Transit – Christian Petzold (2018)

“Kadını gördü, onun çaresiz hâlini. Kocası ve çocuklarının çığlıklarını duydu. Olayı kendisi gibi seyredenleri gördü. Acımaları yok muydu? Onların başına gelmediği için içleri mi rahatlamıştı? Kapılardan birinin önünde köpekli kadını fark etti. Bakışları karşılaştı. Uzun uzun birbirlerine baktılar. Sonra başlarını çevirdiler. Herkesi bu kadar sessiz ve durgun kılan şeyin ne olduğunu biliyordu: Utançtı bu. Utanıyorlardı. Utançtan yerin dibine geçiyorlardı”

Yavaş yavaş işgal edilmekte olan Fransa’ya sığınan ve oradan da başka bir ülkeye kaçmak için vize almaya çalışan Alman bir göçmenin hikâyesi.

Alman yazar Anna Seghers’in 1944’te yazdığı ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgali altındaki Fransa’dan kaçmaya çalışan bir adamın hikâyesini anlattığı romanını olayları koruyarak ama günümüze taşıyarak (ama günümüz teknolojik ürünlerinin hiçbirinin ortada olmadığı bir bugün bu!) anlatan bir uyarlama. Christian Petzold’un senaryosunu yazdığı ve yönettiği film Almanya ve Fransa ortak yapımı olarak çekilmiş ve Berlin’de Altın Ayı için yarışmıştı. Filmini “Baskıcı Düzenlerde Aşk” adını taşıyan üçlemesinin sonuncu eseri (diğerleri 2012 tarihli “Barbara” ve 2014 yapımı “Phoenix – Yüzündeki Sır”) olarak tanımlayan yönetmen, hikâyesindeki işgalci güçlerin kim olduğunu -romanın aksine- söylemese de bir diyalogda da bahsi geçtiği gibi faşizan bir güçten kaçanları anlatırken, romanın içeriğini değiştirmeden günümüzde yaşananları anlatarak dünya üzerinde acılar ve kötülükler açısından değişen bir şey olmadığını iddialı -ve doğru bir şekilde- dile getiriyor. İngilizce afişinde “Kafka tarzı ile Casablanca” ifadesine yer veren film bu her iki referansının da havasını taşıyan ama kendine özgü bir dünyası da olan ilginç bir çalışma. Kendisine emanet edilen mektupları teslim edeceği yazarın öldüğünü öğrenen adamın Fransa’dan Meksika’ya gidebilmek için ABD’den vize almaya çalışmasını anlatan ve günümüzdeki mülteci problemlerine göndermeleri ve her bir mültecinin kendisine özel ve anlatılmaya değer bir hikâyesi olduğunu gerilim de içeren bir hüzünle anlatan film zaman zaman tam bir doyuruculuğa ulaşamasa da yarattığı dünya ve “Araf’ta olmanın” iç burkan hâlini etkileyici bir şekilde aktarabilmesi ile önemli bir çalışma. Bir anlatıcı sesle romanın edebî havasını da bünyesine alan bu filmi görmeli kesinlikle.

Hikâyenin büyük bir kısmı bir liman kenti olan Marsilya’da geçiyor. Limanların bir terk etme ve terk edilme mekânı olduğunu sık sık hatırlatan filmde karakterlerden biri “Limanlar hikâyelerin anlatıldığı yerlerdir” diye konuşuyor. Üçlemenin ilk filminde Doğu Almanya ile Batı Almanya arasında sıkışıp kalan bir kadını, ikincisinde ise toplama kampından kurtulan bir kadının İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki hikâyesini perdeye taşıyan Petzold bu kez bu savaşta geçenleri anlatan bir romanı 2000’li yıllara taşıyarak ilginç bir seçim yaparken, bir adam üzerinden genel olarak göçmenlerin, mültecilerin dinlemeye değer (ve kulak verilmesi gereken) yaşamlarını getiriyor karşımıza. Polis baskınları ve sokaktaki asker ve polis görüntüleri dışında doğrudan bir savaş ortamının resmini çizmeyen, hatta yaşamın olağan dışı hiçbir şey yokmuş gibi normal bir şekilde sürdüğü bir Marsilya’da geçen film sığınmacı olmanın, evini terk etmek zorunda olmanın, hayatının bir insanın vuracağı bir damgaya bağlı olmasının ve baskıcı bir düzende susmak zorunda olmanın anlamını ve psikolojisini iddiasız bir sakinlik içinde ama belki tam da o nedenle güçlü olabilen bir dil ile anlatıyor.

“Önce kim unutur, terk eden mi terk edilen mi?” veya “Terk edilenlerin asla unutmadığını söylerler. Doğru değil bu. Hüzünlü, tatlı şarkılar hep onların yanındadır. Merhamet onların tekelindedir. Terk edenlerinse kimsesi yoktur, tek bir şarkı bile onlar için değildir” gibi diyaloglar aracılığı ile film terk etme / edememe hikâyeleri de -politik içeriğinden bağımsız da olarak üstelik- anlatıyor bize. Murathan Mungan’ın sözleri ile Yeni Türkü’nün seslendirdiği “Kimdi Giden Kimdi Kalan” şarkısını da (“Aslında giden değil / Kalandır terk eden / Giden de bu yüzden gitmiştir zaten”) hatırlatan hikâye bu mesele üzerinde epeyce duruyor ve hafifçe dozu kaçmış gibi olsa da karakterlerin oyunları üzerinden devamlı gündeminde tutuyor bu temayı. Fedakârlık, aşk, bireysel kurtuluş, dürüstlük gibi temaları da içine alan bu mesele filmin en çekici unsurlarından biri. Yine önemli ama bunun kadar üzerinde durulup yeterince işlenmese de zulme karşı sessiz kalmak da yer bulmuş kendisine hikâyede. Desmond Tutu’nun “Adaletsizliğe tanık olup tarafsız kalırsan, zalimin tarafını seçmişsindir” sözünün vurucu doğruluğunu akla getiren etkileyici bir sahne ile vicdan ve utanç duygusunun bireyleri ezmesini de sergiliyor hikâye. Bir aşkı da -üstelik bir sahte kimlik üzerine kurulu olan bir aşkı- dokunaklı bir dil ile anlatan film tüm bu temaları bir kaçış hikayesinin doğal parçası yapabilmiş, belki tümünü gerektiği kadar işleyemese de anlattığının doğal bir parçası yapabilmiş Petzold.

Finalde mahiyetini ve sahibini sürpriz bir şekilde anladığımız dış sesi kullanımı da başarılı filmin; baş kahramanının yaptıklarını zaman zaman anlatan bu ses bir romanın satırlarını okuyor sanki ve seyrettiğimize bir romanın havasını da katıyor böylece. Bir başka filmde yapay ya da zorlama görünecek bu durum burada -tam tersine- ek bir tat getiriyor hikâyeye ve hatta kaynak roman için de bir ilgi yaratıyor. Başroldeki Franz Rogowski’nin karakterinin tüm duygularını sade bir oyunculukla doğal kılabilmesi ve bize geçirebilmesinin de (gözlerdeki o hüzünden, arzudan ve korkudan etkilenmemek mümkün değil) katkısı ile “cehennemin beklemek demek” olduğuna da odaklanan, Rogowski’nin canlandırdığı Georg karakterinin her anında olduğu ve kapanışta Talking Heads’in “Road to Nowhere” adlı şarkısını dinlediğimiz bu film seyirci için çekici bir atmsofere sahip kesinlikle.

Georg’un oyununun onu aslında sahip olmadığı kimliklere kavuşturması (yetim kalan bir çocuk için baba, bir kadın için âşık, vize alabilmek için yazar) üzerinden değerlendirildiğinde filmin bir kimlik arayışını ve tehlikeli olan (işgalcilerin yok etmeye soyunduğu) kimlikten kurtulma çabası hikâyesi anlattığını da söylemek mümkün. Bunu da kattığımızda aslında oldukça yoğun bir film bu; evet, belki tüm temaları aynı güçte işlenemiyor filmin kısıtlı süresi içinde ama Petzold’un akıllıca yazılmış senaryosu ve bu senaryoya uygun yönetmenlik çalışması (filmin etkileyici yumuşaklığı ve sahnelerin birbirine doğal bir şekilde bağlanabilmesi, hikâyenin yüksek “akışkanlığı” vs.) ile tatmin oluyorsunuz yine de. Daha derin değerlendirmeleri, okumaları kendisi sunamasa da sizi onları peşine düşmeye ikna eden bir başarısı var filmin ve Petzold’un ki bu da oldukça değerli olsa gerek.

Karamsar hikâyesi ve trajik unsurlarına rağmen, hikâyenin bir Akdeniz kenti olan Marsilya’da geçmesi ve bu şehrin de güneşten bolca nasiplenen bir yer olması sayesinde oldukça “parlak” kareleri var filmin. Hans Fromm’un görüntü çalışması hikâyenin karamsar yanının altını özellikle çizmeye soyunmuyor ve belki işte tam da bu nedenle ve tıpkı şehirde süren yaşamın yaklaşan trajediden hayli uzak görünen havasına uygun olarak, kötülüklerin sıradanlığını ve her an her yerde yaşanabileceğini söylüyor. Petzold’un 1942’de geçen hikâyeyi tüm ana ögelerini ve temalarını koruyarak günümüze taşımasının da desteklediği gibi değişen bir şey yok dünyamızda aslında. Bir karakterin akıbeti açısından belirsiz bırakılan finaline de değinmek gerekiyor filmin; mutlu ya da mutsuz son sunmak yerine sizi arada bırakıyor film: Tıpkı hikâyedeki vize bekleyen karakterlerin Araf’ta olması gibi; tıpkı insanlığın iyilik ile kötülüğün karşısında seçim yapması gibi, tıpkı beklemenin ve belirsizliğin cehennemin kendisi olması gibi; tıpkı Talking Heads şarkısında söylendiği gibi: “Elbette biliyoruz nereye gittiğimizi / Ama nerede olduğumuzu bilmiyoruz”. Gerilimi, romantizmi, meseleleri ve tüm bunlara yaklaşımı ile önemli ve iyi bir film bu! (Son not: Filme kaynak olan romanın yazarı Anna Seghers’in, eserini yazarken arkadaşı da olan filozof Walter Benjamin’in hayatından esinlendiği söyleniyor. Yahudi olan Benjamin 1940 yılında Fransa’dan İspanya’ya kaçan bir gruba katılmış, oradan da ABD’ye kaçabilmek için. İspanya’nın faşist diktatörü Franco’nun tüm transit vizeleri iptal ettiğini, dolayısı ile Fransa’ya iade edileceğini ve bunun da Nazilerin eline düşmek demek olacağını bilen Benjamin intihar etmişti. Romanda ve filmde de Fransa’dan çıkış için gerekli transit vizeyi alamayan göçmenler Pireneler üzerinden İspanya’ya yaya olarak kaçmaya çalışıyorlar son bir umut olarak ve belki de benzer bir akıbetle karşılaşmak üzere.)

Where Love Has Gone – Edward Dmytryk (1964)

“Peki sen nesin? Ayyaş, zavallı bir kapatma. İşini elinde tutamıyor, karından geçiniyorsun. Sen değersiz, sürüngen, zavallı bir erkek bozuntususun, o kadar. Ödlek bir kahramansın. Kahraman değilsin; ayyaşsın, ayyaş, ayyaş!”

Kızları annesinin âşığını öldürmekle suçlanan boşanmış bir çiftin bu cinayetle ilgili gerçeği ve kendi ilişkilerini sorgulamasının hikâyesi.

Amerikalı yazar Harold Robbins’in aynı adlı romanından uyarlanan senaryosunu John Michael Hayes’in yazdığı, yönetmenliğini Edward Dmytryk’in üstlendiği bir Amerikan filmi. Ünlü film yıldızı Lana Turner’ın kızı olan Cheryl Crane’in annesinin âşığı olan gangster Johnny Stompanato’yu öldürmesinden esinlendiği söylenen (yazar bunu sürekli ret etse de) romanın yazarı Robbins popüler eserleri ile tanınan bir edebiyatçı ve onun eserinden Hollywood’un yaptığı bu uyarlama romanda da var olmayan derinliğe ulaşamayan, bir parça yorgun görünen bir film. Susan Hayward ve Bette Davis gibi iki yıldız oyuncuya görünüşte görkemli bir performans alanı vaat eden ama aslında yeterince güçlü olmayan senaryosunun zarar verdiği film yine de -ve özellikle- bu iki oyuncusunun hatırına ilgi gösterilebilecek, Jack Jones’un seslendirdiği ve Oscar’a aday gösterilen şarkısı ile de tanınan ve 1960’ların esintisi ile nostalji duygusu yaratan bir çalışma.

Sözlerini Sammy Cahn’ın yazdığı Jimmy Van Heusen şarkısı “Where Love Has Gone” aşkın gittiği bir yerden söz eder: Parıltılı bir dünyadır bu yer ve sönmüş tüm hayaller ve arzular tekrar can bulur orada. Harold Robbins’in romanı da aşkları yitip gitmiş bir çiftin hikâyesini bir cinayet anından yola çıkarak geriye dönüşle anlatan ve bu aşkın doğuşu, bitişi ve tekrar canlanma umudunu sergileyen bir çalışma. İkinci Dünya Savaşı’nın madalyalı kahramanlarından biri olan bir mimar (Mike Connors) ile her şeyi kontrol altında tutmaya çalışan güçlü ve zengin annesi (Bette Davis) ile yaşayan bir heykeltraşın (Susan Hayward) ilişkisi filmin temel konusu; cinayet ve arkasındaki sır ise filme bir merak ve trajedi katma işlevi görüyor. Seksin -görsel değil, sözel olarak- dönemin Hollywood hikâyelerine göre oldukça fazla bir yer tuttuğu ve eylemin failinin de erkek değil, kadın olduğu film bu farklılığını yeterince güçlü bir biçimde işleyemiyor ve bu trajedi duygusundan yola çıkarak içeriğine göre hayli iddialı bir büyüklüğün peşine düşüyor.

15 yaşındaki bir karakteri 20 yaşında bir oyuncuya (Joey Heatherton) oynatarak kendi gerilim duygusunun gerçekçiliğine zarar veren film günümüzü anlatan ilk bölümden sonra geçmişe gidiyor ve çiftimizin tanışmasından boşanma aşamasına ve sonunda da cinayete kadar giden günleri atlattıktan sonra tekrar günümüze geliyor. “Başarıya milyonlar veririm, başarısızlığa beş kuruş vermem” diyen güçlü annenin tüm yaşananların -sonucun böyle olmasını arzu etmese de- sorumlusu olduğu hikâye bir psikolojik boyut da içeriyor ama Robbins’in popüler yaklaşımını aynen taşıyan film bu boyutun tam bir sinema karşılığını üretemiyor. Güçlü bir karakter ve onun altında ezilme, özgürlük, sevgi ihtiyacı, arayışlar vb. temalar çoğunlukla diyalogların arasında kayboluyor. Oysa Hayward ve Davis gibi iki güçlü yıldızı var filmin ve daha güçlü diyaloglarla ve hikâye ile görkemli bir trajedi (veya melodram) çıkabilirmiş ortaya. “Balayı nedir ki, iki insanın iki hafta boyunca birbirlerine asla hakkını veremeyecekleri yalanlar söylemelerinden başka?” veya “Sen alkolü nasıl kullandıysan ben de seksi öyle kullandım” gibi diyaloglara daha fazla ihtiyaç duyan film oyuncularına yeterli oyun alanı sağlayayamıyor sonuç olarak. Yine de Davis ve Hayward birer yıldız olmalarının nedenlerini ortaya koymayı ve filme çekicilik katmayı başarıyorlar. Ermeni asıllı olan ve sinemada çoğunlukla yardımcı rollerle yetinmek durumunda kalan, asıl ününü Mannix adlı televizyon dizisine adını veren dedektif karakteri ile yakalayan Mike Connors ise sağlam bir oyunculuk sunuyor ve yıldızların karşısında ezilmiyor kesinlikle. Genç kızı canlandıran Joey Heatherton ise -biraz da senaryonun kurbanı olarak- canlandırdığı karakter kadar zayıf bir performans sunuyor bize.

Sahip olmaya çalıştığı büyük trajedi havası dikkate alınmadan ve olduğu hâlinin tadı çıkarılarak seyredilmesi gereken bir film bu. Ancak bu şekilde davranılırsa, filmin derin bir şekilde ele almadığı ve almaya da pek gerek duymuş görünmediği boyutlarının farkına varılabilir ve sonuçta bir Hollywood ürünü olmasının doğal sonucu olarak sahip olduğu belli bir zanaatkâr kalitesinin keyfine varılabilir. Evet, ucuz ve sık sık da yapay bir görünümü var filmin ama Davis ve Hayward’ın -senaryoya fazla gelen- yıldız havaları, çocuklarını güçleri ile ezen ebeveynlerin onların karakter gelişimine ket vurduklarını hatırlatan trajik unsurları ve -Edward Dmytryk kendisini tamamen geri plana çekip mizanseni otomatiğe bağlamış görünse de- hikâyeye uygun sinema dili ile belli bir çekiciliği de var açıkçası.

(“Kaybolan Aşk”)

Paar – Goutam Ghose (1984)

“Sebep mi? Yeni bir durum değil bu. En çok yoksulları etkiliyor. Bu yüzden öldürülüyorlar, köyleri yakılıyor. Kadınlara tecavüz edildi. Tek sebep talepleri, çok büyük bir talep de değil üstelik. Hak ettiğimiz ücreti almak istiyoruz, hepsi bu”

“Dokunulmazlar”dan olan yoksul bir Hintli çiftin köyde başlayıp şehirde devam eden hayatta kalma hikâyesi.

Bengal dilinde yazan Hintli yazar Samaresh Basu’nun bir hikâyesinden serbest bir şekilde uyarlanan bir Hindistan yapımı. Senaryosunu Partha Banerjee, Goutham Ghose ve Partho Mukerjee’nin yazdığı filmin yönetmenliğini üstlenen isim Goutham Ghose olmuş. Henüz kırk beş yaşındayken hayatını kaybeden ve ülkesinin sosyal meseleleri ile çok yakından ilgilenen Hintli sinemacı S. Sukhdev’e ithaf edilen film, yoksul bir çiftin önce köylerindeki sonra da Kalküta’daki hayatlarını iki bölümde anlatan; onların yoksulluk, sınıf çatışması, direniş ve hayatta kalma mücadelelerine odaklanan hikâyelerini tam bir gerçekçilik duygusu ile aktaran, iki başrol oyuncusunun (Naseeruddin Shah ve Shabana Azmi) sağlam performansları ile parladığı ve filmin adının esinlendiği unsurlardan biri olan sahnesinin bir örneği olduğu etkileyici bölümleri olan bir çalışma. Sorumlu bir sinemacının en başarılı eserlerinden biri olan film sinema dili açısından sayısı kısıtlı bazı anlarında yeterince olgun görünmese de, politik ve sosyal meselelere eğilen önemli bir Hindistan yapıtı olarak görülmeyi hak ediyor.

Goutam Ghose senaristlik ve yönetmenlik dışında, görüntü yönetmenliğini ve müziklerini de üstlenmiş filmin ve bu bakımdan tam anlamı ile kendi damgasını vurmuş filme. Onun Hint ezgilerini içeren müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriği yavaş yavaş batmakta olan güneşi ufukta gördüğümüz bir sahneyi getiriyor karşımıza. Başlayan gecenin bir felaket getireceği köyde yaşlı anne ve babası ile yaşayan yoksul tarım işçisi Naurangia ve hamile eşi Rama’nın hikâyesi bu ama film “Dokunulmazlar” sınıfından olan bu insanlar üzerinden, yoksulluk ve sömürünün egemen olduğu bir düzeni evrensel kılmayı başararak anlatıyor. Zengin toprak sahipleri hükümetin belirlediği asgari ücreti vermeye yanaşmamakta ve yoksulların acizliklerini ve zorunluluklarını onların aleyhine kullanmaktadır. Köyün entelektüeli diyebileceğimiz, Gandhi’nin pasif direniş prensibini benimseyen öğretmen dokunulmazları hem muhtarlık seçimi için hem de ücret hakları için örgütleyerek düzeni değiştirmeye çalışır ama yüzlerce yıldır süren bir sisteme karşı koymak mümkün değildir. Film ikinci bölümde ise çiftin gitmek zorunda kaldıkları Kalküta’daki hayatlarını, bir fabrikada iş bulmaya çalışmalarını anlatıyor ve sömürünün sadece biçim değiştirdiğini ama özünün aynı kaldığını gösteriyor bize. Özetle, köyden şehire yoksulların hayatında değişen bir şey yoktur ve sömürü aynen sürmektedir.

Goutam Ghose’nin görüntüleri bu “mutlak çaresizlik” filmine önemli bir gerçekçilik katmış pek çok sahnede. Bizde özellikle 1960’ların ikinci yarısında ve 70’lerde örneklerini seyrettiğimiz türden politik bir içeriği olan film bu içeriğe doğru tonda bir gerçekçilik katan görüntülere sahip ve Ghose birkaç farklı sahnede filmin geneli açısından değerlendirildiğinde belki bir parça ayrıksı duran ama kesinlikle etkileyici bir görsellik de yakalamış. Örneğin köydeki cinayet sahnesinde katilleri karanlık gökyüzü fonu önünde bir siluet olarak gördüğümüz sahne şiirsel bir duyguya sahip tüm sertliğine rağmen. Bir benzerine yine oldukça önemli bir etkileyicilikle “iskelede mal bekleme” sahnesinde tanık olduğumuz bu “artistik” görüntüler dışında ise, Ghose hiç yapay ışıklandırmaya başvurmamış görünüyor ve karşımıza karanlık kareler getirmekten çekinmiyor; sizi seyrettiğiniz sahnenin parçası yapan ve gördüğümüzü de gerçekçi kılan bir tercihte bulunmuş oluyor böylece yönetmen. Ghose belgeselci olarak başladığı sinema kariyerindeki bu geçmişini de yansıtmayı başarmış filme. Hikâyenin her ânına yeterince yansıtılamamış olsa da, katliamdan kurtulanlarla röportaj yapan gazetecinin sahnesinden kalabalıkların yer aldığı sahnelere Ghose hikâyesini dürüst ve gerçek kılan bir belgeselci anlayışı tercih etmiş.

Sömürüye başkaldırış yöntemlerinin farklılığı (çaresizliği kabullenmek, pasif direniş veya şiddete şiddetle karşılık vermek) ve mutlak acizliğin insanları nasıl zavallılaştıracağı benzeri sosyal meseleleri kendisine dert eden ve bir gerilim havasında anlatan filmde “Kalküta’da para harcatan adam”la ilgili bölümlerin (örneğin müze sahnesi) gibi gereksiz durduğunu ve köy ile şehir bölümlerinin temelde aynı meselelere odaklansa da tam bir organik bağı olmayan, iki ayrı hikâye gibi durduklarını da söylemek gerekiyor. Buna karşılık bu problemlerinin tümünü unutturacak bir finali var filmin. Domuzları nehirde karşıdan karşıya geçirme sahnesi bu ve son bir romantizm görüntüsü ile filmi kapatırken, oldukça vurucu bir etkiye sahip oluyor seyirci üzerinde. İki oyuncunun insanüstü bir efor harcamak zorunda kalan karakterlerine tüm bedenlerini emanet ettiği bu sahne sert gerçekçiliği ile oldukça başarılı ve bir mutluluk hayalinin domuzların yanında yerde yatarak sona ermesi ile yaralıyor seyirciyi.

Çaresizliğin tam bir resmini çizen filmde hamile kadın – hamile hayvan bağlantısının iç burkan yanı, kameranın iki oyuncunun yüzünde yakaladığı ifadeler, Naseeruddin Shah (Venedik’te ödül amış buradaki performansı ile) ve Shabana Azmi ikilisinin karakterlerinin ruhsal ve fiziksel ızdıraplarını, çabalarını, umutlarını ve çöküşlerini yansıtan usta oyunculukları ve seyrettiğinizin gerçekten yaşanmış olduğuna sizi ikna edecek dürüstlüğü gibi pek çok çekici öge var. Nehrin bir yakasından diğerine, köyden şehire, umutsuzluktan umuda geçmeye çalışanları anlatan bu film görülmeli ve sinemanın -örneğin bizde olduğu gibi- insanı, meselelerini ve bu meseleleri yaratan düzeni anlatmayı ihmal ederek (ya da özellikle anlatmamayı tercih ederek) nasıl bir ihanet içinde olduğunu hatırlamalı!

(“The Crossing”)

Elysium – Neill Blomkamp (2013)

“Herkesin özel bir yeteneği vardır, Max… kaderinde yazılı olan bir şey, yapmak için doğduğu bir şey”

Zenginlerin bir uzay istasyonunda mükemmel bir yaşam sürdükleri, geri kalanların ise hastalıklarla ve kirlilikle dolu, aşırı kalabalık bir hâle gelen dünyada hayatta kalmaya çalıştıkları 2154 yılında bir adamın bu duruma karşı çıkmasının hikâyesi.

Neill Blomkamp’ın yazdığı ve yönettiği bir ABD, Meksika ve Kanada ortak yapımı. Zenginlerin yaşam tarzlarını korumak için bir uzay istasyonunda kurulan cennette refah içinde, hastalık ve yaşlılık olmadan yaşadıkları bir distopik dünyada bir adamın bireysel kurtuluşu için başlattığı mücadelenin tüm insanları etkilemesini anlatan, Blomkamp’ın çok beğenilen ve yine bilim kurgu ve aksiyon türünde olan 2009 yapımı “District 9” (Yasak Bölge 9) adlı filmden sonra çektiği bu ikinci uzun metrajlı filmi önceki kadar doyurucu olamasa da ilgiyi hak eden bir çalışma. Amerikalı sağcıların ve muhafazakârların “Sosyalist çöp” ve “Bilim kurgu sosyalizmi” gibi ifadelerle eleştirdiği film onların kendileri gibi düşünmeyen herkesi sosyalist olarak etiketlemesinin (Obama’yı bile sosyalist olmakla suçlamışlardı!) aksine, böyle bir politik boyut içermiyor elbette ve bir Hollywood ürününden bunu beklemek de saçma kuşkusuz. Buna karşılık, zengin bir azınlık ile sefalet içindeki çoğunluğun resmini net bir biçimde sergileyen hikâyesi, zenginlerin varlıklarını ve ayrıcalıklarını korumak için gidebilecekleri uçları göstermesi ve bunu günümüze göndermelerde bulunarak yapması ile takdiri hak ediyor Blomkamp’ın filmi. Senaryosu bir parça zayıf olan, aksiyonu ve şiddeti bir ticarî filmden hiç de farklı olmayan bir şekilde kullanan ve Hollywood usulü kahramanlar ve kahramanlıklardan kaçınmayan; tüm bunlara karşın yine de hikâyesi ve duyarlılığı ile ilgiyi hak eden bir bilim kurgu aksiyonu.

İki farklı dünyayı karşımıza getiriyor film. Los Angeles’ın distopik görüntüleri üzerinden sefaleti anlatılan Dünya ve zenginlerin refah ve sağlık içinde bir yaşam sürdükleri, hava araçları ile on dokuz dakikada ulaşılan bir uzay istasyonunda kurulan Elysium adındaki cennet. Yunan mitolojisinde kahramanların ve tanrılar tarafından seçilenlerin gittiği ve mutlu bir hayat sürdükleri ”öteki dünya”ya verilen isimden adını alan bu cennete mitolojidekinin aksine iyi kahramanlar değil, zenginler gidebiliyor sadece. En ölümcü olanların dahil tüm hastalıkların anında iyileştirilebildiği bir refah dünyası bu ve zenginler yoksulları bu dünyadan uzak tutmak için tüm tedbirleri de almışlar. Bu iki dünyayı günümüze uyarlayabiliriz rahatlıkla ve örneğin zenginlerin büyük şehirlerde, yüksek güvenlik önlemleri olan sitelerinde etraflarındaki yoksul mahallelerden soyutlanmış sürdürdükleri yaşamlarına benzetebiliriz. 2154 yılında da büyük şirketler, onların iktidarın asıl sahipleri olduğunu gösteren ilişkileri ve onların fabrikalarında her türlü sömürüye açık olarak çalışan yoksullar vardır yine ve zenginlerin tümü beyazlardan oluşurken, Los Angeles’ın sefalet içinde yaşayan halkı -filmin gösterdiğine göre- ağırlıklı olarak siyahlar ve Latinlerden oluşmaktadır. “Sıfır hoşgörü” politikası ile Dünya’daki güvenlik robot polislerce sağlanmakta, resmî hizmetler de çoğunlukla robot çalışanlarca karşılanmaktadır. Robot üreten bir fabrikada çalışan ve hikâyenin kahramanı olan Max (Matt Damon) pek çok suç kaydı olan bir adamdır ve kölelik koşullarının yürürlükte olduğu fabrikada öldürücü dozda radyasyona maruz kalınca, tek umudu kaçak olarak Elysiuma’a gitmek ve iyileşmek olur. İşte onun bu bireysel mücadelesi koşulların da zorlaması ile bambaşka bir savaşa dönüşecektir.

Günmüzde sınırları aşarak insanca yaşam koşullarına erişmeye çalışan tüm mültecilerin, kaçak göçmenlerin (örneği sınırı geçerek ABD’ye gitmeye çalışan Güney Amerikalılar) birebir karşılıklarının bulunduğu filmde Jodie Foster tarafından canlandırılan güçlü, acımasız ve tehlikeli güvenlik şirketi patronu, insan tacirleri, sadece kârlarını düşünen patronlar ve onların acımasız kuklaları olan ustabaşları gibi yine günümüze göndermeler içeren pek çok unsur yer alıyor. Pis işlerde kullanılan ve gerektiğinde (“fazla” ileri gidildiğinde) bir kenara atılıveren ajanların da yer aldığı filmde başroldeki Matt Damon bu tür rollerin”kaliteli aksiyoncusu” olarak üzerine düşeni yapıyor ve fiziğini bolca veriyor hikâyenin hizmetine. Foster ise senaryonun kendisine çizdiği dar kalıplara rağmen yine de sıradan olmamayı başarıyor. Neill Blomkamp yönetmen olarak özellikle aksiyon sahnelerinde gösterdiği başarıyı, -kendisinin de kabul ettiği üzere- senaryoda gösterememiş. Romantizm zorlama görünüyor, inandırıcılık problemleri mevcut (örneğin sonlarda hava aracının nasıl tüm güvenlik önlemlerini aşıp Elysium’a inmeyi başardığı anlaşılmıyor) ve odağına eşitsizliği alan hikâyesinde -Amerikalı sağcıların sosyalizm iddiasının aksine- toplumsal değil, bireysel bir mücadeleyi anlatmayı tercih ediyor (sondaki yardımcı karakterler bu sorunu ortadan kaldırmıyor çünkü tek bir sahnede bir yaşlı kadının yardımı dışında, halk bu mücadelenin hiçbir yerinde yok). Bu son problem özellikle önemli; çünkü sadece önemli bir fırsatı kaçırmakla kalmıyor hikâye, aynı zamanda neredeyse tamamen bireysel bir savaşı anlatarak sıradan aksiyonlarla aynı tercihlerde bulunuyor. Filmin şiddet içeren sahnelerinde de yine ticarî filmlere yaklaşıyor Blomkamp ve ilgili sahnelerde sertliği keyifle kullanıyor gibi görünmekten kurtulamıyor.

Yan rollerde Sharlto Copley (ajan), Diego Luna (kahramanımızın arkadaşı Julio) ve Wagner Moura’nın (insan kaçakçısı Spider) göz dolduran performanslar sunduğu filmin müziklerini hazırlayan Ryan Amon bilim kurgu, aksiyon, dram ve gerilim havalarının tümünü içeren notaları ile başarılı bir çalışma ortaya koyarken, set tasarımları da etkileyici içerikleri ile filmi zenginleştiriyor. Ses ve görsel efektlerin de başarılı olduğu filmde, sondaki kapışmanın taraflarının beklenen ikili olmaması hikâyenin artılarından. Finalinin bir parça hızlandırılmış görüntüsü ile de sıkıntılı olan film anlattığı meseleye ihanet ettiğini söyleyebileceğimiz, nedense ticarî bir aksiyona dönüşmeyi tercih etmiş ve toplumsal bir dönüşüm için toplumsal mücadele gerektiğini özellikle gizlemiş bir çalışma; yine de bir bilim kurgu ve aksiyon filmi olarak ilginç ve dikkati hak eden bir sinema eseri.

(“Elysium: Yeni Cennet”)