Patriot Games – Phillip Noyce (1992)

“Sinirlenmiştim. Orada öylece durup, gözümün önünde o insanlara ateş etmelerini seyredemezdim. Öfkeydi… saf öfke. Beni kızdırdı işte”

CIA analisti Jack Ryan’ın IRA’yı yeterince radikal bulmayan bir gruba karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

Tom Clancy’nin aynı ismi taşıyan romanından uyarlanan bir ABD yapımı. Senaryosunu W. Peter Iliff ve Donald E. Stewart’ın yazdığı filmin yönetmen koltuğunda Phillip Noyce oturuyor. 1990 yapımı “The Hunt for Red October – Kızıl Ekim” (John McTiernan) ile sinemada ilk kez hayat bulan Jack Ryan’ın 1992 yapımı bu ikinci macerasını, 1994’te “Clear and Present Danger – Açık Tehlike” (Phillip Noyce) takip etmişti. Amerikan sağına yakın bir yazar olan Tom Clancy’nin bu ruhunun kendisini gösterdiği filmin senaryosundan memnun kalmayan yazar proje ile ilişkisini kesmiş; bunun nedeni daha çok senaryonun kurgusu ve özellikle yazarın hiç beğenmediği finali olmuş ve ortaya çıkan sonuç da vasatı çok da aşamayan bir hikâye. İlk kez bu rolü üstlenen Harrison Ford’un br sonraki filmde de tekrarlayacağı arada kalmış ve ne tam bir aksiyon kahramanı ne de analitik yeteneği öne çıkan bir karakter olan performansı ile rolüne pek de uygun görünmediği film hareketten ve hızdan hoşlananları mutlu edecek aksiyon bölümleri ile meraklısının ilgisini çekecek ama zayıf hikâyesi ve yönetmen Noyce’un özel bir çekicilik yaratamayan mizansen çalışması nedeni ile sık sık sıradanlaşan bir eser.

CIA’den ayrılmış ve Deniz Akademisi’nde tarih hocalığı yapan eski analist Jack Ryan bir konuşma için gittiği Londra’da IRA’nın (daha doğrusu bu örgütü yeterince radikal olmamakla eleştiren örgüt içindeki bir grubun) Birleşik Krallık hükümeti bakanı da olan bir kraliyet ailesi üyesine suikast girişiminin tanığı olur ve bu tanıklığı teröristlerden birini öldürerek suikaste engel olması ile sonuçlanır. Tam da süper kahramanlara yakışacak bu tesadüf, öldürülen teröristin kardeşi olan ve suikast girişimine de karışan Sean adlı adamın intikam için Jack Ryan ve ailesinin peşine düşmesine yol açar ve hikâye okyanusu aşarak ABD’de devam eder. Suikast anındaki tesadüf başta olmak üzere pek çok inandırıcılık problemi olan hikâye filmin en zayıf unsurlarından biri. Finalde İngiliz Lord’un Jack Ryan’ın evinde olmasının (ciddi bir yaralanmadan sonra hastaneden o gün evine dönen bir küçük kızın hoş geldin partisine bir politikacıyı hangi baba davet eder veya böyle bir davete hangi arkadaş üniforması ile katılır örneğin?) önemli örneklerinden biri olduğu bu problemi çok da dert etmemiş görünüyor senaristler ve belki de bu sorunu aksiyon ve Harrison Ford’un varlığı ile aşmayı planlamışlar ama bunların ikisi de yeterli olmamış görünüyor.

Baştaki suikast sahnesi, otoyoldaki takip ve kaza bölümü veya finalde bir deniz motorunun içinde geçen bölüm kurguları ile heyecan veriyor ama herhangi bir orijinallik de içermiyorlar açıkçası. Finalin evin içinde geçen bölümler çok daha çarpıcı olabilirmiş (ya da olmalıymış) ve vasat bir aksiyon filminin -hatta zaman zaman hayli ucuz görünen- aksiyon numaralarına başvurulmamalıymış kesinlikle. Ancak sıkı bir aksiyon meraklısını tatmin edecek bu bölümlerin de gösterdiği gibi Harrison Ford bu Jack Ryan maceralarında kendisini yanlışlıkla o anların içinde bulmuş sarsak bir üniversite hocası gibi oynuyor sürekli olarak. Aksiyondaki olmamışlığını da senaryodan kaynaklanan zayıflıklar yüzünden analistliği ile de örtemiyor. Hatırladığı görüntüler üzerinden yaptığı bir analize ve sonuca kendisine pek de sıcak bakmayan bir CIA yöneticisi gibi bizim de inanmamız pek mümkün değil açıkçası. Eşi ve kızının da olduğu bir ortamda ve hiçbir resmî görevi veya unvanı yokken “sadece sessiz kalamadığı” için çok tehlikeli bir olaya müdahale etmesinde de pek bir gerçekçilik bulunmayan bu eski CIA çalışanının macerasını hem politik hem kişisel bir boyut katarak anlatmaya çalışması da yardımcı olmamış filme ve aksine ek inandırıcılık sorunlarına yol açmış.

Amerikan cumhuriyetçisi Tom Clancy’nin “kutsal aile” yaklaşımını her karesine sindiren bir film bu. Afişinde yazdığı gibi “Ülkesi ve onuru için değil, eşi ve kızı için” mücadele ediyor Jack Ryan ve senaryo da başta açılış sahnesi olmak üzere aile kavramını hep gündemde tutarak bu kutsallık üzerinden seyiriciyi etkilemeye çalışıyor sık sık ama bunu elini fazlası ile açık ederek yaptığı için de amaçladığına ulaşamıyor, en azından sinemanın bu tür numaralarına alışkın seyircilerinin gözünde. Kaldı ki iddia ettiğinin aksine ülkesini ve ona hizmet etmenin onurunu hiç de ihmal etmiyor kahramanımız. Eşinin kendisine “Git onu yakala” dediği sahnede sadece bir “anne”nin değil, bir “ana”vatanın çağrısını da duyuyoruz açık bir şekilde. Jack Ryan’ın eninde sonunda bir CIA elemanı olduğunu unutmamız mümkün değil elbette ve bu örgütün tarihi boyunca neden olduğu kötülükleri ve işlediği suçları düşündüğümüzde, bu çağrıyı sempatik bulmamız da söz konusu değil.

“Kötü adam”da Sean Bean’in oyunculuk alanında öne çıktığı ve en apolitik eleştirmenlerin bile anti-İrlandalı olarak nitelediği film bu yanı ile rahatsız ediyor. İngiliz kolonisi olmaktan onlara karşı bağımsızlık mücadelesi vererek kurtulan ABD’nin, İngilizlerin yıllarca mezhep ayrılığını körükleyerek ikiye parçaladığı ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele eden İrlandalıları kolayca terörist olarak niteleme ikiyüzlülüğüne de bir kez daha tanık olduğumuz film, özetle söylemek gerekirse, çok da orijinal ve güçlü olmayan aksiyonu için seyredilebilecek, vasatın az üzerine ve ancak zaman zaman çıkabilen bir eğlencelik.

(“Tehlikeli Oyunlar”)

A Kind of Loving – John Schlesinger (1962)

“Artık onunla çıkmıyorum… ama bu gece, çıksaymışım demeye başlıyorum. Çok güzel görünüyor. Biliyor musun, ne tuhaf; bazen gerçekten ondan hoşlanıyorum ama ertesi gün onu görmeye bile zor katlanıyorum”

Rutin hayatından sıkılan genç bir erkek, tanıştığı bir kadın ve istenmeyen bir hamileliğinin sonuçlarının hikâyesi.

İngiliz yazar Stan Barstow’un ayn adlı romanından uyarlanan senaryosunu Willis Hall ve Keith Waterhouse’un yazdığı, yönetmenliğini John Schlesinger’ın üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. 1950 sonları ile 1960 başları arasında İngiliz sinemasına damgasını vuran “Yeni Dalga” akımının örneklerinden biri olan film John Schlesinger’ın ABD’ye yerleşmeden önce ülkesinde çektiği ve bugün tümü klasikler arasına giren çalışmalarından biri. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanan film kendi ülkesinde ancak bundan sonra seyirciden ilgi görmüştü. Başroldeki usta oyuncu Alan Bates’in kariyerinin başlarında yer aldığı filmde ona eşlik eden isim ilk kez bir sinema filminde rol alan ve birkaç sinema filmden sonra kariyeri televizyon dizileri ile devam eden June Ritchie olmuş. İngiliz sinemasının alamet-i farikası olarak yardımcı oyuncuların tümünün oldukça sağlam oyunculuklarla onlara eşlik ettiği filmde iki oyuncu da rollerinin hakkını kesinlikle veriyorlar. Sıradan insanların hayatlarına gerçekçi bir göz atan ve detaylardaki titizliği ile dikkat çeken film, iddiasız görünümü altında çekici ve güçlü bir hikâye anlatıyor. Başarısını sadeliği, dürüstlüğü ve gerçekçiliğinden alan önemli bir klasik film bu.

Bir düğün sahnesi ile açılan film bu düğünde kız kardeşi evlenen genç bir adamın istenmeyen bir hamileliğin sonucu olarak bir evliliğe sürüklenmesini anlatıyor. Kürtajın yasal olmadığı, erkeklerin eczanelerde satılan prezervatifi kadın satıcıdan istemeye utandığı ve seksin kolay ulaşılır olmadığı bir zamanda, hamileliğin evlilikle eş anlamlı olduğu günlerde geçiyor hikâye ve rutin hayatından sıkılan, yurt dışına gitme hayalleri kuran bir genç adamın nden olduğu hamileliğin sonuçları ile yüzleşmesini anlatıyor. Genç erkeklerin birbirlerine -o döneme göre- cüretkâr pozlar veren kadınların olduğu resimleri gösterdiği ve seksi konuşma konularından hiç düşürmediği günlerdeyiz. Bir fabrikada teknik bir işte çalışan genç adam ve aynı fabrikada daktilocu olarak görev yapan bir genç kadın; tanışırlar, birbirlerinden hoşlanırlar ve kadının uzun tereddütlerinden sonra ânın heyecanına kapılarak terbirsizce sevişirler. Bu eylemleri ikisinin de hayatını değiştirecektir hiç planlamadıkları bir şekilde.

Filmin önemli başarılarından biri yalın ve gerçekçi hikâyesini iddiasız bir şekilde anlatmayı tercih etmesi ve buradan güçlü bir sonuç çıkarabilmesi. Başta iki ana karakteri olmak üzere tüm karakterlerini İngiltere’nin o yıllarını (1960 başları) anlatan bir dokümanda karşılacağınız insanların gerçekliğine ulaşan bir şekilde oluşturmuş Willis Hall ve Keith Waterhouse’un senaryosu ve John Schlesinger da bu senaryoya çok uygun bir sade dil üzerine kurmuş yönetmenlik çalışmasını. İşçi sınıfını, aşkı ve cinselliği sosyal boyutları ile ele alması da hikâyenin basit görünümünün arkasındaki gücün ortaya çıkmasını sağlıyor ve İngiliz Yeni Sinema akımının örneklerinden biri olarak film Kuzey İngilere’nin işçi sınıfının “karanlık” hayatlarından portreler getiriyor seyircinin karşısına.

Erkek kızla tanışır, onun peşinde koşar, kız erkekten hoşlanır, erkek onunla yatmak ister, kız çekinir ama sonra olanlar olur; hikâyenin bu kısmı filmin en çekici bölümlerini oluşturuyor. Erkeğin kendisini “iç güveyisi” olarak bulduğu andan itibaren yaşananlar ise odağın zaman zaman bir “kayınvalide – damat” kavgasına kaymasına neden oluyor ki filmin gücünü de biraz azaltıyor açıkçası bu. Aslında erkeğin içine düştüğü durum parasızlığının bir sonucu elbette ama kayınvalide ile kavganın bu ve diğer sosyal olguların zaman zaman zaman önüne geçer gibi olması çok doğru olmamış. Buna rağmen, aşk arayışının ve cinsel dürtülerin mantığın ve aklın önüne geçmesinin trajedisini yarattığı adamın baştaki heyecanını yitirmesi (ilk sevişmeden hemen sonra kadının “Beni seviyor musun?” sorusunu sorduğu sahne içeriği, mizanseni ve oyunculukları ile filmin en çarpıcı anlarından biri) ve bunun sonucu olarak kadını tanıdıkça uzaklaşmaya başlamasını (bir kafedeki buluşmada kadın sürekli televizyon programlarından ve iş yeri dedikodularından söz ederken erkeğin yüzünün aldığı ifadeler örneğin) dürüst bir şekilde anlatmayı başaran film bu sayede bu problemi de unutturuyor kesinlikle ve neden hemen tüm klasiklerin “gerçek” insanların “gerçek” hikâyelerini anlattığını da açıklıyor. Karşınızdaki karakterler ve yaşadıkları her türlü abartıdan uzak ve dürüst; ve siz de bu dürüstlüğün çekiciliğine kapılıyorsunuz farkında olmadan.

Finaldeki “uzlaşma” (filmin adı da buradan geliyor çünkü bu uzlaşma “bir çeşit aşk”ı deneme kararının sonucu) ile seyirciye net bir son vermemeyi tercih eden film bu açıdan da doğru bir iş yapıyor; çünkü sonuç ne olursa olsun bir mutlak mutluluk / mutsuzluk söz konusu değil gerçek hayatta. Yaşamları hatalar, bedeller, mücadeleler ve kabullenmelerle dolu sıradan insanların ikisini anlatıyor görünse de film, aslında onların sosyal sınıfının tümünün hikâyesi söz konusu olan. Bu sınıfın iki bireyinden erkeği öne çıkararak anlatıyor hikâyesini film ve Alan Bates’in performansı ile de seyircinin çoğunlukla onun gözünden görmesini sağlıyor olan biteni. Kız kardeşin baştaki eğlenceli kilise düğününün yerine kendisi soğuk bir belediye evliliğine mahkûm olan adamın kendisinin de muhatabının da çok da gönüllü olmadığını bildiği evlilik teklifi sahnesi, doktora “babalık fikrine alışmak”la ilgili sözleri söylediği an veya eski bir arkadaşla “kafayı dağıtmaya” gittiği bölümün çarpıcı örneklerini oluşturduğu güçlü performansı ile çaresiz kalan karakterine hayat veriyor Bates ve Schlesinger’ın istasyondaki sahnede yakın plana aldığı yüzünün tüm gençliğini, sevimliliğini, şaşkınlığını ve trajedisini elle tutulur kılıyor.

Final iyimser görünebilir bir parça ama tam da gerçekçi bir yaklaşımın sonucu bu tercih ve Schlesinger filmin tümüne yayılan soğuk, nemli, gri ve sisli bir atmosferi kurduğu bu finalde hikâyeye doğru bir kapanış sağlıyor. Görüntü yönetmeni Denys N. Coop’un başarılı siyah-beyaz görüntü çalışması ve sadeliği ile dikkat eden ama doğru seçilmiş birkaç farklı anda farklılaşarak etkileyici olan kamera açıları ile hikâyesini izlediğimiz genç adam, Schlesinger’ın İngiliz işçi sınıfına doğrudan bir bakış atmak için kullandığı önemli bir araç oluyor. Onun ve genç kadının temsilcisi olduğu kuşağın ebeveynlerinden farklılığını 1960’ların yaklaşan değişim döneminin habercisi olarak da görebileceğimiz hikâye bugünün sosyal ve toplumsal değerleri açısından ele alındığında biraz eskimiş durabilir belki ama sosyal normlarla kişisel arzuların uyuşmazlığının ezelî ve ebedî bir tema olduğunu düşünürsek bunun pek de bir önemi yok kesinlikle. Bates’in kendisini mutlu hissettiği anlardaki yüzündeki gülümseme tüm bir görüntüyü aydınlatsa da ve final iyimser gibi görünse de kasvetli havasını hep koruyan önemli bir sinema eseri bu.

Son bir not olarak Stan Barstow’un romanının 1982’de bir televizyon dizisi olarak da çekildiğini ve yazarın kahramanı Vic’in burada başlattığı macerasını boşanmasını ve kasabasını terk ederek Londra’ya gitmesini anlattığı iki ayrı romanda (“The Watchers on the Shore” ve “The Right True End” sürdürdüğünü de belirtelim ve başta kadının annesini oynayan Thora Bird olmak üzere tüm yan kadronun başarısını da tekrar hatırlatalım.

L’Heure de la Sortie – Sébastien Marnier (2018)

“Beni çıldırtmaya çalışıyorlar. Çok tehlikeliler. Bay Capadis’nin yaptığının aynısını yapmamı istiyorlar”

İntihara teşebbüs eden bir lise öğretmenin yerine geçici olarak atanan bir yedek öğretmenin, sınıfındaki altı parlak ama tuhaf davranan öğrenci nedeni ile yaşadıklarının hikâyesi.

Fransa’da 1977’den beri 18 ile 30 yaş arasındaki yazarların basılmamış romanlarına verilen En İyi İlk Roman ödülünü 2002’de kazanan ve filmle aynı ismi taşıyan Christophe Dufossé romanından uyarlanan bir sinema yapıtı. Yönetmenliği de üstlenen Sébastien Marnier’in, senaryosunu Elise Griffon ile birlikte yazdığı film öğrencilerinin gizemli davranışları karşısında önce korkuya kapılan, ardından da dehşete düşen bir adamın ne olup bittiğini öğrenme çabasını gizemli bir havayı hep koruyarak anlatan ilginç bir çalışma. Bilgilerinin, entelektüel düzeylerinin ve öngörülerinin ağırlığı altında dünyanın geleceği ile ilgili bir aksiyon alma telaşındaki altı lise öğrencisi ile henüz hayatta kendi yerini tam bulamamış ve tanık olduğu gizemli olayların sırrını çözmeye çalışan genç öğretmenin mücadelesini -hikâyenin tümüne yayılamasa da- merak duygusunu hep ayakta tutarak anlatan film başroldeki Laurent Lafitte’in performansının da katkısı ile kendisini sonuna kadar ilgi ile seyrettiriyor. Yeterince ve kalıcılığı sağlayacak bir güce sahip değil belki ama yine de keyifli bir çalışma bu.

Hikâye ilerledikçe nedenini anlayacağımız bir şekilde parlak bir güneşin görüntüsü ile açılıyor film. Bu görüntüyü ve güneşin sıcaklığını zaman zaman bir şekilde karşımıza çıkaran film çevreci temasını ve dünyanın geleceği ile ilgili kehanetini (altı parlak ve tuhaf öğrenciden birinin ifadesi ile söylersek “Artık çok geç. Gelecek diye bir şey yok artık. Siz gerçekle yüzleşmek istemiyorsunuz”) gizemli bir hikâye üzerinden anlatarak seyircinin mesajına erişimini kolaylaştırma yolunu seçen ve bu yolla da hedefini tutturan bir eser. Baş karakterini ve hep onunla birlikte hareket etmesini sağladığı seyirciyi birkaç kez aldatarak boşa düşüren film gerek karakterlerini gerekse hikâyesini çok sıkı bir gerilim filminin gerektireceği güçte oluşturamamış görünüyor ve bu nedenle de hep bir eksiklik duygusu ile seyretmenize neden oluyor tanığı olduğunuz olayları ama bu eksiklik filmi görmeye bir engel oluşturmamalı kesinlikle.

Okuldaki diğer öğrencilerin nefret ettiği ve hatta sözlü ve fiziksel olarak sataştığı, farklıklarını ister istemez bir kibirli davranışa da dönüştüren altı genç birey var karşımızda. Hikâyenin başında dersin ortasında pencereden atlayan öğretmenlerinin bu eylemine sınıftaki diğer öğrenciler dehşete kapılarak tepki verirken, bu altı genç yüzlerindeki donuk ifade ile karşılıyorlar olanı. Onların tuhaflığı ile bu ilk tanışmamız bir bilim kurgu hikâyesinde karşılaşacağınız türden karakterleri hatırlatıyor bize ve daha sonra göreceklerimiz bu karakterlere bir gizemli tarikatın üyesi havası da katıyor. Final bizi bambaşka bir yere götürse de, hikâye yarattığı soru işaretleri üzerinden genellikle aksamadan ilerliyor ve bizi de baş karakteri olan öğretmenin macerasına ortak ediyor. 40 yaşındaki bu öğretmen o yaşta hâlâ yedek öğretmen olarak çalışıyor olmanın ezikliğini yaşayan, bir yandan Kafka üzerine yazdığı tezle uğraşırken bir yandan da aşk hayatındaki boşluğun sıkıntılarını çeken bir adam ve karşılaştığı güç mesele ile mücadeleye de -bir tuhalık olduğuna ikna edemediği diğerlerin yardımını alamadan- devam ediyor. Eşcinsel olan öğretmen eskiden sevgilisi olan ve şimdi çocuğunun annesi olan kadınla yan evde yaşayan adamın hayatında bıraktığı boşluğu dolduramamıştır henüz ve filmin birkaç farklı karakteri gibi yaralı bir bireydir.

Seyirciyi gerçeğe hâkimiyet açısından hikâyenin kahramanı ile hep eşit düzeyde tutan film böylelikle onun duyguları ile paralel tutuyor seyircinkileri de ve bu da filmin gizem ve merak unsurunu canlı tutuyor. Buna karşılık, kimi öğelerin yeterince olgun bir biçimde ele alınamamış olduğunu da söylemek gerekiyor. Örneğin öğretmene gelen sessiz telefonların sahibi olan kişinin kimliği ortaya çıktığında verdiği tepki bir parça zorlama ve hatta aptalca görünüyor. Benzer şekilde öğretmenin bir kâbusundaki zombileri hatırlatan görüntüler de doğru bir tercih olmamış. Öğretmenin sinirlerinin yavaş yavaş bozulmasını, Laurent Lafitte’in oyunculuğunun da katkısı ile başarılı bir biçimde bize geçirebilen filmin bu tür problemlere sahip olması onun daha güçlü bir etkiye sahip olmasına da engel olmuş.

Romain Carcanade’ın başarılı görüntü çalışması ile sıcağı, nemi ve yaklaşan felaketi hissettirdiği filmde Etienne Jaumet ve Cosmic Neman’dan oluşan Fransız elektropop ikilisi Zombie Zombie’nin sade ve bir korku hikâyesi ile de uyum sağlayacak ilgi çekici müziği de dikkat çekiyor. 1980’li yılların synthesizer ağırlıklı korku filmleri müziklerine bir selam gönderen ve bir film müziğinin olması gerektiği biçimde, kendisini öne çıkarmadan ve eşlik ettiği sahnenin atmosferini destekleyecek biçimde kullanılan bu çalışmanın da katkısı ile Sébastien Marnier’in bu ikinci uzun metrajlı çalışması rahatsız edici olmayı başarıyor kesinlikle. Öğretmenin Kafka üzerine tez yazıyor olmasının karşılığını sadece evindeki böceklerle değil, asıl olarak adamı tıpkı Kafka’nın kendilerini gerçeküstü olaylarla karşı karşıya bulan ve yaşadıkları ile yalnız başına mücadele eden kahramanları gibi konumlandırması ile de üreten film, kendi kendini yok eden ve bunu umursamaz bir şekilde seyreden dünyaya bir uyarı da olarak ilgiyi hak ediyor.

(“School’s Out” – “Okul Çıkışı”)

Ufkun Ötesindeki Dünyalar – Joachim G. Leithäuser

Alman gazeteci ve yazar Joachim G. Leithäuser’in gözünden dünya keşifler tarihi. Avrupalıların farklı nedenlerle, kendi ufuklarının ötesinde yer alan yeni dünyaları keşfetmesini (“Keşif” kelimesi Avrupalılar için yeni olanı ifade etse de, onlar gelmeden önce oralarda yaşayanların varlığını gizlemek için kullanılmamalı) popüler bir dil ile anlatan kitap ilk kez 1953’te yayımlanmış, dilimize ise ilk kez “Dünyamızın Fatihleri” adı ile 1971’de kazandırılmış. Amerika, Asya, Afrika, Avustralya, Antarktika ve Kuzey ve Güney Kutbu’nu keşfeden, tüm olumlu ve olumsuz sonuçları ile onları Avrupa uygarlığı ile tanıştıran ve her biri farklı dürtülerle yola çıkanları keyifli bir şekilde ve daha çok uzun bir özet formatında anlatan kitap kâşif karakterlerine -özellikle kahramanlaştırmaya çalışmasa da- sevgi ve hayranlıkla yaklaşan bir yazarın kaleminden çıkmış bir coğrafya tarihi. Kısa önsözünde “… dünyanın bilinen sınırlarını genişletip değiştirmek müthiş bir gücün, cesaretin, vicdansızlığın, direncin ve sadakatin bir araya gelebilmesi ile mümkün olabilmişti” diye yazan Leithäuser, Avrupalıların bu keşiflerinde neden olduğu acıların sorumluluğun bilincinde olmadıklarını söylüyor o tarihlerde ama bunu bir temize çıkarma niyeti ile yapmıyor kitabının tüm içeriğinin de yeterli bir kanıtı olduğu üzere.

Üç ana bölümden oluşuyor kitap ve bu bölümler de kendi içlerinde alt bölümlere ayrılmış: Okyanusa Açılmak (Bilinmeyene Doğru, Kristof Kolomb, Amerika’nın Gerçek Keşfi), Kıtanın Derinliklerine Doğru (İspanyollar Güney Amerika’da, Amerika Tarihinin Doğuşu, Güney Amerika’nın Yeniden Keşfi, Bilinmeyen Kara Afrika, Asya İçlerine Doğru) ve Macera Devam Ediyor (Kuzey Kutbu’na Doğru, Altıncı Kıta). Esere zenginlik kazandıran ama nedense önemli bir kısmının kaynağının belirtilmediği illüstrasyonların da yer aldığı kitap işte bu bölümler altında pek çok farklı kâşifin öyküsünü anlatırken keşif amacı ile geziye çıkan ilk Batılı bilim adamı olarak nitelediği Yunan tarihçi Hekataios ile başlayarak Antarktika’nın kâşiflerinden Amerikalı amiral ve kâşif Richard E. Byrd’e kadar getiriyor tarihini ve her bir keşif öyküsünü de kahramanlarının bu gezilere çıkmasını sağlayan motivasyon faktörleri ile birlikte ele alıyor.

Altın hırsından Doğu’nun zenginliklerine, dinsel misyonlardan daha verimli ticarî yollar bulmaya ve kişisel merak ve macera tutkusundan bilimsel amaçlara uzanan farklı gerekçelerin yola düşürdüğü insanların bilinmeyen dünyalara (“16. yüzyıl başlarında yeryüzündeki toprakların sadece %25’i ile okyanusların yüzde 20’si tanınmaktaydı” diyor Leithäuser; kitapta yer alan bir tabloya göre bu değerler 17. yüzyıl başında sırası ile %40 ve %52,5 olarak değişiyor ki o dönemlerin teknolojisi ve olanakları düşünüldüğünde insanın -niyetinin iyi veya kötü olmasından bağımsız olarak- keşfetmek için nasıl olağanüstü bir çaba harcadığını anlayabiliyoruz) yaptığı yolculukları anlatan kitap bilimsel bir içerik taşımayı hedeflemiyor veya bu yolculuklarla ilgili daha önce bilinmeyen gerçekleri sunmuyor okuyucuya ama daha detaylı bir okuma için teşvik ediyor bizi ve bu açıdan bakınca da görevini yerine getiriyor. Kâşifleri -ele aldığı gezilerin çokluğunun bir kitabın hacmi için hayli fazla olduğu düşünüldüğünde- kısa bilgilerle tanıtan kitap, keşiflerin yapıldığı yıllardaki ekonomik, toplumsal ve politik manzaraya da yine kısaca değiniyor.

Günümüzde kürsel ısınmanın göstergelerinden biri olarak kabul edilen buzullardaki erime için o tarihlerden (1953) bir uyarı da var kitapta: Yazar Sibirya’daki buz tabakasının 1850’den beri 30 milden fazla geri çekildiğini yazıyor. Bugün bu değer daha kötü bir durumdadır kuşkusuz ve iktidarların ve politikacıların bu kitapta öyküleri anlatan çabalarla kıyaslanamayacak ataletleri dikkate alındığında korkmak için yeterli gerekçeye sahip olduğumuz açık ne yazık ki. Yine de yine bu kitaptaki kâşiflerin birer örneği olduğu gibi, umudu hiç yitirmemeli ve mücadeleye devam etmeli koşullar ne olursa olsun ki kitabın da önemli artılarından biri bu umudu hep diri tutanları anlatması bize.

(“Ufer Hinter Dem Horizont”)