Aşk Şiirleri – Bertolt Brecht

Ask SiirleriAlman sanatçı Bertolt Brecht’ten seçilmiş aşk şiirleri. Opus Yayınları tarafından 1997’de basılan kitap özenli tasarımı ile de dikkat çeken bir çalışma. Kerem Çalışkan’ın özenli çevirisi ve girişteki notları, kimi şiirlere düşülen küçük dipnotlar, Esat Tekand’ın kitap boyunca yer verilen ve şiirlerin atmosferlerine çok denk düşen çizimleri, iki şiirin daha önce yapılmış Türkçe çevirilerindeki problemler ile ilgili notlar, Brecht’in “Sevgi Üstüne” başlıklı ve sevgiyi “… o bir üretimdir ve seveni de sevileni de değiştirir, iyiye ya da kötüye doğru” olarak nitelendiren kısa yazısı ve sonda yer verilen ve daha çok, kitabın konusu gereği, aşk şiirleri bağlamı ile sınırlı tutulan “Kronik” bölümü kitabın tasarım zenginliğini oluşturan unsurlar.

Hareketli bir özel yaşamı olan Brecht’in kitaptaki şiirlerinin bir kısmı oyunlarından (“Şvayk İkinci Dünya Savaşında”, “Sezuan’ın İyi İnsanı” vb.) alınırken, bir kısmı da aşık olduğu kadınlar için yazdıklarından oluşuyor. Bu açıdan değerlendirince şiirlerin sanatçının aşk ile ilgili düşüncelerinin hem özel hem genel yanını yansıttığını söylemek mümkün. 1920 yılında yazılan “Seni Hiç Öylesine Sevmemiştim” ve 1937 tarihli “Veda” gibi iki gözde şiirin de yer aldığı bu derleme Brecht’in özel hayatına ışık tutan özelliği ile de okunmayı hak ediyor.

Marilyn Monroe (Yaşamı ve Filmleri) – Joan Mellen

marilyn monreo yasami ve filmleriMarilyn Monroe’nun ölümünün üzerinden yirmi dokuz yıl geçtikten sonra Joan Mellen tarafından yazılan kitap temel olarak sanatçının tüm hayatı ve özellikle Hollywood kariyeri boyunca yaşadığı ikileme (yıldız olmadan önceki, Norma Jean olarak hayatı ile Hollywood’un ona biçtiği ve içinden çıkmasına da izin vermediği “aptal ve seksi sarışın” olarak yaşadığı yıldız hayatı) odaklanan bir eser. Kendisine yakıştırılan rolü hem ret eden hem de ayakta kalabilmek için bu role sarılan bir kadının trajedisini anlatmaya soyunan bir kitap diye de özetlemek mümkün Joan Mellen’ın eserini.

Mellen’ın kitabı Monroe’yu tanıyanlar için pek yeni şeyler söylemiyor aslında ve belki de tek orijinal yanı, onun hayatında yaşadığı travmaların, arada kalmışlıkların ve ciddiye alınma isteğinin Hollywood tarafından nasıl sömürüldüğü ve yaşadığı acının filmlerde canlandırdığı karakterlere de Hollywood tarafından nasıl acımasızca yansıtıldığını tek tek tüm filmleri üzerinden derli toplu bir şekilde açıklaması. Monroe’nun oynadığı her bir karakterin ondan bir izi yansıtacak ve onun sıkışmışlığını besleyerek daha da büyütecek şekilde tasarlanması, kuşkusuz tam da Hollywood’a yakışan bir tavır.

Bol resimli olması gibi bir çekiciliği de olan kitabın Türkçe baskısında ise inanılmaz problemler ve dağınıklıklar var. Aynı fotoğrafın birden fazla kullanımından zaman zaman oldukça kötü bir dili olan çevirisine, özensiz baskısına ve hiçbir editörün elinin değmediğini açıkça hissettiren içeriğine kadar çok sorunlu bir kitap bu. Anlaşılan İngilizce orijinalinden değil de Almanca baskısından çevrilen (daha doğrusu düzenlenen, çünkü kitapta çeviren değil de düzenleyen ifadesi tercih edilmiş, ne demekse) kitabın kapağında “Von Joan Mellen” ifadesi kalmış, yani Von ifadesini çıkarmayı bile unutmuşlar. Kitabın arkasındaki aslında hayli doyurucu olan filmografi bölümünde ise tercüme problemleri daha da vahim bir hal alıyor. İngilizce “Editing/Editor” (Kurgu/Kurgucu) kelimesi “şekil” olarak çevrilmiş örneğin. Filmlerin Türkçe isimlerinde skandal daha da büyük ki tek bir örnek durumu açıklamaya yeterli: Billy Wilder’ın bizde “Yaz Bekârı” olarak bilinen “The Seven Year Itch” filmi “Kahrolası Yedinci Yıl” gibi uydurma bir isimle çevrilmiş! Orijinali böyle değildir diye düşüneceğiniz kadar bir “kıyıma uğratılmış” havası olan kitap bu Türkçe hali ile okunmayı hak etmiyor ve Monroe’ya ve yazarına da bir saygısızlıktan başka bir şey değil bu biçim ve içeriği ile.

Yaşamda Bir Başlangıç – Honoré de Balzac

yasamda-bir-baslangicHonoré de Balzac’ın “La Comédie Humaine – İnsanlık Güldürüsü” adlı yapıtını oluşturan seksen sekiz parçadan biri. Yazarın kız kardeşi Laure Surville’in bir kısa hikâyesine dayanarak yazılan romanın girişinde, çeviriyi yapan Tahsin Yücel’in hem yazarın bu nispeten az bilinen romanının bütün eserleri içindeki yeri üzerine yazdıkları hem de onun çeviride karşılaştığı ve kelime oyunlarından kaynaklanan zorluklarla ilgili doyurucu bir giriş var. İlk bölümünde 1842 yılında bir atlı araba içinde seyahat eden yolcuların hikâyesini anlatan roman, ikinci bölümde ise aradan geçen uzun bir zamandan sonra bu yolculardan birini (“yaşamının başlangıcında olan” bir genci) odağına alarak devam ediyor anlattıklarına. Balzac’ın diğer kimi eserlerinde olduğu gibi karakterlerin bazıları diğer eserlerinde de yer almış ve bu bağlamda onun “İnsanlık Güldürüsü” külliyatının kendi içinde birbirini tamamlayan eserlerden oluşması özelliğini paylaşıyor bu kitap da. Buna rağmen diğer eserler gibi bu roman da kendi başına okunabilecek bir özellikte elbette.

“Coucou – Kuku” denilen bir atlı araba ile birlikte yolculuk eden ve her biri bir şekilde bir sırrı olan ve diğerlerine yalan söylemekten çekinmeyen (hatta bazen bunu bir oyuna dönüştürerek zevk alan) karakterlerin hikâyesine tanık olduğumuz ilk bölüm içerdiği gizem (bizim için değil ama yolcuların tümü için) ve mizah tonu ile de hayli etkileyici ve bir klasik okuduğunuzu her satırında hissettiren bir güzellikte. Bir şekilde birbirleri ile kesişen hikâyeleri olan karakterleri uzun uzun ve etkileyici bir şekilde tanıtıyor ve hikâyelerini bağlıyor birbirine Balzac. Girişte uzun uzun atlı arabaları, tarihçelerini ve Fransa için anlamlarını anlatan romanın bu tercihinin bugünün “hızlı okumak” isteyen okurlarına “yorucu ve gereksiz” gelebileceği açık ama kitabın yolculuğu ve hemen sonrasında yaşananları anlatan ilk bölümünü bitirdiğinizde bunun gerekliliğini anlıyorsunuz. Bu “klasik” girişten sonra tüm yolculuk bölümü zengin dili, heyecanı ve mizahı ile yorgunluğu alıyor. Genç kahramanının hayatta tutunma çabasını anlatan ikinci bölüm de benzer şekilde akıcı dili ile kendisini ilgi ile okutuyor kesinlikle. Özetle, “klasik” diyerek okumaktan kaçınmamak gerekiyor bu romanı.

Bir anlatıcının ağzından anlatılır gibi yazılan kitapta anlatıcı (Balzac) birkaç kez araya girip doğrudan hitap ediyor okuyucuya ve hayli yargılayıcı bir tavırla yapıyor bunu üstelik. Bu bölümler Balzac’ın bugün için hayli ters görünebilecek yargılarına sahip. Örneğin bu tür ilk araya girişte genç yaştaki bir karakterin sadece tinsel olarak acı çekmesinin yeterli olmadığı, bedensel bir cezanın buna eklenmesinin gerekliliğini vurguluyor ona verilen dersin anlamlı olması için. Dönem Fransa’sının farklı sınıflarından karakterler kullanan, sınıf farklarının neden olduğu çatışmaları sık sık dile getiren ve ülkenin o yıllardaki toplumsal karmaşasına da arka planda ustalıkla yer veren ve Balzac’ın bizde pek bilinmeyen bu kitabının Türkçedeki ilk yayımının 2001 yılında yapılmış olması ise üzerinde ciddi olarak durulması gereken bir kültürel sorun kuşkusuz.

(“Un Début Dans La vie”)

Buhara Cellâtları – Sadreddin Ayni

Varlık Yayınları’nın düşük fiyatlı ve cep kitabı boyutunda bastığı ve bir, belki de birden fazla kuşağın okuma sevgisinin oluşmasında önemli unsurlardan biri olan seriden bir kitap. Tacikistanlı yazar Sadreddin Ayni’nin bu kitabı bir uzun hikâye (“Buhara Cellâtları”) ve bir kısa romandan (“Tefecinin Ölümü”) oluşuyor. Çoğunlukla Özbekistan’ın Buhara şehrinde yaşayan yazarın bu iki eserinin konusu da Özbekler arasında geçenleri anlatıyor bize. Bugün Tacikistan’ın ulusal şairi kabul edilen yazarın bu iki eserinin her biri hemen hep bir anlatıcının anlattığı ve çoğunlukla birbiri ile doğrudan ilgili olan ama kimileri de adeta bir meddahın anlattığı teması ortak ama karakterleri farklı hikâyeciklerden oluşuyor.

“Buhara Cellâtları” 1918 yılında ve zalim bir emir tarafından yönetilen ve zulmün, hırsızlığın, rüşvetin ve cinayetlerin egemen olduğu bir Buhara’da geçiyor. Devrimden sonra, 1920 yılında Kızıl Ordu’nun Sovyetler’e katmasından önceki Buhara Emirliği’nin resmini hayli sert ve katı çizgilerle ve her gün yüzlerce kişiyi öldüren ve sonra ortadan kaldıran cellatlar üzerinden anlatıyor yazar. Bunu yaparken de ortak temalar etrafında (zulüm, şeriat baskısı, dinsel yozlaşma, adaletsizlik, halkın sömürüsü vs.) dönen farklı hikâyeleri cellatların ağzından aktarıyor bize. Ayni’nin devrim taraftarı olduğu ve 1920’li yıllarda devrimin halk arasında benimsenmesi için çalıştığını düşününce, hayli olumsuz çizilen bu Buhara resminin devrimin neden gerekli olduğunu anlatmak gibi bir işlevi olduğunu söylemek mümkün. Tıpkı “Tefecinin Ölümü” adlı kısa romanda olduğu gibi Ayni’nin yazılı bir edebiyattan belki daha da fazla sözlü bir edebiyata yakın durduğunu söyleyebiliriz sanırım bu ilk hikâyede. Bir başka deyişle adeta bir hikâyecinin etrafına topladığı insanlara anlattığı ve kesinlikle “Doğu kültürü” esintisini taşıyan hikâye(ler) bunlar. Birbirlerine benzerlikleri nedeni ile zaman zaman tekrar havası yaşatsa da ve yazarın bir “mesaj” kaygısının olduğu kendisini sık sık hissettirse de Doğu’nun havasını taşıyan satırlar kesinlikle bir çekicilik taşıyor.

“Tefecinin Ölümü” adlı kısa roman ise ilk esere göre tek bir karakter etrafında dönüyor olması, daha doğrusu tek bir ana hikâyeye sahip olması ile farklılaşıyor ama burada da bu ana hikâyeden daha kısa olsa da ikinci bir ana hikâyeye yer vermiş yazar ki kesinlikle ayrı bir hikâye olabilirmiş bu. Bu kez bir tefeci karakteri üzerinden, yine devrim öncesindeki Buhara’da adaletin nasıl yozlaştığını ve zenginlerin ve idarecilerin halkı nasıl sömürdüğünü anlatıyor yazar ve atla karlı bir havada yapılan bir yolculuğu anlattığı bölüm dışında yine daha çok karşısındakilere mesajı olan/ders çıkarılacak hikâyeleri anlatan bir kişi edası ile oluşturuyor satırlarını.

Doğu’nun esintilerini taşıyan bu iki ayrı eserin karşımıza getirdiği yönetici ve sistem tasvirinin bugün belki biçimsel olarak farklı ama özünde aynı olan problemleri hatırlattığını da söylemek gerekiyor. “Doğu”nun makus talihindeki baskıcı yönetimler ve din sömürüsü örneğin, bugün de aynı sıcaklığı ile hayatımızda değil mi?