Uklad Zamkniety – Ryszard Bugajski (2013)

“Bir yerde hata yaptığımız kesin. Tıpkı doğrudan görüş alanımıza giren yaban domuzu gibi. Tetikte değildik”

Hızla büyüyen ve geleceği parlak görünen bir şirketi ele geçirmek için devletin imkânları kullanılarak çevrilen dolapların hikâyesi.

2003 yılında Polonya’da yaşanan gerçek bir olaydan esinlenen filmi komünizm döneminden başlayarak devletle hep derdi olan Ryszard Bugajski yönetmiş. 1982 yılında devletin kendisine muhbirlik yapması baskısına öfkelenerek çektiği ve uzun süre yasaklı kalan “Przesłuchanie – Sorgu” filmi ile ün kazanan Bugajski’nin 2013 tarihli bu filme içeriği nedeni ile olsa gerek, Polonya hükümeti maddi destek sağlamamış. Yapımcılardan biri olan Miroslaw Piepka ve Michal Pruski’nin senaryosunu yazdığı film iktidarın araçlarını eline geçiren güçlerin nasıl pervasızca, hedeflerinin önünde engel olarak gördüklerini yok etmeye soyunabileceklerini anlatırken, zaman zaman soğuk bir dil takınsa da etkileyici olmayı başaran bir çalışma. Filmin komünizm dönemine yaptığı göndermeler (saldırılar da denebilir) yönetmenin o rejimle hesabını henüz görmediğini de gösteriyor bize.

Gerçekte yaşanan skandalın hikâyesine ne kadar sadık kalınmış bilmiyorum ama hikâyemiz üç iş adamını bir şirket satın alma işindeki (ve anlaşılan içlerinden birisinin habersiz olduğu bir şekilde) yasadışı olmayan ama etik de olmayan bir işleme bulaşmak dışında tamamen masum gösterirken, bir savcı, yardımcısı, bir bakan ve bir vergi dairesi müdürünü değerini düşürdükten sonra sahiplerini hisselerini ucuza satmaya zorlayarak şirketi ele geçirme peşindeki saf kötü karakterler olarak gösteriyor bize. Bunu yaparken de yasadışı tutuklama, sahte delil üretme, medyaya yanlış bilgi sızdırma, işkenceye yakın sert davranışlar ve cezaevinde şirket sahiplerinden birine diğer mahkumların tecavüz etmesini sağlamak gibi her yola başvuruyorlar. Finalde bu işi planlayanların ceza almak bir yana devletteki görevlerini hâlen sürdürdüklerini de söylüyor filmimiz, ilginç bir şekilde. Polis gücünün gerçek anlamının onu kullanan ellere göre belirlendiğini de gösteriyor bize hikâye ve artık Batı ile entegre olmuş görünen bir toplumda da bu gerçeğin aynı kaldığını söylüyor. Hikâyedeki üç iş adamı gerçekten de Batı ile entegre olmuşlar ve fabrikalarını Danimarkalılar’ın sağladığı kredi ile ve onlarla ortak olarak açmışlar. Finalde Danimarkalı iş adamının onlara yaptığı teklif Batı’nın (veya sisteminin) film boyunca idealleştirilmesinin bir örneği gibi sanki ama asıl üzerinde durulması gereken savcı ve vergi müdürünün komünist dönemdeki geçmişlerini nasıl yorumlamak gerektiği. Gerçek hikâyede de var mıydı bu bağlantı bilmiyorum ama ortaklardan birinin babası ile savcı arasındaki komünizm dönemindeki bağlantının biraz zorlama ve gereksiz durduğu film, bize geçmişe yaptığı bu gönderme ile iki şey söylüyor olabilir: Rejimin tipinden bağımsız olarak insanların ahlâksızlıklarının her dönemin gerçeği olabileceği veya komünizm dönemindeki “kötü” insanların toplumda hâlâ etkin konumlarda bulundukları ve faaliyetlerini sürdürdükleri. Bunların hangisidir filmin asıl altını çizmek istediği veya ikisi birden midir bilmiyorum ama hem zorlama görünen bağlantının varlığı hem de geçmişin görüntülendiği sahnelerdeki mizansen anlayışı bize sanki filmin yaratıcıları daha çok ikinci seçeneğin peşindelermiş gibi düşündürtüyor.

Shane Harvey imzalı ve zaman zaman caz esintileri taşıyan müzik filmin dili ile gayet uyumlu ve seyirciyi belli bir mesafede tutan bir “soğuk” bakışın ip uçlarını taşıyor. Birkaç sahne dışında (hayli başarılı baskın sahneleri gibi) genelde film heyecana kapılmadan anlatıyor anlatacağını ve seyirciden de heyecana kapılmadan seyretmesini bekliyor sanki. Gösterdiğinin korkunç bir yozlaşma hikâyesi olduğunu ve bu hikâyenin iktidar sahiplerinin her türlü yürütme, yargı ve yasama güçlerini elinde tutup, medyayı da güdümlerine aldığında bireylere neler yapabileceğini anlattığını düşündüğünüzde ilave bir heyecana gerek yok belki ve filim yaratıcıları hikâyenin gerçekçiliğine zarar vermemek istememişler de olabilir ama açıkçası anlatımın bir parça daha sıcak olmasının filme epey katkısı olurmuş gibi görünüyor. Tüm oyuncuların sade ve güçlü oyunlar sergilediği filmde savcı rolündeki Janusz Gajos’un diğerlerinin önüne geçtiğini de belirtmiş olalım.

“Liberalleşen Polonya’nın önüne engel çıkaran eski dönemin artıkları” gibi -belki- ön yargılı bir yoruma da yol açabilecek bu politik gerilim filmi savcının gençliğinde başlayan “kötü tarafta olmayı seçmesi” temasına bir parça daha fazla yer ayırabilse, gerçeği ortaya çıkarmaya çalışan genç televizyoncunun hikâyesi biraz daha öne çıkabilse ve sinema dilini daha çekici kılabilse çok daha etkileyici olabilirmiş ama yine de kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor.

(“The Closed Circuit” – “Kapalı Devre”)

River of No Return – Otto Preminger (1954)

“Çılgın zamanlar; Beyaz adam altının, kızılderililer beyaz adamın, ordu kızılderililerin peşinde”

Hapisten yeni çıkan bir çiftçi, oğlu ve bir salon şarkıcısının birlikte yapmak zorunda kaldıkları tehlikeli nehir yolculuğunun hikâyesi.

1950’li yıllardan bir klasik. Kimi kusurlarına rağmen popüler olmayı başaran bu western Louis Lantz’ın hikâyesinden Frank Fenton tarafından uyarlanmış sinemaya ve yönetmenliğini bu tür filmlere aşina olmayan Otto Preminger üstlenmiş. Çekim öncesi ve süresince kimi problemlerin yaşandığı film Robert Mitchum’un erkeksi ve Marilyn Monroe’nun kadınsı özelliklerini akıllıca çatıştırması, dış çekimlerin yapıldığı Kanada’nın Alberta bölgesindeki doğal parkların çarpıcı güzelliği, Monroe’nun söylediği şarkılar ve hikâyenin gerektirdiği havayı yakaladığı hayli tartışmalı olsa da Preminger’in katkıları ile klasik olmayı hak eden bir çalışma.

Hem Monroe’nun hem de Preminger’in yapımcı şirketleri ile imzalamış oldukları kontrat gereği yapmak zorunda kaldıkları film bu nedenle dezavantajlı başlamış çekim sürecine. Her ikisi de hikâyeyi yeterince beğenmemişler temel olarak. Çekimler boyunca ise Preminger Monroe’un oyunculuk koçunun çekimlere sürekli olarak karışması ve Monroe’ya müdahaleleri ile boğuşmanın yanısıra Mitchum’un alkol problemi ile de uğraşmak durumunda kalmış. Çekimler tamamlandıktan sonra gerek görülen bazı yeniden çekimleri ise Preminger ortada olmadığı için Jean Negulesco üstlenmiş. Muhtemelen bu talihsizliklerin de katkısı ile film hikâyesi boyunca bir şeylerin “eksik” olduğu hissini uyandırıyor seyredende. Tehlikeli nehir sahneleri yeterince tehlikeli görünmüyor ki bunda Preminger’in mizansenin de katkısı var gibi, hikâyenin western havası yeterince oluşturulamamış görünüyor, heyecan sürekli değil ve senaryo yeterince olgunlaştırılamamış.Sinema tarihinin ilk sinemaskop (perdedeki görüntünün ölçüleri 1.33:1 iken, bu teknikle 2.66:1 gibi geniş bir çerçeve oranına geçilmişti) filmlerinden biri olan eser bu teknik özelliğini dış çekimlerde etkileyici bir şekilde kullanıyor ama biçimdeki bu yenilik içeriğe pek o kadar yansımamış. Bunun da en temel nedeni senaryonun sanki gerektiği kadar işlenmemiş olması. Vahşi bir nehirden kızılderililere, kötü adamlardan vahşi bir aslana (hikâyenin en garip ve gereksiz yanlarından biri bu aslan olsa gerek) pek çok engelle karşılaşılan bu yolculuk üç insanı beklendiği gibi bir aile olmaya doğru götürüyor ve bunu yaparken şaşırtmıyor seyirciyi ki bu da çok olumlu bir durum değil elbette.

Altın bulmanın peşine düşen insanların çılgınlığı ve özellikle bu kolay yoldan zengin olma çılgınlığı ile topraktan emeği ile bir şeyler üretmenin kutsallığının karşılaştırılmasının bir parça üstünkörü geçilmesi kaçırılmış bir fırsat film adına. Bu konunun üzerine daha fazla gidilmiş olsa, daha dolu bir western ile karşı karşıya kalabilirmişiz. Klasik westernin “maço” yanı ise pek de kaçırılmış gibi durmuyor, aksine altı kalın çizgilerle çiziliyor. Mitchum’un Monroe’ya tecavüz denebilecek bir biçimde saldırdığı ve seyircinin “kadın da bunu istiyor” diye düşünmesinin beklendiği sahne tipik bir erkek üstünlüğü ve kadını için doğru olanı bilen erkek kahraman klişesini sergiliyor bize. Final sahnesi de kadınını alıp götüren erkek sahnelerinden birini armağan ederek sinema tarihine bu durumu destekliyor. Filmin dönemin standartlarına uygun olarak kızılderilileri nerede ise tamamen anlamsız bir şekilde beyazlara saldıran, herhangi bir karaktere sahip olmaktan çok “vahşi” tiplemesine uygun bir toplum olarak sergilemesini de ekleyelim bu klişelere.

Başta adını filmden alan “River of No Return” olmak üzere, Lionel Newman şarkıları ise oldukça güzel ve film boyunca Monroe’nun kendisini en rahat hissettiği sahnelere eşlik ediyorlar. Ne var ki burada da bu şarkılı sahnelerin filme gereksiz ve aslında hedeflemediği bir müzikal havası kattığını, bu sahnelerin kendi içinde başarılı olsa da hikâyenin macera havası ile bir parça çeliştiğini söylemek gerek. Finale doğru söylenen şarkıda Monroe’ya ortada olmayan erkek vokallerin eşlik ediyor olması ise film adına gerçekçiliğine zarar veren bir yanlış tercih olmuş açıkçası.

Tüm bu kusurlarına rağmen film neden bir klasik ve neden görülmeyi kesinlikle hak ediyor? Öncelikle Marilyn Monroe’nun varlığından söz etmemiz gerekiyor elbette. Burada en iyi oyunlarından birini vermiyor olmasına ve masaj sahnesi gibi niyeti belli olan bir sahnenin parçası olmasına rağmen, sanatçı başta şarkı söylediği anlar olmak üzere cazibesini hep koruyor ve sal üzerindeki gerçekçiliğin hayli uzağına düşen kareler bile onun bu çekiciliğine zarar veremiyor. Ayrıca Alberta’nın muhteşem doğası önünde bu muhteşem kadını seyretmenin karşı koyulamayacak bir keyfi olduğunu da söylemeli. Her ne kadar kendisi bu filmin kendisinin en kötü filmi olduğunu söylese de, beğenmediği bu filme en büyük katkıyı yapanlardan birinin o olduğu da açık. Monroe’ya onun söylediği şarkıların ve içinde gezindiği doğanın güzelliğini, derin olmasa da hikâyesinin sadeliği ile klasik filmlerin havasını yakalamasını ve Otto Preminger’in heyecanı senaryodan da kaynaklanan nedenlerle yeterince yaratamamış olsa da yalın ve akıp giden anlatımını ve Mitchum’un erkeksiliği ile Monroe’nun kadınsılığının cinsel okumalara açık şekilde karşı karşıya getirmesini de ekleyince bunlara, karşımıza her ne eksiği (ya da burada olduğu gibi eksiklikleri) olursa olsun kendisini seyrettirmeyi beceren bir Hollywood filmi çıkıyor. Ne Preminger ne de Monroe bu filmi benimsemiş olsa da, kabul edilmesi gereken bir gerçek bu.

(“Dönüşü Olmayan Nehir”)

Ilo Ilo – Anthony Chen (2013)

“Ben senin bakıcınım ve buraya zulüm görmeye gelmedim”

Çocuk bakıcılığı için Singapur’a gelen Filipinli bir kadının ve baktığı çocuğun hikâyesi.

Singapur’un 2014 yılında Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği film senaryoyu da yazan Anthony Chen’in ilk uzun metrajlı çalışması. Cannes’da ilk filmlere verilen Altın Kamera ödülünün de aralarında olduğu pek çok ödülün sahibi olan film sıradan görünümlü bir hikâyeyi yalın ve gerçekçi bir biçimde aktarması ile ve bir yakınlığın, sevginin gelişimini süslemelere başvurmadan etkileyici bir şekilde anlatmayı başarması ile dikkat çekiyor. 1990’lı yıllarda ve Asya’yı vuran ekonomik kriz zamanında geçen hikâyede öyle büyük olaylar olup bitmiyor ve “heyecan” arayanlara çok şey vaat etmiyor hikâye ama kesinlikle önemli ve çekici bir film gerçek sinemanın peşinde olanlar için. Filmin adı Filipinler’deki bir şehirden geliyor ve Chen hikâyeyi kendisi ve kardeşlerine küçükken bakıcılık yapan ve bu şehirden olan bir kadından esinlenerek yazmış.

Çalışan ve ikinci çocuğuna hamile bir anne, satış işinde çalışan ama pek de başarılı görünmeyen bir baba ve onların uyumsuz ve şımarık görünümlü on yaşındaki çocukları. Bu çocukla ilgilenmesi için Filipinler’den gelen, kendisi de evli ve bir bebeği olan kadın aile ile birlikte yaşamaya başladıktan sonra, daha önce üzeri örtülü gibi duran mutsuzlukların ortaya çıkması üzerinden ilerleyen hikâyenin en temel başarısı herhangi bir temanın, yan hikâyenin altını çizmeden, anlattıklarını çekici ve çekici olduğu kadar da gerçekçi kılabilmesi. Bir yandan süren kriz ve kadının çalıştığı yerdeki işten çıkarmalar (kadın çıkarılanların “teşekkür” mektuplarını yazıyor sürekli olarak), öte yandan modernleşen ülkenin yüksek, soğuk ve ruhsuz binalarla sembolleştirilen yalnızlaştırıcı etkisi, çocukla sıcak ve gerçek bir ilişki kuramamış olan ebeveynlerin suçluluk duygusu, yabancı bir ülkede çalışmak zorunda kalan insanların tedirgin ve mutsuz hayatları, sınıf, din ve ırk farkları… Chen’in hikâyesi tüm bunlara değinirken, zarif ve sade bir şekilde anlatıyor anlatacağını ve her anlattığını hikayesinin doğal bir parçası yapmayı başarıyor. Öyle ki başka bir filmde tüm bunlar yoğun ve kalabalık bir görüntü yaratacakken burada kesinlikle böyle bir resim oluşmuyor ve gördüğümüz her karenin filme ayrılamaz bir şekilde bağlı olduğunu hissediyorsunuz.

Ortak dil olarak birbirleri ile İngilizce konuşan (başta okul olmak üzere günlük hayatta da İngilizce’nin oldukça yaygın olduğuna tanık oluyoruz hikâye boyunca) dört temel karakterin arasında sevgi, kıskançlık, sır saklama vs. farklı durumlar oluşurken, hikâyemiz duygusal zorlamalar gibi ucuz numaralara başvurmadan getiriyor karşımıza bunları. Telefon ile ülkesini arayan bakıcı kadının mutsuzluğu, aynı kadının karıştığı kavga nedeni ile okulda başı derde giren çocuğu savunması, evin erkeğinin iş hayatındaki mutsuzlukları veya annenin kendi işindeki ve özel hayatındaki stres ve arayışları hep yalın bir dille, olduğu gibi aktarılıyor ve seyircisinden duygulanmasını değil, bu karakterlerin hayatına ortak olmasını bekliyor filmimiz. Çocuk ile bakıcısı arasında oluşan sevgi (ilginç bir şekilde bu sevginin sadece hem çocuğun hem kadının ihtiyacı varmış gibi görünen anne ve çocuk ilişkisi üzerinden değil, aynı zamanda iki birey arasındaki bir dostluk gibi resmedilmiş olduğunu belirtelim takdir ederek) hikâyenin en çekici yanlarından biri ve bakıcının saçlarının sembolü olduğu bir süreçle çok etkileyici bir şekilde anlatılıyor bu sevgi. Kesinlikle çok başarılı finali de bu sembolü akıllıca kullanımı ile daha da vuruyor seyredeni. Tüm bu övgüleri hak eden hikâyenin belki tek eleştirilebilecek yanı annenin kişisel gelişim merakının birden ortaya çıkması ve hikâyedeki yerinin de bu açıdan biraz yara alması.

Arabadaki kavga, klozette bulunan bir izmarit üzerinden başlayan sahne ve bakıcının çocuğu nasıl benimsediğini gösteren okul sahnesi gibi anları ustalıkla anlatıyor Chen bu ilk filminde. “Yavaş” temposu bir parça artmış olsa da filmin son bölümlerinin daha da başarılı görünmesinin asıl nedeni ise sanırım daha çok karakterleri daha iyi tanımış ve tüm umutları, zayıflıkları ve özellikleri ile onları benimsemiş olmamız. Tıpkı annede yavaş yavaş oluşan kıskançlık gibi, filmimiz karakterleri ve hikâyelerini de yavaş yavaş oluşturuyor ve kendimizi onlardan biri gibi hissetmemizi sağlıyor finalde. Umut vaat eden son kareleri, tüm oyuncularının doğal oyunlarının da yarattığı katkı ile zenginleşen gerçekçiliği, bir doğum günü kutlaması için akrabalarla bir araya gelinen yemek sahnesinin el kamerasının etkilieyici kullanımının da sağladığı tedirginlik havası gibi öğeleri ile de önemli olan film yönetmen/senarist Anthony Chen açısından parlak bir ilk film örneği özetle.

(“Ba Ma Bu Zai Jia”)

The Falcon and the Snowman – John Schlesinger (1985)

“Hiçbir fark olmazdı. Bu absürt dünyaya cevabımı kendi irademle seçtim. Fırsat verilseydi, daha fazlasını yapardım”

ABS casusluk uydukları ile ilgili gizli bilgileri 1970’li yıllarda Sovyetler’e satan iki Amerikalı gencin hikâyesi.

Robert Lindsey’in gerçek bir olayı anlatan kitabından, ilerleyen yıllarda “Schindler’s List – Schindler’in Listesi” ile Oscar kazanacak olan Steven Zaillian tarafından uyarlanan (ki kendisinin ilk senaryo çalışması olmuş aynı zamanda) ve o tarihte Oscar’ını “Midnight Cowboy – Geceyarısı Kovboyu” ile çoktan kazanmış olan John Schlesinger tarafından yönetilen bir film. Orta-üst sınıftan iki gencin kendi istekleri ile bir “vatan haini”ne dönüşmelerini anlatan hikâye gerçekte yaşananlara sadık kalmakla birlikte başta iki gencin yakalanma sahneleri olmak üzere pek çok değişiklik de yapmış yaşananlarda sinemasal çekicilik uğruna. Gençleri canlandıran Timothy Hutton’ın işini yaptığı ama özellikle Sean Penn’in oyunu ile her zamanki gibi öne çıktığı film yeterince ve hedeflediği kadar gerilimli olamasa da (üstelik hikâyenin gerçekliğinden kaynaklanan ilave bir potansiyeli olsa da bu konuda) kendisini ilgi ile seyrettirmeyi başarıyor genel olarak.

Biri FBI emeklisi ve şimdi önemli bir şirkette güvenlik sorumlusu olan bir babanın oğlu, diğeri ise bir doktorun evlat edindiği bir genç olan iki adamın ABD’nin sırlarını Sovyetler’e satması ve sonra bu tehlikeli süreci yönetemez hale gelmelerini anlatıyor hikâyemiz temel olarak. Çocukluk arkadaşı olan ve birlikte papaz yardımcılığı yapmış olan iki gençten Penn’in canlandırdığı Andrew Daulton uyuşturucu satıcılığına bulaşmış, Hutton’ın canlandırdığı Christopher Boyce ise üniversite yerine kilisede kariyer yapmaya başlayan ama hikâyemizin başında kiliseyi terk ederken gördüğümüz iki karakter. Her ne kadar olaylar gerçek olsa da Boyce karakterinin ülkenin sırlarını Sovyetler’e satmaya nasıl bu kadar çabuk karar verdiğini ikna edici olarak anlatamıyor bize film. Çalıştığı yere yanlışlıkla gelen CIA mesajlarının ülkesinin Avustralya’da İşçi Partili başbakanı devirmek ve aynı ülkede ABD çıkarlarına aykırı düşecek bir grevi engellemek için neler yaptığını öğrenmesi gerçek hayatta aynen yaşanmış olsa da Boyce’un Daulton’u aracı yaparak Sovyetlerle temas kurması sinemasal olarak ikna edici durmuyor perdede. Herhangi bir özel politik kimliği olmayan Boyce’un bu sırları satarken beklentisi belki temel olarak ABD’nin kirli çamaşırlarının ortaya dökülmesi ama bir siyasi yakınlık duymadığı Sovyetler’in üzerinden bunu yapmayı düşünmesi hikâyede resmedildiği akıllı haline uymuyor açıkçası. Şahinine İngiliz Parlamentosu’nu havaya uçarmaya hedeflenen Guy Fawkes’dan esinlenerek Fawkes adını vermiş olması bir ipucu olabilrmiş belki ama hikâye özellikle kaçınmış gibi bundan. Buna karşılık, uyuşturucu işine çoktan girmiş olan ve zenginlik hırsı ile dolu Daulton’un işe bulaşması çok daha inandırıcı duruyor. Burada elbette senaryonun kendisine daha fazla şans tanıması (süre olarak değil ama içerik olarak) ve Penn’in daha güçlü görünen oyunculuğunun da payı var. Boyce’un babası ile arasındaki ve bir sahnede özellikle vurgulanan ama öncesi ve sonrasında hemen hiç üzerinde durulmayan çatışmasının hikâyede bu bağlamdaki yeri de anlaşılmıyor açıkçası.

Boyce’un çalıştığı ve ülkenin casusluk uydularından gelen bilgilerin raporlaması işini yapan özel şirketteki “eğlenceli” çalışanlar (kağıt kırpma makinasını kullanarak margarita yapmaları vs.), Meksika’nın Hollywood’un geleneksel algısına uygun bir şekilde tehlikeli ve vahşi gösterilmesi (uyuşturucu, işkenceci polisler vs.) ve Sovyet elçilik çalışanlarının (neyse ki fazla abartılmayan) soğuk tavırları gibi klişelere başvurmuş filmimiz elbette. Öte yandan Ronald Reagan’ın başkan olduğu dönemde çekilen bir film olduğunu düşünürsek, milliyetçi bir görünümden çok fazla nasibini almamış olmasını ve çok kaba bir iyi ve kötü ayrımına gitmemesini takdir etmek gerekiyor. Gerçi bir sahnede Boyce’un babası oğlunun casusluk yaptığının ortaya çıkmasından sonra diğer çocuklarının okulda “komünistlik” ile suçlanmasını dehşet içindeki bir yüz ifadesi ile anlatıyor ama yönetmen Schlesinger buradaki dehşeti bizim de hissetmemizi bekliyor mu sorusunun cevabını özellikle ve belki de akıllıca belirsiz bırakmış görünüyor.

Açılış jeneriğinde Amerikan tarihinden kimi video görüntülerini ve ülkenin “sembolü” ponpon kızları gösteren, kapanışta ise David Bowie’nin sesinden “This is not America” şarkısını dinleten filmin ABD’yi ne kadar anlattığı tartışmalı olsa da, CIA’nin Avustralya’da yaptıklarını açıkça dile getiren ve medyanın takınacağı tavıra güvenmediği için (gerçekte medyanın ABD’nin Şili’deki darbeyi örgütlemesinin üzerine düşmemesi Boyce’u bu fikre götürmüş olsa da, filmde bu örnekten bahsedilmiyor hiç) öğrendiklerini gazetelere götürmektense, Sovyetler’e satmayı tercih eden bir karaktere yer vermesi yine de gerçek ABD ile ilgili bir fikir verebilir seyredene. Biri beslediği şahini nedeni ile “Falcon”, diğeri daha lisede bulaştığı “beyaz” ticareti nedeni ile “Kardan Adam” rumuzunu kullanan iki gencin yakalanması ile biten ve sonda sadece aldıkları cezaları belirten filmin atladığı en önemli konu ise aslında Boyce’un hapisten kaçması ve daha sonra yaşananlar. Ne var ki senaryo buralara hiç girmiyor ve özellikle Boyce’un yakalanma şeklini şahinli bir sahne uğruna gerçekte yaşananlara göre tamamen değiştiriyor. Bunlar bir Hollywood filmi ile karşı karşıya olduğumuz düşünülürse, anlaşılabilir belki ama Schlesinger’ın filme hak ettiği kadar gerilim sağlayamaması ve özellikle Sean Penn’in karakterinin bocalamaları ile başlayan çözülme sürecini daha vurucu kılamamış olması affedilir bir problem değil. Oysa iki amatör casusun hikâyesi, gereksiz yapaylıklara başvurmadan üstelik, daha etkileyici olabilme potansiyeline sahipmiş kesinlikle. Boyce karakterinin aşk hikâyesi de eğreti durmuş hikâyede ve bu nedenle sonlarda sinema gişesindeki sahne de filmin ruhuna aykırı düşmüş bir parça.

“This is not America” adlı şarkının yanısıra başka sıkı parçaları da olan film Amerikan tarihinin en garip casusluk olaylarından birini ele alması ile ilginç bir çalışma ve eksikliklerine rağmen kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor. Muhafazakâr bir babanın, ülkesinin başka ülkelerde yaptıklarına şahit olan ve herhangi bir şeye “inancı” yok gibi görünen (senaryodan bu özeti doğrudan çıkarmak zor olsa da) Boyce karakteri de kesinlikle ilgi çekici, senaryo onu hakkı ile işleyememiş olsa da. Kahramanlarımızın (özellikle Boyce karakteri) dürtülerinin yeterince açıklanmamış olması, buna karşılık bu iki amatörün bunca zaman bu işi nasıl götürebildiklerinin üzerine gidilmemesi de filmin lehine olmamış ama Rus elçilik görevlisi rolündeki İngiliz oyuncu David Suchet’in göründüğü hemen her sahnede rol çaldığı ve klasik bir dil ile anlatılmış olan film bu kusurlarına rağmen, beklentilerin çok yüksek tutulmaması şartı ile kesinlikle keyifle izlenebilir.

(“Şahin ve Kardan Adam”)