2013 Festival Notları 2

Pozitia Copilului (Çocuk Pozu) – Calin Peter Netzer : Romanya sinemasından Berlin’de hem Altın Ayı hem de FIPRESCI ödülü kazanmış bir film. Son yılların atılım içindeki Rumen sinemasına özgü bir biçimde bireysel ilişkilere odaklanan ama çok başarılı senaryoları ve mükemmel diyalogları aracılığı ile bu ilişkileri bireyselliğin ötesinde bir düzeyde okumaya imkân veren bir film karşımızdaki. Yönetmeye, emretmeye ve kontrol etmeye alışkın bir anne ile otuzlu yaşlardaki oğlu arasındaki ilişki adamın neden olduğu ve yoksul bir gencin ölümüne yol açan kazanın sonuçları üzerinden anlatılıyor. Anneden özgürlüğünü almak isteyen ama buna hazır da olmayan adamın ve bu kazayı oğlunu tekrar “ele geçirmek” için bir fırsat olarak gören annenin hikâyesi, Çavuşesku sonrası kendisini kapitalizmin kucağına atan ülkedeki yozlaşmayı başarı ile sergilerken Romanya sinemasının benzeri örnekleri gibi bol konuşmalı sahneleri ile seyircisini dikkatle seyretmeye zorluyor. Anne ve oğlunun filme harika bir kapanış sağlayan final sahnesinde kazada ölen çocuğun ailesini ziyareti ise gerçekten etkileyici. Bu sahnede adamın korkaklığı, annenin ailenin yanında döktüğü göz yaşının gerçekte ölen için değil kendi çocuğu için olması ve tüm o benzersiz diyaloglar filme etkileyici bir son armağan ediyor. Hem duygusal hem komik hem de sert olmayı başarabilen bir çalışma.
(“Child’s Pose”)

Uroki Garmonii (Uyum Dersleri) – Emir Baigazin : Kazak yönetmen Baigazin senaryosunu da yazdığı ilk filminde bir okulu adeta toplumun mikrokozmosu olarak ele alıp, Darwin’in “en iyinin hayatta kalması – survival of the fittest” teorisinden esinlenen bir çalışma yapmış. Tamamı ilk filmlerinde oynayan amatör oyuncuları ile anlattığı hikâyede okulda arkadaşlarının zorbalığına maruz kalan bir çocuğun yaşadıklarını etkileyici bir dil ile ele alıyor. Şiddetin adeta doğal olduğu bir çevrede geçen filmde güç kimde ise diğerlerini eziyor sürekli olarak; baş kahramanın küçük hayvanlara yaptıkları, okuldaki çetelerin öğrencilere çektirdikleri veya işlenen bir cinayet sonrası polisin sorguda öğrencilere uyguladığı işkence alıp başını gidiyor. Artistik başarısı nedeni ile Berlin’den ödülü olan filmin görüntülerinin başarısının çarpıcılığı dikkat çekerken, oyuncuların doğallığı da filmin gerçekçiliğini ve dolayısı ile etki gücünü artırıyor. Filmin “soğuk ve minimal” set tasarımı ile karakterlerini öne çıkarması ve hareketsiz kamera ile seyircisini teknik oyunlar ile değil gösterdikleri ile ele geçirmeyi başarması da önemli. Özellikle son bölümü bir parça uzamış görünse de ve günümüz filmlerinde görmemizin mümkün olmayacağı bir şekilde böcek vs. gibi küçük hayvanları hikâyenin anlatıldığı bölge için belki doğal ama bizler için sert görünebilecek davranışlara maruz bırakması rahatsız edici olsa da önemli bir film.
(“Harmony Lessons”)

W Imie… (… Adına) – Malgorzata Szumowska : Leh yönetmen Szumowska’dan katolikliğin toplumda yaygın ve baskın olduğu Polonya’da geçen ve eşcinsel bir rahibin yaşadıklarını anlatan bir film. Katolik dünyasındaki üzeri yıllarca örtülmüş çocuk tacizlerinin kendisini geri planda hissettirdiği bir film bu ama yönetmen bunu değil bir başka trajik bir durumu ele alıyor. İşini çok iyi yapan ve güçlü inançları olan rahibin bastıramadığı eşcinsel duygularının neden olduklarını konu ediniyor ve bunu belki yeterince etkileyici ol(a)mayan ama kesinlikle kahramanının acısına ortak eden bir dil ile anlatıyor. Filmin ikinci yarısından itibaren bir parça dağılmaya başladığını ve dramın asıl ortaya çıktığı anlardaki bu dağınıklığın filme zarar verdiği açık. Andrzej Chyra’nın baş roldeki başarılı performansına rağmen yönetmenin kimi tercihleri onun “içindeki” patlamayı gereğinden fazla dışarıya vurmasına neden oluyor; örneğin sarhoşluk sahnesi veya mısır tarlasındaki “maymunlar” filmin geneli için bir parça ayrıksı kalmışlar. İlginç konusunu ve bu konunun vaat ettiklerini yeterince dillendiremeyen film yine de ilgiyi hak ediyor. Keşke rahibin ablası ile internet üzerindeki görüntülü konuşması daha iyi yazılmış ve sahnelenmiş olsaydı; filmin değerlendirilemeyen gizli gücü bu gibi kritik anlarda gizliymiş çünkü.
(“In the Name of”)

The Rocket (Roket) – Kim Mordaunt : Laos ve Avustralya ortak yapımı olan film doğumu sırasında ikizinin öldüğü ve kabilesinin inançları gereği uğursuz olarak görülen bir çocuğun gözlerinden anlatılan bir hikâyeye sahip. Savaşın, yoksulluğun ve hızla değişen hayatın neden olduğu bir kaos içinde yaşayan insanların hikâyesini film yeterince güçlü bir sinemasal dil ile getiremiyor karşımıza ve yönetmene ait olan senaryo da farklı ilgi alanları içinde kayboluyor zaman zaman. Yapılacak baraj nedeni ile köylerinden olan insanların dramının kaynağına örneğin, bir kez değinilip sonra unutuluyor ve bunun yerine film çocuğun ailesi ile yaptığı yolculuğa ve kendilerine bir yurt edinme çabalarına odaklanmayı tercih ediyor sadece. Benzer şekilde çocuğun “uğursuzluğunu” trajik sonuçları olan bir gelenek olarak göstererek başlayan film daha sonra bu geleneği nerede ise mizah konusu yapıyor ki bu da bir tutarsızlığa neden oluyor. Çok etkileyici çekilmiş bir kaza sahnesi, çocuk oyuncu Sitthiphon Disamoe’nun sevimliliğe sığınmayan başarılı oyunu, hiç tanımadığımız bir coğrafyadan sergiledikleri ve yoksulluğun içinden umudu çıkarabilmesi ile yine de önemli bir film.

Krugovi (Kesişen Hayatlar) – Srdan Golubovic : Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde yaşanan trajedilerden birine odaklanan film, gösterimin ardından soruları cevaplayan yönetmen Golubovic’in kendi ifadesi ile bir savaş filmi değil, insanlar hakkında bir film. Müslüman komşusunu döven asker arkadaşlarına karşı çıkan bir Sırp askerin öldürülmesini ve bu olayla ilgili tüm karakterlerin on iki yıl sonraki hayatlarını anlatan hikâye affetmek ama unutamamak üzerine bir çalışma. Gerçek bir olaydan esinlenen film henüz tazeliğini koruyan bir dönemi oyuncularının parlak performansı eşliğinde ve herhangi bir taraf tutmadan aktarırken kimi sahneleri ile gerçekten yürek parçalıyor. Bir soruya cevap verirken, filminde tüm bu trajedilerin yaşandığı dönemde Belgrad’da savaş karşıtı gösteriler yapmak dışında bir şey yapmayan veya bir başka deyişle yapamayan kendisi gibi insanların hikâyesini de anlatmaya çalıştığını vurgulayan yönetmen sade bir anlatımla bir acı dönemi ve kuşkusuz hâlâ süren etkilerini hatırlatıyor seyredenlerine. Evet unutulmayacak bir dönem bu ama affetmek ile belki de insanlık yeni bir kapıyı aralayabilir, kim bilir?
(“Circles”)

Rebel in Town – Alfred L. Werker (1956)

“Sana bu kadar ihtiyacım varken beni yalnız bırakma. O benim de oğlumdu”

Soygun için bir kasabaya gelen beş eski askerin yalnışlıkla bir çocuğu öldürmeleri ile gelişen olayların hikâyesi.

Amerikan iç savaşından hemen sonra geçen western türündeki bu film türünün alışılagelen özelliklerinden tamamen farklı bir içerik ve tarz ile anlatılan değişik bir çalışma. Finali dışında çatışmalardan veya silahlı mücadelelerden uzak duran bu alçak gönüllü film, bunların yerine nerede ise hümanist denecek bir bakış açısı ile intikam, sevdiklerimizin işledikleri suçlar karşısındaki tavrımız ve nerede ise bir Habil ve Kabil hikâyesi olarak özetlenebilecek bir trajedi koyuyor. Yönetmen Alfred L. Werker’in sinemasal açıdan dikkat çeken bir katkısı görünmüyor filme; yönetmen senaryosunun –kimi kusurlarına rağmen- başarısını sade ve bir parça düz bir anlatımla perdeye taşımış görünüyor daha çok.

Les Baxter’ın film ile aynı adı taşıyan ve tipik western motifleri taşıyan şarkısı ile açılan film temel olarak iki farklı düzlemde ilerliyor. Bir tarafta çocuklarını kaybeden adam ile kadının, ilkinin intikam ikincinin ise olayı geride bırakmak ve hayata devam etmek odaklı yaklaşımlarından doğan çatışması var. İkinci düzlemde ise çetenin lideri olan babanın dört oğlundan birinin işlediği cinayet ve bu cinayetin failinin “kötülüğü” karşısında babanın seçimleri var. Finalde taraflar bir araya geldiğinde film bu iki düzlemin kahramanlarının tümünü yüzleştiriyor ve iki babanın seçimleri üzerinden bir gerilim yaratmayı da başarıyor. Çete üyesi olan dört kardeşten en küçüğü ile cinayeti işleyen abisinin arasında yaşananlar ise nerede ise bir Habil ve Kabil hikâyesi olarak özetlenebilir. Gerek bu durum gerekse babaların içine düştükleri durum ve hissettikleri zaman zaman bir Yunan trajedisinden uyarlama izlediğiniz hissine kapılmanıza neden olabilir ki bunu olumlu bir durum olarak belirtiyorum. Danny Arnold’un senaryosu bu düşük bütçeli filmin en büyük artısı ve finaldeki Hollywood’a yakışan ama gereksiz bir şekilde adaletin yerini bulması ve bunu sağlayan kişinin kimliği bir kenara bırakılırsa genel olarak aksamayan ve temiz bir çalışma yapmış denilebilir Arnold için.

Oğlunu kaybeden kadın karakteri (Ruth Roman B sınıfı filmlerde çok rastlanmayacak bir incelikle canlandırıyor rolünü) western filmlerinde alıştıklarımızdan da farklı aslında; evet yine erkeklerin yaptıkları/yapmadıkları arasında kalan bir kadın var ortada ama kadının gerçekçi ve hümanist yaklaşımı olayların gelişiminde nerede ise asıl belirleyici faktör oluyor hikâyede. Filmde zaman zaman Clark Gable bakışlı bir John Wayne gibi oynayan baba rolündeki John Payne donuk bir performans veriyor ve filmin çatışmalarının bir kısmı onun karakteri üzerinden yaşandığı için bu da filme katkısını azaltıyor bir parça. Aksiyondan çok psikolojik dramı (daha doğrusu trajediyi) öne çıkaran filmin kimi iç sahnelerinde, özellikle “iyi” kardeş, onun gerçek kimliğini bilen anne ve durumdan habersiz babanın ev içindeki üçlü sahnesi, sakin anlatımı ve kamera açısı ile iyi bir tiyatro havası hissettirdiğini de ekleyelim bu arada.

Senaryosu ile öne çıkan, yeterince iyi oynanmış ve yönetmenin kendisini ve sinemasal becerisini öne çıkarmadığı ama senaryoya ihanet eden oyunlara da girişmediği bu film yukarıda sıraladığım çatışmaları ile asıl ağırlığını gösteriyor. Oğlunu kırbaçlayan baba, aynı babanın bir oğlunun neden diğerlerinden farklı olduğunu sorgulaması, şiddet kavramını mütevazi ölçülerde olsa da tartışmaya açması, adalet duygusu ile intikam arzusu arasındaki çekişmeler ve temel olarak iyi ile kötünün çatışması gibi olguları ile ilgiyi hak eden bir film karşımızdaki; westernlerden çok trajedilerden hoşlananlar için elbette.

(“Kasabada İsyan”)

WarGames – John Badham (1983)

“O savaş salonundakiler bir nükleer savaşın kazananı olacağını sanıyorlar; kabul edilebilir kayıplarla atlatılabileceğine inanıyorlar savaşın”

Zeki bir gencin güvenlik duvarını aşıp hacklediği bir sistemde oynadığı savaş oyununun ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşı tetiklemesinin hikâyesi.

Sinemaya televizyondan geçen ve 1970’lerin ikinci yarısı ve 80 ve 90’lı yıllarda yaptığı sinema filmlerinden sonra tekrar televizyona dönen John Badham’dan savaş tehlikesi üzerine bir gerilim filmi. Reagan dönemi yeni sağ muhafazakarlığın iyice ön plana çıktığı ve Hollywood’un bu anlayışı hem beslediği hem de ondan beslendiği bir dönemde militarizm karşıtı hikâyesi ile önemli olan film, buna karşılık sinema sanatı açısından ortalama bir dili olan ve kendisini seyrettirmekle birlikte kalıcı bir etkisi de olmayan bir çalışma.

Dönem “An Officer and A Gentleman – Subay ve Centilmen”, “Red Dawn – Kızıl Şafak” veya “First Blood – Rambo” gibi ordu, askerler ve güce övgüler ile dolu ve bu gücün ya romantizm ile süslenip paketlendiği veya insansı özellikleri olmayan komünistler veya Vietnamlılar gibi düşmanlara karşı adına methiyeler düzenlendiği bir dönem. İşte böyle bir zamanda Badham’ın orijinal bir senaryodan yola çıkarak çektiği filmin üç temel alanda söyleyecekleri var; militarizm, o dönemde yeni yeni telaffuz edilmeye başlanan “firewall”, “hack” gibi kelimeler aracılığı ile gündeme gelen bilgisayar sistemlerinin güvenliği ve bu sistemlerin nereye kadar insanın yerine geçebileceği ve karar alma mekanizmaları dahil insanın dışlanması. Film kendi alçak gönüllü hikâyesi içinde bu üç konuyu da akıllıca dile getiriyor. Ne var ki sinemasal olarak heyecanı az bir dil ile yapıyor bunu ve sık sık romantizm soslu (neyse ki dozu abartılmamış) bir gençlik ve macera filmi vasatlığında dolaşıyor.

Anlaşılan 1983 yılında bilgisayar sistemlerinin güvenilirliği yerlerde sürünüyormuş bugüne göre. Her sistemin bir arka kapısı vardır düşüncesinden yola çıkan hikâyede inzivaya çekilmiş ve savaş oyunlarının simülasyonunu veya gerçekten oynanmasını yöneten bilgisayar sistemini tasarlayan profesörün (ki elbette bu inzivaya çekilmiş “deli” tiplemesi çok ama çok klişe) bu arka kapının şifresi olarak kaybettiği oğlunun adını kullanması filmin hikâyedeki dramın altını çizmek için yaptığı bir tercih ama sıradan insanların şifre belirlemekteki bu yaygın yanlışlığını koskoca bir profesörün de tekrarlaması pek mantıklı değil elbette. Bunun dışında Matthew Broderick’in neden olduğu olaylar ve bu olaylar sırasında zaman zaman James Bond’u hatırlatan aksiyonlara girişmesi de filmin fantezi boyutunda bir parça ileri gidilmiş durumları gösteriyor. Burada asıl önemli olan ise kuşkusuz ki bilgisayarların insanların yerini hangi noktaya kadar alacağı/alması gerektiği konusunun tartışılmaya açılması. Filmin başında bir subayın gerçek mi yoksa oyun mu olduğunu bilemediği ama aslında bir tatbikat olan alarm sırasında nükleer füzeleri fırlatacak düğmeye bas(a)maması bu tartışmayı başlatan olay oluyor ve bu durum hikâyenin altını akıllıca çizdiği üzere askerlerden daha da militarist olan şahin bürokratların sistemin kontrolünün tamamen bilgisayarlara bırakılması için baskı yapmalarını kolaylaştırıyor. Askerlerin sivillerden daha sivil göründüğü bu hikâyenin bir nükleer savaşın kazananı olamayacağı veya bir nükleer savaş oyununda kazandıracak tek hamlenin oyunu hiç oynamamak olduğu yolunda belki en azından bugün için yeni olmayan ama önemli söylemleri var.

Biri hırpani kılıklı ve şişman, diğeri gözlüklü ve zayıf bilgisayar dahisi iki “inek” karaktere yer vermesi ile klişeliğe saplanması veya başarılı bir performansı olan Broderick’e eşlik eden Ally Sheedy’nin canlandırdığı kız arkadaş karakterinin oldukça zayıf çizilmesi senaryosundaki kusurlarının bazı örnekleri olarak gösterilebilecek olan film, asıl olarak silahlanmanın hızlandığı, filmdeki savaş odasında bir portresi de yer alan Reagan’ın militarist söylemlerinin gündemde olduğu ve Hollywood’un tüm bunları desteklediği bir dönemde, genel eğilimin dışında kalıp anti-militarist bir söylemi benimsemiş olması. Yeterince güçlü olmayan sinema dili, alaycılık ile gerçekçilik arasında kalmış ama her ikisini de yeterince becerememiş görünen hikâyesi ve Badham’dan kaynaklanan bir televizyon filmi havası ise filmin başarısına engel olmuş görünüyor özetle.

(“Savaş Oyunları”)

2013 Festival Notları 1

Quelques Heures de Printemps (Bir Yudum Bahar) – Stéphane Brizé : Fransız yönetmen Brizé 2009’daki mükemmel “Mademoiselle Chambon” adlı çalışmasından sonra bir kez daha yüreklere ve akla dokunan bir film çekmiş. Yine Vincent Lindon’un başrolde olduğu ve kendisine Hélène Vincent ve Emmanuelle Seigner’in başarı ile eşlik ettiği filmde Brizé bir kez daha büyük sözler etmeden, gerçekçi karakterlerin gerçek hayatları yaşadıkları bir hikâye ile anne ile oğlu arasındaki uzlaşılamayan ilişkiyi ötenazi olgusunu da içine katarak anlatıyor. Son bölüm bir parça odağı gereksiz bir şekilde başka bir alana kaydırsa da film doğallığı ile çarpıyor seyredeni. Her bir cümlenin nerede ise kusursuz olduğu bir senaryo, başarılı oyunculuklar ve sakin ve has bir sinema tadı veren mizanseni ile Brizé yine mükemmele yakın bir iş çıkarmış. Sinemanın süslenmiş, çarpıtılmış, bir ürüne dönüştürülmüş olanları değil gerçek karakterleri, insanları ilgi alanına aldığında nasıl etkili olabildiğini bir kez daha kanıtlayan, kaçırılmaması gerekli bir film.
(“A Few Hours of Spring”)

7 Cajas (7 Kasa) – Juan Carlos Maneglia / Tana Schembori : Paraguay sinemasından eğlenceli, gerilimli, hızlı ve seyre kesinlikle değer bir film. Kalabalık bir çarşı içinde, daha doğrusu bir pazar yerinde geçen film tek amacı “televizyon ekranında görünmek” ve biraz para kazanmak olan bir gencin bulaştığı işte başına gelenleri hızlı bir tempo, eşlik eden keyifli müzikler ve komediye de göz kırpan bir atmosfer ile anlatıyor. Belki de tek kusuru komedinin dozunun gereksiz arttığı bölümler olan film çok sayıdaki ana karakteri, rahatsız etmeyen ilişkiler içinde birbirine bağlamayı başarmış ve ortaya enerjik bir çalışma çıkmış. Pazar yerindeki el arabalı takip sahneleri için bile ilgiyi hak ediyor. Kaosun içinden etkileyicilik çıkartmayı başaran eser yoksulluğu da sömürmeden veya anlamsız bir biçimde benzetildiği “Slumdog Millionaire” filmindeki gibi şıklıkların parçası yapmadan hikâyesinin odağına koymayı başarıyor.
(“7 Boxes”)

Lemale et Ha’halal (Boşluğu Doldurmak) – Rama Burshtein : İsrail’de ortodoks yahudilerin aşırı muhafazakâr hayatlarında geçen bir dram. Doğum sırasında ölen ablasının kocası ile evlenmesi beklenen genç bir kızın hikâyesini, kendisi de kadın olan yönetmen Burshtein kadınlara özgü denebilecek bir duyarlılık ile ele almış. Evlenmenin kadınlar için nerede ise tek amaç olarak göründüğü bir toplumda bireysel özgürlüğünü öne çıkarmaya çalışan genç kızın önündeki en büyük engel olan kişinin yine bir kadın, annesi oluşu ve onun gerekçesinin de kadınlara özgü bir anaçlık içermesi hayli ilginç bir yaklaşım. Burshtein’ın senaryosu bu ibadet odaklı toplumun geleneklerinin bolca ve açıkçası biraz dozu kaçmış bir biçimde sergilenmesine izin veren ve hatta yönetmenin eleştirmekten çok objektif bir sergileme ağırlıklı tavrı nedeni ile kimi oldukça eğlenceli anları karşımıza getiren bir yapıya sahip. Erkeklerin inanç ve ekonomi alanında, kadınların ise aile konularında hâkim güç olduğu toplumda bireylerin özgürlüklerinin nasıl “doğal” bir kısıtlamaya tabi olduğunu anlatan etkili bir dram bu film.
(“Fill the Void”)

Yek Khanévadéh-e Mohtaram (Saygın Bir Aile) – Massoud Bakhshi : 22 yıl sonra ülkesi İran’a üniversitede geçici olarak ders vermek için dönen bir akademisyenin yaşadıklarını anlatan film ülkenin devrim ve sonrasında geçirdiği değişimin kendisine değil bireylere odaklanıyor ve ülkenin nasıl bir kaosun ve yozlaşmanın içinde debelendiğini anlatıyor. İlginç bir şekilde komik anları da içermeyi başaran film baş oyuncusu Babak Hamidian’ın oldukça başarılı oyunu ile eğlenceli olmayı da beceriyor. İran sinemasının sinemasal atraksiyonlardan uzak, karakterlere ve onlar üzerinden sosyal meselelere dokunan çarpıcı filmlerinin bir başka örneği. Bol diyalog içermesine rağmen hiçbir anında sıkmamayı başaran film sondaki sürprizini hiç açık etmemesi ile de takdiri hak ediyor. Irak ile İran arasındaki savaşın görüntülerini hikâyeye ustalıkla yediren film olayların geçtiği iki şehri, Şiraz ve Tahran’ı hikâyenin atmosferine uygun bir biçimde taşıyor perdeye. İranlı resmi görevlilerin akademisyene sık sık sarfettiği “siz Avrupa’dan gelenler burada kanun yok mu zannediyorsunuz” cümlesi ülkenin nasıl bir ruh hali içinde olduğunu akıllıca gösteren bir seçim olmuş yönetmenin yazdığı senaryo için.
(“A Respectable Family”)

Suspension of Disbelief (Gördüğüne İnan) – Mike Figgis : Gerçek ile kurgu arasındaki ayrıma odaklanan filmin adı -sinema sanatı için düşünüldüğünde- seyircinin gördüğünün bir kurgu olduğu düşüncesini bir kenara bırakıp ona inanmasını anlatan bir terim; bir başka deyişle seyircinin gördüğüne inanmamayı askıya alması anlatılmaya çalışılan. Film içinde film mantığı ile ilerleyen film, Figgis’e özgü teknik yaklaşımların (bölünmüş perde, yavaşlatılmış hareketler, renkliden siyah beyaza geçişler, yüksek grenli görüntüler vs.) bolca kendisini gösterdiği bir çalışma. Ne var ki filmin kendisinin seyircinin inançsızlığını ertelemesini sağlayabildiği şüpheli. Gereğinden fazla şık bir görüntüsü olan film seyirciyi karakterlerinin yanına taşımakta da zorlanıyor ve teknik ağırlıklı yaklaşım seyredilenin gerçek olarak algılanmasını da güçleştiriyor. Yine de her Figgis filmi gibi ilgi çekici yanlarının olduğu açık; yönetmenin senaristliğini, kurgusunu ve görüntü yönetmenliğini de üstlendiği film sadece giriştiği deneme açısından bile ilgiyi hak ediyor örneğin. Ayrıca tartışmaya açtığı kavramın da hayli farklı okumalara ve düşünmelere imkân verdiğini akılda tutmalı.