The Spy Who Loved Me – Lewis Gilbert (1977)

“Biri seni arkandan vurmak için saatte 60 km hızla kayarak peşine düşmüşken, yüzleri hatırlamaya pek vaktin olmuyor. Bizim işimizde, Anna, insanlar öldürülürler. Bunu ikimiz de biliyoruz, o da biliyordu. Ya o ya bendim. Sorunun cevabı, evet. Onu ben öldürdüm”

Zaten yok olmaya mahkûm olduğunu düşündüğü dünyayı bir an önce yok ederek, yerine deniz altında yeni bir dünya kurmayı planlayan bir adamın elinden dünyayı kurtaran Bond’un hikâyesi.

Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in -kendisinin hiç beğenmediği- romanından sadece adını alan filmin orijinal senaryosunu Christopher Wood ve Richard Maibaum yazmış, yönetmen koltuğuna ise daha sonra bir Bond filminde daha (“Moonraker – Ay Harekâtı”) aynı görevi üstlenecek olan Lewis Gilbert oturmuş. Müziği, şarkısı ve set tasarımı ile Oscar’a aday olan film açıkçası temel olarak tam da bu unsurların öne çıktığı bir Bond filmi. Toplam yedi kez sinemanın en ünlü ajanına beyazperdede hayat veren Roger Moore’un üçüncü kez bu role soyunduğu film, serinin ve kahramanının pek çok karakteristiğini bünyesinde kimi yenilikler ile birlikte taşırken, kuşkusuz bir Bond filmi olarak görülmeyi hak ediyor. Ülkeden ülkeye gezen senaryo çok çekici değil ve son kırk-elli dakikasında doruğuna çıkana kadar aksiyonu da yeterli görünmüyor belki ama bunların hiçbiri bir Bond filmini görmeye engel olmamalı.

Aynı anda İngilizlerin ve Rusların birer nükleer denizaltısını kaçırarak, bunlarla Moskova ve New York’u ortadan kaldırmayı planlayan kötü adamı Alman oyuncu Curd Jürgens’in canlandırdığı filmin seri içindeki ilk yeniliklerinden biri, dünyayı ortadan kaldırmaya niyetli adamın Ian Fleming’in romanlarında yer almayıp, sinema için yaratılan ilk baş kötü karakter olması. Bond’un ortak düşmanlarını ortadan kaldırmak için bir Rus ajan olan “XXX” ile tüm hikâye boyunca ortak çalışması da (elbette tüm asıl kahramanlıklar Bond’un imzasını taşıyacak ve XXX bir ikinci derece kahraman olarak görünecektir filmde) filmin getirdiği yeniliklerden biri; Bond filmleri SSCB döneminde bile bu ülkeyi doğrudan kötü olarak göstermekten kaçınıp, genellikle ortak bir hedef için birlikte çalışılan veya bir kötülüğün ortak hedefi olunan bir taraf olarak göstermiştir (ve çok da iyi yapmıştır bu tercihi ile) ama burada daha ileri gidiliyor ve tam bir iş birliği sergileniyor. Yönetmen Lewis Gilbert, Roger Moore’un önceki Bond filmlerinde Connery’in izini fazlası ile takip ettiğini düşünerek, onu romanlardaki Bond’a daha yakın hâle getirmeyi hedeflemiş; “daha İngiliz, daha telaşsız ve daha esprili” bir karakter çizilmiş ve açıkçası daha önceki filmleri izlemiş olanların fark edeceği şık bir değişiklik olmuş bu ve Moore’a kendi Bond’unu yaratma imkânını vermiş.

Bond filmleri seri içinde birbirlerine göndermelerinin yanısıra ortak öğelerin kullanımı veya bir film için düşünülüp başka bir filmde kullanılan fikirleri ile de bilinir. 1969 tarihli “On Her Majesty’s Secret Service – 007 James Bond Kraliçenin Hizmetinde” filmi için başroldeki George Lazenby’nin önerdiği ama gerekli teçhizatın eksikliği nedeni ile çekilemeyen “kayakçının paraşütle uçurumdan atlaması” sahnesi burada açılışta yer alıyor örneğin ve filmin de teknik açıdan en başarılı anlarından birini oluşturuyor. Klasik Bond temasının elbette kullanıldığı filmin yeni müzikleri bu kez Marvin Hamlisch’e emanet edilmiş ve o da açıkçası oldukça parlak bir iş çıkarmış; Carly Simon’ın seslendirdiği Bond şarkısı “Nobody Does It Better” ile de (ki filmin ilklerinden bir başkası olarak, Bond şarkısı film ile aynı adı taşımamış bu kez) bu başarısını taçlandırmış. Maurice Binder tarafından tasarlanan açılış jeneriğine eşlik eden şarkı, Binder’ın her zamanki gibi çarpıcı çalışmasını da renklendiriyor. Yine ağırlıklı olarak çıplak kadın siluetlerinin yer aldığı (ve kadınların bir tabancanın namlusu üzerinde/etrafında yaptığı “absürt” hareketlerin bile bekleneceğinin aksine tadını artırdığı) çalışma Binder’ın alanında ne müthiş işler çıkardığını bir kez daha hatırlatıyor bize ve açıkçası uçurumdan atlama anı dışında yeterince çekici olmayan açılış hikâyesinden sonra filmin düzeyini yükseltiyor.

Bond’un hem karakter olarak hem de Sean Connery’in fiziğinden kaynaklanan “maço” yapısı bu hikâyede epey yumuşamış görünüyor her ne kadar kendisine seksi kadınlar ”sunulsa” ve bir şekilde yakınlaştığı her kadınla en azından öpüşse de. Film seyirciye küçük ve hoş bir oyun oynayarak Rus ajanın cinsiyeti konusunda da bu maço yaklaşımdan uzak duruyor eğlenceli bir şekilde. Hikâyesi Avusturya, SSCB, Mısır, İtalya (Sardunya adası) ve İngiltere’de geçen filmin çekimleri ise İsviçre, Mısır, İtalya (Sardunya adası), İngiltere, İskoçya, Kanada, Malta, Japonya (Okinawa adası) ve Bahamalar’da gerçekleştirilmiş; bir başka ifade ile hem Bond hem seyirci bol bol geziyor hikâye boyunca. Farklı yörelerin egzotizminden (başta Mısır olmak üzere) abartmadan yararlanmış film neyse ki (evet, Mısır’da “egzotik” bir ses olarak ezanı duyuyoruz kaçınılmaz bir şekilde!) ve piramitlerin olduğu bölgedeki ses ve ışık gösterisini (ki gerçek bir gösteri bu) örneğin, ya da tarihî eserleri hikâyesine akıllıca yedirerek herhangi bir zorlama hissi vermemeyi başarmış.

“Jaws” karakterinin aksiyon ama ondan öte mizah da kattığı filmde Rus ajanı rolündeki Barbara Bach parlak bir Bond kızı olamamış. Kısıtlı oyunculuk yetenekleri ile karakterini gerçek ve çekici kılamamış açıkçası. Moore ise Connery’in etkisinden uzakta, daha kendisi ve daha İngiliz olarak dikkat çekerken (ve zaman zaman bir parça “yorgun” bir performans sunarken), kötü adamımızı oynayan Curd Jürgens daha çok üzerine düşeni yapmakla yetinmiş görünüyor ve kalıcı bir iz bırakamıyor filmde. Oyuncularından çok belki de set tasarımları ile dikkat çekiyor film ve özellikle deniz araçları (ve onların iç tasarımları ile) ile hayli görkemli sahneler sunuyor seyirciye. Aksiyonun da doruk noktasına çıktığı bu son bölümlerde, kalabalık oyuncu kadrosunun da katkısı ile, heyecanlı ve eğlenceli sahnelere mekan olan setlerde imzası olan Ken Adam, Peter Lamont ve Hugh Scaife çok parlak bir iş çıkarmışlar gerçekten.

Bond’un yine becerilerini konuşturduğu (fiziksel ve mental becerilerin tümüne sahip elbette kahramanımız; bu kez Arapça bilgisine, gemilerin pruva tasarımları ve seyircide küçük bir “acaba” duygusu yaratan bir hoşlukla oluşturulmuş bir sahnede de egzotik balık türleri konusundaki uzmanlığına tanık oluyoruz) filmin senaryosu pek güçlü değil ve örneğin dünyanın yok olmanın eşiğine gelmesinin heyecanını pek duyuramıyor seyircide. Bir parça daha kısa da olabilirmiş hissi yaratan hikâyenin eksikliğini setleri ve özellikle ikinci yarısındaki aksiyonu ile gideriyor film çoğunlukla. Sardunya’da karada başlayıp, denizde devam eden ve su altında süren takip sahnesi hem heyecan verici hem de eğlenceli olabilmeyi başarmış örneğin. Özetle, elbette görülmesi gerekli ve yeterince güçlü ve heyecanlı olmasa da eğlenceli bir Bond filmi bu.

(“Beni Seven Casus”)

Notting Hill – Roger Michell (1999)

“Düşünsene; dünyanın bir yerinde, bu kadını öpebilen bir adam var”

Bir kitapevi sahibi ile ünlü bir film yıldızının imkânsız aşklarının hikâyesi.

Sadece 1990’ların değil, tüm sinema tarihinin en bilinen romantik komedilerinden biri. Baş oyuncuları Julia Roberts ve Hugh Grant’in yanısıra, filme adını veren Londra’daki semtin de ününe ün katan çalışmanın orijinal senaryosunu Richard Curtis yazarken, yönetmenliğini Roger Michell üstlenmiş. Temelde türün en kayda değer ve başarıyı garanti eden klişeleri ile yüklü olan bir senaryoya sahip olmasına ve oyunu kurallara fazlasına uygun oynamasından kaynaklanan bir “formül” havasında ilerlemesine rağmen, filmin karşı durması zor -ya da en azından görmeyi gerekli kılan- bir cazibesi var kesinlikle. Belki de başarısı onca yapaylığına rağmen bir şekilde samimi ve sıcak bir hava yaratabilmiş olmasıdır.

Sıradan bir adam ve tanrıça muamelesi gören bir film yıldızı kadın. Bu ikilinin hikâyeleri bir romantik komedinin geçerliliği kanıtlanmış kalıpları içinde ilerliyor ve bu anlamda yeni bir şey söylemiyor aslında. Tanışma, aşk, ortaya çıkan sorun ve final (bir romantik komedide final nasıl olması gerekiyorsa, tam da o türden bir final elbette) biçiminde akan filmin senaryosunu yazan Richard Curtis kadın karakterini Grace Kelly ile Audrey Hepburn’ün karışımı olarak düşünmüş ve açıkçası Julia Roberts da romantik komediye hayli uyan bir performans ile bu karaktere senaristin hayal ettiği zarafeti katmış kesinlikle ve bu da filmi görmeye değer kılan öğelerden biri. Karşısındaki Hugh Grant ise hem romantik hem komik olmayı ve karakterine mizahın arkasına gizlenmiş bir hüzün katmayı başararak ideal bir romantik komedi oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Başta “iğrenç” bir karakteri canlandıran Rhys Ifans olmak üzere yardımcı rollerdeki oyuncular da hiç aksamayan ve filme ciddi katkı sağlayan performansları ile göz dolduruyorlar ve bu romantik komedinin başarısını gerçek kılan samimiyetin oluşmasını sağlıyorlar.

Film hiç risk almıyor ve kendisini cazip kılacak tüm klişeleri ustaca kullanıyor; seyircisini hayal kırıklığına uğratmamasının nedenlerinden biri de bu olsa gerek. Terk edilen adamın Notting Hill pazarında yürürken dört mevsimin geçişine tanık olduğumuz sahne örneğin, klasik sinema sahnelerinden ilham alan havası ile seyirciye “sev beni” diye bağırırken, klişeyi daha da -ve açıkçası da gereksiz bir şekilde- ileri götürüyor ve Bill Withers’ın sesinden “Ain’t No Sunshine” şarkısını dinletiyor bize. Filmin kullandığı diğer şarkılar da kesinlikle sevilmesi garanti olanlardan seçilmiş: “She” (şarkıyı hem Charles Aznavour hem Elvis Costello yorumu ile dinliyoruz), “How Can You Mend A Broken Heart” (Al Green) ve “Gimme’ Some Lovin’” (Spencer Davis) gibi şarkıların yer aldığı müzik bandı risksiz şarkı seçimlerini işaret ediyor bize ve filmi “tatlı ve sıcak” kılmak için şarkılardan arsızca yararlanıldığını gösteriyor. Tüm bir final sahnesi de yine türünün beklenen sonlarından birini getirirken karşımıza, seyirciye beklediğini ve arzu ettiğini sunuyor. Bir romantik komedide aşkın iki tarafından da hoşlanmışsanız ve başlarına ne gelmesini istiyorsanız onlar oluyor finalde ve seyirci de içi rahatlamış, belki kendisi için de benzer bir finali hayal ederek tanık oluyor bu anlara. Özetle, tüm klişeler doğru yerde doğru zamanda kullanılıyor ve seyircinin beklentisini karşılarken film, hedefini de on ikiden vuruyor.

Hedefini tutturması filmi “başarılı” kılıyor elbette ama önemli kusurları da var: Öncelikle adını aldığı semte uluslararası bir ün kazandırsa da, Londra’nın bu kozmopolit semtine hak ettiği şekilde yaklaşmıyor. Bölge ve sakinleri bir romantik komedinin dekoru olmaktan öteye gitmiyorlar. Oysa hikâyenin adını taşıdığı bölgeyi de başrole taşıması gerekirdi filmin ki Notting Hill görsel malzeme potansiyeli ile bunu rahatlıkla yapabilecek bir yer. Ne var ki filmde kullanıldığı hali ile semt daha çok, filmden hoşlananların -belki benzer bir macera yaşamaya hayali ile de- Roberts ve Grant ikilisinin aşklarının izlerini aramaya gideceği bir mekan olarak kalmış. Böyle olunca da açılış sahnesinde Grant’in sesinden semti ve arkadaşlarını tanıtan girişin hiçbir esprisi kalmıyor doğal olarak.

Yan karakterlerden kimilerinin fazlası ile tuhaf (komik olmanın ötesinde bir tuhaflık bu) olması da tartışmalı bir seçim. Özellikle adamın ev arkadaşı rahatsız edici bir tipleme olarak sunulmuş ve bu ikisinin bir ev arkadaşı olmasının tek nedeni de sadece filme komiklik katmak için zorlama bir tercihe başvurmak olarak görünüyor. Rhys Ifans’ın bu roldeki performansı kesinlikle çok başarılı ve epey komedi malzemesi de sağlıyor hikâyeye ama bu “pis” karakterin Grant’ın zarif ve şık hayatında ne aradığı/arayabileceği büyük bir soru işareti olarak kendisini gösteriyor hikâye boyunca. Benzer şekilde, Grant’ın kız kardeşi de aynı aileden bu derecede iki farklı kardeşin çıkması mümkün değil diye düşündürtecek bir diğer tuhaf karakter. Adamın “entelektüel” bir karakter olup olmadığı konusunda fazla bir ipucu vermiyor film; evinde Chagall’In bir tablosu asılı ve kendisi de sadece gezi kitapları satan kitapçısındaki eserler konusunda epey bilgili. Sinema konusunda bu kadar “cahil” olması ancak kesinlikle çok eğlenceli olan “zoraki röportaj” sahneleri için uydurulmuş bir durum olarak görünüyor. Bu sahneleri çok komik diyaloglarla süslemiş Richard Curtis ve Hugh Grant de mükemmel oynamış neyse ki. Genel olarak esprili ve şık diyaloglar yazmış Curtis ve hemen hiç aksamıyor bu konuda ama yine de bazı sahnelerin anlamsızlığına engel olmuyor bu durum. Örneğin âşıkların “erkeklerin kadınların göğüslerine olan düşkünlüğü”nü tartıştıkları bölüm eğlenceli ama hikâyede bir yeri yok bu sahnenin.

Bu yıl Nisan ayında ölen, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve tam bir İstanbul tutkunu olan John Freely’nin “Istanbul: The Imperial City” adlı kitabın bir sahnenin ve esprinin konusu olduğu filmde yönetmen Roger Michell hikâyeyi -çok doğru bir tercih ile- şık bir üslup ile anlatmış. Görüntü yönetmeni Michael Coulter ile birlikte hayli ucuz görünebilecek bir sahneyi (“gizli” bahçede yapılan ilk gezinti, yükselen kamera, yeşillikler içinde ve hikâyesi olan bir bank var bu sahnede ve gereksiz bir şekilde çalınan şarkının bile bozamadığı bir huzur) çok parlak kılmışlar örneğin ve final görüntüleri ile dönülen bu mekanı adeta bir cennet güzelliğinde getirmişler karşımıza.

Dünyadaki herkesin adını bildiği bir kadınla, annesinin bile adını zor hatırladığı bir adamın peri masallarına yakışan hikâyesi, zaman zaman hayli tanıdık görünen senaryoya, klişelere fazlaca yaslanmasına ve bu bağlamda bir orijinallik eksikliği taşımasına ve şarkılarını hayli ucuz ve zorlayıcı bir şekilde kullanmasına rağmen görülmeyi hak ediyor. Hak ediyor çünkü iki âşığı da sevmenizi ve mutlu olmalarını arzu etmenizi sağlıyor. Bu da zaten görünen tek hedefi bu olan bir film için başarı demek şüphesiz.

(“Aşk Engel Tanımaz”)

Artists and Models – Frank Tashlin (1955)

“O sevimli dudaklar, o kırmızı, davetkâr, tatlı dudaklar… ay ışığında parıldayan iki karaciğer parçası gibi”

Biri ressam, diğeri yazar olmak için New York’a gelen ama işleri pek yolunda gitmeyen iki arkadaştan birinin diğerinin tuhaf rüyaları üzerinden para kazanmaya çalışmasının hikâyesi.

Birliktelikleri 1946’da sahne şovları ile başlayan, 1949 ile 1956 arasında birlikte toplam on yedi filmde oynayan Dean Martin ve Jerry Lewis ikilisinin on dördüncü ortak filmi. Michael Davidson ve Norman Lessing’in oyunundan Herbert Baker, Hal Kanter ve Frank Tashlin’in uyarladığı filmin yönetmenliğini Tashlin üstlenmiş. Daha sonra da pek çok filmde birlikte çalışacak olan Tashlin ve Lewis ikilisinin bu ilk ortak filmi, ağırlıklı olarak, Lewis’in fiziksel yanı ağır basan komedi yeteneğine ve Dean Martin’in şarkılarına dayanan ortalama bir çalışma. Kimi özellikleri ve göndermeleri nedeni ile de dikkat çekebilecek olan film, Lewis’in oyunculuk tarzından hoşlanmayanlar için bir parça kaba görünebilecek bir komediye sahip ve aralarında ünlü isimlerin de olduğu kadın sanatçıların cazibelerini de bolca kullanıyor.

Frank Tashlin’in filmi öncelikle kendisi ile aynı döneme ait filmlerin ortalaması ile kıyaslandığında komediye “yetişkin” bir hava katmış olması ile dikkat çekiyor. Bazıları sansür kurulundan geri dönmüş olsa da kimi tercihler filme Lewis ve Martin ikilisinin önceki filmlerinde pek görülmeyen “erotik” bir hava kazandırmış. Dean Martin’in film ile aynı ismi taşıyan şarkıyı (filmdeki diğer tüm şarkılar gibi Jack Brooks ve Harry Warren imzasını taşıyor bu şarkı da) seslendirdiği açılış jeneriğinde tek parça mayoları ile bize bakan kadın modeller ve özellikle sayıları pek de az olmayan cinsel imalı diyaloglar hikâyeyi en azından 1950’ler için yetişkinlere uygun bir kategoriye sokuyor. Martin’in çapkın ve uyanık, Lewis’in -her iki anlamda- saf bir karakteri canlandırdığı hikâyede ana rollerde yer alan Shirley MacLaine ve Dorothy Malone’un yanısıra, Eva Gabor ve Anaita Ekberg gibi iki ünlü kadın oyuncudan da bu bağlamda epey yararlanan hikâyenin bugünkü anlamı ile erotik bir yanı olduğunu söylemek mümkün değil kuşkusuz, özellikle de bugünün ölçüleri ile bakıldığında. Yine de göndermeleri ile bu alanı sık sık ima ettiği açık. Hikâyenin göndermeler açısıdan hayli zengin olduğunu da eklemeli bu arada. Belki Soğuk Savaş ve ABD ile SSCB arasındaki uzay yarışı hakkında olanlar bugünün seyircisi için (en azından bir kısmı için) bir anlam ifade edecektir ama çizgi romanlardaki şiddet öğeleri ile ilgili kurulan bir resmî komiteye veya dönemin ABD Başkanı Eisenhower’ın golf tutkusuna yapılan göndermelerin bugünün seyircisi için bir anlamı olmayacaktır; 1950’lerin Amerikan seyircisi için ise herhalde epey eğlenceli olmuştur bu göndermeler.

Jerry Lewis’in sakarlıkları ile -fiziksel türünden- eğlenceli sahnelerin kaynağı olduğu bir film bu. Oyuncunun altı çizili mimikleri ve kimi söz oyunları (bu oyunların bir kısmı İngilizceden bir başka dile çevirilince anlamını yitiriyor ne yazık ki), zaman zaman hantal kelimesini hak edecek bir vasatlıkta gezen senaryoyu canlandırmaya yarıyor çoğunlukla. Kadın oyuncuların güzelliklerini, senaryo kendisine pek imkân vermese de Shirley MacLaine’in yeteneğini ve elbette Dean Martin’in şarkılarını da eklerseniz buna, filmin sıkıcılıktan uzak durmayı başardığı rahatlıkla söylenebilir. Ne var ki senaryonun da sanki sadece bunlarla yetinmesi ve bir bütünselliğin derdine düşmemesi filmi epey zayıflatmış. Filmin adı ile sağlıklı ve anlamlı bir ilişkisi olmayan senaryo, kimi sadece Jerry Lewis’in şovunu yapabilsin diye özellikle yazılmış sahneleri ile komedinin sağlam örneklerinden biri olamıyor. Neyse ki Lewis kendisinden bekleneni iyi yapıyor ve -eğer oyunculuk tarzına sıcak bakanlardansanız- oldukça eğlendiriyor da. Sadece Lewis’e değil, Martin için de benzer bir tavır takınıyor senaryo ve çocukların da parçası olduğu danslı ve şarkılı sahnede olduğu gibi, hikâyeden bağımsız olarak, onun da kendi yeteneklerini sergilemesine imkân tanıyor.

Shirley MacLaine’in aşkını ilan ettiği ve onun ve Lewis’in performansları ile kesinlikle çok keyifli olan sahne, müthiş bir fiziksel komedi örneği olan masaj bölümü (kendi içinde çok eğlenceli olan bu sahnenin hikâyeye zoraki eklendiği çok açık), resim paleti şeklindeki bir dekor üzerinde Martin ve Lewis’in renkli kumaşlar altında gizlenen kadınları bulma (daha doğrusu Martin’in bulma, Lewis’in bulamaması) sahnesi, Lewis’in dev bir fare kostümü içinde gezindiği anlar, içi boş savaşçı zırhlarının da bir parçası olduğu kaçma/kovalama bölümü gibi komik anları olan, buna karşılık televizyondaki forum gibi anlamsız ve kesinlikle komik olmayan bölümleri de içeren film ne bir komedi klasiği olabiliyor ne de Lewis ve Martin ikilisinin ortak çalışmalarının en iyileri arasında yer alıyor. Yine de Dean Martin’i ve henüz beş gün önce hayatını kaybeden Lewis’i anmak için iyi bir fırsat olabilir bu çalışma; çünkü her iki oyuncu da yeteneklerini bolca sergiliyor, ortada elle tutulur bir hikâye olmasa da. Ünlü Fransız sinemacı Jean-Luc Godard, Cahiers du Cinéma dergisine 1956’da yazdığı eleştiride filmi “aptallığın zirvesi” olarak tanımlamış ama bu ifadeyi bir eleştiriden çok takdir için kullanmış ve saçmalığın sınırlarında gezinen filmin yönetmen Tashlin’in orijinalliğini kanıtladığını belirtmiş. İfadenin kendisine katılmamak zor ama bu ifadeyi Godard gibi övgü bağlamında kullanmak çok daha zor açıkçası!

(“Çılgın Modeller”)

Source Code – Duncan Jones (2011)

“Yaşamak için 1 dakikadan daha az vaktin kaldığını biliyor olsaydın, ne yapardın?”

Uyandığında kendisini başka birisinin bedeninde bulan ve deneysel bir hükümet programının parçası olarak bir trendeki bombacıyı bulmakla görevlendirilen bir askerin hikâyesi.

Ben Ripley’in senaryosundan Duncan Jones’un çektiği, bir “gizemli bilim kurgu” filmi. Heyecanı, temposu, gerilimi ve gizemi hep dozunda tutulmuş bu aksiyon filmi, türünün başarılı bağımsız örneklerinden biri. Başroldeki Jake Gyllenhaal’ın hikâyenin kahramanının trajedisine çok uyumlu hüzünlü ifadesi ile rol için çok doğru bir seçim olduğunu gösterdiği film, sürprizi ile de dikkat çekiyor. Hikâyesi zaman zaman bir tanıdıklık hissi verse de, Jones’un bu hikâyeyi başarılı bir şekilde anlatması ve aksiyonu merak ve hüzün duyguları ile çarpıcı bir şekilde süsleyebilmiş olması nedeni ile kesinlikle keyif veren bir çalışma çıkmış ortaya.

Duncan Jones hikâyesini anlatırken ilginç bir seçim yapmış: Jake Gyllenhaal’ın canlandırdığı karakteri seyirciye onun (yani filmde oynadığı askerin) yüzü ile gösterirken, oyuncu aynaya baktığında bedenine girdiği adamın yüzünü görüyor. Benzer şekilde hikâyenin trende geçen kısmındaki karakterler de onu yine bedenini devir aldığı bu adamın fiziği ile görüyorlar. Bu tercih kafa karıştırmıyor ama nedeni konusunda bir tereddüt de uyandırıyor. Yine de hikâyenin hem trendeki hem de gizli ordu laboratuvarında geçen sahnelerinde aynı yüzü (Gyllenhaal’In yüzünü) görmenin karakterle özdeşleşmek açısından ciddi bir fayda sağladığını ve onun trajik hikâyesine ilgiyi kesinlikle artırdığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Aynı yüzü iki farklı zamanda ve yerde görmek, onun mücadelesini, sorgulamalarını ve yüzleşmelerini daha etkileyici yapıyor kuşkusuz. Bu etkileyicilikte Gyllenhaal’ın performansının da çok büyük bir payı var elbette. Sanatçı herhalde sinema tarihinde bakışlarına hüznün ve trajedinin en çok yakıştığı erkek oyunculardan biri; burada abartılı bir duygusallıktan söz etmiyorum. Bu yakışma hâli oyuncunun bu duyguyu içselleştiren ve gerçek/doğal kılan bir şekilde yansıtabilmesinden kaynaklanıyor ve bu filmde olduğu gibi hikâyenin cazibesini yükseltiyor.

Hikâyesi Chicago’da geçse de önemli bir kısmı Kanada’da çekilen filmin Chris Bacon tarafından hazırlanan müzikleri hikâyeye oldukça yakışmış ve gizem, gerilim ve trajediyi yansıtan melodileri ile seyir keyfini arttırıyor filmin. İki farklı zaman ve mekan arasında gidip gelmek zorunda kalan adamın bu hızlı hikâyesi, desteğini müziğin yanısıra Paul Hircsh’in kurgusundan da alıyor. Aynı sekiz dakikayı defalarca yaşayan adamın hikâyesini seyircide bir tekrar duygusu yaşatmadan ve her bir tekrarda farklı kamera açıları ve tempo tercihleri ile ilerleyen çekimle ve kurgu ile gösterebilmek bir teknik ustalığın göstergesi elbette. Trendeki patlama sahnesinin ilkindeki görsel efektler -fazla rahatsız etmeyen- bir yeterince doğal görünmeme problemine sahip ama burada da hikâyenin sağladığı avantaj devreye giriyor. Sonuçta bu patlamanın belki de o kadar da doğal görünmemesi gerekiyor çünkü defalarca tekrarlanacak bir patlama bu ve zamanda (ve/veya paralel evrenlerde) yapılan bir seyahatle kahramanımızın parçası olduğu bu anların doğallığı da tartışmalı sonuçta.

Bir bakıma bir geçmişe dönüş/onu değiştir(eme)me ve paralel evrenler hikâyesi seyrettiğimiz ve finalinin filmin geneli kadar tatmin edici olmaması belki de geçmişin değiştirilebilirliği/değiştirilemezliği konusunda yaptığı tercih. Evet, kahramanını kesinlikle seviyorsunuz ve keşfettiği trajedisine üzülüyorsunuz ama yine de bir parça zorlanmış görünüyor final (bir paralel evren söz konusu olsa bile) ve hikâyenin kendi gerçeküstücülüğü içinde bile zaman zaman -belki aslında çok da önemli olmayan- gerçekçilik problemlerine bir yenisini ve daha önemlisini üstelik ekliyor sanki. Irkçı önyargılara karşı net bir duruş sergileyen film, suçlu kişi tercihi ile de bu duruşunun altını çiziyor tekrar. Final sahnesinde yer alan, Chicago’daki ünlü Anish Kapoor heykeli “Cloud Gate”i de akıllı bir metafor olarak kullanmış film ve heykelin yüzünde oluşan imajları filmde paralel evren(ler)deki farklı gerçekliklerin sembolü olarak görmüş sanki.

Christopher Nolan’ın “Inception – Başlangıç” filmi gibi zekâya hitap eden ve anlattığı kompleks hikâye ile takdir edilmeyi talep eden yapıtlar ile kıyaslandığında, Duncan Jones’ın yapıtı çok daha samimi ve dürüst görünüyor açıkçası ve tüm o gerçeküstü (ya da bilimkurgusal ) hikâyesine rağmen çok daha da gerçek görünüyor üstelik. Jake Gyllenhaal’ın yanısıra Michelle Monaghan’ın da oyunu ile dikkat çektiği filmde seyirci olarak öleceğini bildiğiniz (en azından paralel evrenlerin bazılarında) insanların son dakikalarına tanık olmanın hüznü ve senarist ve yönetmen ikilisi Ben Ripley ve Duncan Jones’un hikâyenin teknik/teknolojik/bilimsel boyutundan çok, insan yanını öne çıkarmaları da ayrıca takdiri hak ediyor. Hikâyedeki kimi gelişmelerin inandırıcılığı (sekiz dakikada aşk gibi) problemli olsa da, kahramanını sevmeniz bu problemlerin olumsuz etkisini azaltıyor. Hikâyeyi algılama şeklinize bağlı olarak, kadercilik gibi bir eğilim de sezebilirsiniz belki ama filmin samimiyeti ve şıklığı bunun da üzerini örtüyor açıkçası.

(“Yaşam Şifresi”)