Eşkıya – Yavuz Turgul (1996)

“Korkma, sadece toprağa gideceksin. Sonra toprak olacaksın. Sonra sularla birlikte bir çiçeğin bedenine yürüyeceksin. Oradan özüne ulaşacaksın. Çiçeğin özüne bir arı konacak. Belki o arı ben olacağım”

35 yıllık bir hapis hayatından sonra, kendisini ihbar eden ve sevdiği kadını elinden alan adamı bulmak için İstanbul’a gelen bir eşkiyanın hikâyesi.

Türkiye sinemasının komada olduğu yılları sağ atlatmasını sağlayan bir klasik. Yerli filmlerin hemen hiç seyirci bulamadığı bir dönemde topladığı 2.5 milyonu aşkın seyirci ile ülke sinemasına hayat öpücüğü vermişti bu film. Yavuz Turgul’un yazdığı ve yönettiği film, güçlü hikâyesi, “yerli” olmayı başaran karakterleri, dozunda tutulmuş aksiyonu ve iki baş oyuncusunun başarılı oyunları ile bugün de aynı ilgi ile izlenebilecek bir eser. Kusurları var kuşkusuz ama, sinemamızda kilometre taşı olan bir film için göz ardı edilebilecek kusurlar bunlar. Türkiye sinemasının görülmesi kesinlikle gerekli eserlerinden.

Sinemamızın usta hikâyecilerinden biri Yavuz Turgul ve kendisinden önce ve sonra çok az örneği olan bir şeyi başarıyor ve gerçek karakterler sunuyor bize her zaman. Bu gerçek karakterler yapaylığın uzağında konuşuyor, yaşıyor ve bazen de ölüyorlar. Onun bu usta hikâyeciliği açıkçası yönetmenliğinin kimi açıklarını da kapatıyor bazen ve seyrettiğinizin sahici ve içinde sizin de olabileceğini hissettiğiniz bir “şey” olmasını sağlıyor. Burada da bunu başarıyor Turgul ve sinemamızın bir ayağının mezarda olduğu günlerde bir mucize yaratıyor bu eseri ile. Kusurları yok değil elbette hikâyenin, özellikle de sinemasal kriterler açısından. Öncelikle, otuz beş yıldır içeride olan bir adamın çıkışta doğal olarak yaşayacağı uyum sorunu ile ilgili hemen hiçbir şey yok filmde. Aynı adamın bir de üstüne ilk kez geldiği İstanbul’daki durumunu düşünün ki bunu da temel olarak İstanbul’da bulaşmak zorunda kaldığı ve kendisi ile ilgili olmayan işlerin asıl kahramanı ile beraberliğini sağlayabilmek için kullanmış filmimiz. Hayli güçlü diyaloglara sahip olan hikâyenin zaman zaman “büyük laflar”ın dozunu bir parça kaçırdığını da söylemek gerek. Elbette sinema fimlerinden televizyon dizilerine, her yere bulaşmış ve bugün de etkisini sürdüren “iddialı ve süslü konuşan kahramanlar” kadar rahatsız edici değil bu durum, Turgul’un ustalığı sayesinde. Hikâyenin bir diğer problemi de kahramanının İstanbul’a asıl geliş nedeninin ne olduğunun nedense belirsiz kalması veya daha doğru bir deyişle bu nedenlerin en azından birini yeterince destekleyememesi. Kendisini ihbar eden adamın peşine düşmesinin asıl nedeni bu muhbirlik mi, yoksa sevdiği kadını elinden almış olması mı ya da her ikisi de mi? Hikâye her ikisi de diyor aslında ama otuz beş yıldır birbirlerinden uzak olan ve onun öncesinde de -aşkın kahramanlarının Güneydoğu’da yaşadığı düşünülürse- çok da derin bir aşkı geliştirme imkânları bulunmayan iki karakterin aşkının hâlâ canlı olan gücünün kaynağını bize ikna edici şekilde aktaramıyor Turgul.

Erkan Oğur’un herhangi bir üretimine kayıtsız kalınabilir mi? Cevabı elbette hayır bu sorunun. Burada da onun müzik çalışması, seslendirdiği kimi türküler hikâyeye müthiş bir hüzün katıyor ve filmin o günlerde (ve bugün hâlâ) bize bu denli bizden görünmesini sağlayan öğelerden biri oluyor. Turgul Erkan Oğur’un çalışmasını akıllıca yerleştirmiş sahnelerin içine ve onun sakin ve samimi sesini filmin karakterlerinden biri yapmış nerede ise. Turgul’un yönetmenliği, aksadığı birkaç yer dışında, genel olarak gayet uygun hikâyesine. Sonlardaki “temizlik” sahnesi ve baştaki baraj kenarındaki sahne pek de yeterli görünmeyen anları arasında filmin. İlki hem mizanseni hem de köyün delisi karakterinin yetersiz makyajı ve vasat diyalogları ile aksıyor, ikincisi ise açıkça fazlası ile sıradan çekilmiş, filme sıkı bir aksiyon tadı katabilecekken üstelik. “Oğlum olsaydı, senin yaşında olacaktı” sahnesi ise sadece gereksizliği ile değil, aynı zamanda seyircinin zaten hissettiği ve hikâyenin de zaten çok iyi başardığı bir şeyi vurgulayarak o ana kadar oluşan sıcak duyguların samimiyetine zarar vermesi ile de dikkat çekiyor.

Eşkiyayı canlandıran Şener Şen, intikam yolculuğunda karşılaştığı ve aralarında bir baba oğul ilişkisine benzer bir ilişki oluşan küçük suçluyu oynayan Uğur Yücel ve bir çete liderini canlandıran Melih Çardak oyunları ile bu kalabalık kadrolu filmde diğer oyuncuların önüne çıkıyor. Şen ve Yücel hikâyedeki karakterleri müsait olmasına rağmen, abartıdan uzak oyunları ve sahicilikleri ile göz dolduruyorlar, Çardak ise bir parça gösterişli bir oyunun yetenekli bir oyuncunun performansını nasıl daha da zengin göstereceğinin kanıtı oluyor. Diğer hemen tüm oyuncular işlerini layıkı ile yerine getirirken, iki oyuncu aksıyor bir parça. Yeşim Salkım rolünün ağırlığını kaldıramamış, Özkan Uğur ise abartının bir oyuncunun başına açabileceği belaların bir somut örneğine dönüşmüş göründüğü her sahnede.

Filmin en başarılı olduğu alanlardan biri de kimi göndermeleri. Uğur Yücel’in karakterinin Cumali olan adının Yılmaz Güney’in “İnce Cumali” filminden alınmış olması, kahramanımızın köyünün baraj suları altında kalması ve televizyon haberlerindeki “Kürt sorunu hakkındaki ilk film” üzerinden Güneydoğu göndermeleri ve 90’ların karanlık günlerindeki çeteler… Film bunları hem filmi daha da bizden yapacak şekilde akıllıca kullanıyor hem de hikâyenin bir parçası yapmayı başarıyor çoğunlukla. 90’ların konuşulamayan konularını alçak gönüllü de olsa cesaretle dile getirmiş Turgul takdiri hak edecek bir şekilde. Turgul’un bir diğer başarısı da Tarlabaşı’nı sinemamızda örneğini görmediğimiz kadar ustalıkla getirebilmesi karşımıza. Tüm o karakterler, o diyaloglar, o irili ufaklı insan hikâyeleri bir semti adeta röntgenini çekmiş bir şekilde sergiliyor bize ve oteldeki iki “eski asil” karakter üzerinden İstanbul’un bağrında ne tuhaf insan hikâyeleri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor bize.

Tüm bir final sahnesi (kimi kusurları var ama finalin muhteşemliğinin yanında unutmak gerekiyor bunları), karakterlerden birinin vurulduğu sahnenin güzelliği (yavaş çekim ve dış sesi kapatıp sadece karakterin acı çeken sesinin verilmesi gibi basit ama vurucu küçük bir oyunla elde edilen bir başarı bu) ve daha pek çok benzeri kareleri ile Turgul’un filmi mutlaka görülmesi gerekli bir çalışma. Otuz beş yıl önce dağa sığınan, şimdi ise bir koca şehrin bir binasının tepesinden insanlığa bakan ve gördüğünün neden olduğu acı içinde kahrolan bir yalnız adamın hikâyesi bu ve “Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni”, “Züğürt Ağa” ve “Muhsin Bey” örneklerinde olduğu gibi Yavuz Turgul yine “değişen ama hep olumsuz yönde değişen bir dünyada kaybetmeye yazgılı olanı”, bir başka deyişle bizi anlatıyor bize benzersiz bir şekilde. Mutlaka görülmeli.

High Tide – Gillian Armstrong (1987)

“Biliyor musun, bugüne kadar hep cesur, özgür ve maceracı bir hayat sürdüğümü düşünmüştüm, ama öyle değilmiş. Meğer korkakmışım”

Vokalist olarak çalışan bir kadının zorunlu olarak konakladığı bir yerde yıllar önce ayrıldığı kızı ile karşılaşmasının hikâyesi.

Avustralya sinemasından, Gillian Armstrong’un yönettiği bir dram. Aile olmak, anne olmak, sorumluluklar ve ilişkiler üzerine alçak gönüllü bir hikâyesi olan eser, başrol oyuncularının ve özellikle Judy Davis’in oyunu ile ilgi çeken, yönetmen, senarist ve üç baş oyuncusunun da göstergesi olduğu gibi bir kadın filmi olarak da nitelenmeyi hak eden bir çalışma. Biraz fazla düz akması ve hikâyesinin yeterince doyurucu olmaması gibi kusurlarına rağmen, sade dramlardan hoşlananların ilgisini çekmeye aday bir film bu.

Elvis Presley’i taklit eden bir adama eşlik eden vokalistlerden biri olan kadının gruptan atılması ve arabasının da arızalanması nedeni ile zorunlu olarak kaldığı bir kamping alanında yıllar önce ve bebekken terk ettiği, şimdi on beş yaşında olan kızı ile tesadüfen karşılaşmasını anlatıyor filmimiz temel olarak. Hikâyenin “gerilim” noktası da elbette kadın ile kızının bir araya gelip gelmeyecekleri üzerine kurulmuş. Sonuçta çok yeni bir hikâye değil belki ama, senaryoyu yazan Laura Jones (bu filmden önce ve sonra da genellikle kadınların odağında olan senaryoları var ve bunların arasında her ikisini de Jane Campion’ın yönettiği “An Angel at My Table” ve “The Portrait of a Lady – Bir Kadının Portresi” gibi çok bilinen fimlerin hikâyeleri de var) akıllıca hikâyesinin odağına kadının terk etme nedenini ve beklendiği gibi, finalde de anne ve kızının gelecek için kararlarının ne olacağını (ve asıl olarak da kadının kararını) almış. Almış, ama bunları ne kadar doyurucu anlattığı bir parça tartışmalı filmin. Birinci odak noktası, kadının kocasının ani ölümünden sonra kızını kayınvalidesine terk etmiş olmasının nedeninin ikna ediciliği diyaloglardan ve filmin anlatım dilinden çok, kadını canlandıran Judy Davis’in parlak oyunundan kaynaklanıyor. Benzer şekilde kadın, kızı ve kayınvalide arasındaki ilişkilerde de diyaloglarda veya hikâyenin akışında çok da yeni bir şey yok. Bu anları kurtaran ise yine Davis, onun kayınvalidesini oynayan Jan Adele ve kızını oynayan, o tarihlerin genç oyuncusu Claudia Karvan’ın uyumlu ve dozunda tutulmuş duygusallığı olan oyunları oluyor. Kuşkusuz Davis’in başarısını ayrıca öne çıkarmak gerekiyor; karakterini özellikle sevilecek veya nefret edilecek değil üzerinde düşünülecek bir konuma getirmesi onun parlak oyunculuğunun bir örneği kesinlikle.

Yaptığı film müzikleri ile ülkesinde pek çok ödül kazanmış olan Peter Best’in çekici ama az kullanılmasına rağmen zaman zaman saksafon ağırlıklı teması ile fazla öne çıkan müziği ve yine bol ödüllü bir Avustralyalı görüntü yönetmeni olan Russel Boyd’un doğal ışık kullanımı ile dikkat çeken kamera çalışmasının da hikâyesine katkıda bulunduğu filmde kadının idealize edilmemesi, anneliğin “doğal bir kutsallık” ile süslenmemesi ve “Selvi Boylum Al Yazmalım” filmindeki gibi bir “sevgi neydi… sevgi emekti” düsturunun ters yönden gündeme getirilmesi önemli. Üç farklı nesilden kadının arasında geçen hikâyesi ile film sevmenin, sorumluluk almanın öğrenilebilirliği ve daha da önemli olarak belki de gerçek sevginin kendiliğinden zaten var olan üzerinden değil tanıma, bilme ve paylaşma üzerinden üretilebileceğini söylüyor bize. Kadının tanıştığı bir erkekle ilişkisinin akıbetinin nedeni ise yoruma açık gibi olsa da erkeğin ilerisi için kurduğu hayallere kadının sessizliği bu konuda bir ipucu da veriyor aslında bize.

Yönetmen Gillian Armstrong’un hikâye için bir parça fazla düz bir anlatımı benimsemesi ve kimi sahneler arasındaki geçiş yöntemi tercihleri filmin biraz eskimiş görünmesine neden olmuş gibi duruyor. Başlarda kadın ve kızının -henüz karşılaşmamışken- sahnelerinin peş peşe gösterilmesi gibi tercihler ise gereksiz bir dram yaratma çabası açıkçası. Buna karşılık finalde kameranın önce uzaklaşarak sonra da yaklaşarak olan bitene sağladığı zarif destek yönetmenin başarı hanesine rahatça ekleyebileceğimiz doğru tercihler kesinlikle. Elbette Armstrong’un ağlatmaya hayli müsait bir hikâyeyi bundan özenle uzak durarak aktarmasını ve sakin ve “soğuk” anlatımının kadının geçmişteki ve bugünkü davranışları üzerinde daha objektif bir biçimde düşünebilmemizi sağlamasını da ekleyelim Armstrong’un başarıları arasına.

Finali net gibi görünmekle birlikte, sonda Davis’in oyunu ve yönetmenin mizanseni ile dikkatli seyirci üzerinde bir tedirginlik hissi de bırakan film için son olarak, Davis’in gerçek hayatta eşi olan Colin Friels’in canlandırdığı karakterin hikâyeye giriş ve çıkışının bir olmamışlık izlenimi bıraktığını da eklemiş olalım.

(“Yüksek Dalga”)

Life of Pi – Ang Lee (2012)

“Tanrı’ya inanmamı sağlayacak bir hikâyeniz varmış”

Geçirdiği bir gemi kazası sonucu denizin ortasında bir Bengal kaplanı ile filikasını paylaşmak zorunda kalan bir genç adamın hikâyesi.

Yann Martel’in aralarında “Man Booker”ın da olduğu pek çok ödülün sahibi olan romanından sinemaya uyarlanan filmin senaryosu David Magge tarafından yazılmış, yönetmenliğini ise Ang Lee üstlenmiş. Görselliğine kayıtsız kalınması mümkün olmayan film 3 boyutlu olarak çekilmiş ve bunun da katkısı ile iki saati aşan süresi boyunca seyircisini “büyülüyor”. Filmografisinde “Hulk” gibi şaşırtıcı ve hayal kırıklığı yaratan bir fantastik film denemesi de olan Ang Lee’nin “Brokeback Mountain – Brokeback Dağı” veya “The Ice Storm – Buz Fırtınası” gibi kariyerinin parlak örneklerinden sonra bu “din soslu new age” tarzı filmde ne aradığını düşünebilirsiniz ama sinemanın teknik alanda ve görsel tasarımda gidebileceği noktanın sonu olmadığına inananlar için bu film kesinlikle görülmesi gerekli bir çalışma. Mükemmel biçimi ve tartışmaya hayli açık içeriği ile kayıtsız kalınamayacak bir çalışma özetle.

Kanada’da yaşayan bir Hintli’nin kendisi ile görüşmeye gelen bir Kanadalı yazara başından geçen müthiş bir hikâyeyi geriye dönüşle anlattığı bir film bu ve yazarın “Tanrı’ya inanmamı sağlayacak bir hikâyeniz varmış” ifadesi ile başlayıp finalde yazarın kendisine anlatılan hikâyenin iki ayrı versiyonundan Tanrı’nın varlığının kanıtı olanı tercih etmesi ile biterken, din ve Tanrı konusunda durduğu tarafı da açıkça ifade ediyor. Filmin bu yanı en çok tartışılan yanlarından biri olmuş aslında, diğer pek çok konunun yanında. Romanın yazarı Yann Martel 2013 yılında kendisi ile yapılan bir röportajda kitabının üç ifade ile özetlenebileceğini söylemiş: ″Hayat bir hikâyedir… Kendi hikâyeni seçebilirsin… İçinde Tanrı olan hikâye daha iyidir.″ Film de kesinlikle bu ifadelerle özetlenebilir gerçekten. Öncelikle biri detaylı olarak anlatılan gizemli, fantastik ve sıkı, diğeri ilk hikâyeyi inandırıcı bulmayanlara çok kısaca ve kuru olarak anlatılan “sıradan” iki ayrı hikâye var karşımızda. Filmin hemen tümü bu hikâyelerin ilkini karşımıza getirirken, film (ve aslında roman) bize ne demek istiyor tam olarak? Baş karakterinin Budizmden Hristiyanlığa Müslümanlıktan Yahudiliğe uzanan arayışları ve sonunda “inanç birden fazla odası olan bir evdir” anlayışı ile bunların tümünü birden benimsemesinden başına gelenler boyunca Tanrı’ya sığınmasına ve elbette finalde içinde Tanrı olan hikâyenin tercih edilmesine kadar hikâyemiz tanrı ve din olgusunun yanında duruyor. 2010 yılında ABD Başkanı Obama romanın yazarına gönderdiği kısa mektupta “hikâye anlatıcılığının gücünü ortaya koyan kitabın Tanrı’nın varlığının zarif bir kanıtı” olduğunu yazmış. Seyrettiğimiz de ister hikâyelerin güçlü ve çekici olanının kendisine inanın, isterse bu hikâyenin kahramanının başına gelen ama gerçeküstü öğeleri olmadığı için korkunç ama “sıradan” olana katlanabilmek için onun tarafından uydurulduğunu düşünün, sonuç değişmiyor: Ya Tanrı’nın mucizelerine ya da karşı karşıya kalınan zorluklar karşısında Tanrı’ya sığınmayı dile getiriyor hikâye.

Kahramanımızın babasının din ile ilgisi olmayan ve pozitivizme inanmış bir kişi olması, annesinin ise “bilimin insanın dışındakileri, inancın ise insanın içindekileri açıklayabileceği” ifadesi daha ilk sahnelerden başlayarak filmin (romandan gelen) derdinin inanç olduğunu söylüyor bize. Farklı dinlere göndermeleri olan film, hikâyesinin başladığı yerin Hindistan olması nedeni ile Budizm’e daha fazla gönderme içeriyor doğal olarak ama kesinlikle tek bir dinin propagandası yok burada. Bunun yerine inanmanın propagandası var ve hem de hayli yoğun bir şekilde yapıyor bunu filmimiz. Gösterişli bir romandan uyarlanan bu gösterişli inanç filmi seyirciyi büyülemek için de elinden geleni ardına koymuyor. Görkemli bir görselliği olan film neyse ki örneğin Tim Burton tarzı şımarık ergenliklere başvurmadan karşımıza getiriyor bu görselliği. Filmi Burton’ın çekmesi durumunda nasıl bir sonuçla karşı karşıya kalacağımızı düşününce, Ang Lee’ye teşekkür etmeli aslında, her ne kadar onun ismini görmeyi hedeflediklerimiz elbette “Brokeback Mountain” gibi eserler olsa da. Evet, Burton gibi bir masal anlatıyor bize Lee ama bu masalı anlatırken elindeki teknolojinin son örnekleri olan araçları bir yetişkin gibi kullanıyor; Burton gibi kolej düzeyinde çakılıp kalmış bir ergenin şımarıklığından çok uzak bir tavır bu. Hayli üst düzey bir CGI kullanımının olduğu filmin görselliğine düzülebilecek övgülerin sınırı yok. Her bir sahnenin görsel efektleri, görsel tasarımları mükemmel kelimesi ile özetlenebilir. Öyle ki “new age” türünden bir şarkının videosuna yakışacak türden kareleri bile alkışlanmayı hak edecek bir renk cümbüşü ve estetiği ile incelikten nasibini almamış en kaba ruhları bile önünde secde ettirecek güzelliğe sahip. Ve tam da bu güzellik, filmin kusurlarından birinin de nedeni belki. Evet, her şey o kadar “güzel” ki, sanki ne çekmişse tümünü kullanmış Ang Lee filmde. Filikada kaplanla kahramanımızın iktidarlarını kabul ettirme mücadelesi bir türlü bitmek bilmiyor ve karşımızda bu derece üstün bir görsellik olmasa açıkça hayli sarkmış ve hatta sıkıcı görünürmüş kesinlikle. Kapanış jeneriğine kadar yansıyan bu görsel güç beraberinde şu soruyu da getiriyor elbette: Bu film kimin filmi, Ang Lee’nin mi yoksa görsel tasarımı yapanların mı? Görsel efektlerden sorumlu olan stüdyonun yaptığı çalışma ile Oscar almasından iki hafta önce iflas etmiş olması ve bunun temel nedenlerinden birisinin de yapmak zorunda kaldıkları ekstra çalışmalar için ödeme yapılmamasının olması, Lee’nin bu filmle aldığı en iyi yönetmen Oscar’ının teşekkür konuşmasında filmde emeği geçen herkese teşekkür edip onları atlaması gibi ilginç hikâyeleri de var filmin, tasarımın ve filmin görsel başarısının sahipliği konuşulurken unutulmaması gereken. Bu görkemli film başka tartışmalara da vesile olmuş. Martel’in romanının Brezilyalı yazar Moacyr Scliar’ın bir romanına benzerliğinden hayli etkileyici şarkısı “Pi’s Lullaby” adlı eserin başka bir şarkıdan fazlası ile “esinlenmiş” olmasına kadar uzanan tartışmalar bunlar.

Gereksiz bir mizah sahnesi -kaplanla kahramanımız arasında geçen ve filikanın sahipliğini vücut sıvıları üzerinden belirleme sahnesi- bir kenara bırakılırsa film heyecanlanmaya ve elbette inanmaya davet ediyor seyredenini. Sinemanın son dönemde 3 boyut ile de dozu artan bir şekilde görselliğin hikâyeyi ve hikâyedeki insanı ezdiği örnekleri peş peşe geliyor karşımıza ve bu film inanç yanı ile bu örneklerden bir parça ayrı düşer gibi görünse de aslında aynı kategoride yer alıyor onlarla. Bunun en temel göstergesi de filmin kimi dialoglarının zayıflığı ve örneğin ilk aşk gibi bir yan hikâyenin hayli zayıf anlatımı. Filmin bu problemini, konuştukça zayıf düşen ama sustukça görselliği ile büyüleyen ifadesi ile açıklamak mümkün. Martell’in romanı, Magge’nin senaryosu ve Lee’nin yönetmenliğinin karşımıza çıkardığı bu teknolojik inanç güzellemesi aslında bu içerik zayıflığı nedeni ile hedefini ne kadar yakalayabilir bilmiyorum, özellikle inançlara şüphe ile yaklaşanlar için. Sonuçta “uydurduğu” bir hikâyeyi inancın kanıtı olarak kullanan bir film var karşımızda. Sanırım en doğrusu, filmin görsel büyüsünün peşine takılıp gitmek ve Lee’nin tekrar “insanı” anlatmaya soyunacağı bir filme kadar bu görsellikle oyalanmak.

(“Pi’nin Yaşamı”)

Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? – Ezel Akay (2006)

“Başka bir adam var, dedi. Ancak onunla olur, dedi. Bu onunla, o bununla olur, dedi”

Gölge oyunu kahramanları Hacivat ile Karagöz’ün hikâyesi.

Metin Erksan’a ithaf edilerek açılan, kapanışta çeşitli Türk mizahçılarına teşekkür ederek sona eren film Ezel Akay’ın yönettiği ve Levent Kazak ile birlikte senaryosunu yazdığı bir çalışma. Karagöz ve Hacivat’ı anlatırken onların kahramanı olduğu gölge oyununun tarzını takip eden, yoğun, dinamik, eğlenceli, bol konuşmalı ve bir parça da fazla gösterişli olan bu filmin Türk sinemasının aykırı örneklerinden biri olduğu kesin. Gerçekliği tartışmalı olan iki karakteri yaşadıkları varsayılan tarihsel dönemin koşulları içinde anlatmaya soyunan bu cesur film kimi eksikliklerine rağmen ilgiyi kesinlikle hak ediyor.

Türk sinemasının ustalarından ve ayrıksı isimlerinden Metin Erksan kendisine ithaf edilen bu eser için kaleme aldığı övgü dolu yazısında film için “kışkırtıcı, düşündürücü, coşturucu” gibi sıfatlar kullanırken filmin “tarihbilimci, sanattarihibilimci, tiyatrobilimci, edebiyatbilimci, masalbilimci, halkbilimci, söylence/efsanebilimci, kültürbilimci” olduğunu söylemiş ve “Türk sinema tarihinin en istisnai” filmi olarak nitelemişti Ezel Akay’ın eserini. Erksan Karagöz/Hacivat oyunlarının “gülmek/eğlenmek için seyredin” diye değil, “seyredin, bilin, ögrenin” diye başladığını söylüyor ve Akay’ı filmini tam da bir Karagöz/Hacivat oyunu gibi çektiği için takdir ediyor. Erksan aynı yazıda Yavuz Turgul’un 1992 tarihli “Gölge Oyunu” filmini de anıyor ve onun da bu gölge oyunundan esinlendiğini belirterek öncü yaklaşımını övüyor. Erksan’ın Ezel Akay’ın filmi için kullandığı sıfatların pek çoğuna en azından Akay’ın hedefledikleri düşünülürse katılmamak imkânsız ama filmin genel olarak sorunu bunların tümünü hedeflemiş olması sanırım. Tıpkı gölge oyununun kendisinde olduğu gibi aralıksız diyalogları olan film, bu diyaloglara ağırlık verip görselliği asla ihmal etmemiş ve daha önce de Akay ile çalışmış olan Hayk Kirakosyan’ın hareketli ve rengarenk görüntüleri de filme diyaloglar kadar damgasını vurmuş. Buna Ender Akay’ın yine sesini çıkarmaktan hiç çekinmeyen ve kimi anları hayli görkemli müziklerini de ekleyince, film hem olumlu hem olumsuz bir anlamda “yoğun” sıfatını hak eden bir çalışma olmuş. Ezel Akay oyuncularını da gösterişli oynamaya teşvik etmiş görünüyor bu yoğunluğun derecesini artıracak şekilde ve Karagöz rolündeki Haluk Bilginer ve kadı rolündeki Güven Kıraç hariç ve Hacivat rolündeki Beyazıt Öztürk dahil olmak üzere oyuncuların hemen hepsi de serbest stil ve sık sık abartıya başvuran bir tarz benimsemişler. İşte tüm bunlar filmi gereğinden fazla yoğun ve gürültülü yapmış kesinlikle. Akay’ın amaçladığı tam da bu muhtemelen ama ortaya çıkan sonucun zaman zaman yorucu olabildiğini söylemek gerek.

Haluk Bilginer’in gösterişin dozunda tutulduğunda nasıl etkileyici bir oyunculuğa katkıda bulunabileceğini ispatladığı film, Hacivat rolündeki Beyazıt Öztürk’ün hikâyede daha fazla ağırlığı varmış gibi görünmesine rağmen asıl olarak Bilginer’in çarpıcı performansı ile zenginleşmiş görünüyor. Onun tam aksi yönde ise Güven Kıraç tüm o abartılı performansların içinde hayli sade görünen oyunu ile oyunculuk dersleri veriyor seyredenlere. Beyaz’ın oyunu ise belki aksamıyor ama televizyon programındaki bir skeçte sergilediğinden de ileri geçemiyor. Sinemamızda örneğine az rastgeldiğimiz bir prodüksiyon kalitesine sahip olan film 14. yüzyılın Bursa’sını ve köylerini özenilmiş kostüm ve mekan tasarımları ile getiriyor karşımıza. Zaman zaman kendini fazlası ile belli eden bilgisayar efektleri ise çok da rahatsız edici değil açıkçası.

Senaryodaki söz oyunları için ise Kazak ve Akay ikilisini takdir etmek gerekiyor kesinlikle. Örneğin Hacivat’ın Karagöz’e sayı saymayı öğrettiği bir sahne var ki keyiflenmeden seyretmek için duygusuz olmak gerekiyor. Senaristlerin bir cesaret gösterisi olarak konuşmalarda dönemin Türkçesini tercih etmeleri (en azından onu hedeflemeleri) ise filme kattığı otantik hava açısından önemli ama geniş seyirci kitlesi için hayli yoğun konuşmaları olan filmi takip etmeyi bir parça zorlaştırıyor. Hikâyenin Osmanlı Beyi Orhan’ı ve eşi Nilüfer Hatun’u, ve dinsel anlayışları eleştirmesi, iki baş karakterin ağzından devlet yönetimini, toplumsal ve ekonomik düzeni eleştirel mizahının parçası yapması ise çok doğru bir seçim ve açıkçası aradan geçen 8 yıldan sonra bugünün “Yeni Türkiye”sinde Kültür Bakanlığı böyle bir filme destek sağlamaz artık diye düşünerek üzülmemek ve tedirgin olmamak da mümkün değil.

Bir Ortodoks Bizans şehrinden müslüman Türk şehrine hızla dönüşen ve 14. yüzyılın özellikle o dönemine özgü olarak kozmopolit bir yapısı olan Bursa’nın (Erksan’a göre Türkçe, Rumca, Ermenice, Yahudice, Farsça, Arapça, Tatarca, Moğolca, İtalyanca ve İspanyolca konuşulan bir yerdir o sırada Bursa) havasını hissetmenizi sağlayan filmde Akay ve filmin diğer yaratıcıları finalde Osman Hamdi Bey’in ünlü “Kaplumbağa Terbiyecisi” tablosunu canlandırmak gibi hoş sürprizler ile daha da renklendiriyorlar seyir keyfimizi. Sonuçta film bir efsanenin ve onun iki temel karakterinin ortaya çıkışına, popüler olmasına ve trajik sonuna tanık ediyor sizi. İkilinin gerçekten ilk karşılaşmaları böyle mi olmuştur, gerçekten ilk oyunlarını kendileri de farkında olmadan böyle mi sahneye koymuşlardır ve daha da önemlisi Hacivat ve Karagöz gerçekten yaşamışlar mıdır bilmek mümkün değil ama sonuçta Ezel Akay onları hak ettikleri saygı ve sevgi ile getiriyor karşımıza bu filmde. En az onun kadar önemli olmak üzere de “sanatçının” yöneticiler için neden her zaman tehlikeli olacağını ve “kutsal değerler” hakkındaki “hassasiyetlerin” her zaman nasıl bir baskının aracı olacağını hatırlamak açısından da ilgiyi hak eden bir film bu.

(“Killing the Shadows”)