Something for Everyone – Harold Prince (1970)

“Köpeklerim sadece katilleri ve sapıkları onaylarlar. Sen hangisisin?”

Genç, çekici ve hırslı bir genç adamın bir kontesin şatosuna girerek çevirdiği entrikaların hikâyesi.

ABD’li yazar Harry Kressing’in 1965 tarihli, “The Cook” (Aşçı) isimli romanından esinlenen senaryosunu Hugh Wheeler’ın yazdığı, yönetmenliğini Harold Prince’ın yaptığı bir ABD filmi. Öykü Avusturya’da geçse de, çekimleri Almanya’da gerçekleştirilen film kaynak romandan -jenerikte belirtildiği gibi- sadece temel fikri almakla yetinmiş ve karanlık unsurları da olan bir mizah ve polisiye hikâyesi anlatmayı seçmiş. Angela Lansbury ve Michael York başta olmak üzere tüm kadronun eğlenceli performanslar sunduğu film, romanın derinliğinden uzaklaşma seçiminin sonucu olarak, güvenli ve sığ sularda yüzen ama amacına ulaşarak, eğlendirmeyi de başaran bir çalışma. Cinselliğin arzu ve eylemler üzerinden hikâyenin ana unsurlarından biri olduğu yapıt 1970’ler sinemasının başta zum objektif kullanımı olmak üzere tipik özelliklerini taşıyan, filminin yapımcı şirket tarafından kendisinin onayı almadan kesilip biçildiğinden şikâyet eden ve asıl olarak tiyatroda sahnelediği müzikallerle tanınan yönetmen Prince’in toplam iki filmden oluşan filmografisindeki ilk çalışma.

Konrad (Michael York) çekici ve genç bir adamdır; şeytani türden olduğunu anlayacağımız zekâsını kullanarak dul Kontes Ornstein’ın (Angela Lansbury) şatosuna uşak olarak girmeyi başarır. Klaus (Wolfrid Lier) adındaki kâhyanın idare ettiği şatoda, eski zengin günleri geriede bırakan kontesin iki de çocuğu yaşamaktadır: Helmut (Anthony Higgins) ve Lotte (Jane Carr). Avusturya’yı gezmekte olan yeni zengin bir ailenin kızı olan Anneliese (Heidelinde Weis) ile bir gönül macerasının da dahil olacağı hikâye, Konrad’ın manipülasyon becerisi ile ve sınır tanımadan herkesi hırsının ve cinsel arzularının nesnesi yapmaya soyunması ile bir suç anlatısına dönüşecektir.

Harry Kressing’in bizde “Aşçı” adıyla yayımlanan romanı diyalog ağırlıklı ve kolay okunabilir türden bir kitap ama özellikle iktidar teması üzerinden yakaladığı derinliği ile ilginç bir edebiyat eseri olmayı başarmıştı. Üzerinde iktidarı ele geçirme oyununun döndüğü şatoyu sadece bir büyük mekân olmaktan çıkaran bir okumayı teşvik eden ve iktidara giden yolda, özellikle de tek adam iktidarına uzanan bir yolda, sadece aklı ve mülkü değil, bedenleri de ele geçiren bir adamın manipülasyonlarını anlatan kitaptan esinlenen senaryo ise çok daha hafif ve sadece gördüğümüzle yetinmemizi bekleyen bir içeriğe sahip. Hugh Wheeler tüm öyküyü, filmin bizde gösterildiği adından yola çıkarak söylersek, “baştan çıkaran bir şeytan”ın eylemlerine ve o şeytanın manipülatif çekiciliği üzerine kurmayı seçmiş. Sonuçsa, hafif ve hatta zaman zaman yüzeysel ama yine de eğlendiren bir çalışma olmuş. Harold Prince’in yönetmenlik çalışması da bir ilk filmin kimi acemeliklerini taşıyor ve yapıta ek bir boyut katmayarak, hikâyeyi bize taşımaktan öteye geçemiyor.

1970’ler sinemada zum kullanımının epey moda olduğu ve hatta bazı yapıtlarda dozu kaçan bir şekilde kullanıldığı bir dönemdi. Bu filmde de açılış sahnesinden başlayarak sık sık kullanılıyor bu teknik; bazen kameranın yüksek bir noktadan görüntülediği tarladan hızla geriye bir mekânın içine çekilmesi gibi iddialı hareketlerde bulunurken, sık sık da vurgulanmak istenen kişi ya da objeye yaklaşıyor bir sahnenin içinde yönetmen. Bu hareketlerin her zaman bir anlam taşıdığını söylemek zor. Örneğin yukarıdaki ilk örnekteki hareketi herhangi bir bağlama (örneğin mekândan dışarıyı gözetleyen birinin bakışına) oturtmak mümkün değil ve tercih bir teknik oyundan öteye geçemiyor bu nedenle. En azından final planında olduğu gibi, öykünün bitişini ima eden bir zum hareketi değil her zaman Harold Prince ve görüntü yönetmeni Walter Lassaly’nin başvurduğu.

Harold Prince öykünün kahramanının cinsel ve şeytani cazibesini görsel öğelerle destekliyor devamlı olarak ve örneğin Michael York’u pek çok sahnede kısa şortu içinde ve birkaç kez de iç çamaşırı ile gösteriyor. Bu sıradan bir ticari bakışın neticesi değil ama; Konrad’ın öykünün birden fazla karakterini, cinsiyet ve yaş ayırmadan yatak arkadaşı yapabilme becerisinin açıklaması olan bir seçim bu kesinlikle. Genç adamın sadece bilgi toplama ve öğrendiklerini kendi hedefleri için kulllanmak ile sınırlı olmayan becerisinin, bedeni üzerinden de var olduğunu anlamamızı sağlayan film açılış sahnesinde onun çekiciliğinin kelebekler üzerinde de etkili olduğunu gösteriyor! Patricia Highsmith’in romanlarındaki ve sinemaya da taşınan Ripley karakterinin bir benzeri bu ve aralarındaki en temel fark Konrad’ın daha doğrudan yöntemlere başvurması ve daha şeytani bir karaktere sahip olması olsa gerek. Genç adam için cinsellik aynı zamanda ve belki de asıl olarak iktidara giden yoldaki engelleri ortadan kaldıran bir silahken, öyküdeki diğer karakterler için sadece tatmin edilmeyi bekleyen güçlü bir ihtiyaç ve Konrad da bu fırsatı çok iyi değerlendiriyor. ABD’li edebiyat, tiyatro ve sinema eleştirmeni John Simon’un filmi “eşcinselliği yüceltmek” ve “heteroseksüellikten intikam almak”la suçlamasının aksine, senaryonun kesinlikle böyle bir tavrı yok ve cinsel yönelimin her türlüsünü öyküsünün kahramanı için doğal bir silah olarak gösteriyor sadece. Evet, “herkesle yatan” ama “tercihleri de olan” bir karakter Konrad sadece.

Filmdeki şatonun Almanya’nın Bavyera bölgesinde yer alan ve on dokuzuncu yüzyılda inşa edilen Neuschwanstein, kısa bir bölümünü izlediğimiz operanınsa Wagner’in ilk kez 1865’te sahnelenen “Tristan und Isolde” (Tristan ve İsolde) olduğunu meraklısı için belirtmemiz gereken film, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Avrupa’nın durumu ile ilgili olarak da farklı göndermeler içeriyor. Yeni zenginler, solmaya başlayan aristokrasi ve bu iki farklı dünyanın çatışması, faşizmin henüz canlı olan gölgesi ve dünyanın hızla değişmekte olması öykü boyunca sık sık değinilen konular; film tüm bunları genel tercihlerine uygun olarak hemen hep bir eğlence aracı olarak ve herhangi bir derinlik telaşına hiç düşmeden ele alıyor elbette. Senaryonun kitaptan ciddi ölçüde sapması ve karakterler, temalar ve olay örgüsünde çok farklılaşmasının nedeni de yine bu tercih.

Konrad’ın şeytani karakterini, onu yerdeki onlarca avizenin mumları arasında yatarken gösteren sembolik bir görüntü ile sergileyen filmin mizanseni, kurgusu ve bazı kamera tercihleri zaman zaman bir profesyonelin çalışmasından çok, hevesli bir amatörün işini çağrıştırıyor ama bu problem filmin kendisini çok da önemsemeyen havası içinde pek de rahatsız etmiyor. Oyuncuların senaryonun kendilerine yeterli desteği sağlamamasına rağmen, karakterlerini eğlenceli ve çekici kılmayı başarmaları ile dikkat çeken bu film 1970’lerin ilginç ve eğlenceli çalışmalarından biri özetle.

(“Black Flowers for The Bride” – “Baştan Çıkaran Şeytan”)

Kula’da Üç Gün – Süha Arın (1983)

“Anadolu insanının çok renkli, çok sesli geleneksel yaşam biçiminin hâlâ sürdüğü Kula… ve yüksek duvarlarla sokağa karşı sağırlaştırılmış; yaşamın tüm seslerinin, tüm renklerinin tanığı avlular”

Manisa’nın Kula ilçesinin üç gün süren bir düğün üzerinden anlatılan ve yörenin Osmanlı döneminden kalan ahşap evlerine odaklanan hikâyesi.

1964 – 1997 arasında çektiği filmlerle sinemamızın ilk ve o dönemde sadece belgesel çeken nadir isimlerinden biri olan Süha Arın’ın 1983 tarihli ve ödüllü yapıtı. Yine sinemamızda sayısı az olan okullu yönetmenlerden biri olan ve ABD’de sinema eğitimi alan Arın’ın bu belgeseli Kula’nın sokaklarında, tarihi evlerinin iç mekânlarında ve avlularında dolaşan kamerası ile yörenin yaşam tarzına, geleneklerine ve tarihin izlerine eski konutlarını öne çıkararak yaklaşan ve uzun süre yakın durduğu “kaliteli bir tanıtım filmi” havasını sonda güçlü bir mesajla değiştiren önemli bir kısa belgesel. Taşıdığı yitip gidenler duygusunun, filmin üzerinden geçen kırk yılı aşkın süreden sonra eklenen hüzünlü bir nostalji atmosferi ile daha da arttığı yapıt, belki sinema sanatı açısından daha fazlasını arzu ettiriyor ama yine de sinemamızın belgesel türünün kayda değer örneklerinden biri ve ülkemizin tarihi miraslarından birinin o günlere kalabilen izlerini bize aktarması ile önemli bir çalışma.

Antalya’da “En iyi Kısa Film” dalında Altın Portakal kazanan “Kula’da Üç Gün”ü Süha Arın, Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu öğrencileri ile birlikte çekmiş. Kültür Bakanlığı’nın yapımcılığı ile çekilen film uzun bir süre, zaman zaman daha da etkileyici olan bir sinema duygusunu da barındıran bir “Kula’daki tarihi mirasın tanıtımı” havasında ilerliyor ama sonda Arın bu miras ile ilgili toplumsal bilincin ve devlet özeninin ne kadar önemli olduğunu hatırlatan görüntülerle yapıtı daha farklı bir konuma taşıyor. Açıkçası filmin, tüm güzel görüntülerine rağmen monotonlaşmaya doğru ilerleyen havasını kıran bu seçim çok önemli ve yapıtı zenginleştiriyor kesinlikle.
ABD’de Horward Üniversitesi’nde Sinema Televizyon Yapımcılığı ve Yönetmenliği okuyan Süha Arın, The American Üniversitesi’nde Kitle Haberleşmesi – Hükümet ve Kamu Enformasyonu dalında lisans üstü yapmış daha sonra. ABD’de bulunduğu süre içinde, 1968’de televizyon için “Pride” adını taşıyan bir belgesel de çekmiş ve bu yapıtta, siyahların hakları için çalışan aynı isimli bir örgütü anlatmış Arın. Türkiye’ye döndükten sonra, 1974’te “Hattilerden Hititler’e” (Hitit kültür ve sanatını ele alan bir belgesel) ile başlayan ve 1997’de “Denktaş’ın Fotoğrafları” (Rauf Denktaş’ın hayatını anlatan biyografik belgesel) ile sona eren filmografisinde yönetmen pek çok önemli belgesele imza atmış. Bu yapıtlardan biri olan “Kula’da Üç Gün” genç bir çiftin resmi nikâh töreninden görüntülerle başlıyor ve daha sonra bu çiftin üç gün süren hazırlıklarını ve düğün törenini getiriyor karşımıza. Bunu yaparken de Kula’nın Osmanlı mirası evlerini, avluları ve iç kısımlarına odaklanarak filmin ana unsurları olarak kullanıyor ve özellikle evlilikle ilgili geleneklere de tanık olmamızı sağlıyor.
Resmi nikâh töreninde geline evlilik kararını üç kez soruyor memur ve ilk ikisini cevapsız bırakan gelin ancak üçüncüsünde veriyor evet cevabını; damatsa ilk soruluşunda yanıtlıyor aynı soruyu. Böylece gelinin “hevesli” görünmemesini sağlayan bu “gelenek” imam nikâhında değişiyor ve kadına da erkeğe de 3 kez sorduğu sorunun cevabını yine 3 defa alıyor imam. Bu, belgeselde gördüğümüz günlük yaşam ve gelenek örneklerinden sadece biri. Kamera özellikle Kula çarşısından saptadığı görüntülerle keçeci, seyyar fotoğrafçı, bakırcı ve çömlekçi gibi geleneksel meslekleri de getirirken karşımıza, yitip gidenler arasında bu el becerilerini de hatırlamamızı sağlıyor. Resmi nikâhtan sonra annesi ile alışveriş için çarşıyı gezen gelini görüntüleyen kamera burada olduğu gibi, sık sık kaydırmalara başvuruyor. Bir süre sonra tekrara düşme havası taşısa da, kameranın bu çekimlerle bize yansıttıkları ilginç ve önemli olduğundan pek de rahatsız etmiyor bu tercih.

TRT’nin ilk spikerlerden biri olan, Süha Arın’ın abisi Süreyya Arın güçlü diksiyonu ve etkileyici ses tonu ile kardeşinin pek çok yapıtında anlatıcı rolünü üstlenmişti “Kula’da Üç Gün”de olduğu gibi. Onun seslendirdiği metin, Ziya Altınışık, Sevinç Çor ve Zafer Kiraz’ın ortak çalışması ile oluşturulmuş ve sıradan bir tanıtım içeriğinden uzak durularak; doyurucu, dozunda ve zaman zaman da şiirsel bir hava yakalanmış. Sondaki görüntüler dışında, filmin doğrudan tek “mesaj”ı da “ahşabın yerini fayansa” bıraktığı ifadesi ile bu metinde çıkıyor seyircinin karşısına. Tam da bu örnekten yola çıkarak belgeselin bir tercihi üzerinde durmak gerekiyor; Süha Arın’ın filmi sadece mekânlar, düğün gelenekleri ve günlük yaşamın kısıtlı boyutları üzerine kurulu. Kırk dakikanın altında bir süresi olan bir belgeselin daha geniş bir bakış içermesi zor elbette ama yapıta bu bakışı çağrıştıran bir başlık seçilmemesi daha isabetli olabilirdi. Kültür Bakanlığı’nın yapımcılığı ile ve 12 Eylül darbesinden iki yıl sonra çekilen bir filmin herhangi bir alanda eleştirel bir bakışa sahip olması ya da siyasi göndermeleri olması da mümkün değildi ama yine de bir duvarın üzerinde bir siyasi örgütün ismi -üzeri boya ile kapatılmış olsa da- kendisini gösterebilmiş.

Üç gün süren süren düğünün tüm kasabayı halkı, evleri ve sokakları ile birlikte içine alması üzerinden toplumdaki imece geleneğini de sergiliyor film. Erkek ve kadınların ayrı ayrı toplandığı eğlencelerin yanında, hemen tüm sahneler bugün nelerin değiştiğini de görmemizi sağlıyor. Örneğin kadınların başörtülerinin varlığı/yokluğu ve takılanların bugüne göre biçim farklılıkları aradan geçen kırk yılı aşkın sürede nelerin değiştiğinin iyi bir örneğini oluşturuyor. Düğünün kronolojik akışını sık sık bölüyor Süha Arın ve sürekli kaydırma hareketleri ile kamera mekânların iç ve dış kısımlarındaki el işi süslemeleri, oymaları ve objeleri seyircinin karşısına getiriyor. Hayli çekici ve sondaki “sürpriz” düşünüldüğünde, önemsiz olmayan bir kısmının -aradan geçen kırk yıldan sonra daha da fazlasının- yitip gittiği bu güzelliklerden ve yarattıkları kültürel zenginlikten etkilenmemek mümkün değil. 2009’da yaşamını yitiren, klasik müziğimizin usta isimlerinden Nevit Kodallı’nın hazırladığı orijinal müzik çalışmasını ve Sabri Uysal’ın bağlamasından çıkan melodileri de anmamız gereken filmin Ali Özdemir ve Hasan Özgen imzalı görüntüleri ve Mehmet Gürsan imzalı kurgusu da sadelik ve zariflik içeren başarıları ile dikkat çekiyor.

Yeşim Ağaoğlu ile yaptığı bir röportajda iyi bir belgeselin tanımını “gerçeği yakalamak ve estetik kaygılardan ödün vermemek” üzerinden yapmış Süha Arın; işte bu yapıtı da onun bu tanıma en çok uyan çalışmalarından biri. Aynı söyleşide, 1979’da çektiği ve en başarılı eserlerinden biri kabul edilen “Tahtacı Fatma” (Toroslar’da ailesi ile birlikte ağaç kesim işinde çalışan 12 yaşındaki bir kızın hikâyesi) ve 1985 tarihli “Camın Teri” (cam fabrikasında çalışan üç genç işçinin hikâyesi) filmlerinin gösterim engellemeleri ve yasaklamalar ile karşılanmasından duyduğu üzüntüyü dile getiren ve sinemamızın kalburüstü belgesellerinde imzası bulunan Süha Arın’ın bu yapıtı görülmesi gerekli bir çalışma son bir söz söylemek gerekirse.

Le Lycéen – Christophe Honoré (2022)

“Bu benim utancımın hikayesi. Zihnime yerleşti, her şeyi yok etti ve hüküm sürmeye başladı. Beynimi ve kalbimi çürütüyor. Bir yargıç olarak konuşuyorum, suçlu olduğumu bilerek. Düşmekte olduğumu görüyorsun. İnkâr edemezsin baba, sürüklendiğim yeri görmedin. Affedilmeyi hak etmeyen biri gibi hissediyorum, en iyi ile en kötüyü birbirine karıştırdım. Ölümünle dünyanın bana gerçeği söylediğini sandım; ama öyle değilmiş. Gerçek şimdi öncekinden daha fazla değil. Kimse gerçeği söylemiyor. Sessiz kalmalıyız. Gerçek bana söylenene kadar sessiz kalacağım, ağzım kapalı kalacak. Sessizliğe adım atıyorum. Yemin ederim”

Eşcinsel bir liseli genç oğlanın, babasının ani ölümü ile baş etmeye çalışmasının hikâyesi.

Tiyatro için de çalışan ve özellikle gençler için yazdığı romanlarla da tanınan Christophe Honoré’nin senaryosunu yazdığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Bir delikanlının büyüme sürecinin, trajik bir olayın yol açtıkları ile daha artan sancılarını işleyen öyküyü içerdiği tüm karanlık unsurlara rağmen, yaşam sevgisini yücelten ve bunu seyirciye de geçirmeyi başararak anlatan film, Honoré’nin kahramanına duyduğu sevgiyi de özenle ele alıyor. Yönetmen zarif bir sinema dili ile ve kadronun tümünün sağlam ve yalın performanslarından aldığı destekle gerçek ve dürüst bir sonuç elde etmiş ve ortaya çekici bir yapıt çıkmış. Aile, aşk ve cinselliği genç bir oğlanın kendisini tanıma ve yaşamı anlamlandırma çabası üzerinden anlatan dokunaklı bir çalışma.

Lucas (Paul Kircher) yatılı bir lisede okuyan genç bir oğlan, ağabeyi Quentin (Vincent Lacoste) ise Paris’te yaşayan bir sanatçıdır ve özel günler dışında ailesi ile pek de görüşememektedir. Tıbbi malzemeler satıcısı olan babası (Honoré kendisi canlandırmış bu karakteri) ve öğretmen olan annesi (Juliette Binoche) ile iyi görünen bir yaşamı olan ve okuldaki arkadaşlarından biri olan Oscar (Adrien Casse) ile aşka değil, cinselliğe dayalı (“Bu aşk değil, biliyorsun. Belki bir gün ama benimle değil”) bir ilişki yaşayan Lucas babasının bir kazada ani ölümü ile etkisini yavaş yavaş gösteren bir şoka girer. Bundan sonrası, abisinin Paris’teki ev arkadaşı olan Lilio’nun da (Erwan Kepoa Falé) önemli bir parçası olacağı sancılı bir kendini ve yaşamın anlamını arayış hikâyesi olacaktır.

Öyküsünün otobiyografik unsurlar barındırdığını söyleyen ve filmi babasına ithaf eden Christophe Honoré, bu rolü de kendi üstlenerek yapıtının kişisel boyutlarını daha da artırmış. Filmin dürüst, samimi ve sıcak havasında bunun önemli bir katkısı olmuş görünüyor. Lucas karakterinin sık sık, annesinin de bir kez kameraya bakarak yaptığı konuşmalardaki doğrudanlığın oldukça doğal görünmesi, başka bir öyküde zorlama görünebilecek bu konuşmaların burada ise, aksine öyküyü zenginleştirmesi ve bizi Lucas’a daha da yaklaştırmasında işte bu sahici havanın önemli bir payı var. Kuşkusuz kadronun bu bağlamdaki katkısını da anmak gerek; genç oyuncu Paul Kirscher aldığı veya aday olduğu ödüllerin de birer kanıtı olduğu gibi, karakterini çarpıcı bir güçle canlandırmış. Filmin hemen tüm sahnelerinde yer alan Kirscher görünenin aksine aslında oldukça zor bir rolün altından ustalıkla kalkmış. Honoré’nin el kemarası ile çektiği yakın plan görüntülerin daha da zorlaştırdığı bir rol bu ve seyircinin bu genç adamın tüm duygularını, dile getirilenleri veya üzeri örtülenleri, bizim de hissetmemizi sağlıyor Kirscher. Anneyi canlandıran ve burada yardımcı bir rolde karşımıza çıkan Juliette Binoche ise usta oyunculuğunun yalınlık boyutunu daha da öne çıkaran bir performansla, en ufak bir mimik veya bir beden hareketiyle bile çok sey anlatılabileceğinin güçlü bir örneğini oluşturuyor. Erwan Kepoa Falé’nin de ilk uzun metrajlı filminde doğal oyunculuğu ile dikkat çektiği filmde, Honoré’nin favori oyuncularından Vincent Lacoste’un oyunculuğuysa, tıpkı Binoche’unki gibi sadeliği ile göz dolduruyor ve karakterini çok iyi anlamamızı sağlıyor.

Lucas’ın konuşmalarının, oyuncunun yakın plan yüzü ve söylediklerinde yardımı ile dozunda bir hüzün kattığı filminde Honoré, İngiliz grup Orchestral Manoeuvres in the Dark’ın 1979 tarihli “Electricity” şarkısını öykünün ana parçalarından biri yapmış. Lucas’ın anne ve babasının her Noel’de çaldıkları bu şarkı, Lucas’ın kendi hikâyesinin bazı kritik sahnelerinde, özellikle de onun kendisi hakkındaki farklı keşiflerine tanık olduğumuz anlarda çıkıyor karşımıza ve bir bakıma genç adam ile yitirdiği babası arasındaki bağın izinin sembolü oluyor. Başka şarkıların da (Lucas’ın karaoke yaparken söylediği Toto Cutugno şarkısı ve yine 1979 tarihli “Donna, Donna Mia”; iki farklı karakterden farklı sahnelerde dinlediğimiz ve Lucas’ın kişisel arayışının sonucunu ifade ettiğini söyleyebileceğimiz, sözleri ile de dikkat çeken, Andrea Laszlo De Simone’nin 2019 tarihli şarkısı “Conchiglie”; Sylvie Vartan’ın 1968 tarihli hit şarkısı “Irrésistiblement” vs.) öyküde çekici ve doğru bir şekilde kullanıldığı film için Yoshihiro Hanno’nun hazırladığı orijinal müzik çalışması da hikâyenin kahramanının hüznü, enerjisi ve sorgulamalarına uyumlu olarak değişen notaları ile dikkat çekiyor.

Senaryo Lucas’ın, babasının kaybıyla ilgili hislerini, onun genel hikâyesi içinde bir parça geride tutmayı seçmiş ama başlardaki kaza sahnesi bile tek başına yeterli bu “eksikliği” gidermek için. Lucas’ın ağzından “Senin kollarında öleceğimi düşündüm. Hatırlıyorum da, düşündüğüm şey o kollarda ölmeyi yeğlediğimdi” sözlerinden, kaza olacağını anlayan babanın oğlunu korumak için yaptığı harekete, bu sahne pek çok duygunun ifade edilmesini sağlamaya yetiyor. Babanın kendi yaşamı ile ilgili pişmanlıklarını ima eden birkaç küçük söz ve Lucas’ın, eşcinsel olmasının babasında hayal kırıklığı yarattığını düşünmesi aralarındaki ilişkiyi anlatan diğer unsurlar. Bu delikanlının büyüme hikâyesini, bu tür öykülerin gerçek hayattaki karşılıklarında olduğu gibi, “doğal” hüznünü bize zarif bir biçimde geçirerek anlatıyor Honoré. Lucas’ın “ilk aşk”ını ve bu aşk için yapmaya soyunduğu fedakârlığı, aşkının karşılık bulmamasını vs. melankoliye de kayan bir hüznün ve kırılganlığın hâkim olduğu sahnelerle ele alıyor film ve oğlanın hislerinin -yakın planların ve Kircher’in kırılgan performansının da katkısıyla- bize de yansımasını sağlıyor. Evet, hüzün özellikle bazı bölümlerde hayli ağır basıyor ama kesinlikle bir yandan da yaşamı, sevginin her türlüsünü, kendin olmayı yücelten bir çalışma bu. “Conchiglie” adlı şarkının sözleri (“Deniz kabuklarıyız biz / Kumsalın dört bir tarafına dağılmış / Dönme şansımız yok / Denizin sakin olduğu zamanlara”) yitip gidenleri geri getirmenin imkânsızlığını söylüyor ama öykü o kaybettiklerimizle bağımızı koruyarak ileriye bakabileceğimizi de dile getiriyor.

Öyküsünün kahramanı gibi, babasını bir trafik kazasında ve 15 yaşındayken kaybeden Christophe Honoré yaşamının o dönemlerinden esinlenen bu filmini çekmeyi kendisini hazır hissedene kadar ertelediğini söylemiş bir röportajında. Kuşkusuz anlaşılabilir bir çekince bu ve Lucas’ın kırılganlıkla gücün, çocuklukla yetişkinliğin ve hüzünle coşkunun çekici bir şekilde bir araya geldiği hikâyesinin neden baştan sona hep dürüst kaldığını da çok iyi açıklıyor. Görüntü yönetmeni Rémy Chevrin’in geniş ekran görüntülerini karşımıza getiren zarif çalışmasının, genç bir erkeğin bir kaybın arkasından gelen duygusal, cinsel ve psikolojik bir “eğitim” sürecini anlatan bu büyüme hikâyesini güçlü bir biçimde desteklediği film görülmeyi hak eden ilginç bir yapıt.

(“Winter Boy” – “Liseli”)

Cesur Yeni Dünya – Aldous Huxley

İngiliz yazar ve filozof Aldous Huxley’in, distopik edebiyatın en bilinen ve bugün de farklı tartışmaların kaynağı olan romanı. İlk kez 1932’de yayımlanan kitap yurttaşların zekâ düzeyine dayalı bir sosyal hiyerarşinin farklı basamaklarına yerleşecek şekilde yaratıldığı ve yetiştirildiği bir dünyayı getiriyor okuyucunun karşısına ve Huxley’in gelecekle ilgili korkularını (ve/veya umutlarını) anlatıyor. Yaşamın sadece keyif ve mutluluk üzerine kurulu olduğu ve insanların buna göre yapay bir şekilde şartlandırıldıkları bir toplumun hikâyesini, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ve büyük ekonomik bunalımın neden olduğu genel karamsarlığın ve hızla değişen/dönüşen bir dünya ile ilgili korkuların izlerinden yola çıkarak, insanlığın geleceği ile ilgili şüphe dolu sorularla anlatan kitap kuşkusuz çok önemli bir eser. Huxley’in kendisinin ve eserinin olumlu ve olumsuz eleştirilerle karşılanması romanın aslında ikili bir okumaya açık olmasından kaynaklanıyor; çizilen resim hakkında yazarın kendisinin ne düşündüğü ya da neyin iyi (doğru) ve neyin kötü (yanlış) olduğu konusunda okuyucusunu da düşündüren, okunması gereken bir modern klasik.

Aldous Huxley 1959’da yayımlanan “Brave New World Revisited” (Cesur Yeni Dünyayı Ziyaret) adlı ve makale formatındaki kitabında, “Brave New World”deki öngörülerinin ne derece gerçekleştiğini incelemiş ve kehanetlerinin kendisinin hayal etmediği kadar hızlı bir şekilde gerçekleşmesine şaşırdığını belirtmişti. Yazar 1962’de yayımlanan ve son kitabı olan “Island” (Ada) adlı eserinde bu kez ütopik bir dünyanın tasvirini anlattı okuyuculara. Yazarın ikinci ve son eşi olan müzisyen, yazar ve terapist Laura Huxley bir röportajında, “Brave New World”ün bir “uyarı”, “Island”ın ise bir “öneri” olduğunu belirtmişti ve bu bağlamda değerlendirince, bu üç eserin birlikte de değerlendirilebilecek bir toplam oluşturduğu söylenebilir.

Distopik edebiyat, genellikle gelecekte geçen, totaliter rejimlerin, teknolojik kontrolün veya çevresel felâketlerin hakim olduğu, insanlığın sefil ve baskı altında bir yaşam sürdüğü kurgusal “kötü yer”leri anlatan tür olarak tanımlanıyor. Huxley’in bu kitabı tanımdaki örneğin çevresel felâketi içermiyor, hatta tamamen mutluluk üzerine kurulu bir dünya getiriyor karşımıza. İnsanların “üretildiği”, onları zayıflatacak her türlü duygunun/kavramın, örneğin acının ve ailenin yok edildiği bir dünya bu ve “herkes herkes içindir” düsturu ile bireysel sapmalara izin verilmiyor. İnsanlığın bildiğimiz anlamdaki “ilkel” formları “Vahşi Bölge” denen yerlerde devam ediyor ve oradaki “Vahşiler” ideal mutluluk dünyasında yaşayanlar için en fazla bir merak ve turistik gezi konusu olabiliyor. Mutlu olmanın tek seçenek olduğu duygusuz ve sorunsuz bu dünyanın karşısında duyguları koruyan ama sorunlu bir toplum olarak tasarlamış Vahşi Bölge’yi Huxley ve doğrunun ne olduğu konusunda okuyucuyu kendi cevabını bulmaya yönlendiriyor.

Kitabın başında Huxley’in 1946’daki baskı için yazdığı önsöz, sonunda ise Huxley üzerine çalışmaları ile bilinen İngiliz akademisyen David Bradshaw’un “Cesur Yeni Dünya Üzerine” başlıklı bir yazısı yer alıyor ve her ikisi de farklı açılardan kitabı zenginleştiriyor. Huxley önsözünde dünyanın daha önce öngördüğünden çok daha hızlı bir şekilde distopik bir sona doğru ilerlediğini, dünyanın yok edici bir savaş hâli ile küresel, merkezi ve istikrarlı bir totaliter refah hâli arasında seçim yapmak zorunda kalacağını ve gücün merkezileşmesini durdurup, bireysel özgürlükleri (tüketimi değil!) artırmanın tek çözüm olduğunu belirtirken, kitaptaki iki seçeneğin karşısına daha ortada duran bir üçüncü seçenek koymaması ile ilgili duyduğu pişmanlığı yazmış. Bradshaw ise yazısında eseri, Huxley’in kendi düşünsel serüvenindeki değişiklikler ile birlikte ele almış ve okuyucunın kitabı daha iyi kavramasına ve üzerinde daha doğru bir şekilde düşünmesine giden yeni bir yol açmış.

Huxley kitabın adını Shakespeare’in “The Tempest” (Fırtına) adlı oyununda Miranda adındaki karakterin saray mensuplarından oluşan bir topluluk karşısında duyduğu hayranlığı ifade eden sözlerinden almış: “O brave new world”. Sadece dilimize değil, diğer pek çok dile bu ifadedeki “brave” sözcüğü cesur olarak çevrilmiş ve Huxley’in de kitabındaki dünyanın cesur olma durumunu ifade ettiği söylenmiş. Güncelliği süren bir tartışma var bu konuda ve o sözcüğün cesareti değil, güzelliği ifade ettiği ve bu nedenle kitabın Türkçedeki adının da “Güzel Yeni Dünya” olması gerektiği belirtiliyor bu tartışmayı açanlara göre. Gerçekten de “brave new world” ifadesinin Shakespeare’in oyununda kullanıldığı bağlam, bu sözcüğün güzel olanı anlatmak için kullanıldığı görüşünü destekliyor. Bu tartışma bir yana; Shakespeare, adı için ilham kaynağı olmaktan daha fazla bir içerikle yer alıyor kitapta. Romanın Vahşi Bölge’de doğan karakteri John oradaki (ve elbette Yeni Dünya’da vatandaşların erişmesinin asla mümkün olmadığı) bir kitap aracılığı ile keşfediyor bu İngiliz sanatçıyı ve onun eserlerinden satırlar pek çok kez çıkıyor karşımıza. Shakespeare’in insana has olan her şeyi, tüm güçlü ve zayıf yönlerini anlatmanın ustası olması herhalde, Huxley’in onu eserine bu denli çok yerleştirmesinin nedeni olmuş. Yeni Dünya’daki mükemmel mutluluk şartlanmasının tam karşısında yer alan öyküler anlatır çünkü Shakespeare ve yaşamın dram, trajedi ve komedinin tüm boyutlarına sahip olduğunu gösterir bize. Alıntıların pek çoğunda -en azından bir dipnotla-, ilgili metnin sahibinin Shakespare olduğu bilgisinin verilmemesi ve hemen hiçbirinde bu alıntıların onun hangi eserinde yer aldığının belirtilmemesi Türkçe çeviriye özgü bir durum mu bilmiyorum ama meraklı bir okuyucu için gerekli bu tür bilgiler. Kitabın başında yer alan ve Rus filozof Nicholas Berdiaeff’ten yapılan alıntının sadece Fransızca olarak verilmesi de ilginç; kitabın orijinal baskısında da tercih bu yönde miydi bilmiyorum ama metnin içeriği kesinlikle çok önemli ve bu nedenle bir çevirisi de olmalıydı. Berdiaeff ütopyaların düşünüldüğünden çok daha fazla gerçekleştirilebilir durumda olduğunu söylerken, “daha az kusursuz” ve “daha özgür” bir ütopya-dışı toplum için entelektüellerin bir yol bulmasını umduğunu yazmış. Huxley’in kitabındaki iki farklı dünyanın çatışması teması ile o derece yakından ilişkili ki bu kısa alıntı, çevrilmemesi tuhaf olmuş.

“Cesur Yeni Dünya”nın işleyiş mekanizmalarını (özellikle de insanların “yaratılış”ını ve “şartlandırılmaları”nı) detaylı olarak anlatarak başlıyor kitap. “LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ”nin girişinde yer alan “CEMAAT, ÖZDEŞLİK, İSTİKRAR” sloganı ile bu dünyanın kusurlara, sorgulamalara, bireyselliğe ve insanı zayıf düşürecek tüm kavramlara (aşk, aile vs.) kapalı olduğunu anlatmaya başlıyor Huxley ve uzun sayfalar boyunca sürdürüyor bu anlatımı. Karakterler arası iliişkiler ve kuluçka sürecinde alkolün yanlışlıkla bu sürecin parçası olması yüzünden, hiyerarşinin üst sınıfının kusursuzluğuna tam anlamı ile sahip olmayan Bernard’ın sorgulamaları aracılığı ile, resmettiği dünyayı daha iyi anlamamızı sağlıyor yazar. İnsanların bir tüketici olmak üzere yetiştirildiği bu dünyada hiyerarşinin farklı basamaklarındaki insanlara, sınıflarına ait bilinç de özellikle veriliyor; ama bu bilinçlendirmenin amacı sınıflar arası eşitsizliği anlatarak, onları sınıfsız bir toplum için mücadeleye yöneltmek değil elbette. Tersine, her bireyin kendi sınıfının kendisi için doğru olduğuna ve bu sınıfın gerekleri ve doğruları ile onun mutlu olduğuna yönelik bir şartlandırma bu.

İlk kez yayımlandığı tarihten beri Huxley’in eseri sık sık başka eserlerden esinlenmenin ötesine geçen ve özellikle temaları açısından intihal içeren bir yapıt olarak nitelendi farklı kişiler tarafından. Yazarın kendisi özellikle H. G. Wells’in kitaplarından (“A Modern Utopia” (Modern Ütopya, 1905) ve “Men Like Gods” (Tanrı İnsanlar, 1923)) esinlendiğini açıklamış zaten. Bunun dışında Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in 1924’te önce İngilizce olarak basılan romanı “My” (Biz), İngiliz Bertrand Russell’ın 1931 tarihli kitabı “The Scientific Outlook” (Bilimden Beklediğimiz), H. G. Wells’in 1901 tarihli romanı “The First Men in the Moon” (Ay’da İlk İnsanlar) ve Polonyalı Mieczysław Smolarski’nin “Miasto Światłości (1924) ve “Podróż Poślubna Pana Hamiltona” (1928) adlı romanları adları anılan diğer kitaplar arasında yer alıyor esininlenmenin, kimilerine göre intihalin kaynağı olarak.

Huxley kitabındaki pek çok karakteri gerçek kişilere gönderme yapacak şekilde isimlendirmiş. Örneğin Mustafa Mond, Britanyalı sanayici Alfred Mond’dan, “Tanrısal” bir figür olan ve “Our Lord” (Tanrımız) hitabını çağrıştıran şekilde “Our Ford” (Fordumuz) olarak hitap edilen Ford Amerikalı sanayici Henry Ford’dan almışlar adlarını. Mustafa Mond’un adının bizim için ayrı bir önemi var: kitabın yazıldığı yıllarda Mustafa Kemal Atatürk, kurduğu cumhuriyetin başındaydı ve tüm dünyada -romandaki gibi- yeni bir devlet kurması ile çok bilinen bir isimdi. Anlaşılan Aldoux Huxley onun bu başarısından ve kurucu özelliğinden çok etkilenmiş ve önemli karakterlerden birine onun adını vermiş özellikle.

Huxley’in kitabı ilk yayımlandığında genellikle övgülerle karşılanmıştı ve örneğin Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises romanı sosyalizmin ütopik ideallerinin bir yergisi olarak tanımlamıştı şu cümle ile: “Aldous Huxley, sosyalizmin hayal ettiği cenneti alaycı bir ironinin hedefi yapacak kadar cesurdu”. Bugün kitaba yönelik eleştiriler o denli olumlu değil tamamen ve bunun da farklı nedenleri var. Belki de en önemlisi “Yeni Dünya”daki bazı uygulamalara Huxley’in kendisinin nasıl baktığı ile ilgili. Romanın distopik dünyasındaki öjenik olarak nitelenebilecek unsurların yazarın bu konuda, en azından yaşamının belli bir döneminde taşıdığı ve kimilerine göre hep koruduğu düşüncelerle örtüştüğü iddia ediliyor. Aslında bu “kafa karışıklığı” romandaki pek çok unsur için de gösterilebilir. Kitabın İrlanda’da 1932’de “aile ve din karşıtı” olması gerekçesi ile yasaklanması ve ABD’de Cumhuriyetçilerin hâkim olduğu eyaletlerde özellikle de dine aykırı görüşler gerekçe gösterilerek sık sık kamu kütüphanelerinden kaldırılması, romanın ve yazarının durduğu nokta ile ilgili algıların işareti. Romanda Vahşi Bölge’den gelen bir karakterle “Yeni Dünya”nın yöneticisi arasındaki tartışmada Huxley’in (ve romanın) hangi görüşü desteklediğini söylemek zor örneğin ve işte bu gibi durumlar kitabı -olumlu anlamda aslında- tartışmalı kılıyor.

1956’da William Froug’un uyarladığı metin ve Huxley’in kendisinin anlatıcılığı ile radyoya, 2015’te Dawn King’in metni ile tiyatro sahnesine uyarlanan roman, televizyonda ise iki kez televizyon filmi (1980’de Burt Brinckerhoff ve 1998’de Leslie Libman ve Larry Williams’in yönetmenliği ile) ve iki kez de dizi (2010’da Leonard Menchiari, 2020’de David Wiener’in yönetmenliği ile) olarak çıktı seyircinin karşısına ama henüz sinema perdesinde hayat bulamadı. Özetlemek gerekirse; ilginç, tartışmalar yaratmış ve dünyanın bugünkü hâli ve geleceği ile ilgili endişeler duyanların özellikle okuması gereken bir roman bu ve bir gün beyazperde de hak ettiği düzeyde bir karşılığı ile karşımıza çıkması gereken bir yapıt.

(“Brave New World”)