Değirmen – Atıf Yılmaz (1986)

“Yok kaymakam, buraları fukara mahalleleri. Buraları sarsan zelzele başka zelzele”

Bir kasabadaki alem gecesinde meydana gelen “deprem”in neden olduklarının hikâyesi.

Reşat Nuri Güntekin’in 1944 tarihli aynı adlı kısa romanından Barış Pirhasan’ın uyarladığı ve Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1986 tarihli bir film. Daha önce Turgut Özakman’ın “Sarıpınar 1914” adı ile tiyatroya da uyarladığı roman Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde yavaş yavaş çökmekte olan bir imparatorluğun izlerini yoksul bir kasabanın halkı ve yozlaşmış devlet görevlileri üzerinden anlatır bize. Başroldeki Şener Şen’in sürüklediği (ama zaman zaman önüne de geçtiği) film 80’li yılların boğucu günlerinde ve sansür kurulunun reddettiği bir senaryo ile çekilmiş. Eğlenceli, ara ara bu duyguyu yitirir gibi olsa da genel olarak temposu yerinde ve geri adım atılamayan bir yanlış anlamanın neden olduklarının sembolü olduğu bir dönemi ve toplumu bugünlere de göz kırpan bir biçimde anlatan ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Halkın yoksulluğu ve devlet karşısındaki aczi, kasabadaki hükümet konağı dahil tüm binaların yıkık dökük hali, devlet memurlarının “bugün git, yarın gel” anlayışları, kasabanın zenginin egemenliği ve mühendis ile hocaların toplumdaki ayrışmayı anlatan çatışmaları… Hikâyemiz tüm bunları gösterirken, Şener Şen’in canlandırdığı iyi niyetli ama düzene de pek müdahale eder görünmeyen kaymakamın ailesinin yokluğunu da fırsat bilerek, kasabanın zengininin evindeki alem gecesine katılması ve bu eğlencede tüm kasaba erkeklerinin aklını başından almışa benzeyen Nadya’nın attığı göbeklerden sarsılan evin deprem olduğu paniğine yol açması ile gelişen olayları anlatıyor. Bir gazeteye çekilen “zelzele oldu” telgrafı önce tüm ilin, sonra İstanbul’daki hükümetin ve hatta Batılı ülkelerin işin içine karışmasına neden oluyor. Ortada bir deprem vardır ama bu hissedilen sarsıntı artık yönetilemeyen bir devletin çökerken beraberindekileri de sürüklemesi kaynaklıdır ve ülkenin en ufak memurundan tepedeki şehzadeye kadar herkesi içine alan bir yozlaşmanın (Tevfik Fikret’in “Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştihâ sizin, Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin” mısralarını işitiriz bir karakterin ağzından) göstergesidir tüm olan biten. Depremin buradaki sembolik anlamının yanısıra, seyrettiğimiz hikâye kasabaya gelen Avrupalılar’ın yoksul halka bakışlarını o dönem Osmanlı İmparatorluğu’nu hasta adam olarak nitelemelerine bir gönderme olarak kullanmak veya Batılı görünümlü ve fikirleri pozitivizmden yana olan mühendis ile yerel din adamlarının çatışması üzerinden dönemin çatışmalarını hatırlatmak gibi yollara da başvuruyor eğlenceli bir şekilde. Her ne kadar tüm bunları anlatırken kullandığı karakterlerin hepsini yeterince derinlikli işleyememiş olsa da, genel olarak filmin bu konuda belli bir düzeyi tutturmayı başardığını söyleyebiliriz rahatça.

Fikret’in şiirinin yanısıra, Namık Kemal’in “Hürriyet Kasidesi” adlı şiirinin de aralarında olduğu kimi şiirlerin mısralarının da senaryoda akıllı ve doğru kullanımı dikkat çekiyor. Buna karşılık filmin senaryosunun bu hasta devletin tedavisinin ne olduğu kısmını vurgulayan bölümleri hak ettiği çarpıcılıkla ele almadığını söylemek gerekiyor. Kaymakamın geçirdiği dönüşüm (sakalını kesmesi, doğaya çıkması, spor yapmaya başlaması, harap durumdaki evinin tamirine kendisinin de fiilen katılması yani işin başına geçmesi bir bakıma ve halkla ilk kez gerçekten konuşmaya başlaması vs.) bütünlüklü bir bakışla anlatılamamış filmde ve hem spor hem de özellikle doğa sahnesinde komedinin ağır basması mesajın gerilere itilmesine neden olmuş ki mesajı olan ve sembolleri ile hep bunun peşinde koşan bir hikâye için doğru bir tercih olmamış bu. Örneğin kırda kelebek peşinde koşma sahnesi, evet eğlenceli ve Şener Şen çok iyi ama kaymakamın çocuksuluğunu sergilemek ve seyirciyi güldürmek gibi yanlış bir çabanın ürünü gibi görünüyor.

Romana/filme değirmen adının verilmesini hikâyeye uygun olarak iki farklı şekilde açıklamak mümkün. Zelzele haberinden sonra kasabaya gelen herkesi, gazeteciden Kızılay görevlilerine, hasta imparatorluğun tam anlamı ile sembolü gibi olan mutassarıftan şehzadeye kadar herkesi kendi içine alıp çarkları arasında tıpkı bir değirmen gibi öğüten bir düzenin varlığı da, kaymakamın kendisinden başlayan değişim çabasının Osmanlı’nın asla eksik olmayan oyunları sonucu bir işe yaramaması, bir başka deyiş ile bireysel bir değişim ile yani taşıma suyla değirmenin döndürülemeyeceği gerçeği de bu ismin açıklayıcısı olabilir. Finalde dünya savaşının başladığını bildiren telgrafı getiren yardımcısının “Şimdi ne olacak” sorusunu “Bilmem” diye cevaplarken, kaymakam asıl zelzelenin geldiğini ima ediyor bir bakıma.

Baştaki günümüzde geçen sahnenin çok bir şey katmadığı, Serap Aksoy’un ilk sinema filminde balerin adımlarından yeterince uzak duramaması nedeni ile dansöz göbeğinin etkisinin gerektiği kadar yansıtılamadığı film, Arif Erkin’in zaman zaman fazla kendisini belli etmesine rağmen başarılı müzik çalışması, Şener Şen’in keyifli oyununa başarı ile eşlik eden ve yardımcısı jandarma erini canlandıran Ali Erkazan’ın performansı, günümüze kimi göndermeleri (özellikle “matbuat yasağı” bölümü) ve bugün de geçerli olan “fakir fukaraya her gün deprem” gerçeğini sergilemesi ile de dikkat çeken ve 1980’li yılların Türkiye sinemasından görülmeyi hak eden bir çalışma özet olarak.

Microphone – Ahmad Abdalla (2010)

“Amacım insanlara ulaşmak çünkü sanat bir yaratıcıya, bir de alıcıya ihtiyaç duyar. İkisinden biri eksikse, sanat olmaz”

Yıllar sonra ülkesine dönen bir Mısırlı’nın İskenderiye şehrinde “under-ground” müzik dünyası ile tanışmasının hikâyesi.

Mısır’da Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ile sonuçlanan “devrim” ve sonrasındaki Müslüman Kardeşler iktidarı ve askeri darbe öncesinde, ülkenin ikinci büyük şehiri olan İskenderiye’den bir hikâye anlatıyor bize filmimiz. Mısırlı yönetmen Ahmed Abdalla’nın filmi kurgusal karakterlerle anlatılan bir belgesele yakın bir havada ilerleyen biçim ve içeriği ile başı sonu olan bir hikâyeden çok İskenderiye’nin canlı alternatif müzik alanını ve müzisyenlerini ülkenin gerçekleri ile birlikte karşımıza getirmeyi hedefleyen ve bunu da başaran bir çalışma. Kurgusal bir filmin kimi gereklerini (derinliği olan karakterler, bir öykü vs.) belki karşılamayan ama kesinlikle ilgi çekici bir eser bu. Mısır’ın dışarıya ne yazık ki pek de yansı(ya)mayan bir yanını “hikâye” ilerledikçe daha da çekicilik kazanan bir şekilde anlatmayı başaran film İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale ödülünü de almıştı.

Hip-hop, rock, metal, graffiti, bağımsız sinema… Abdalla’nın filmi bu sanat türleri üzerinden sadece ülkesinin bir resmini çizmekle kalmıyor, aynı zamanda İskenderiye’ye sıcak bir aşk mektubu da yazıyor. Sanatı teşvik etmekle görevli ama yeniliklere tümden kapalı görünen bir bürokratik mekanizma, kendisini yeterince özgür hissetmeyen kadınlar, dini hassasiyetler, aile baskısı, geleneklerin kalıplarından sıyrılmaya çalışan gençler ve sanatçılar filmin ülkenin panoramasını çizmek için kullandığı kimi unsurlar. Bunların tümünü olmasa da çoğunu hak ettikleri olgunlukla ele alıyor yönetmen ve bir yandan sıkı müzikler dinletirken bize, abartmadan ülkesinin içinde bulunduğu koşulları da hissettiriyor. Bir yıl sonraki devrimi önceden ve doğrudan duyuran bir havası yok gibi görünüyor filmin ama havada hep asılı duran bir gerilimin varlığını da sık sık hissediyorsunuz kesinlikle. ABD’den annesinin ölümü nedeni ile ülkesine dönen mühendisin tanık oldukça daha da şaşırdığı ve sevdiği “under-ground” dünyayı, onun ülkeyi terk etmeye karar vermiş eski sevgilisi ile son sohbeti ile paralel anlatmayı tercih etmiş Abdalla kendi yazdığı senaryo ile ve bu sohbeti kronolojik bir sırada anlatmayarak filme bir hoşluk da katmış açıkçası, ama bu sohbet filmin geneli ile kıyaslandığında mesajların ve gündeme getirilmek istenen konuların gereğinden fazla doğrudan olması gibi bir kusura da sahip. Buna karşılık bürokrasi ile mücadele -benzer bir doğrudanlığa sahip olsa da- kesinlikle etkileyici ve eğlendirici olmayı başarıyor.

Evet, İskenderiye’ye bir aşk mektubu yazıyor film bir yandan da ve bu mektubun en güzel tarafı sanırım içtenliği ve sadeliği. Turistik görüntülerin değil, yaşayan bir şehirin ve insanlarının peşinde sokaklarda dolaşıyor kamera ve aşkını seyirciye de geçirmeyi başarıyor. Hikâye boyunca Kahire’ye göndermeleri de olan film, anlaşılan bu iki şehir arasında var olan bir rekabeti hissettiriyor sık sık. Fatih Akın 2005 tarihli “Crossing The Bridge – The Sound of Istanbul” filminde İstanbul’u müzikleri üzerinden tanıyor ve geziyordu bir belgeselci tavrı ile, burada ise Abdalla İskenderiye’yi yarattığı kurgusal karakterlerle getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de hem müziklerden destek alıyor hem de karakterleri üzerinden heyecanı ve eğlencesi olan ama bir derdinin olduğu da belli olan bir hikâye anlatıyor bize. Kurgusal karakterler diyorum ama bu karakterlerin önemli bir kısmının kendilerini oynayan gerçek alternatif müzisyenler olduğunu da belirtmek gerek ki dinlediğimiz müziklerin hayli çekici olmasını da açıklıyor bu durum. Alternatif kelimesini de bir parça açmak gerekli aslında, çünkü bürokrasinin sadece Ümmü Gülsüm benzerlerini ödüllendirdiği bir dünyada hip hop veya rock müzik yapmak kesinlikle alternatif bir çabanın içinde olmak demek ve bunun da “bedelini” “Sahne yok, para yok, muhtemelen konser de yok” gibi cümleler duyarak ödüyorlar.

Şarkıların söylendiği sahneler veya sokak sahnelerin çoğunda belgesel bir havayı, buna karşılık diğer sahnelerde kurgu havasını yakalamayı deneyen ve bunları çoğunlukla da uyumlu bir şekilde bir araya getiren filmin kurgusu da kalabalık karakter sayısını da düşünürsek oldukça başarılı. Daha önceki filmlerinin kurgusunu kendisi yapan Abdalla, kurguyu bu kez ilk kez uzun metrajlı bir filmde çalışan Hisham Saqr’a teslim etmiş ve sonuç hayli tatmin edici olmuş açıkçası. Kurgu ile belgeseli, dinamizm ile sadeliği akıllıca bir araya getiren bir kurgusu var filmin. Ülkede biriken enerjiyi, hareket etmek isteyen ama gidecek bir yeri de yok gibi görünen insanların dünyasını sıcak bir dille anlatan filmde başroldeki Khaled Abol Naga’nın sıcak ve gerçek ile kurgu arasında doğru bir yerde duran oyunu da dikkat çekiyor. Abbas Kiarostami’ye göndemeleri de olan filmin aslında önce 18 yaşındaki graffiti sanatçısı kadını anlatan bir belgesel olarak planlandığını ama Abdalla’nın şehiri, müzisyenleri, sanatçıları, kaykaycı gençleri ve sokaklarını tanıdıkça hikâyeyi yazmaya karar verdiğini bilmek, filmin yukarıda belirttiğim kimi hususlarının da açıklayıcısı. Yönetmenin kimi sahnelerde oyuncuların doğaçlama yapmasına izin verdiği çalışma, son bölümlerinde bir parça tekrara düşüp sarksa da ve hikâyesi belgesel yanının gölgesinde kalmasına neden olacak şekilde, yeterince güçlü olmasa da kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Seslerini duyacak bir seyirciye ihtiyacı olan ve bunu hak eden insanların ülkesi geliyor bu filmde karşımıza ve bu sese kulak vermekte yarar var.

(“Mikrofon”)

Cilveki Tur – Aik Karapetian (2012)

“Dede, ben çok korkuyorum. Böyle devam edemem. Yaşım ilerledikçe her şey daha zor oluyor”

Letonya’nın yoksul ve Rus azınlık kesiminden, irili ufaklı suçlara bulaşmış bir gencin ayakta kalma çabasının hikâyesi.

Ermenistan doğumlu ve Letonya’da yaşayan sinemacı Aik Karapetian’ın senaryosunu da yazdığı ve ilk filmi olan bu çalışma küçük bir ülkeden gelen ilgi çekici bir eser. Sovyetler Birliği döneminden kalan devasa sosyal konutlara yaklaşan kameranın aktardığı görüntüler ile başlayan ve aynı kameranın bu konutlardan yavaş yavaş uzaklaşması ile sona eren film bir gencin baş edemediği ve büyüdükçe daha da korkunç olan yaşadıklarından nasıl kurtulacağını bilemediği sorunlu hayatını ele alıyor temel olarak. Baş oyuncusu dahil çoğunluğu ilk sinema filmlerinde oynayan oyuncuları ile etkileyici bir gerçekçilik duygusu yakalamayı başaran Karapetian, ülkenin geçmişine de göndermeler yapan hikâyesi ile sadece baş kahramanının değil tüm bir toplumun da bir kimlik ve gelecek arayışı içinde olduğunu söylüyor bize. İçeriği açısından benzerlerinden asıl hikâyesinden çok göndermeleri ile ayrılan film, daha çok gerçekçi ve yalın tavrı ile dikkat çekiyor.

Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra bağımsızlığına kavuşan bir ülke Letonya, ülke nüfusunun dörtte biri Rus kökenli ve halkın üçte birinden fazlası da birinci dil olarak Rusça konuşuyor. Yönetmen Karapetian Rus kökenli olan karakterlerin yer aldığı filmini bir sahne dışında Rusça çekmiş ve ilginç bir tesadüfün sonucu olarak da filmi, sinemsal içeriğinden çok bu tercihi ile bir tartışmanın odağına oturmuş ülkesinde. Filmin gösterime girdiği tarihler ülkede Rusça’nın ikinci resmi dil olması hakkında düzenlenen ve ret ile sonuçlanan bir referandum ile çakışmış çünkü. Kahramanımız ve en iyi arkadaşı günlerini araba soymak, yolda yalnız yürüyenlere saldırmak, içmek ve sarhoş olmakla geçiriyor çoğunlukla. Arkadaşı İngiltere’ye kapağı atma hayalinin gerçekleşmesine yardımcı olacağı için kız kardeşini sanal seks için pazarlamayı bile göze alıyor. Etraflarındaki tipler de onlardan farklı değil hikâyenin bize gösterdiğine göre. Karapetian’ın senaryosu tek bir olumlu karakter göstermiyor hikâye boyunca. İster iki ana karakterimiz gibi yoksul olsunlar ister zengin, tüm karakterler bir olumsuzluk içinde yüzüyorlar sanki. Kahramanımızın Sovyet döneminde bilim adamı olan “dedesi” gibi nispeten olumlu görünen karakterler bile sakladıkları sırları olan mutsuz insanlar. Aslında sadece bireyleri değil, toplumu da bir arayış içindeki mutsuz insanlar grubu olarak gösteriyor film. ABD’de yaygın olan türden bir tarikat liderinin vaizlik yaptığı toplantıdaki tüm o karakterler örneğin, bir arayışın pençesine düşüp oraya gelmişler gibi. Kısacası, mutsuz ve huzursuz bir toplum resmi çiziyor bize yönetmen ve filmine katmayı başardığı sahicilik duygusu ile bu resmin daha da çarpıcı görünmesini sağlıyor.

Karapetian’ın hikâyesi aslında çok da yeni şeyler söylemiyor ana hikâyesinde ama Sovyet dönemine göndermeleri, kimliğini oluşturmaya çalışan bir toplumun dalgalanmaları ve arayışları (dinsel tören sahnesi vs.) ile kendisini farklı kılmayı başarıyor. Yine de hikâyenin baş karakterinin dedesine korktuğunu söylediği sahnedeki arayışının bir parça daha derinleştirilmemesi filmin lehine olmamış gibi. Öyle ki bu sahne adeta araya öylesine yerleştirilmiş havası yaratıyor. Filmin yalınlığına ve alçak tondan konuşan havasına zarar vermeden daha iyi bir çözüm bulunmalıymış baş karakterin bu sıkıntısını hikâyeye yedirebilmek için. Görsel açıdan yetenekli bir yönetmen olduğunu kanıtlayan bir çalışması var bu filmde Karapetian’ın. El kamerası kullandığı sahneler veya hareketli sahnelerde bu ustalığını yakından hissediyorsunuz. Eğik kamera açısını tercih ettiği tarikat sahnesi biçim ile içeriğin başarılı bir uyumunun örneği kesinlikle. Buna karşılık, gencimizin dedesi ile mutfakta konuştuğu sahnede kameranın hareketlerinin gereksiz olduğunu ve sahnenin içeriği ile uyuşmadığını söylemek gerek, ama neyse ki bu hatayı sadece bir kez yapmış yönetmen.

İlk filmini çeken bir yönetmenin cesur, hatta provokatif bir tavrı kolay yollara ve aşırılıklara sapmadan gösterebilmesi kolay bir iş değil elbette ve Karapetian Tambet Tasuja’nın kurgusu, Janis Eglitis’in görüntüleri ve doğru seçilmiş sıkı müzikleri ile hem dinamik hem sade bir film ortaya koyarak bunun için gerekli olgunluğa sahip olduğunu göstermiş kesinlikle. Derdi umutsuzluğu, boşluğu ve bundan kaynaklanan şiddet ve öflkeyi ortaya koymak olan bir film bu ve küçük bir ülkenin en önemli azınlığını oluşturan bir toplumda yaşanan hikâyesinde gerçekçilikten ödün vermeden başarıyor bunu. Filmin etnik özelliklerini vurgulamış olmak aslında şu yanlış izlenimi de yaratmamalı: Film yerelliği ağır basan bir hikâye anlatmıyor bize, aksine benzer tüm toplumlar için geçerli olabilecek evrensel bir hikâye bu. Mutsuzluğunu, yalnızlığını ve çıkışsızlığını şiddete yönelerek unutmaya çalışan, “yaralı” ruhunun acısını kendisine yakınlık gösteren tek insan olan dedesinden çıkaran gencin hikâyesi ilgi ile izlenmeyi hak ediyor, özet olarak.

(“Lyudi Tam” – “People Out There” – “Etraftakiler”)

L’uomo Che Verrà – Giorgio Diritti (2009)

“Alman askerleri bazen bir şeyler satın almak için buraya geliyorlar. Evlerinde çocukları ile olmak varken, neden burada olduklarını anlamıyorum. Onların da çocukları vardır herhalde”

1943 yılında Naziler’in İtalya’nın Bologna şehrinin kırsal bir bölgesinde gerçekleştirdikleri sivil katliamının hikâyesi.

Dünya tarihine olayların yaşandığı yerin adı ile, Marzabotto katliamı olarak geçen trajik olayın öncesini ve katliamı konu alan bu İtalyan yapımı filmi Giorgio Diritti yönetmiş. Gerçekten yaşanan çok trajik bir olayı, bir insanlık suçunu soğukkanlı bir anlatımla sergileyen film çoğunlukla sakin ve yavaş yavaş dram boyutunu artıran bir üslup benimsemiş ve birkaç sahne dışında bu üslubundan taviz vermemiş görünüyor. Hikâyenin belki de en büyük başarısı köylülerin günlük hayatını belgesel kıvamında ve gözlemci bir tavırla karşımıza getirerek, faşizmin ve zalimliğin, ama daha da önemlisi savaşın, insan öldürmenin bu yasal olanının nasıl insanlık dışı bir olgu olduğunun altını ustaca çizebilmesi. Bir parça geç açılması ve zaman zaman bütünsel ve tutarlı bir anlatımı toparlamada sıkıntı yaşamak gibi bir problemi olsa da, kesinlikle görülmeyi hak eden bir çalışma bu.

Kimi kaynaklar sayının daha yüksek olduğunu belirtse de, 770 sivilin öldürüldüğü kabul edilen bir katliam Marzabotto’da yaşananlar. Öldürülenlerin kırk beşinin 2 yaşından, yüz onunun 10 yaşından küçük olduğu ve aralarında beş rahibin ve altmış yaşından büyüklerin de bulunduğu sivillerin katledildiği bu olayda, Alman askerler kısacası erkek, kadın ve çocuk ayırt etmeden herkesi gözlerini kırpmadan yok etmişler. Katliamın “gerekçesi” ise bu sivillerin İtalyan faşist rejimine ve Almanlar’a karşı savaşan direnişçilere yardım ettiklerinden kuşkulanmaları. Hikâye bu kuşkunun doğruluğunun kimi kanıtlarını (köylülerin yaralı direnişçileri tedavi etmesi, onları saklaması vs.) sunuyor bize ama bir başka şeyin daha altını çiziyor: Başlatmadıkları, korktukları bir savaşın iki düşman tarafı arasında sıkışıp kalmışlık duygusu ile yaşıyor bu insanlar. Yönetmen Diritti, oldukça takdir edilesi bir sahnede komünist direnişçilerin daha önceki bir sahnede sevimliliği ile gösterilen bir Alman askerini mezarını da kendisine kazdırarak nasıl soğukkanlılıkla öldürdüğünü göstermekten çekinmiyor. Elbette bu sahne kesinlikle bir dengeleme unsuru olarak kullanılmıyor; filmin derdi savaşın içine aldığı herkesi nasıl bir ölüm makinasına dönüştürebileceğini göstermek olsa gerek.

Hikâye onun gözünden anlatılmasa da temel olarak bir küçük kız etrafında dönüyor. Yeni doğan kardeşinin onun kucağındayken ölmesinden sonra geçirdiği travma sonucu artık hiç konuşmayan ve yine hamile olan annesinin doğum yapmasını bekleyen kızın filmin sonlarındaki bir parça abartılmış olsa da “kahramanlık” çabalarını anlamlandırıyor bu geçmişi. İşte bu kızın, ailesinin ve etraftaki diğer insanların yüz yıllardır değişmeden sürüp gidiyor gibi görünen hayatlarına dışarıdan gelen “müdahalenin” korkunç etkisini anlatmaya soyunmuş filmimiz. Hikâye bunu yaparken ise, çok da sıkı bir giriş yapmıyor konusuna. İlk bölümlerde özellikle karakterler arasındaki ilişkiyi anlamak ve/veya hikâyedeki konumlarını çözmek pek kolay olmuyor. Filmin özellikle tercih edilmiş görünen “hikâyeyi yavaş yavaş açma ve sondaki trajediye seyirciyi hazırlama” yaklaşımı temel olarak doğru olmakla ve işe yaramış görünmekle birlikte, bu ilk bölümlerin bir parça ortalama bir havada gittiğini söylemek gerekiyor. Hikâye sonradan açılıyor ve çok doğru bir seçimle, dehşet duygusunu rahatça uyandırabilecek olayları “sorumlu” bir yaklaşımla ve sömürmeden gösteriyor bizlere. Öyle ki “ağlayan bir çocuk, bir silah sesi ve sessizlik” ile özetlenebilecek bir sahne örneğin, en az ne olduğunu doğrudan gösterecek bir sahne kadar etkili olabiliyor seyirci için.

Savaş sürüyor ama hayat da sürüyor; bir ilk aşk heyecanı, doğacak bir çocuğun heyecanı, zorluklara karşı sığınılan Tanrı… Hikâye savaşın aslında sadece bireyi değil, onunla birlikte tüm bunları da nasıl yok ettiğini gösteriyor bize. Filmin yaratıcılarını gerçekten yaşanmış bir katliamı bize anlatırken, işte bunu da ve üstelik herhangi bir zorlama hissi yaratmadan aktarabildikleri için takdir etmek gerekiyor. Bunu yaparken hikâyenin geçtiği kırsal bölgenin güzelliğinden de destek alıyor, yok edilen güzellikleri gösterirken bize. Roberto Cimatti’nin kamerası olan bitene tanık olmamızı sağlarken bir başka şeyi daha ustaca başarıyor: Kimi kısacık anları adeta bir tablo güzelliği içinde sergiliyor. Buradaki tablo ifadesini yapay bir kartpostal güzelliğini değil orada yaşayan ve kıyıma kurban olan halkın hayatının doğallığının güzelliğini anlatmak için kullanıyorum. Ölen bir genç direnişçinin yattığı yatağın etrafında oturanlar, anne ve kızının ateş böceklerini seyretmesi, küçük kızın müthiş bir yeşillik içinde yeni kıyafeti ile bir gelin gibi yürümesi bu tablo anlarının birkaçı sadece. Ve tüm bunlara eşlik eden, Marco Biscarini ve Daniele Furlati imzalı müzik: Hikâyeye çok yakışan bir müzik çalışması bu ve öte yandan kimi dramatik anlarda filmin diğer hiçbir öğesinin (mizansen, kurgu, oyunculuk vs.) yapmadığı bir şeyi yaparak dramı artırmaya hizmet ediyor. Filmin tümü ile bir bakıma çelişiyor bu durum aslında ama hem özellikle çocuk korosunun olduğu bölümlerin tüyler ürperten güzelliği hem de filmin aslında arada ihtiyacı da varmış görünen bir güçlü duyguyu yaratmaya katkısı nedeni ile doğru bir seçim gibi görünüyor bu müzik.

Gerçek bir olayı kurgusal karakterlerle anlatan ve özellikle İtalyanlar, ama aslında tüm insanlık için trajik olan hikâyeye hak ettiği saygı ile yaklaşan Giorgio Diritti’nin filminin yukarıda sıraladıklarım dışında birkaç kusuru daha var. Öncelikle, hikâye özellikle ilk yarısında bir akış sıkıntısı yaşıyor ve zaman zaman iyi toparlanamamış gibi görünüyor. Buna bir de katliamın hemen öncesindeki sahnelerde Alman askerlerin, filmin ilk yarısı ile çelişen ve gereksiz bir şekilde, halka karşı kimi uygunsuz davranışları yaparken sergilenmelerini eklemek gerek. Tarihsel olarak gerçek olabilir bu, ama filmin ruhuna aykırı düşmüş bu sahneler. Profesyonel ve amatör oyuncuların uyumunun iyi göründüğü filmin yönetmeni Diritti’nin, kariyerinin başlarında usta İtalyan sinemacı Ermanno Olmi ile çalışmışlığının izlerini de gözlemci ve sakin tavrı ile sergilediği film, baş karakteri küçük kız gibi tanık oldukları karşısında konuşma yeteneğini (belki daha doğru bir deyişle, arzusunu) kaybeden insanoğlunun dramına tanık olmak isteyenler için özellikle önemli.

(“The Man Who will Come”)