Paper Moon – Peter Bogdanovich (1973)

“İncil satabiliriz. Dullarla çalışırız. Buralarda bir sürü kasaba vardır. 20’lik bozdurur, cüzdan yürütürüz; farkına bile varmadan yine zengin oluruz. Eminim kısa sürede yeni bir araba alırız… ama sen yine de beni Billie Teyze’me götüreceksin, değil mi?”

Eskiden arkadaşlık ettiği kadının ölmesi üzerine onun küçük kızını teyzesine götürmek üzere yanına almak zorunda kalan ve hayatını küçük dolandırıcılıklarla kazanan bir adam ve dokuz yaşındaki çocuğun hikâyesi.

ABD’li yazar Joe David Brown’un son romanı olan, 1971 tarihli “Addie Pray”den uyarlanan senaryosunu Alvin Sargent’ın yazdığı, yönetmenliğini Peter Bogdanovich’in yaptığı bir ABD yapımı. Ryan O’Neal ve gerçek hayatta kızı olan Tatum O’Neal’in başrolleri paylaştığı film, bugün özellikle bu oyunculardan ikincisinin henüz on yaşındayken Yardımcı Oyuncu dalında Oscar kazanması ve bu ödüle yarışmalı kategorilerde sahip olan en genç oyuncu olması ile hatırlanan bir çalışma. Küçük oyuncunun aslında bir başrolde yer aldığı halde -herhalde Oscar alma ihtimalini yükseltmek için- yardımcı dalda aday gösterilmiş olması tuhaflığı bir yana bırakılırsa, sevimli kelimesini fazlası ile hak eden, iki oyuncunun olağanüstü uyumu ile dikkat çeken ve hikâye boyunca tanık olduğumuz dolandırıcılıkları karakterleri anlatmak için doğru şekilde kullanması ile ilgiyi hak eden bir sinema yapıtı bu.

Ses, uyarlama senaryo ve Madeline Kahn ile yine Yardımcı Kadın Oyuncu dalında olmak üzere üç de Oscar adaylığı bulunan filmin adını “It’s Only a Paper Moon” adlı şarkıdan esinlenerek koymuş filmin yapımcısı da olan Peter Bogdanovich ve bu ismi stüdyoya kabul ettirmek için de küçük kızın bir panayırda kağıttan bir ay üzerine oturarak çektirdiği fotoğrafı kullanmış. Bu fotoğraf için yazılan sahnenin hikâyeye ustalıkla yedirilmesinin de gösterdiği gibi senarist Sargent ile birlikte iyi planlanmış ve bu planın akıllıca gerçekleştirildiği bir yapıt çıkarmışlar ortaya. Hikâye hakkında hiçbir fikri olmayan ortalama bir seyirci bile filmin mezarlıkta geçen açılış sahnesini gördükten sonra ne seyredeceğini ve bu hikâyenin nasıl sonuçlanacağını kolaylıkla tahmin edebilir bu filmde ama belki de filmin başarılı olmasının temel nedeni bu tahmin edilebilirliği bir avantaja dönüştürerek, seyirciyi kendisini aşina hissedeceği bir hikâyenin sevimliliği ile baş başa bırakabilmesi. Genç adam (Ryan O’Neal) ve istemeden yanına almak zorunda kaldığı küçük kızın (Tatum O’Neal), oyuncuların müthiş bir uyumu olan ikili oluşturabilmeleri sayesinde eğlenceli ve çekici kıldığı bir hikâye bu ve Bogdanovich’in aksamayan ve hikâyenin eğlenceli sevimliğine uygun yönetmenlik çalışması ile kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

Performansı ile Oscar’a aday olan Madeline Kahn’ın da vurguladığı gibi Tatum O’Neal’in üstlendiği, yardımcı bir rol değil kesinlikle; onun yerine yetişkin bir oyuncu yer alsaydı bu rolde ana oyuncu kategorisinde aday olurdu. Ödülü almasında “ikincil” bir ketegoride aday olmasının katkısı olmuştur elbette ama yine de performansının kesinlikle çok başarılı olduğunu söylemek gerekiyor. Kurgunun da katkısı ile kısa çekimlerle bir performansın kusurları örtülebilir ama Tatum O’Neal kesintisiz tek planla çekilen uzun sahnelerde de hayli başarılı ve oyunculuğu sadece çocuk sevimliliği avantajının onu taşıyacağı noktadan çok daha yukarılarda. O aday olmasaydı, ödülü alır mıydı bilinmez ama Madeline Kahn da kendi planları olan ve üçkağıtçı adamı elinde oynatan kadın rolünde kayda değer bir başarı gösteriyor ve önemli bir katkı sağlıyor hikâyeye. Ryan O’Neal da benzer bir başarı gösteriyor ve hikâyenin üzerine kurulu olduğu küçük oyunlarını oynarken seyirciyi eğlendiriyor ve “sevimli dolandırıcı” karakterini inandırıcı kılıyor.

Paul Whiteman Orkestrası eşliğinde Peggy Healy’nin seslendirdiği ve müzik tarihi boyunca pek çok farklı isim tarafından da yorumlanan 1933 tarihli “It’s Only a Paper Moon” şarkısı başta olmak üzere özellikle 1930’lu yılların şarkılarını dinlediğimiz soundtrack’in de çekici kıldığı filmde adamın küçük kızın gerçekten babası olup olmadığı tıpkı romanda olduğu gibi belirsiz bırakılmış. Doğru bir seçim bu; çünkü -her ne kadar tıpkı final gibi beklenen zaten o olsa da- ikili arasında gelişen ilişki böylece daha sağlam ve anlamlı oluyor. Çocuğun “Vicdan ne demek bilmiyorum ama eğer sende varsa kesinlikle başkasına aittir” sözleri ile eleştirerek daha “ahlaklı üçkağıtlar” (yoksul aileye İncil oyunu yapmamak gibi) yapmaya yönlendirdiği adamı büyük bedeninde bir çocuk, küçük kızı ise çocuk bedeninde bir büyük olarak tanımlamak mümkün ve bu nedenle çok ideal bir ikili oluşturuyorlar hikâye boyunca; birbirlerine öğretirken, bir yandan da birlikte büyüyorlar sanki.

ABD’de 1929 ile 1939 arasında süren ekonomik bunalım döneminde geçiyor hikâye ama iki sahnede yol boyunca gördüğümüz birer yoksul aile dışında bu konuya hiç girmiyor film. Belki Bogdanovich’in filmin sevimliliğini bozmamak için yaptığı bir tercih bu ama hikâyeyi o dönemde geçirip, yoksulluğu sadece ve özellikle silik bir dekor görünümünde tutmak doğru bir seçim değil kesinlikle. Aksi olsaydı, adamın oyunlarından ve örneğin “İncil satışı” için kapısını çaldığı evlerde karşılaştığı manzaralardan çok daha etkileyici ve dürüst resimler çıkarılabilirmiş seyircinin karşısına. Bundan kaçınıyor hikâyesinin içeriğinde film ama usta görüntü yönetmeni László Kovács’ın siyah-beyaz görüntüleri, dış çekimlerde hissettirilen ıssızlık duygusu ve alan derinliğinin kullanımı ile yoksulluğu değil ama yoksunluğu ve yalnızlığı geçirmeyi başarıyor bize yine de. Büyük sinemacı Orson Welles’in Bogdanovich’e siyah-beyaz çekmeyi önerdiği ve kırmızı filtre kullanılarak kontrastın yükseltilmesini önerdiği söyleniyor ki ortaya çıkan sonuç Welles’in sinema gözünün ne denli çarpıcı olduğunun da bir kanıtı oluyor.

Sonuç olarak çok eğlenceli, biraz hüzünlü ve epeyce de duygusal bir film bu ve açıkçası bu malzemeyi de ustaca bir araya getirmiş Bogdanovich ve bol konuşmalı filmini kesinlikle çekici kılmış. İki Oscarlı senarist Alvin Sargent’ın özellikle, ustaca yazılmış diyalogları ile önemli bir katkı sağladığı film 1970’lerin ABD sinemasının önemli ve kaliteli eğlenceliklerinden biri olarak görülmeyi hak eden bir sinema yapıtı.

(“Ay Beyazdır”)

Le Beau Mariage – Éric Rohmer (1982)

“Bir dahaki sefer biraz sevecenlik göstermezse ağır konuşacağım, gösterirse de kollarına atılacağım”

Evli erkeklerle ilişkilerinin neden olduğu mutsuzluklardan sıkılan genç bir kadının henüz ortada bir aday yokken evlenmeye karar vermesinin hikâyesi.

Éric Rohmer’in yazdığı ve yönettiği bir Fransız yapımı. Usta sinemacının altı filmden oluşan “Comedies et Proverbes” (Komediler ve Atasözleri) serisinin ikincisi olan çalışma sanat tarihinde yüksek lisans yapan ve bu arada da bir antikacıda çalışan genç bir kadının evli erkeklerle olan sonuçsuz ilişkilerinden sıkılarak yakın bir arkadaşının tanıştırdığı bir erkekle evlenmeye karar vermesini ve adamın ne böyle bir niyeti ne de plandan haberdar olması yüzünden yaşananları anlatıyor. Tipik bir Rohmer çalışması olarak yalın bir hikâyesi ve sinema dili olan, “basit” görünümünün arkasında gerçek insanların gerçekliğini anlatması ile önemli, ahlâk dersi vermeye soyunmadan bizi ahlâk üzerine düşünmeye de davet eden ve Venedik’te ödül alan Béatrice Romand ile ona eşlik eden André Dussollier’in eğlenceli performansları ile sevimli tanımlamasını da hak eden keyifli bir eser.

La Fontaine’in “Sütçü Kız ve Süt Güğümü” adındaki masalından bir cümle ile açılıyor film: “Hangimiz uzak durabilir hayal kurmaktan, İspanya’da bir kale inşa etmekten?”. Masal; sütü satarak yumurtaya, onları da sırası ile civciv, kuzu, dana ve ineğe çevirerek zengin olmayı hayal eden bir kızın ayağının taşa takılması ve güğümdeki tüm sütün dökülmesi ile yaşadığı hayal kırıklığını anlatır. Rohmer’in hikâyesinin kahramanı olan genç kadının (Béatrice Romand) hayali ise yakın arkadaşının (Arielle Dombasle) kuzeni olan ve ilk görüşte evlenmeye karar verdiği avukatla (André Dussollier) evlenmektir. Ne var ki adam bekârlığından memnundur ve kesinlikle böyle bir niyeti yoktur. Hikâyenin önemli bir kısmında Rohmer bize kadının umut, gayret, hayal ve öfke arasında gidip gelen ruh hâlini ve evlenebilmek için yaptıklarını anlatıyor. Tıpkı referans alınan masaldaki gibi boş bir hayaldir bu ve gerçekleşmesi de pek gerçekçi görünmemektedir. Oldukça basit bir içeriği var gibi görünüyor bu hikâyenin ve Rohmer’in pek çok filmi için söylendiği gibi benzer bir içeriğe sahip gibi duruyor diğer yapıtları ile. Ne var ki Rohmer’e aşina olanların çok iyi bileceği gibi tüm bu basitlik ve benzerlik içinde Rohmer yine orijinal ve çekici kılmayı başarıyor filmini.

Çalıştığı ve yaşadığı Le Mans ile okuduğu Paris arasında trenle gidip gelen kadının evli sevgilisi ile yaşadığı hayatın zorluklardan (“Bunu anlamam biraz zaman aldı ama geç olsun güç olmasın. Evli erkeklerden gına geldi artık. Eşleri olsun çocukları olsun, hepsi büyük engel”) kurtulup, kendisini evliliğin huzurlu ve güvenli kollarına atmak isteyen kahramanımız tam anlamı ile “saf” bir kadındır. Terk ettiği evli erkeğe “bol bol metres” dileyecek kadar iyi yüreklidir ve tüm güçlü görünümüne karşın bir yandan da zayıftır aslında. Aklına eseni yapan, düşünmeden hareket eden genç kadının kafası da karışıktır bir parça. İşini kıskandığını söylediği arkadaşının onun da denemesi önerisini “Yeteneğim yok”, yardımcısı olması önerisini “Buyruk almayı sevmem” ve ortaklık teklifini de “Başıma buyruk biriyimdir” sözleri ile ret eder. “Ben aramayacağım, ilgilendiyse o arasın” der ama hemen ardından telefona sarılmayı da ihmal etmez aramak için. Buna karşılık inatçıdır, açık yüreklidir ve dürüsttür; yalan söylediğinde ise o derece sempatiktir ki ayıplayamazsınız onu. Rohmer işte bu karakteri öyle gerçekçi ve samimi bir dil ile çiziyor ve Béatrice Romand öylesine içtenlikle ve dürüstlükle canlandırıyor ki onu, kadının tüm duygularını aynen paylaşıyor, örneğin avukatın ofisindeki sahnede veya doğum günü partisinde olduğu gibi onun adına mahcubiyet duyuyor, yıkılıyor ve Rohmer’in çok doğru belirlediği finalde onunla birlikte umutlanıyorsunuz tekrar. Kadının kendisini anlattığı ve adama uygunluğunu ima ettiği (Onun zayıf kadınlardan hoşlandığını bildiği için “Ben hiç kilo almam” dediği eğlenceli konuşma örneğin) bölümler üzerinden belki bir parça hüzün de barındıran eğlenceli sahneler yaratmış Rohmer ve müstakbel kocanın evlilik planına direnişi üzerinden özellikle ikinci yarıda bizi bu eğlencenin içine katmayı başarmış.

Annenin bile artık insanların önce uzun süre beraber yaşayıp sonra evlendiğini söylediği kadının eski usul bir evlilik yolu izlemeye kararlı hâlini gerçekçi kılan kuşkusuz ki Béatrice Romand’ın performansı. Rohmer’in başka filmlerinde de yer alan oyuncunun başarısına avukat rolündeki André Dussollier’in çekici bir sevimliliği olan performansını da eklemek gerekiyor. Adamın yüzünde hep bir gülümsemesi ile, içine düştüğü rahatsız edici durumu yönetme çabası hayli eğlenceli anlar yaratırken, Rohmer’in o basit görünüm içinde bu derece çekici olabilmesinin de sırrını açıklıyor bir bakıma: İster biraz acıyın, kızın ya da yaptıklarını yanlış bulun ama sevmekten kendinizi alamayacağınız karakterler yaratıyor Rohmer ve burada da bu becerisinin çarpıcı örneklerinden birkaçını veriyor bize. Onun filmlerinin ilk bakışta benzer görünen havaları içinde yakından bakanların kolayca yakalayabileceği farklılığın da temel nedeni bu. Başka filmlerinde de görüldüğü ve ahlâkçı olarak tanımlanması kesinlikle yanlış olacak bir şekilde evlilik, aşk gibi konular üzerinden bu çekici karakterlerin ahlâk anlayışını burada da hafif ve önde gelen temsilcilerinden biri olduğu Fransız Yeni Dalga akımının ironik anlatımının izlerini taşıyan bir dil ile çekici kılıyor Rohmer.

Benzerlik yerine tutarlılık kelimesinin kuşkusuz daha uygun olacağı bir bütünselliği olan filmografisi içinde en “büyük” filmlerinden biri değil bu çalışma ama kesinlikle eğlenceli ve önemli bir yapıt. İnsanın sadece isteyerek aşkı yaratabilme becerisi ve bunun mümkün olma olasılığı üzerine Rohmer’in bu yalın ve ana karakterler kadar yardımcı karakterleri de özenle yarattığı film herkesin İspanya’da bir kale kurmayı hayal etmeye hakkı olduğunu da hatırlatıyor bize!

(“A Good Marriage” – “Güzel Evlilik”)

Wind River – Taylor Sheridan (2017)

“Söyledikleri mi yoksa söyleme şekli mi beni etkiledi bilmiyorum. Dedi ki “Sana iyi ve kötü haberlerim var: Kötü Haber, bir daha asla eskisi gibi olmayacaksın. Hep bir yanın eksik kalacak, her zaman. Kızını kaybettin ve onun yerini hiçbir şey dolduramaz. İyi haber şu ki bunu kabullendiğin ve acı çekmeye boyun eğdiğin anda, zihninde onu yaşatmayı başarabilirsin; verdiği tüm sevgiyi, yaşadığı tüm mutluluğu hatırlayabilirsin. Acıdan kaçamazsın, kaçarsan onunla ilgili tüm anıları da almış olursun kendinden. İlk adımlarından son gülümsemesine kadar hepsini öldürürsün bu anıların.” Acıyı kabul et, Martin. Duyuyor musun beni, kabul et. Onu yanında tutabilmenin tek yolu bu”

Bir avcı ve bir FBI ajanının ABD’de yerlilere ayrılan rezervasyon alanında işlenen bir kadın cinayetini çözmeye çalışmalarının hikâyesi.

Taylor Sheridan’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. 2017’de Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde En İyi Yönetmen ödülünü kazanan film Sheridan’ın senarist olarak çalıştığı “Sicario” (Denis Villeneuve, 2015) ve “Hell or High Water” (İki Eli Kanda; David Mackenzie, 2017) adlı yapıtlardan sonra bu kez yönetmenliğini kendisinin üstlendiği ve “American Frontier” adını verdiği üçlemesinin son parçası. ABD’nin katliamlarının kurbanı olan yerlilere ayırdıkları bölgelerde (Indian Reservations) onları yoksulluk ve suçla örülü bir dünyaya mahkûm etmelerinin sonucu olan hikâyelerden biri filmde anlatılan. Kapanış jeneriğinden hemen önce ABD’de kayıp insanlarla ilgili istatistiklerin tüm demografik gruplar (yaş, cinsiyet, etnik grup vs.) mevcutken, yerli kadınlar için hiçbir istatistiğin yer almadığını belirten film ABD’nin üzerine inşa edildiği katliamı şimdi bir başka şekilde sürdürdüğünü söylemesi ile dikkat çeken, çekimlerin yapıldığı Wyoming bölgesinin sert doğasından güçlü bir görsellikle yararlanan ve gitmesi gereken noktaların epey uzağında kalsa da sonuçta önemli bir konuya değinmesi ile ilgiyi hak eden bir çalışma. Buna karşılık filmin hikâyesi için çekingen bir söyleminin olduğunu ve özellikle ikinci yarısında ana anakım sinemaya fazlası ile yakın durduğunu da söylemek gerekiyor.

Gerçek olaylardan esinlendiği söylenen filmin açılışında gecenin dolunay tarafından bastırılan karanlığında çıplak ayakla kar üzerinde ağlayarak koşan bir kadını görüyoruz ve ne olduğunu daha sonra anlayacağımız bir “edebî metni” dinliyoruz bu kadının sesinden. Amerikan yerlilerinden olan Nathalie tecavüzcülerinden kaçan yerli bir kadındır ve onun ölümüne neden olanları bulmak için iki insan iş birliği yapar: Genç bir kadın FBI ajanı ve ABD Balık ve Vahşi Yaşam Hizmetleri’nde görevli ve yöreyi çok iyi tanıyan, eskiden bir yerli kadınla evli olan ve iz sürme ve avcılık yetenekleri yüksek bir adam. Adamın filmin başında koyun sürüsünün etrafında konumlanan kurtları avlaması bir anlamda, izleyeceğimiz hikâyenin de özeti sanki. Jeremy Renner’ın sağlam bir performansla canlandırdığı adam, kendi ailesindeki travmatik bir olayla içerik olarak çok yakından bir ilişkisi olan bu olayı çözmek için, Elizabeth Olsen’in oynadığı ajanla çok yakın bir iş birliğine girecek ve bir bakıma kendi kaybının da intikamını alacaktır.

Nick Cave ve Warren Ellis ‘in birlikte hazırladıkları ve hikâyenin ruhunu ve sinemasını çok iyi yansıtan müziğin eşlik ettiği filmde Wind River bölgesi adındaki yerli rezervasyonunda yaşanan bir cinayetin çözülmesini anlatıyor bize Sheridan ve ABD’nin yerlilere reva gördüğü hayatı, kaybolan kadınlar ve onların “değersizliği” üzerinden anlatıyor. Bölgedeki yerel polis gücünün sayı olarak yetersizliği, gönderilen genç ajanın tecrübesizliği ve orada çalışan beyazların öldürülen yerli kadın için “çayır zencisi” ifadesini kullanarak gösterdiği ırkçılık bu bölgelerde yaşayanların durumu ile ilgili bir bilgi edinmemizi sağlıyor ama ABD’nin yok ettiği ırk, kültür ve o kültürden artakalanları yaşamaya zorunlu kıldığı yoksulluk ve sefalet için yeterli değil bunlar. Eğer kapanışta karşımıza konulan ve yerli kadın kayıplarının istatiksel olarak bile değersiz olduğu söylemi filmin ana teması ise, daha dolu ve yürekli olmalıydı Sheridan’ın anlatımı. Film bunu yapmadığı gibi, Hollywoodvari kolaylıklara da sapıyor ve örneğin avcının yoldan çıkmış ve uyuşturucu dahil her türlü serseriliğe bulaşmış genç adama yaptığının yanlışlığını “okumak veya orduya katılmak gibi alternatifler varken” gibi cümleler üzerinden ifade etmesini sağlıyor. Genç adamın bu ordu tarafından kendi soydaşlarına yaşatılan katliama, hatta soykırıma ve onun beyaz ırktan akranları karşısında hayata büyük dezavantajlarla başlayacağı gerçeğine hiç değinmeden böyle bir seçeneği hatırlatmak tipik bir liberal “ikiyüzlülüğü” elbette. Sheridan rezervasyonlardaki koşulları da -belki zaten bilindiği varsayımı ile- hikâyesinin dışında tutuyor ve temel olarak bütün resmin görülmesine olanak vermiyor. Yine de hakkını yememek gerek filmin; yerli babanın öldürülen kızının yasını tutmak için yüzüne sürdüğü mavi boya ile oturduğu sahnede boyayı kastederek söylediği “Doğrusunu öğretecek kimse olmadığı için ben uydurdum” cümlesi oldukça etkileyici bir içeriğe sahip örneğin ve daha da önemlisi, Amerikan sinemasının fazlası ile ihmal ettiği insanların hikâyesini beyazperdeye getirmesi filmi değerli kılıyor.

Film karakterlerin etnik kökeninden ve hikâyenin yaşandığı bölgenin özelliklerinden bağımsız olarak da değerlendirilebilecek farklı temaları da barındırıyor. Çocuğunu kaybetmek acısı ve bu acı ile tüm bir ömür boyunca yüzleşmek zorunda kalınacağı bu kaybı yaşayan iki baba arasındaki etkileyici sahneler ve iyi yazılmış diyaloglarla aktarılıyor seyirciye. Hikâyenin filmin bir neo-western olarak sınıflanabilmesini doğru kılacak içeriği (bu bağlamda avcının iz sürücülük yeteneği atlanmamalı), western türünün bazı önemli temalarını (intikam, kendi adaletini sağlama vs.) barındırması ve yine bu türe özgü kanlı bir aksiyonu sergilemesi de dikkat çekiyor örneğin. Bu “kan gölü”nün “çalınan kapı ile o geceye dönüş” ânının etkileyiciliğini zedelediğini ve filmi gereksiz bir şekilde bir aksiyon hikâyesine dönüştürdüğünü de eklemek gerekiyor.

Çekimler sırasında seti ziyaret eden yerli liderler Taylor Sheridan’a yaklaşık 6 bin kişilik rezervasyonda çözülmemiş 12 kadın cinayeti olduğunu söylemiş ve sadece bu korkunç sayı bile Amerikan yerlilerinin yaşadıkları koşulları anlatmak için yeterli olsa gerek. Filmin bu konuyu gündeme taşıması ise kuşkusuz ki çok değerli. Beyaz adamların “beyaz cehennem” olarak tanımladıkları ve “sessizlik ve hiçlik” dışında hiçbir şey olmamasından şikâyet ettikleri rezervasyon yerlilerin elinde kalan tek şeydir ve yerlilere yapılan kötülüğün de çarpıcı sembollerinden biri olur bu tanım. Taylor Sheridan görüntü yönetmeni Ben Richardson’ın başarılı çalışması sayesinde karlı ve çıplak geniş arazileri bu insanların hikâyesindeki “sessiz çığlığı” (sessiz çünkü yönetenlerin duymadığı, kulağını kapadığı çığlıklardır bunlar) anlatmak için etkileyici bir şekilde kullanıyor.

Herkesin birbirine silah doğrulttuğu aksiyon bölümünün filmin sert hüznüne zarar verip, hikâyeye anlamsız bir ticarî hava katmasının ve karakterlerin Sheridan’ın vermek istediği mesajlara uygun olarak yaratıldığının açık olmasının bir parça rahatsız ettiği filmde sondaki intikamın doğrulanmış gibi görünmesi de kesinlikle yanlış. Keşke yerlilerin ızdırabını anlatan film hikâyenin gerisinde yer alan sosyal, poliitik ve tarihsel gerçeklere de değinebilse ve asıl karakterler olması gereken yerliler ikinci planda kalmasaymış. Yine de tüm bunlar ve diğer önemli kusurlarına rağmen, Sheridan’ın yapıtı ilgiyi hak eden bir çalışma.

(“Kardaki İzler”)

The Man Who Shot Liberty Valance – John Ford (1962)

“Silah mı? Silah istemiyorum, onu öldürmek istemiyorum. Onu hapse atmak istiyorum”

Batı’ya giderken bindiği posta arabası soyulan yeni mezun bir hukukçunun, silahların egemen olduğu bir kasabada onlardan uzak durarak ayakta kalma çabasının hikâyesi.

Özellikle western türündeki eserleri ile tanınan Amerikalı yazar Dorothy M. Johnson’ın 1953 tarihli ve aynı adı taşıyan hikâyesinden uyarlanan, senaryosunu James Warner Bellah ve Willis Goldbeck’in yazdığı, yönetmenliğini ise klasik western’in en önemli eserlerine imza atmış olan John Ford’un üstlendiği bir ABD yapımı. Ford’un klasiklerinden hem hikâyesi hem sineması ile farklı bir yerde duran ve zamanında çok da tutulmayan film sonradan daha fazla ilgi görmüş. Ülkenin, gücün silahını iyi kullanananların elinde olduğu döneminden daha “uygar” bir düzene geçiş zamanını ve bu zaman diliminde yaşanan çatışmaları odağına alan film romantizmi de katarak farklı bir noktaya taşıyor western havasını ama ne o türde ne de Amerikan tarihine ve demokrasi sürecine övgü sayılabilecek içeriğinde yeteri kadar güçlü bir etki yaratabiliyor. Yine de farklılığı ile ilginç, ABD’nin tarihinin önemli bir dönüm noktasına değinmesi ile önemli, başrollerde kasik sinemanın iki yıldızının (James Stewart ve John Wayne) varlığı ve elbette Ford’un usta zanaatkârlığı ile ilgiyi hak eden bir çalışma.

James Stewart’ın oynadığı genç avukat (Ransom Stoddard) amcasının önerisi üzerine çıktığı ve Batı’ya doğru olan yolculuğunda bindiği posta arabasını durduranlar tarafından soyulur ve dövülür. Soyan Liberty Valance adında ve kasabadaki herkesin korktuğu adamın (Lee Marvin) liderliğindeki çetedir ve kahramanımıza getirildiği kasabada gereken yardımı bir kadın (Vera Miles) ve Valance’dan korkmayan tek adam olan Tom Doniphon (John Wayne) gösterir. Aslında film bu hikâyeyi uzun bir geri dönüşle anlatıyor. Açılışta bir senatörü ve eşini eski bir dostlarının cenazesi için kasabaya gelirken görüyoruz ve senatör kasabanın gazetesine ziyaret nedenini anlatıyor ve seyrettiğimiz de bu hikâye aslında. John Ford işte bu hikâye aracılığı ile ABD’nin tarihinden bir dönemi anlatıyor bize. Demiryolları sayesinde hızla büyüyen ve değişen ülke artık o klasik western’lerin mekânı olarak alıştığımız görüntüden uzaklaşmaktadır ve şehirler eyaletlere dönüşmekte, ulusal seçimler ve senato gittikçe artan bir öneme sahip olmaktadır. Stoddard genç ve idealist bir avukat olarak bu yeni düzenin temsilcisidir adeta ama istemeden kendini bulduğu kasabada tamamı ile eski bir dünya çıkar karşısına. Silahı olan kötü adamların hâkim olduğu bu dünya ile silahsız baş etmeye kararlıdır o; silahlı iyi adam Doniphon ise bunun imkânsızlığını hatırlatır ona sürekli olarak. Ford da onca “vahşi kızılderili” filmi çeken bir yönetmen olarak aslında bir bakıma kendi dünyasının da yavaş yavaş kaybolduğunu fark etmiş olsa gerek bu filmi çekerken.

Hikâyeyi, yeni Amerika kurulurken eski ile yeniyi temsil eden iyilerin iş birliğinin anlatısı olarak nitelendirebiliriz. Hatta eskinin desteği olmadan bu dönüşümün mümkün olmadığını ve bir bakıma onların katkısının tarihi yazanlarca göz ardı edildiğini (sonuçta “yeni” ünlü bir senatör ve bir efsanenin kahramanı olmuş, “eski” olan ise unutulmuş gitmiştir) vurguladığını söylemek de mümkün. Buradaki vurgu önemli çünkü Ford da bir bakıma eskilerin tarafındadır sineması ile. Bu iş birliğine hikâyenin tek siyah karakteri ve Doniphon’un yardımcısı olan Pompey’i de katmak gerekiyor. Seçimlerin yapıldığı salona bir siyah olarak alınmaz (kadınlar da yoktur bu salonda elbette) ve girdiği barda barmen tarafından içki verilemeyeceği hatırlatılır kendisine ama Doniphon karşı çıkar bu duruma. Doniphon’u Amerikan sinemasının muhafazakâr ve milliyetçi isimlerinden Wayne’in canlandırdığını ve yönetmenin de önceleri demokratların tarafında olsa da sonradan Vietnam savaşını, Nixon’ı ve Reagan’ı destekleyen bir konuma gelen John Ford olduğunu unutmamak gerekiyor. Sonuçta kırbaçlanan bir genç adamın azmi ile senatör olduğu ve “halkına hizmet ettiği” bir “Amerikan rüyası”nı anlatıyor film ve bu rüyaya inananların elinden çıkmış. Aslında silahlı kötülerin yerlerini zengin kötülere (onların silahları çok daha etkin ve çeşitli) bırakması ise ayrı bir hikâye ve o hikâyeyi anlatacak olan Ford değil.

Zaman zaman başvurulan mizahın (ya da hafifliğin), gerilimi başka nedenlerle de düşük olan hikâyeye zarar verdiği açık. Evet, bir eğlence yaratıyor belki bu tercih ama örneğin Liberty Valance ile yüzleşme gibi çok önemli ve klasik bir Ford western’inde çok çarpıcı olacağı muhakkak bir sahnenin de yeterince çarpıcı olmaması nedeni ile hikâyenin etki gücünü azaltıyor bu. Oldukça güçlü bir oyunculuk gösteren Lee Marvin’in başarısını da, örneğin restorana girdiği sahnede olduğu gibi gölgeliyor bu durum bir parça.

Yeni mezun bir avukatı oynayan James Stewart’ın film çekildiği sırada 54 yaşında, yine hikâyeye göre genç bir adam olan Doniphon’u canlandıran Wayne’in ise 55 yaşında olması ilginç bir Hollywood umursamazlığı olarak dikkat çekiyor. Hikâyenin yaşlara göre uyarlanması ya da farklı oyuncular seçilmemesi tuhaf ve hikâye de inandırıcılık açısından zarar görüyor bundan. Ford’un hep alışılan görselliği de, çoğunlukla iç mekânlarda çekim yapılmış olması nedeni ile yer bulamamış burada; geniş düzlükler, dağlar ve çöller olmayan bir Ford western’i elbette yadırgatıyor kendisini ama hikâyenin içeriği çok da gerektirmiyor açık alanları. Büyük çiftlik sahiplerinin küçük çiftlik sahiplerinin arazilerine kendi sürüleri için otlak olarak kullanmak üzere göz koymasının konu edinilmesi veya -tıpkı bunun gibi, Amerikan demokrasisisi sayesinde sorun çözülse de- zenginleri temsil eden politikacının “boş kağıt” sahtekârlığının sergilenmesi filmin artıları olarak görünürken, bir aşk üçgeninin (üstelik duygu olarak yıllara yayılan bir aşk üçgeni bu) konu edinilmesi de farklı kılıyor bu John Ford yapıtını. Hikâyenin belki de en değerli yanı ise Batı’yı Batı yapan efsanelerin ve bir anlamda tüm o western filmlerini ayakta tutan o efsanelerin (en azından birinin ve sembolik olarak tümünün aslında) arkasındaki gerçeği göstermesi bize ki Ford’un kariyerinin onlar üzerine kurulduğunu düşünürsek çok önemli bu.

Başta Stewart ve Wayne olmak üzere (yaş problemini onların performansı ve yıldız karizmaları önemsizleştiriyor bir süre sonra) tüm kadronun işini iyi yaptığı ama özellikle Lee Marvin’in -senaryo onu zaman zaman gereksiz zorluklara düşürse de- öne çıktığı filmde kostüm dalında biri bu film ile olmak üzere tam 35 kez aday olduğu Oscar’ı 8 defa kazanan Edith Head’in çalışması da dikkat çekiyor. Ünlü eleştirmen Roger Ebert’ın, filmi faşizme karşı demokrasi hikâyesi olarak tanımlaması kuşkusuz abartılı ve yanlış (çünkü ne faşizm böyle bir şey ne de ABD “demokrasi”si bir demokrasi) ama hikâyesi yargı ve medya gibi bağımsızlıkları bir demokrasi için olmazsa olmaz unsurları hatırlatması ile önemli, şiddete ve onun hâkimiyetine net bir şekilde karşı çıkması ile değerli ve efsaneleri boşa çıkarması ile kesinlikle ilgiyi hak eden bir John Ford filmi bu, özet olarak.

(“Kahramanın Sonu”)