Nova Lituania – Karolis Kaupinis (2019)

“Büyük komşularımızdan biri bizi kolayca ele geçirecek. Yanlış anlamayın, sizi eleştirmek gibi bir niyetim yok. Benim bir çözümüm var: Yedek Litvanya, denizaşırı bir Litvanya kolonisi. Elimizdekine bir şey olursa diye, yedek bir devlet”

1930’ların sonlarına doğru, yaklaşmakta olan savaşın Litvanya’nın büyük komşuları tarafından işgal edilmesi ile sonuçlanacağını düşünen bir coğrafya profesörünün yedek bir Litvanya yaratma önerisinin hikâyesi.

Karolis Kaupinis’in yazdığı ve yönettiği bir Litvanya yapımı. Eksantrik düşünceleri ile bilinen Litvanyalı coğrafyacı Kazys Pakštas’ın hayatından ve fikirlerinden yola çıkan Kaupinis iki kısa filmden sonra çektiği ve ilk uzun metrajlı filmi olan bu çalışmasında oldukça farklı bir eser üretmiş. Çok kullanılan “Coğrafya kaderdir” sözünden yola çıkar gibi görünen film, Litvanya’nın Almanya, Rusya ve Polonya gibi kalabalık nüfuslu ülkelerin ilgisini çekmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünen bir adamın Afrika’da bir yedek ülke yaratma fikrini ortaya atmasını ve bu fikrini iktidara duyurmaya çalışmasını anlatırken, bir yandan da onun pek de yolunda gitmeyen özel hayatına odaklanıyor. 1930’lara uygun olarak siyah-beyaz ve “akademik oran” olarak bilinen çerçeve oranlı görüntüleri olan film ilginç konusu ve “absürt gerçekçilik” olarak tanımlanabilecek bir yaklaşımı denemesi ile ilgi çekebilecek bir çalışma. Sinema tadı açısından beklentileri tam olarak karşılayamıyor ama ilgiyi hak ettiği de kesin.

Orta Çağ’ın fikir adamlarından sosyolog İbn-i Haldun’un 1375’te yazdığı “Mukaddime” adlı eserinde dile getirdiği ve halkların kaderi üzerinde yaşadıkları coğrafyanın önemini savunan görüşlerinin kaba bir özetidir “Coğrafya kaderdir” ifadesi. Bu çevresel determinist yaklaşım uzun süre özellikle Avrupa’nın emperyalist yaklaşımlarını savunmak için bir argüman olmuş ama bugün -İngiliz coğrafyacı Richard Peet’ten alıntı yaparsak- yerini “Çevresel determinizm, emperyal kapitalizmin ideolojisidir” anlayışına bırakmış durumda, en azından olgulara bilimsel bakabilenler için. Karolis Kaupinis’in filminin kahramanı coğrafyacı Feliksas Gruodis (Aleksas Kazanavicius) ise jeopolitik düşünce olarak coğrafyanın kader olduğuna ve yaşadıkları coğrafyanın gereği olarak kalabalık nüfuslu büyük devletlerin kurbanı olacağından korktuğu Litvanya halkı için bir yedek ülke yaratmak gerektiğine inanıyor ve bunun için beş yıl boyunca çalışarak bir plan hazırlıyor. Sorun tarihî başkent Vilnius’u işgal etmiş olan Polonya’nın ve Almanya ile Sovyetler Birliği’nin ciddi bir tehdidi altında olan ülkesindeki politik kargaşa ve planına iktidarı ikna edebilmek.

Litvanya’nın bağımsızlığının 20. yılında harp okulunda düzenlenen bir mezuniyet töreni ile başlıyor film. Devlet başkanının da katıldığı bu törende başbakan ülkenin topraklarına -yanlışlıkla ya da provokasyon amacı ile- giren bir Polonyalı askerin vurularak öldürüldüğünü ve bu nedenle kendilerine karşı bir ültimatom verileceğini öğrenir. Gerçekten de gelir bu ültimatom ve Vilnius’un işgali nedeni ile kestikleri ilişkiyi tekrar kurmak zorunda kalır Litvanya hükümeti. Görüleceği gibi hikâye Litvanya tarihi ile yakından ilişkili ve muhtemelen bu tarihe hâkim olanlarda daha fazla ilgi uyandıracaktır ama yine de bu jeopolitik hikâyeyi tartışma konusuna ilgi duyan herkes ilginç bulacaktır kesinlikle. Nüfus yoğunluğu düşük, geniş boş alanları olan Afrika’nın beyaz sanayicileri çekmesi gibi Litvanya’nın da büyük komşularını üzerine çekeceği gibi fikirler, uluslararası ilişkilerin ve elbette emperyalizmin coğrafya ile bağlantısı üzerine düşünceler yaratan hikâye kuşkusuz bu bakımdan belli bir çekicilik taşıyor. Yönetmenin “ciddi bir mizah”a göz kırptığı filmde özellikle soğuk tutulmuş bir yaklaşımla bu hikâyeyi anlatması ise filme bir farklılık katıyor ama bir yandan da zaman zaman yeterince tatmin edici olmayan bir hava da yaratıyor öte yandan.

Politik oyunlar (Başkan’ın Polonya ile olan ihtilaf nedeni ile Başbakan’ı kurban ederek kendi konumunu koruması, başkana karşı bir askerî darbe planı veya “rahatsız genç subaylar”ın varlığı gibi) sürerken, film bizi bir yandan da coğrafyacının evinde olan bitenlere ve buradaki huzursuzluk ve mutsuzluğa tanık ediyor. Adamın kuzeninin onlarla yaşayan kızının varlığı eşini, eşin eve uzun süreliğine gelen kayınvalidesinin her ikisini rahatsız etmesi ve bu kayınvalidenin özellikle vurguladığı çocuksuzlukları keyifsiz bir ev ortamının varlığını gösteriyor bize ve filmin de ilgi çekici alanlarından birini oluşturuyor. Kayınvalidenin eve getirdiği misafir sahnesi filmin mesafeli mizahının da tipik bir örneği olarak dikkat çekiyor. Evdeki sorunların ülkedeki sorunlarla ilişkisinin yeterince kurulduğunu söylemek ise zor; evet, adamın sık sık vurguladığı gibi nüfus yoğunluğu düşük olan yerlerin (büyük evde sadece iki kişilermiş başta) dışarıdan yerleşmeyi teşvik etmesinin (önce kuzen çocuğu, sonra kayınvalide yerleşiyor eve) bir örneği orada yaşananlar ama yine de daha çok kahramanın özel hayatının da sıkıntılı olduğunu göstermeye hizmet ediyor bu sahneler.

Karolis Kaupinis’in mesafeli yaklaşımına uygun olarak orijinal müzik de kullanmadığı filmde ülkesinin tarihine alaycı yaklaşımı ve trajikomik bakışı ilgiyi hak ediyor ve bu bağlamda özellikle başroldeki Aleksas Kazanavicius’un performansı yönetmenin yaklaşımı ile yakaladığı uyumla hayli başarılı. Görüntü yönetmeni Simonas Glinskis’in geniş iç mekânları ve hikâye boyunca birkaç kez tanığı olduğumuz “boşluk”lar hakkındaki konuşmaları hatırlatan boş alanları başarı ile yakalayan kamerasının dikkat çektiği film hemen her anında daha fazlası gerekiyormuş izlenimini vermekten kurtulamasa da sıfırdan bir ülke kurma ütopyasını ve o sürecin tüm umut ve heyecan verici boyutlarını hayal ettirebilmesi ile de ilgi çekebilecek farklı bir çalışma.

The Beguiled – Don Siegel (1971)

“Seni kahrolası fahişe! Sadece senin yatağına gelmedim, sadece başkasının yatağına gittim diye…”

İç savaş sırasında sadece kadınların yaşadığı bir kız okuluna sığınan bir Kuzeyli askerin kadınlarda yarattığı duyguların ve kendi çıkarları için tümünü birden idare etmeye çalışmasının hikâyesi.

Thomas Cullinan’ın 1966 tarihli ve aynı adlı romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Albert Maltz ve Irene Kamp’ın yazdığı senaryo, -jenerikte belirtilmemiş olsa da- Claude Traverse tarafından elden geçirilmiş ve yönetmenliği de genellikle aksiyon filmleri ile tanınan Don Siegel üstlenmiş. Yönetmenin filmografisi içinde farklı bir yerde duran ve kendisinin en sevdiği filmi olarak nitelendirdiği çalışma, tarzının dışında bir hikâye anlatım biçimini benimseyen Siegel’ın mizanseninden kaynaklanan belli problemleri olsa da ilginç bir eser. Aralarında “spagetti” türünden olanların da yer aldığı western’lerden sonra farklı bir rolde seyircinin karşısına çıkan Clint Eastwood ile Geraldine Page ve Elizabeth Hartman’ın karakterlerini çekici oyunculuklarla canlandırdığı film ilgiyi hak eden, seksî olmayı ve gerilimi bunun içine yedirmeyi başarması ile önemli bir yapıt.

Sofia Coppola 2017’de bu hikâyeyi tekrar çekmiş ve Cannes’da yönetmen ödülünü kazanmıştı. Ana karakterlerinin sadece birinin erkek olduğu bu filmin Coppola’ya Cannes tarihinde kadın yönetmenlere ikinci kez verilen bir ödülü kazandırması, buna karşılık hikâyenin ilk çekimini genellikle erkek seyirciye hitap eden Siegel’ın yapmış olması ilginç bir durum ama bir yandan da hayli anlaşılır: “Erkeksiz kadınlar” ile “kadınsız bir erkek” karakterin planlanmamış bir şekilde bir araya gelmesi ile ortaya çıkan cinsel gerilim ve bir yandan da her iki taraf için de tehlike yaratan iç savaşın neden olduğu korku bir araya gelince hikâye “kadın gözü” ile de, “erkek gözü” ile de değerlendirilebilecek bir içeriğe sahip kuşkusuz. Clint Eastwood ile toplam beş kez çalışan Don Siegel favori aktörü ile bu üçüncü iş birliğinde aksiyondan çok hikâyenin gerilimine dayanan bir film çekmiş ve kısa bir bölüm dışında aksiyona değil, karakterler arasındaki ilişkinin doğurduğu tedirgin atmosfere odaklanan bir hikâye anlatmayı seçmiş. Sonuçta ise bu seçimin başarılı olduğu kadar başarısız sonuçlar da verdiği bir film çıkmış ortaya.

Çekici bir jenerikle açılıyor film: Siyah-beyaz (daha doğrusu, sepya) iç savaş fotoğrafları ve görüntülere eşlik eden, Lalo Schifrin’in trampet ile başlayan vurgulu müziği ile başlıyor film. Fotoğraflar ve müzik birlikte hızlanıyor sonra ve bu arada arkadan savaş alanının seslerini duyuyoruz. Görüntüler asker cesetleri ile devam ederken, bir sesten duyduğumuz ve orduya katılmamak gerektiği hakkında konuşur gibi söylenen bir şarkı ile sona eriyor: “Gelin genç dostlarım / Dinleyin uyarımı / Asker olmayın / Orduya katılmayın / Sana güvercin vaat ederler / Ama kuzgun çıkar karşına / Davulun her vuruşunda / Ölüm asker adımları ile gelir/ Gelin genç kızlar / Gün ışığında yürüyün / Ve izin vermeyin genç adamın / Silah taşımasına…”. Daha sonra ormanda mantar toplayan küçük bir kız ile birlikte görüntü renkleniyor ve bu Güneyli çocuğun yaralı bir Kuzeyli askeri bulması ile hikâyemiz başlıyor. “Dove She is a Pretty Bird” adını taşıyan geleneksel şarkının anti-militarist içeriği bize bu tema ile ilgili bir hikâye anlatacağımızı ima ediyor ama başlayan hikâye savaşı sık sık hatırlatasa da asıl gerilim kızlar okulunun içinde ve karakterler arasında yaşanıyor. Bu bakımdan, jenerik filmin atmosferinden ve temalarından çok, hikâyeye bir giriş işlevi taşıyor asıl olarak.

Çok az kullanıldığı için ayrıksı duran bir şekilde karakterlerin iç seslerine yer veriyor film; bu seslerden duyduklarımız önemli ve açıklayıcı ama biçimsel olarak bir parça tuhaf duruyorlar hikâyede. Aslında bu biçimsel problem film boyunca farklı şekillerde sık sık çıkıyor karşımıza. Don Siegel filmografisindeki aksiyonlardan hikâye ve biçim olarak uzaklaşmış ama zaman zaman bir aksiyona daha çok yakışacak “köşeli” bir mizansen tercih etmiş özellikle kamera kullanımı ile. Tıpkı Lalo Schifrin’in müziğinin bazen hikâyenin havasının altını gereğinden fazla çizmesi gibi, Siegel da kendisini tutamamış ve görüntüyü vurgulayıcı bir üslupla kullanmayı tercih etmiş. Örneğin bazı sahnelerdeki efektlere hiç de gerek yokmuş gibi duruyor; sanki yönetmen aksiyonlarındaki doğrudanlığa başvurmaktan kurtaramamış kendisini.

Eastwood’un canlandırdığı John McBurney karakteri altı öğrenci, bir öğretmen, bir idareci (ve okulun sahibi) ve bir de siyah bir çalışanın olduğu okula yaralı olarak geldiğinde dokuz kadının tümünü bir şekilde etkiliyor ve bunların üçünün kendisine olan ilgisi cinsel olanı da kapsıyor. Onlardan birinin “Bu savaş daha uzun süre devam ederse, kadın olduğumu unutacağım” ifadesi havadaki “erkeksizliği” iyi bir şekilde özetlerken, asker de her birinin zaafını, arzularını manipüle ediyor hem etraftaki Güneyli askerlere karşı kendisine sağlanan korumayı sürdürebilmek hem de onlardan akla gelen her şekilde yararlanmak amacı ile. Karşılıklı olarak birbirlerini kullanmaya başlıyor kadınlar ve adam; hikâye boyunca flörtleşmeler ve erotik imalar da birbirini takip edip duruyor. Okuldaki siyah çalışanın köleliği ile adamın oradaki en azından baştaki köleliğinin benzerliği ve farklılığı üzerinden de ilginç bir düşünme alanı yaratan film manipülasyonun kıskançlıkla başlayan trajik gelişmeleri tetiklemesini inandırıcı bir şekilde anlatıyor erotik havasını hep koruyarak. Tehlikeli bir oyuna girişene bu oyunun dönüp kendisini de vurabileceği gerçeğini hatırlatan film bu “erotizm”i ile de ilgi çekebilir.

1987’de üç gün ara ile hayatlarını kaybeden başrol oyuncularından ikisi, Geraldine Page ve Elizabeth Hartman ile Clint Eastwood hikâyenin gerektirdiği cinsel havayı iyi yansıtmışlar ve önemli katkıları olmuş filme. Hikâyenin özeti klasik bir 1970’ler erotik yapıtını çağrıştırıyor ve Siegel elbette o tür bir açık cinselliğe asla yönelmiyor ama örneğin klasik bir Fransız yönetmenin böyle bir hikâyeye katabileceği “sanatsal” havayı da yaratamıyor. İşin ilginç yanı, filmin Fransa’da hayli ilgi görmüş olması ama ABD’de beklenen ilgiyi yakalayamaması. Bu sonuçta şüphesiz o dönemdeki klasik Eastwood ve Don Siegel seyircisinin seveceği türden bir film olmamasının yanısıra afişin de onların beklentisine karşılık gelecek şekilde Eastwood’u elinde silahla göstermesinin neden olduğu hayal kırıklığının da payı olsa gerek. Siegel’ın stilize anlatımda iyi bir performans gösteremediği filmin hedeflemediği kadar komediye kaymak gibi bir sorunu da var ama belki daha da önemlisi bugünün sinemasında kabul edilemeyecek bir cinsiyetçi bakışa da sahip olması kadınlara karşı. Yine de bu sorunlarına rağmen, film kesinlikle bir çekiciliğe -erotik olanı da dahil olmak üzere- sahip ve hem baş oyuncusu hem de yönetmeni için değişik bir deneme olarak ilgiyi hak ediyor.

(“Kadın Affetmez”)

Press – Sedat Yılmaz (2010)

“Bak, aslanım; o gazetede çalıştığın sürece benim için dağdaki teröristten farkın yok”

90’lı yılların başında Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda çalışan gazetecilerin olağanüstü hâl koşulları altında yaşadıklarının hikâyesi.

Sedat Yılmaz’ın yazdığı ve yönettiği film 1990’lı yıllarda doruğuna çıkan bir baskının ve sayısı artan faili meçhullerin yaşandığı bir dönemde gazetecilik yapmaya çalışan bir avuç insanın karşılaştıklarını anlatan etkileyici bir çalışma. Gücünü -maalesef- sinemasından çok, konusundan alan ve ülkenin en yakıcı sorununu cesaretle dile getirebilmesi ile sinemamızın tarihi içinde kesinlikle önemli bir çalışma bu ve ülkenin özellikle bir bölgesinde bunlar yaşanırken, hayatın nasıl akıp gidebildiğini sorgulatması ile olduğu kadar, bu sorunun bugün de aynı sıcaklığı ile devam ettiğini hatırlatması ile değerli. Sinema dili olarak zaman zaman amatör bir havaya bürünen film bir yandan da bu havanın sağladığı doğallık ve gerçekçilik ile dikkat çekiyor.

Özgür Gündem gazetesi 1992’de yayın hayatına başlamış ve 1994’te mahkeme kararı ile kapatılmış. 2009’da Kürt sorununun çözümü için başlatılan sürecin sağladığı hava sayesinde 2011’de tekrar yayınlanmaya başlayan gazetenin hayatına 2016’da hükümetin bir KHK’si ile tekrar son verilmiş. Bu gazetenin hayatı ve başına gelenler Kürt sorunu tarihinde çok önemli bir yer tutacak öneme sahip ve bir gün bu ülkede demokrasinin asgarî koşulları sağlanırsa bu gazeteye gazeteci veya okuyucu olarak emek vermiş herkesin kişisel dramı da hak ettikleri şekilde anılacaktır kuşkusuz. Bugün film -sinema değeri dışında- iki önemli nedenle dikkat çekiyor: Birincisi “kanıksanan” bir sorunun ne kadar trajik sonuçları olduğunu bir kez daha hatırlatması ve üzerinden sadece 11 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün sinemamızda böyle bir filmin çekilmesinin mümkün olmaması. Özellikle bu ikincisi bir şey daha söylüyor bize: Bireylerin neye ne zaman ve ne kadar hakkı olduğuna her zaman ”devlet”in karar vermiş olması. Bir gün anlatılması teşvik edilen ya da buna en azından göz yumulan hikâyeleri anlatanların ertesi gün terörist ve vatan haini olmalarının an meselesi olduğu bir ülke burası.

Hikâye bir tik tak sesi ile başlıyor ki duyduğumuz bu sesin bir saatli bombadan duyacağımız ile aynı olduğunu düşününce Sedat Yılmaz’ın hoş bir oyunla başladığını düşünebiliriz hikâye. Ses eski usûl bir çalar saatten gelmektedir ve Özgür Gündem gazetesinin ofisinde yatıp kalkan, büroda gazetecilik dışında, gazetenin dağıtımı da dahil her türlü işi yapan Fırat’ın mekanik becerisi ile bir kasetçalara bağladığı bu saatin zili çaldığında bir kaset de otomatik olarak dönmeye başlar. Duyduğumuz şarkı Ciwan Haco’nun 1981 tarihli “Diyarbekir” isimli albümünün isim parçasıdır. 6 gazeteci ve bir de 18 yaşlarında olan Fırat çalışmaktadır İstanbul merkezli Özgür Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosunda. Zaman OHAL dönemidir ve o günkü manşeti “Köylüler zorla göç ettiriliyor” olan gazetenin çalışanı, dağıtanı ve okuyanı olmak ciddi bir cesaret istemektedir. Sedat Yılmaz bu ilk ve şu ana kadarki son yönetmenlik çalışmasında bu cesaretin hikâyesini anlatıyor temel olarak.

Filmin adının çift, hatta üç anlamı var: “Press” basın anlamına geldiği gibi aynı zamanda basın çalışanlarının üzerinde ülke koşullarının yarattığı baskıyı da ifade ediyor. Bu iki anlama bir üçüncüyü de ekleyebiliriz aslında: Basınç veya darbe uygulayarak metaller üzerinde işlem yapmak için kullanılan pres makinesini, filmdeki karşılığı ile düşünürsek “devlet”i hatırlatıyor bu isim bize. Böylece Sedat Yılmaz tek bir kelime ile baskıyı, bu baskıyı kuranları ve onun kurbanı olanları işaret etmeyi başarıyor. Özellikle bugün bakıldığında ve “çözüm süreci”nin sağladığı atmosferin katkısı tartışılmaz olmasına rağmen cesur bir film bu. Bu ülkede devlet şiddetinin sembollerinden olan beyaz bir arabadan inenlerin gazetecileri kaçırıp dövmeleri ve tehdit etmeleri, PKK’lilerin kulaklarının kesilmesi, basın çalışanlarının sokak ortasında infaz edilmeleri ve ordu mensuplarının karıştığı yasa dışı işler açık bir biçimde gösteriliyor filmde. Bugün bunları dile getirmeyi bırakın, ima etmenin bile imkânsız olduğunu hatırlayınca, filmin bu bakımdan sinemamızda özel bir yeri olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Filmin artıları arasına bir “mesaj filmi” olmaktan sıyrılabilmesini de eklemek gerekiyor. Filme emek veren herkesin yüreklerinin ne tarafta olduğunu anlayabiliyoruz ama Sedat Yılmaz hikâyesi ile -arada gözden kaçan birkaç diyalog dışında- bir bildiri vermeye soyunmuyor, doğru bir şekilde. Ne var ki senaryonun tıpkı kurgu ve yönetmenlik çalışmasında (Sedat Yılmaz bu üç rolü de üstlenmiş) olduğu gibi çok da önemsiz olmayan kusurları olmadığı anlamına gelmiyor bu durum. Senaryo yaşanan trajedinin bir tartışmanın konusu olabilecek her örneğini, her boyutunu bir şekilde içermeye çalışarak bir film süresi için gereğinden fazla konuya el atmaya çalışmış. Evet, her biri önemli bunların ama daha kısıtlı bir olay sayısı ile yetinerek, onlara odaklanmak kesinlikle daha güçlü ve vurucu bir hikaye seyretmemizi sağlayabilirmiş. Senaryoya danışmanlık yapan ve kendisi de o dönem gazetenin Urfa muhabiri olan Bayram Balcı’nın sağladığı malzeme yeterince ayıklanmamış görünüyor, bir başka ifade ile söylersek. Bunun dışında, tüm hayatları iç içe geçenlerden biri kaçırılıp dövüldüğünde bunun diğerleri üzerindeki etkisinin hiç gösterilmemesi ve hatta bu haberin gruptaki diğerlerine verilmesinin sıradan bir olaydan bahsediyormuşcasına geçiştirilmesi gibi tutarsızlık ve akış problemleri de var senaryonun. Hikâyedeki küçük mizah anları ise (örneğin faks makinesi ile yaşananlar) hayatın en olumsuz koşullarda bile devam ettiğini (etmek zorunda olduğunu) göstermesi açısından doğru ve yerinde bir seçim olmuş.

“Hâlâ öğrenemedin mi? Gerçeğe kurşun işlemez” sözü sarfediliyor hikâyede ve aynı hikâye o gerçeği ortaya çıkarmak ve yaymak için uğraşanlara kurşunların işleyeceğini ama gerçeğin peşine düşenlerin de bir şekilde var olmaya hep devam edeceğini söylüyor umut veren biçimde. Çeşitli kurgu hataları (ofisteki tuvalete girip çıkanların bir yanlış anlamaya neden olacak şekilde kurgulanmasında olduğu gibi) olan ve “fotoğraf makinesi tabancaya karşı” sahnesinde olduğu gibi mizansen eksiklikleri bulunan film pek çok ödüle sahip olmuş ve Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Fırat rolünde sıcak bir performans veren Aram Dildar’ın Kürtçe konuşması (evet bir insanın ana dilini konuşması!) seyircilerin tepkisine neden olmuş. Böyle bir ülkede eksiklikleri ne olursa olsun bu filmi çekmeye cesaret eden Yılmaz, bir konuşmasında “Ana medya Kürtlerin bağrına sağlanmış bir mızrak ucudur” ifadesini kullanmış ve bugün ana medyanın dahi var olamadığı bir ülkede yaşıyor olduğumuz gerçeği tüm önemli kusurlarına rağmen filmi önemli kılıyor. Elbette tek meziyeti bu değil filmin; yaratıcılarının samimiyetinin her karesine sindiğini hissetmek ve Sedat Yılmaz’ın anlattığı hikâyeyi ve karakterlerini hiçbir şekilde sömürmediğine tanık olmak da değer katıyor bu çalışmaya. Dönemin başbakanlarından Süleyman Demirel’in “Bunlar gazeteci kılığında militanlar, birbirlerini vuruyorlar… Devlet cinayet işlemez” diyerek devletin tüm suçlarını “akladığı” ülkenin sinema tarihinde kuşkusuz yerini alacak bu çalışma.

The Birds – Alfred Hitchcock (1963)

“Bunu neden yapıyorlar? Bunu neden yapıyorlar? Her şey sen geldikten sonra başladı diyorlar. Kimsin sen? Nesin sen? Nereden geldin? Bence bütün bunların sebebi sensin. Bence sen şeytansın. Şeytan!”

Zengin bir kadının yeni tanıştığı bir avukata şaka yapmak amacı ile gittiği sahil kasabasının beklenmedik ve nedensiz görünen bir şekilde kuşların vahşi saldırılarına uğramasının hikâyesi.

İngiliz yazar Daphne du Maurier’in aynı adlı hikâyesinden esinlenen senaryosunu Evan Hunter’ın yazdığı, yönetmenliğini Alfred Hitchcock’un üstlendiği bir ABD yapımı. Usta yönetmenin, “kötü adam”ın insan olmaması ile diğer filmlerinden ayrı bir yerde duran bu çalışması onun gerilim atmosferine korkuyu da dahil etmesi ve içerdiği gizem ile de ilginç bir film ve günümüz sinemasının olanakları içinde sıradan görünebilecek görsel başarısı da takdiri gerektiriyor. Özellikle kadın oyuncularının performanslarının dikkat çektiği film başroldeki Tippi Hedren’in -1950’de figüran olarak yer aldığı “The Petty Girl” filmi bir yana bırakılırsa- ilk sinema deneyimi olması ile ayrıca bir önem taşıyor. Sinema tarihine geçen sahneleri, Hitchcock’un usta hikâye anlatıcılığının izlerini her karesine yansıtması ve elbette bir Hitchcock filmi olması nedeni ile mutlaka görülmesi gereken bir klasik.

Daphne du Maurier’in radyo, televizyon ve tiyatroya da uyarlanan hikâyesi 1952’de yayımlanmış ilk kez. Bir başka İngiliz yazar, Frank Baker hikâyenin kendisinin 1936 tarihli ve aynı isimli romanına çok benzediğini öne sürmüş uzun yıllarca. Bir intihal var mı yok mu ayrı bir konu ama zaten Hitchcock’un filminin senaryosu kuşların kasabaya saldırması ve bu saldırının “nedensizliği” dışında her ikisi ile de fazla bir benzerlik taşımıyor; olayların akışı ve pek çok farklı karakterin varlığı ile neredeyse özgün bile denebilir Evan Hunter’ın senaryosu için. Çok çarpıcı bir görüntü ile sona eren ve bu görüntüyü desteklemek üzere ve yönetmenin ısrarı üzerine klasik “The End” ibaresi ile kapanmayan film zengin, güçlü ve şımarık bir kadının tesadüfen tanıştığı bir avukata oyun oynamak üzere adamın yaşadığı kasabaya gitmesi ile başlayan olayları anlatıyor. Yaklaşık ilk yirmi dakikasında kuşlar var ama bunlar iki adet sevimli muhabbet kuşu sadece. Açılış jeneriği boyunca perdede farklı yönlerde uçup duran ve tekinsiz sesler çıkaran kara kuşları saymazsak, bu yaratıklarla bağlantılı ilk gerilim bir martının Hedren’in canlandırdığı kadına ani bir şekilde saldırıp başından yaralaması ile gerçekleşiyor. Daha sonra bu saldırıların sıklığı ve kaldıran kuşların sayısı ve çeşitleri artıyor ve tüm kasaba onların terörüne maruz kalıyor.

Tiipi Hedren’i bir reklam filminde görmüş Hitchcock ve kendisinin “sarışın yıldız”larından biri olabileceğine karar vermiş hemen. O reklamda caddede yürürken kendisine ıslık çalan bir oğlan çocuğuna arkasına bakarak gülümseyerek karşılık veriyormuş oyuncu ve işte bu sahnenin aynısı ile açılıyor film. Yönetmen oyunbazlığının bir göstergesi olan bu açılışta kadını bir evcil hayvan dükkanına girerken gösteriyor daha sonra ama tam o içeri girerken bir adam da iki köpeği ile dışarı çıkıyor; bu da bir Hitchcock geleneğinin -filmlerinin başında çok kısaca görünme- örneği çünkü bu adam yönetmenin ta kendisi. Bu dükkanda gerçekleşen karşılaşma Evan Hunter’ın kaleminden çıkan eğlenceli ve akıcı diyaloglar, başrollerdeki Hedren ve Rod Taylor’ın sıcak ve keyifli performansları ile daha sonra tanığı olacağımız korku ve gerilimden çok uzak bir giriş sağlıyor filme. Aslında bu açılışta bile gerilimin çeşitli ip uçlarını veriyor Hitchcock: Kadın dükkana girerken dikkatini gökyüzündeki martıların çokluğu çekiyor örneğin (satıcı kadın, “Herhalde denizde fırtına olduğu için kara tarafına geçmişlerdir” diyor açıklama olarak ama hava yakınlarda bir fırtınayı gösteriyor gibi değildir), adam ile kadın karşılıklı oyun oynarlarken birbirine bir küçük kuş kafesinden kaçıyor ve Hitchcock tarzı bir numara ile diyaloglara özellikle yükseltilmiş görünen kuş sesleri eşlik ediyor sürekli olarak.

Her ne kadar kasaba halkı bir yabancı olduğu ve saldırılar da onun gelişi ile başladığı için kadını suçlasa da kuşların vahşi saldırıları için film bize herhangi bir açıklama vermiyor. Olanları Tanrı’nın insanlara cezası olarak yorumlayan biri oluyor ama kimsenin dikkate almadığı bir kişi bu düşünceyi dile getiren. Hedren’in karakterinin (Melanie Daniels) zengin, şımarık, kararlı ve “fazlası ile” özgüvenli görünen bir kadın olması dikkat çekiyor aslında. Muhafazakâr bir bakışla, kadının toplum içinde “bağımsız hareket etmesi”nin bir sonucu ve bunun neden olduğu felaketlere bir gönderme olarak görülebilir yaşananlar ama hikâye aksine kadının bu gücünün olumlu sonuçlarını gösteriyor genel olarak. Kuşların tuhaflığını insanın doğaya yaptıklarının bir karşılığı olarak da görmek mümkün ve yönetmen de bir röportajında “Kuşların isyanının insanların doğayı istismar etmelerinin (değerini takdir etmeden varlığını garanti görmelerinin) sonucu olduğunu söylemiş nitekim ama hikâye bunu dile getirmiyor hiç. Dolayısı ile saldırıların nedeni belirsiz bırakılıyor ama sonucu açısından farklı bir şey söylemek gerekiyor: Usta görüntü yönetmeni Robert Burks’ün son karesi şehrin üzerine çöken karanlığı çok iyi yansıtıyor ve tanığı olduğumuz kaçışın sonuçsuzluğunu gösteriyor sanki. Açıkçası nedeni belli olmayan ve mücadele etmenin de imkânsız görüldüğü bir saldırı için yazılabilecek en iyi finalmiş bu; diğer sonlar zorlanmış bir çözüm içerebilirmiş ancak.

Kadın hakkındaki Roma’daki çeşmeye çırılçıplak atlamış olması dedikodusu üç yıl önce çekilmiş olan Fellini filmi “La Dolce Vita”da Anita Ekberg’in sahnesinden esinlenerek mi yazılmış bilmiyorum ama Evan Hunter’ın senaryosu bu ilginç kadın ve diğer ikisini (adamın annesi ve eski kız arkadaşı) çok daha çekici ve derinlikli yaratmış görünüyor; öyle ki başrol olmasına rağmen Rod Taylor’ın karakteri daha sıradan kalıyor onların yanında. Avukatın kız kardeşini de katarsak dört kadınla çevrili adamın etrafı; küçük kızın erkekle ilişkisi hikâyede özel bir önem taşmıyor ama diğer üç kadının onunla ilişkisi hayli ilginç: Eşinin ölümünden sonra kendisini çok yalnız hisseden anne (Jessica Tandy) oğlunun ilişkilerine hep olumsuz yaklaşmış ve korkmuş onlardan (“Kendisinin veremeyeceği tek şeyi oğluna verebilecek kadınlardan korkuyor: Aşk!”); eski kız arkadaş Annie (Suzanne Pleshette) ise anne nedeni ile ayrılmak zorunda kaldığı adamdan uzak kalmamak için ona yakın bir yere yerleşmiş ve karşılıksız aşkını canlı tutmaktadır hâlâ. Hikâyenin kahramanı Melanie ise önce oyunları için bir araç olarak gördüğü adama zaman ilerledikçe âşık olacaktır. Kısacası -kız kardeşini de katarsak- dört kadın tarafından kendilerince sevilen bir adam var karşımızda. Böyle bakınca bir aşk filmi bu (hikâye boyunca karşımıza çıkan muhabbet kuşlarının İngilizcedeki isimlerinin “love bird” olduğunu hatırlatalım bu arada) bir yandan da ve senaryo uzatılmış görünen bazı sahneler (örneğin bardaki konuşmalar) dışında karakterler arasındaki sevgi ilişkilerini bir korku / gerilim hikâyesi içine çok iyi yedirmiş görünüyor. Başlardaki hafif havanın yerini yavaş yavaş sert bir atmosfere bırakması yönetmenin ustalıklı mizanseni ile oldukça inandırıcı. ABD gibi kendini fazlası ile önemsemekten kaynaklanan paranoyaları olan bir ülkede kasabada yaşananların tüm ülkeyi çok daha önce ayaklandırması gerekirmiş ama senaryonun bu kusuru görmezlikten gelinebilir rahatlıkla.

Tippi Hedren tüm hikâye boyunca sadece iki farklı kıyafet giymiş: Oscarlı kostüm tasarımcısı Edith Head’in “Nil Yeşili” olarak tanımladığı renkteki şık takımı ve kasabanın dükkanından satın almak zorunda kaldığı pijamaları ama oyuncu bu ilk diyebileceğimiz sinema filminde her iki kıyafet içinde de çok zarif görünmeyi başardığı gibi bu zarifliğinin hikâyenin sertliğinin önüne geçmesini sağlayacak ince ve sağlam bir oyunculuk sunmuş. Jessica Tandy ve Suzanne Pleshette karakterlerini güçlü ve inandırıcı performanslarla karşımıza getirirken her ikisi de içlerinde -erkek nedeni ile- kopan fırtınaları çok iyi anlatıyorlar. Başrolün diğer ismi Rod Taylor ise onca sahnesine rağmen senaryo nedeni ile bir parça geride kalıyor ama işini de hiç aksamadan yerine getiriyor.

Şömineden evin içine doluşan yüzlerce kuş, doğum günü partisi, okuldaki saldırı (bir bankta oturan Melanie’nin etrafında yavaş yavaş toplanan kuşlar ve bu sırada çocukların sınıfta söylediği şarkıdan okul çıkışındaki korkunç saldırıya kadar dört dörtlük bir sahne bu) ve istasyondaki kaos (kurgusu, mizanseni ve görüntüleri ile tam bir başarı bu sahne ve bir adamın kendisini uyaran onlarca insanı fark etmeyip, benzin sızıntısına sigarasını yaktığı kibriti atması bugün en çok hatırlanan ve filmi de klasik kılan anlardan biri) ile yine çok iyi bir iş çıkarmış Hitchcock. Yangın sırasında olan biteni bir ara kuşların gözünden göstermesindeki akıl dolu yönetim onun neden sinemanın en usta isimlerinden biri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Mekanik kuşların yanında 3.200 gerçek kuşun da kullanıldığı filmin 1994 yılında televizyon için bir devam filmi çekilmiş ve Hedren’in farklı bir karakteri canlandırdığı bu çalışma (“The Birds II: Land’s End”) o derece başarısız olmuş ki yönetmeni Rick Rosenthal gerçek adının kullanılmasına izin vermemiş. Hitchcock’un bu üçüncü Daphne Du Maurier uyarlaması (diğerleri 1939 yapımı “Jamaica Inn” ve 1940 tarihli “Rebecca”) olan ve özellikle belli sahnelerde hayli başarılı olan diyaloglarına rağmen asıl çekiciliğini görsel çalışmasından ve kurgudan (George Tomasini bu başarılı kurgu çalışmasının sahibi) alan filmde müziğin yerini ses efektlerine bırakması çok iyi bir sonuç vermiş. Sonuç olarak, her sinemaseverin mutlaka görmesi gereken ve başarılı bir hikâye anlatıcılığının inandırıcılık gibi bir başlığı nasıl önemsiz kılabileceğini gösteren bir klasik bu Hitchcock filmi.

(“Kuşlar”)