkusuz. Tropical Platanera adındaki hayalî bir şirket üzerinden Batı kapitalizminin ve emperyalizminin sömürüsünü güçlü bir şekilde sergileyen romanın Cem Yayınevi baskısının başında Tahir Alangu’nun hazırladığı oldukça kapsamlı ve hem kitap hem yazarı için doyurucu bilgiler içeren bir tanıtım yer alıyor.